7 Eylül 2010 Salı

Dolu başaklar gibi durabilmek: Olgunluk



“Olgun başak eğik durur; eğer dikse içi koftur” lafını bir başka severim

Sadece başak burcu olmam nedeniyle değil bu sevgi. Bir hali, özlüce ve kestirmeden bu denli anlaşılır anlatan sapsade bir açıklama olmasındandır bu lafa değer verişim.

Başaklar…Buğday tanesinden çillenir. Tek bir taneden. Toprağa düşen bir tek taneden. Topraktan baş verir. Herkesin ezdiği, üzerine basıp geçtiği;  ama herkese cömertçe her şeyini veren topraktan. Hani Mevlana demişti ya “Toprak gibi tevazu” derken.
Yağmur yer dikilen o tek tane.  Islanır yağış mevsiminde Sonra güneş çıkar, toprak ısınır. Cemreler düşer havaya, suya, toprağa. Bahara uzanır günler; çiçekler açarak, taneler filizlenerek. O tek tane hesabını tutar günlerin, güneşini, fırtınanın.

Başak, olgun başak olma yolculuğunu tek başına başaramaz. Önce topraktan baş verip yeşil filizini gösterir, karanlıktan gün ışığına uzayarak. Sonra da önce bereketli yağmur sularının altında ardından yakıcı güneş sıcağında sabırla bekleyerek yol alır; eğik duran dolu başak olma serüveninde.

Bir bahar sabahı o tek tek taneleri diken çiftçinin yüzünü güldürür baş vermiş halleriyle buğday taneleri. Yenidoğan bebeklerin saçları gibi cılız mı cılız, titrek bir baş veriştir o,  tarlalarda.  Olgun başağa uzanan yolculukta o tek tanenin açık, uçuk yeşilimsi ilk görünüşü bebek saçı gibidir. Okşanası.

Önceleri cılız bir yeşil olan hasat vaktinin buğday sarısı  tanelerini taşıyan  saplar, boy atar gün be gün güneşin altında. Dolgun yeşil başaklara dönüşürler rüzgarla kavga ederek, yağmurda köklerine su yürüyerek, doluda tanelerini sakınarak.  Soğuk da görürler sıcak da. Temmuz sıcağı altında yeşili solar, buğday sarısına çalar giderek.

Yeşilken daha diktir bir başağın tarlada duruşu. Hamken yani.

Tek başak tanesinden onlarca tanenin oluştuğu buğday saplarının rüzgarda salınmaları, eğilmeleri bir ahenktir uzanıp giden gökyüzü altında yayılıp giden uçsuz bucaksız tarlalarda. En zarif eğiliştir başakların dalgalanması. Yeşil başaklar, esintinin eğdiği yöne renk oyunlarıyla bezenmiş dalgalar oluşturarak yatarken, olgun başaklar dopdolu başlarının ağırlığını taşımakta güçlük çeken ince gövdeleri üzerinde başlarını bükerler, rüzgar olsa da olmasa da. Sessiz bir saygı içindedirler hep eğik duruşlarıyla;  en saygı duyulacak nimetlerdenken  buğdaylar oysa.

Başı yana düşük olgun başlar,  bereketle, nimetle doludur.

Olgun başak eğik durur; dik durmaz. Çünkü doludur. O eğiklik de doluluğundandır. Doluyla boş bir olur mu desek yeridir o eğikliği anlatmak için.  “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu” ayetini yaşar gibi.

Dolu insanla boş insan farkı elbette mecazi bir yakıştırmadır. Doluluk bilgide, öğrenmişlikte, görüp geçirmişlikte, görüp geçirmişliğin çıkarımlarını kullanmakta, insan olunduğunu, insanı insan yapan özellikleri unutmadan yaşamakta; insan kimyasının yakıcı, söndürücü, sulayıcı, delici, onarıcı pek çok nitelikten oluştuğunu peşin peşin kabul etmektedir.

Eğik durmak ne eğikliktir ne ezikliktir. Karşıdakine hürmettir. Karşıdaki her zaman olgun bir başak olmayabilir.

İnsan vücudunun dörtte üçü sudan oluşuyor. Kimyamız böyle.

Her insanın suyu ayrı pınardan çıkar. Kaynaklar bir değildir. Kimi kaynağın suyu ekşi, kimi kaymağın suyu şeker gibi, kimi kaynağın suyu acı mı acıdır. Hatta zehir gibi olanları da bulunur.

Yeşil başak dimdik durma özelliğindeyken, güneşin altında kavrula kavrula karınlar doyurmak üzere tanelerini büyüten sarı başaklar, dik durmayı çoktan bırakmışlardır.

Bir orakla destelere dönüşecek olan olgun başaklar, olgunluğunu sadece renklerinden değil doluluklarını gösteren, bükülmeksizin eğilmeleriyle de anlatırlar.

Toprağa düşmüş; yağmuru, doluyu dayak yercesine tanımış;  üstüne basıp ezen acımasız ayakların altında çiğnenmiş;  buğday tarlasında dolanırken sırf eğlence niyetine sapını ağzında tutmak için başını bir anda gövdesinden koparan hoyrat elleri görmüştür onlar.

Kasketinin altındaki yüzü erkenden kırışmış, güneşin sıcağında yüzü gözü tere bulanmış çiftçinin geçim kaynağı olduklarını  alasından bilir başaklar. Eğer iyi bir hasat olursa mutluluğu, düğünleri, doyan karınları; eğer dolu, sel, kuraklık olur da hasat kötü giderse kurak toprağa düşen gözyaşlarını görmüştür.

Başaklar bükülmezler, eğilirler bu yüzden.

Onları olgunlaştıran, dopdolu, tane tane yapan toprağa, havaya, suya, yağmura;  eken, diken, biçen ellere; öğüten değirmene; hamur yapan anaya; ekmek yapan fırın işçisine eğilirler saygıyla.

Başağın olmuşluğu, havadan, sudan, insan elinden yontulur. Bunu bilir başaklar. Bu yüzden olgunlaştıkça eğilir saygıdan. Olgunluğunu sağlayanlara eğilir sessiz ya da rüzgarda dalgalı yatışlarıyla, hafiften bir mırıltıyla

Olgunluk, doygunluk getirir. Bu gurur yeter başaklara.

Buğday sarısı renginden, eğik duruşuna kadar anlatır görüntüsü olgunluğunu dolu başakların. Daha söze gerek var mıdır dik durmak gibilerinden?

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
05 Eylül 2010 Pazar, 13:51:56
 







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder