14 Ocak 2018 Pazar

Damla damla sevinç

Objektiften pencerelere camın berisinde beklediğimiz an bugün dalın ucundaydı.
Ankara.

Bugün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
14.01.2018
Paylaş :

Puslu havanın boz kelebek kanatlı taneleri

Dört gözle bekledik yağmuru. 


Kar yağışını.


Yağmuru bir çöldekiler bir de Ankara’dakiler böyle bekler. 


Yağmur akışkan, kar depolanmış yani sıkıştırılıp paketlenmiş  su demektir çünkü.


Bugün bekleniyordu kar.


 Önce yağmur öğleden sonra da kar halinde.



Sabah yağmurluydu. 


Yerler ıslak ıslak parlamakta. 



Pusarmış ortalık. 


Göz alabildiğine kar pusu.



Yağmur karla karışık yağdı ilkin. 


Sonra kar taneleri belirginleşti. 


İrişleşti. 


Lapa lapa yağışa döndü.


Karşılar on beş dakikaya kadar görünmez olurken



arkalar kelebek düşüşlü kar tanelerini konuk eden çamların yeşil gülümsemesiyle mutluydu.


Bu yazıyı yazarken her başımı kaldırıp pencereden bakışta kar artmış,


kar tanecikleri daha iri hale gelmişti.


Her seferinde kalkıp yeni kareler çektim.



Öyle ki yağmur kara dönüştü,


tepeler yarım saat içinde beyaza büründü, taneler koca pamuk tanelerini andırır odu.


On dakika önceki kare ile


on dakika sonrasındaki kare arasında zemin yeri rengi farkı ve 



kar tanesi hacmindeki başkalaşım ayan beyan ortada.



Tüm bu görüntü farklılaşması yarım saatten biraz fazla bir zaman içinde oldu. Tepelerimizde kayak sporu yapmaya az kaldı :)



Bir günlük kar yağışı ile toprak kana kana su içercesine susuzluğunu gideremez. 


Tüm çiçek, bitki, ağaç köklerinin suya kanmasını ve 


göllerdeki balıkların azalmış suda solunum yapamamaktan sırt üstü su yüzeyine  cansız çıkmaları görüntüsünü yaşamamak için yağmurun da,  toprakta uzunca kalıp toprağı böylece toprağın tam anlamıyla suyu emme fırsatı olması için kar yağışını da  görmenin sevincindeyiz bugün.


Kar, Ankara’ya hep yakıştı. Yine çok yakışarak yağıyor J
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL 
(Acemi Demirci), 14.01.2018, 11:43
Paylaş :

13 Ocak 2018 Cumartesi

Kış pembesi. Ankara.

Bugün çektiğim bir kareyi yayınlamayı umuyordum.
Ama bugün Annem ve teyzemle koyu sohbette iken tek bir kare çekememiş olarak taşıdım fotoğraf makinesini.

Geçen hafta ayazında çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.01.2018,22:42
Paylaş :

12 Ocak 2018 Cuma

Suya hasret dalın yağmur sonrası tek damlalık sevinç gözyaşı. Bu akşam üzeri, Ankara.

Ağaçlar, toprak, kuru nehir yatakları çoktandır susuz. Yağmura hasret kaldılar. Dallar kupkuru. Kökler zor dayanıyor  susuz baharlara, kışa. Yaz zaten kurak. Ankara yazı ıslak olmaz ki hiç.

Şöyle usul usul yağmadı hiç yağmur kaç zamandır. Yağsın da barajları doldursun, ağaçları doyursun…Nehirlerin buharlaşmış suyunu yeniden bütünlesin.. Göllerin kurumasına engel olsun.
.
Döktürdüğü oldu; olmadı değil yağmurun.  Damlası bile gözükmeden. Dallarda belki bir iki pırıltı, yollarda biraz ıslaklık oldu yağmur, can suyu olamadı ama.  Ağaçlardan toprağa, dereden denize insanına hep beklenen yağmur bugün atıştırdı, atıştırıyor…

Bugün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.01.2018, 22:40
Paylaş :

Evde Yokuz! Gelmeyin!

Gelmeyin… Şırıl şırıl akan dere üzerindeki değirmende çuval çuval buğday öğüttüğünüz köyünüzden, bir çavdar tanesi gibi  öğütüleceğiniz  insan, zaman değirmeni metropole!

Kendini gölgeleyen ağaçlardan alçak damlı, bahçesine vuran güneşte domates fidelerinin çiçeklenip yeşilden kıpkırmızıya dönüştüğü, pencere önleri hanımeli kokulu, sarmaşık güllü, ağaçları salıncaklı, bir köşesinde kümes olan hani duvarlara tablo diye asılan bahçeli, sevimli evler yok buralarda. Buralılar da sabahtan akşama evde yok. Asmalı pencerelerinizden gördüklerinizi göremezsiniz burada…

Coğrafyasından iklimine, yemeğinden huyuna suyuna  benzemeyen yerlere götüren yollar çok uzaklardan başlar. Aslında bilinenden bilinmeze bir yollanıştır bu. Hatta sıkışıp kalınmış kimi yaşam tarzından kaçış. Ancak gidilen yerlerde, bırakılmış yerlerin yenileri oluşturulur öbek öbek. Eski ne varsa, göçenlerle çıkagelmiştir. Hep duymaz mıyız, bir heves adı sayıklanan kente gelinince ne benzeyebileceklerdir  onlara ne de uzlaşabilecekler onlarla.

Nehirlerin gürül gürül sesiyle çınlayan dağlık yerlerden nehirlerinde su kalmamış yerlere gelirsin; bakarsın egzoz kokulu trafik sesinin  içindesin. Eğer otlarıyla birlikte o dağları, suları, tertemiz havayı, kadife yumuşaklığındaki gökteki çakır çakır yanıp sönen yıldızları yanınızda getiremeyecekseniz gelmeyin!
 
Dere kenarından bedavaya su teresi toplarken market tezgâhından çoğu sararıp solmuş hatta donup da çözülmüş beş on yapraklı tere almak ağrınıza gidecekse gelmeyin! Horoz sesi  ile günaydın demeyen zifiri karanlık sabahlarda yollara düşmenin ne demek olduğunu öğrenmek zordur,  gelmeyin!

Diyeceksiniz ki “köyümüzde de tarlalar, su kuyuları  kurudu. Para pul, iş yok. Düştük yollara. Kalmadı başka çare, ne yapalım.” Geldiniz  peki, iş hazır mı; bura çarkında öğütülecek çavdar taneleri olmak, köyünde buğday başağı olmaya yeğ mi? Dereler tek mahalle adlarında kalmışken nereden su teresi toplayacaksın? Çiriş, çıtlık, ışgın, evelek, peynirine katık yapacağın  çoban kirpiği toplayabilir misin asfalttan? Buradaki ağaçların meyvesi filan yoktur. Bırakıp da geldiğin dağ silsilesinden bir tepeye çıksan yabani armudundan yani ahlatından, alıcına; cevizine dek bulursun. Alabalıklı soğuk çaylar, aynalı sazan tutacağın gölet filan arama bu çorakta. Nerdeee kuş seslerinden bedava konser? Yazın susuz bırakmayacak karlı dağlar ne gezer…

Gelmeyin! Çünkü buralar doldu taştı fazlasıyla. Buraların dolup taşması, kalkıp geldiğiniz yerlerin neredeyse tümden boşalması demek. Göç alan yerin de göçenlerin yükünü üstlenmesi demek. Buralardaki bir köy, gelenlerle   üç kat büyürse toprak da biter su da. Bırakılan yerler alabildiğine el değmemiş, sahipsiz kalırken gelinen yerler kurur, neredeyse otsuz bırakılır çiğnene çiğnenene...

Konuksever olmadığımızdan veya  insan sevmemekten değil, insanın anlamını bilmekten, sağduyu ve doğaya sevgiden bu sesleniş… Hangi göçen köyünü hatırlayınca gözünden yaş akmadı? Buralar dizilerdeki zenginlik akan ışıltılı hayatların değil, hayat mücadelesinin kıyasıya yaşandığı  yerler.  Burada hayat koşturmaca. Siz yenilerini ekleyeceğiniz on çocuğunuzla  kalkıp gelirken  buradakiler  bakabilip, okutamayacağı için bir çocukla yetinmek zorunda.

Gelmeyin zira  bir kez geldiniz mi isteseniz de artık dönemezsiniz belki. Kısır döngüde yutulanlar olursunuz. Değişime uğrarsınız ki bu nasıl acı bir bilseniz! Sokakta, bir iki lira  karşılığında, boylu boyunca zombi gibi yatan gençlere bir bakın da görün o acıyı. Eve dönüş parası  isteyenden geçilmiyor caddeler. Böyleyken gelmeyin! Bir çorba parası için yolunuzu kesen kesene. Çorba parası isteyenler var, evet. Çünkü balık tutulacak bir dere yok; toprak kalmadı ki ot bitsin de toplansın. Mantar bulamaz ki açlar, közleyip yesin. Ağaçları bile meyvesiz buraların, dedim ya. Ne alıç bilir bura bebeleri ne ahlat. Serçeden, saksağandan, güvercinden başka kuş görmüşlükleri yoktur… Ateş böceğini çizgi filmde görmüşlerdir tek.
 
Gelmeyin, burada  tavuk viyollerdedir.  Oralardaki tavuğunuzu dahası kazınızı, ördeğinizi, hindinizi bırakıp hastalandığınızda tavuk suyuna  çorba içemez hale gelmemek için gelmeyin! Bir marulun bir liradan çok olduğu buralar uğruna dağlar, kırlar, ovalar, yaylalar dolusu otunuzu, ağacınızı bırakıp yollara düşmeyin! Düşünün hele bir… Göçüp gelince düşeceğiniz halleri. Beğenmeyip bıraktığınız yerlerden daha iyi olabilecek misiniz buralarda, düşünün!

Hele hele İzmir diye hiç tutturmayın. İzmir’in hali içler acısı. İsteyen daha girişinden  başlayarak havasına baksın. Deniz filan göremez oraya gidenler. Zaten hali de kalmamış denizinden toprağına. Tası tarağı toplayan İzmir’e göçmüş. İzmir’e giden İzmirli  olarak değil  haliyle neyse o olarak gideceğinden ne oralı olabilmiş ne de sil baştan eskisi gibi.   Bu kez gittiği yeri, geldiği yerden de beter hale getiriyor çoğu. Gelenler için yer açılsın diye yakılan, kesilen ormanlara, zeytinlere yazık değil mi? Yakmak için değil daha iyisini yapmak için gelinmeli bir yere.

Gelmeyin köyünüzden, küçük kentinizden kalkıp da durmaksızın öğüten eski değirmenleri andıran metropollere. Kaybolursunuz bura yollarında. Kayıpla dolu her yan. İnsanından evcil hayvanına aranmakta ilanlarıyla dolu ağaçlar.

Gelmeyin  bir şey olunan yerlerden hiçbir şey olunmayıp kayıp olunacak yerlere… Siz kaybolurken kaybolan tek siz  olmayacaksınız da. Tarlalar, göller, dereler, mahalleye dönüşen köyler, kent kültürü yiterken karmaşa, yozlaşma mı bizi mutlu, huzurlu edecek? Çocuğundan, kadınından, yaşlısından, sokak hayvanına  saygı umursanacak mı? İşte tüm bunlar için gelmeyin! Her taş yerinde ağır. Buralarda o taşlar kum tanesi bile olamıyor. Ağırlığınızın olduğu yerlerde kalın ki zaten durumu çok ağırlaşmış metropoller solunum yetersizliği çekerken siz de havasızlıktan  boğulmayın…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.12.2017, 12:07


Paylaş :

Hatalı Ürün

(Kısa öykü çalışmalarımdan bir örnek)
 
Sabaha kadar ağlayan kucağındaki kırkı çıkmamış bebeğini doğum yaptığı hastanenin danışmasındaki görevliye değiştirilmesi için uzatırken “İstediğimiz ürün böyle değildi. Bu hatalı çıktı” diyordu.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.01.2018
Paylaş :

Hayatın Matematiği

Hayatın sayılarda saklı olduğu söylenir. Sonu gelmez pi sayısının herhangi bir basamağındaki dalgaya denk gelenlerin, o dalganın kıpırtısınca hayatı olacağı yazılır çizilir. Pi sayısı, kaderin sayısal hali midir o halde?

Yine derler ki “dünyada tüm insanlar yok olsa, onlarla yok olacak tek bilim matematiktir. Fizik de sürer gider insansız kimya da. Matematik için saymayı bilen insana gerek vardır.”

Daha birinci yaş günümüzle algımızda iyice pekişen hayat matematiği, kâğıtsız, kalemsiz yapar hesabını kitabını. Hayat, matematik gibi toplamalı, çıkarmalı, çarpmalı, bölmeli işlemlerin bütünü. Okula başlamaktan mezuniyete, bebeğin dünyaya gelmesine kadar sayılı günden oluşmakta her şey. Hayat, gün saymak bir yerde.

Takvim, gökyüzü, yıldızların hareketi, ayın dünyaya, ayla dünyanın güneşe uzaklıkları hep matematik. Milim oynasa dengenin şaşacağı denklemlerle kurulmuş ince hesaplar… Doğa, başlı başına bir  hesap işi. Diyelim ki baharın matematiği on iki aylık koskoca yıldan kışın çıkarılmasıyla olur. Ağaçların çiçeklenmesiyle toplama işlemi ardından meyve vermesiyle çarpımlar gelir. Kuruyup düşen yapraklarla çıkarma ve bölme işlemi gerçekleşirken  sonbahar bitmek üzeredir. Doğa takvim raylarında giderken rotası hep hesap yani matematik. Öyle ki her canlı uyuyacağı saati de uyanacağı saati de bilir. Bu matematik, doğanın dengesi, hayat matematiğinin de yelkovanı, akrebidir.

Atmosferin bileşiminden toprakta ne varsa onu içermiş insanın bileşimine dek her şey matematik… Kaç desibellik sesi duyabileceğimizden kaç metre öteyi göreceğimize, hangi ısıda kar yağacağına matematik… Su, hasından matematik! Kaç derecede kaynayacağından kaç derecede donacağına sabit. Sıfır derecede buzlaşan su, 100 derecede kaynar. Yaz sıcağında da buhar olur. Halden hale dönüşken suyun H2O diye özetleniverilen kimyasına dek hayat  matematik.

Dil ile matematik aynı zekâyı gerektirirmiş. Birisi sayıları birisi sözcükleri severmiş ama. O yüzden olmalı şiirin matematiği. Hece ölçüsünden uyağına...

Uğurlu sayıyla kalmıyor hayatın matematiği. Denklemler var adım başı. Yapısındaki  a, b, c… ögelerinin yerine koyulacak nicelikleri, değerleri kestirerek çözebildiğimiz denklemler de var, matematikte hala çözülememiş denklemlerin olduğu gibi çözemeyip bocalayarak kalakaldıklarımız da.

Kimisi düzeni tıkır tıkır işlesin ister; neyi, ne zaman, nerede, nasıl yapacağına kadar hayatını formüle eder. Tik taksız bir  saat gibi sektirmeden yürütür hayatını.  Hayatı dağ tepe aşmayan, vadilerde daralmadan, önüne set çekilmemiş  dümdüz akan nehirler gibi ilerleyebilsin diye. Kimisi de hayatı sıkıcı bulup salgı bezlerinin matematiğiyle oynar. Heyecan ister yaşamında, daha fazla adrenalin ister, endorfini beslemek için. Tutar en olmayacak sporları yapar, en yüksek binalara aletsiz tırmanır bu yüzden. Bu matematiğin eşittirden sonrası duruma, ana göre değişkendir. Sonuç hanesinde başarı da çıkabilir, camla kaplı kuleye tırmanırken düşüp hayatını kaybetti haberi de.
 
Hayatın matematiğinin sonucuna tecrübe denilebilir. Tecrübe, sonraki işlemlerde sağlayıcı olarak kullanılmadıkça aynı şey yeniden ve yeniden deneyimlenecektir. Böyle olunca sonuç sıfırdır.

Herkesin değişmez düşü olan en sevimli matematik, tek başına çıkılan yolda iki olabilmektir. İki, iki de kalabilir, üç, dört diye de gidebilir. Çocuklar, gelinler, damatlar, derken torunlarla genişleyen aile için istenen tek işlem, mutluluk duygusunun adı toplamadır. Bazen toplamaların çıkarması da olacaktır bu döngüde. Ya da bölenleri. Acı duyguların işlemi çıkarma ya da bölmedir bir insan için, haliyle bir aile için.

Düş kurmak olmasaydı, hayat çekilmezdi belki de. Ancak sonuç hep eldeki olunca düşün matematiği çoklukla sıfırla toplam ya da çarpım gibidir. En büyük düşlerden biri yılbaşı sırasında kurulmakta malum.

Çalışanın matematiği, haftaya, aya bağlıdır.  Maaşını yetirebilmek, taksitleriyle baş edebilmek, kiranın ödenmesinden sonra takvimde kalan günleri, cüzdanda kalan para ile tamamlayabilmektir. Emeklilik belli bir sayısal ufkun ardındadır. Tatili yine sayı ile belirlenmiş gün çerçevesindedir. Çalışan zaten hesapla kitapla yaşar hayatın içinde.

Çocuklukta yaş söz konusu olunca büyük görünmek için fazla fazla  söylenen  rakamlar belli bir yaştan sonra ya  senelerce değişmeden aynı rakamda kalır ya da daha küçük söylenebilir.

Hayat matematikle açıklanabiliyor olsa da matematiğin yetemediği konular da var. En başta güven tabii bu konu. Bu kavramın sıfır ve bir dışındaki sayılarla çarpılması yeğlenir daima. Bu kavram söz konusuysa eksi işaretli işlem hiç olmasın  beklentisi vardır. Bölü işareti de en az eksi işareti kadar sarpa sardırıcıdır, konu güven ise.

Bilgisayar mantığı, matematiği için “0 ve 1’den oluşur” derler. Her şey bu iki sayı etrafında döner dururmuş yazılımlarda güya. Meğer ne basitmiş matematiği; ama derinliği çetin. Sanala dalış.

Sanal alem demişken, bu alemde çokça verilen bir öğüt var; “hayatınızdan şunları şunları çıkarın.” “O kişileri kaldırın atın” diye tembihleyen. Öyleyse sanal alem, sanal arkadaşlık, dostluk, beğenide alabildiğine toplama ve çarpma, insanlarla dopdolu gerçek alem de yapayalnız kalana dek kim var kim yok hayatından çıkarma işlemine mi dayalı? Sanal manal; ama öğüt bu sonuçta.  İşte o sanal  öğüt dinlenip de akla yatmayan, yanlışınıza “yanlış” diyen, yakışmamışa “bu sana hiiiç olmamış” deyip de doğrudan vazgeçmeyenler dahi çıkartıldıysa hadi gerçek dünyanızdan… Hatta varsa dövmesine kadar  silindi filan. Buraya kadar her şey sanal dünyanın gerçek dünyamızdaki çıkarma işlemine katkısı idi. Şimdi  gelelim insanın gerçeğine. Sinesine…

Evet, tümüyle bilebildiğimiz tek gerçek belki de sadece herkesin kendi içi! Sanallık filan hak getire orada. Orada çıkarma yok. Hep artı işareti var. İçe ata ata toplama işlemi var. Gizli gizli besleme, büyütme var tek. Sanal alem matematiği ile içteki matematik uyuşmuyor  belli ki… O zaman?

O zaman insanın içinde çatışma çıkar… Artısından eksisine, böleninden çarpanına içteki meydan savaşının naraları, acıları duyulur. Çünkü matematikte 2 + 2’nin sonucu  hala 4 vermekte.  3 ya da 5 diye bir sonuç çıkmadı henüz! Ne bir fazla ne bir eksik. Tek sonuç verir bu işlem!

Mezar taşındaki doğum tarihinden ölüm tarihine; sokağınızın numarasından apartmanın, hanenin numarasına; ilkokuldan başlayıp okul numaralarınızdan çalışma hayatındaki sicil, kimlik numarasına; her türlü şifrenizden  her türlü kutlama tarihinize; altın orandan,  pi sayısından, alacağınız nefesin sayısına kadar hayat tümden gizli bir matematik.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.12.2017

Paylaş :

Tükenmişlik sendromu mu? Güldürmeyin!

Üç katlı eski apartmanın girişi üstündeki balkonundan bahçe kapısını açan Gülce’yi gören Letafet Hanım içeri koşturdu. Balkondan, pencereden geleni gideni gözleyen, olmadı kapısını açıp sahanlıkta lafa tutan güngörmüş Letafet Hanım, Gülce’nin ayak sesleri ikinci katta duyulur duyulmaz kapıda belirip seslendi. “Çayım hazır; gel bir bardak ikram edeyim.”

Kaçıncı davetti bu. Tek bir sefer olsun  çağrılara uyup da Letafet’in kapısından içeri girmemişti Gülce. Ev derken, iş derken, yaşlı bakımı derken kendini kaybetmişti…  Altı kardeşten beşincisi olsa da uzun  süre hastalıkla uğraşmış anne ve babasına yalnızca kendisi bakınca kendini  tek çocuk gibi hisseden otuz yedi yaşındaki, henüz evlenmemiş Gülce’nin omuzları düşmüştü yorgunluktan. İstanbul’un karşı  yakasındaki işine gidiş geliş de ayrı bir yorgunluktu, zaman kaybıydı. Bu tempo içinde bitmiş tükenmişti adeta.   Bir eli yağda bir eli baldayken tükenmişlik sendromu çekenleri görüp duydukça gülesi geliyordu kendine yetecek hali kalmamış  Gülce. Hani dünyanın parasını kazanıp bir de tükenmişlik sendromu yaşayan kimilerine gülmesin de ne yapsındı? Ya kendi yerinde olsaydı onlar maazallah…

Bu kez Letafet üsteledikçe üsteledi. Aslında hiç fena olmazdı, apartmanın kadife çiçekleriyle dolu bahçesine bakan balkonunda çayını yudumlarken zonklayan başını biraz dinlemek.

Gülce, taze demlenmiş çay kokan evin balkonundaki hasır koltuklardan birine oturduğunda ne iyi oldu da geldim diye düşündü. Masada önceden hazırlandıkları belli kuru pasta, karışık kuruyemiş tabakları vardı. Letafet “nasılsın?” diye sorup cevabı beklemeden mutfağa koşturdu. 

Çok geçmeden üzerinde dumanları tüten ince belli iki bardak olan tepsiyle göründü Letafet. “Bardaklardan istediğini seç Gülcecim” dedi. Ne tatlı dilli komşuydu şu Letafet teyze. Ne halden anlar! Ne iyi etmişti gelmekle. Ah şimdiye kadar aklı neredeydi! Bardağı alırken “ince belli” deyip gülümsedi Gülce. Hemen cevap yetiştirdi  Letafet.

-Geçen sene aldımdı. Sekiz tane. İkisini kırdım. Rahmetli babam pek severdi ince belli bardakla içmeyi. O tam bir tiryakiydi. Yaşlanınca ıhlamur da içer olmuştu gerçi. Haa, ıhlamur demişken.  Grip salgınından bu yana ıhlamur arıyorum. Ihlamur kalmamış ortalarda.
Gülce hayretle “yaa” diyecekti ki aynı hızla konuşmaya devam etti Letafet.
-Yaaa! Hiç ıhlamur kalmamış. Arka sokaktaki aktara da baktımdı. Ufalanmış, toz olmuş haldeydiler. Beğenmedimdi. Çiçek ıhlamur severim ben. Yaprak olana hevesim yok pek. Artık yeğenlerime  gittiğimde Ankara’dan alırım. Yeğenlerim orada okudu, iş buldu. Neymiş,  kışın  karşıdan karşıya ulaşım zormuş diye İstanbul’u istemedilerdi. Ankara daha düzenliymiş güya. Akrabalardan kimisi İstanbul dışında. Kuzenlerimden birinin kocası Sinoplu. İçindenmiş.  Oraya yerleştiler. Bizimki de sevdi oraları. Çağırıyorum; ama gelmiyorlar, deyip elini yanağına götürdü. Gülce “bir şey mi oldu?” diyecekti ki Letafet lafı Gülce’nin ağzına tıkadı.

-Dişim. Köprüm var. Yirmi yıl önce yaptırdımdı. Yapan doktor da hani şu ünlü spor yazarı adam var ya, neydi adı? Hani üç gün önce televizyondaydı. Gol  gerçekten gol müymüş diye konuşup durdulardı… Her neyse canım, işte onun  kardeşiymiş. Hacettepe  Üniversitesi mezunu. Kardeşimle üniversiteden arkadaşlarmış. Okuldayken de çok efendi biriymiş. Karısı da edebiyat öğretmeniymiş. Kardeşime sordumdu hala dişçilik yapıyor mu diye. Artık bırakmış. Başka dişçi aradım ben de. Akraba dişçiler de var. Birisi karısı ile birlikte çalışıyor. Çocuklar muayenehanede büyüdü. Şimdi üniversiteye gidiyorlar. Çok özendiler çocuklarına. Bakıcı filan tutmadılar. Gözlerinin önünde büyüttüler.  Tabii meslekleri müsait. Şişli’deydiler. Evleri küçüktü, şimdi yenilediler. Bir de güzel döşemişler. Çocuklar üniversiteyi tutturana kadar onlara harcadılar paralarını. Özel okulda okuttular. Dil öğrenmeleri için yurtdışına gönderdiler. Geçenlerde gittimdi muayenehanelerine. Bir müşteri var, bir müşteri! İki laf edemedim. Dişçi koltuğundaki kadın dişi temizlendikten sonra kuaföre gidecekmişmiş. Oradan da düğüne. Yanlış duydum sandım. Dişten sonra kuaförmüş, düğünmüş olur mu ayol? Ayyy şu düğünler yok mu? Ne gürültülü oluyorlar... Geçen yaz bir düğüne gittimdi de yüksek sesli müzikten bunalıp kulaklarıma kâğıt peçete tıktımdı. Onca tanıdıktan biriyle bile içe sine konuşamadımdı. O kadar yol git İstanbul’dan Antalya’ya, akrabalarınla konuşamadan dön. Ay çok  fena bu yüksek sesli müzik. Rastgele  işte bizde her şey. “Rastgele demişken”, demişti ki Letafet,  tek laf konuşamayıp sapır saçma şeyler dinlemekten kafası daha da şişmiş Gülce izin istedi. Letafet’in bir şey demesine fırsat vermeden  kaçarcasına  bir üst kattaki kendi evine seğirtti.
 
Boncuk gözleri kimin gözünü  yakalarsa gevezeliğiyle onu esir ederdi Letafet. Her zaman Letafet tek konuşan, geri kalan dinleyici olurdu. Bunu henüz öğrenmiş Gülce şöyle tatlı bir sohbetle  keyfinin biraz da olsa yerine geleceğini beklerken evine girdiğinde tek bir tıkırtıyı kaldıracak hali kalmamıştı. Televizyonu bile açmadı biraz olsun başını dinlemek istediğinden.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
22.11.2017


Paylaş :

11 Ocak 2018 Perşembe

Gerçek olaylar içeren “TAKİP” adlı öyküm birkaç hafta önce yayınlanmıştı.

Öykünün devamı olan “TAKİP-2-” adlı çalışmam;


linkinde,

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.01.2018, 18:39
Paylaş :

10 Ocak 2018 Çarşamba

MİM, Ruhsa’dan İnciler, 2017 - 2018 üzerine

Acemi Demirci Blog İstatistikleri
                       
*          Okunulan kitap sayısı: Saymadım, hepsini tek tek sayamayacağım. En som Kürk Mantolu Madonna’yı tekrar okudum. Şu an elimde olan da 2017’den devir.

*          2017 yılında blogta paylaşılan yazı sayısı: 444, hiç farkında olmadan oldukça güzel görünen bir sayıya ulaşmışım…

*          Kendi yorumlarım hariç yorum sayısı: Saymadım.

*          Bloğun toplam görüntülenme sayısı: 192.467 okudum az önce.

*          En çok görüntülenen blog yayını: 5. Evre

*          İnstagramda paylaşılan fotoğraf sayısı: İnstagramda paylaşım yapamıyorum. Sadece kendi çektiğim fotoğrafları önce fotoğraf gruplarım ardından da blogumda paylaşıyorum.

*          Blog Takipçi sayısı: Sürekli değişken. Artı da var eksi de. Şu an 448.

*          Televizyonda film baktığım oldu. Sinemaya gidecek vakit bulamadım.

2018 Hedefleri ve Planları

Yıllık hedefler, planlamalar eğer ödeme takvimi gibi bütçe ile ilişkili değilse insan yaşamında çok gerçekçi değil. Uzun vadeli planlar nasıl yapılabilir varsa iş, varsa okul, varsa kurslar, varsa yaşlılar, varsa çocuklar, ev bark, sorumluluklar varken. Hayatın rayından çıkmadan ilerlemesini sağlamak diyebilirim planıma;  ille yazmam gereken hayata dair bir planımın olması gerekiyorsa. Elbette amaçlar, hedefler olacaktır; ama bunların bir yıl gibi kısıtlı bir süre  için belirlenmesi gerçekçi gelmez bana.

Dileklerim var ama. Eşimle, ailemle sağlıklı ve mutlu yaşayıp, doğada, oksijende daha çok bulunabilmek;  çok çok ağaç, bitki dikmek; kültür ve tarih turlarına katılmak; olabildiğince kaliteli vakit  geçirip artık kendi kitaplarımın bastırabilmek.

Cevaplarımı okuyan herkes MİMlenmiştir J

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.01.2018


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci