10 Nisan 2021 Cumartesi

ÇUL ve AKÇA

 

Bir insanın gerçek değerini belirleyen nedir? Değerimizi belirleyen şey, taşıdığımız nitelikler mi yoksa  afralı tafralı konuşturan, alımla çalımla yürüten göz boyayıcı başka bir ölçüt mü?

“Pırlanta gibidir” diye tanımlanan biri, bir bakarsınız teneke kadar önemsenmez; hem de bunu söyleyen tarafından. Öyleyse hatırlı kişi olmak çoklukla pırlanta gibi  diye tanımlanmakta değil. Birinin, başkalarının gözündeki yerini belirleyen şaşmaz odak, çoklukla taşınan nitelikler değil, sahip olunan para. Bu yüzden söylenmiş olmalı o sitemli söz; “akça akıl getirir, çul -giysi- yürüyüş öğretir”. Beslenmeden barınmaya hayatın akışını döndüren çarkın suyu para iken Dünya üzerinde para olmasaydı eğer, bu çark yine döner miydi? Dönerdi. Dönmüş de.

Dokuz bin yıl öncesine dayanan, bilinen en eski yerleşim yerlerinden, tarım yapılan Çatalhöyük uygarlığı, Dünya’da para olmadan hayat nasıl olurdu dersi, müzesi gibi. Çatalhöyüklüler kendilerine yeterek yaşıyor, olmadı takas yapıyorlarmış gereksinimlerini karşılayabilmek için. Para söz konusu olmadığından belki, ne savaş varmış hayatlarında ne vurdu kırdı. Konya’nın Çumrasında dingin göller gibi yaşar giderlermiş. Belli ki onlar için değer, maddi anlamdakiler değil, insani nitelikte olanlarmış.

Para, yoksa eğer, hayat kalitesinden sağlığa yok;  varsa hem de nasıl var eden bir olgu oldukça her isteği karşılayan tek güç olarak algılanacak elbet. Bir yerde sihirli değnek ile eş tutulacak farkında bile olunmadan. Para konusunda sığ kalınmayıp derinlere, daha derinlere  inilmek istenecek. Derinlere inmek, dalgıçların hep korktuğu bir tür sarhoşluğun da ta kendisidir.  Hani bir de ünlü film vardır derinlik sarhoşluğu ile ilgili.

Dalgıçlar dibe indikçe haliyle rengârenk deniz canlılarından suyun rengine gördükleri karşısında öyle büyüleniyorlarmış ki güneş ışığının sönümlendiği suların koyuluğunda vurgun yiyeceklerini bile unuturlarmış. Ne oksijenlerinin biteceğini ne de vurgun yiyeceklerini akıllarına getirmeden dibe doğru indikçe inerlermiş. Böyle bir derinlik sarhoşluğunun anlatıldığı filmin sonunda vurgun yiyen dalgıç kurtulamamıştı.  Derinlik sarhoşluğu suyun içinde de olsa, para denizinde de olsa ipin ucunun kaçtığı nokta demek ki.

Ya para olmasaydı? Ne geçecekti yerine; elimizde olmayanları elde edebilmemizi sağlayacak? Takas geliyor akla ilk. Tarih boyunca kimileyin insanların başvurduğu alışveriş yöntemi. İyiymiş de aslında. Banka hesabının kabarıklığı ile öğünecek kimseler yokmuş mesela o yöntemle yaşanan  çağlarda. Oturup ekonomi kanallarından faiz oranları, döviz kurları izlemek zorunda da  olmazdı kimse.

Çatalhöyük’ten sonra, her şeyin çatallandığı şimdilerde cüzdanlardaki paralara benzemez bir paraya kaptırmış  gidiyor çoğu kişi.   Covid 19 salgını yanında bir de sanal para salgını yaygın bu sıralar. Böyle bir para biçiminin doğduğunu duyduğumuzda başta gülüp geçsek de ciddi ciddi sanal paraya yönelenler olduğunu işitiyoruz. Sosyal medyadaki arkadaşlıklardan doğum günü çiçeklerine, kutlamalara hayatımız sanallaştıkça para da bu boyuta atlayacak belli ki. Geleceğin paraları galiba kâğıt ya da bozuk olarak anılmayacak. Üstte taşınmayacak. Koleksiyonu yapılacak bir somutluğu da olmayacak. Ortada cüzdana girecek  para yoksa bunun günlük hayata  etkisi ne olur  diye düşünürken akla ilk gelen  bu sayede pantolonlarda, ceketlerde, yeleklerde cep olmayacağı. Cüzdanlar, içlerindeki onca viza kartı ile birlikte cepten düşüp kaybolmaksızın kaybolabilirler hayattan.

 

Sanal para, geleceğin  yaşamını biçimlendirecekmiş güya. Öyle ki Dünya’daki insanlara, tutarı bir insanın  duyduğu günlük temel gereksinimleri karşılayacak nicelikte sanal bir kredi sağlanacakmış. Ancak bir insan, bir kabahat işler ise alacağı ceza, kredisinden düşülecekmiş. Yani  diyelim ki kredi miktarı yüz ise bir eksilecek ve doksan dokuza inecekmiş.  Galiba günlük hayatta trafik kurallarını çiğnemekten kadına, çocuğa, hayvana şiddete, doğa tahribatına  kadar işlenecek her kusur o tutardan ha bire düşülünce kredi de küçüldükçe küçülecek. Bir de bakacaksınız ki eksilerdesiniz. O zaman devreye ne girecek, ne olacak  ona henüz  rastlamadım bir yerlerde.

 

Hindistan’ın  acı, katı gerçeği kast sistemi hala var olabilir miydi, insanlar arasındaki uçurumların derinliğini, merdivenin hangi basamağında olunduğunu  belirleyici  güç para olmasaydı?  Belki de Hindistan’dan Dünya’ya yayılmakta  kast sistemi şimdilerde.  Sanal para bunu engeller mi bilemeyiz. Bugün, gele gele gelecekte insanlara tanınan kredilerin para yerine geçeceği noktasına gelmiş isek eğer, bunda etken olan unsurlardan ikisinin  ne olduğu da apaçık göz önünde o halde. Biri, insana yakışmayan kast sisteminin korkutuculuğu. Biri de hiç savaşmadan yaşamış Çatalhöyüklüler’in bu yaklaşımlarının muhtemelen parayı bilmiyor olmalarından kaynaklanması. Para, belki de, cüzdandaki virüs insanlık için diye düşünüyor olabilir sanal parayı çok şeye  seçenek yapanlar.  

 

Çatalhöyüklüler’in yaşadığı çağda “lüküs hayat, lüküs hayat; bak keyfine yan gel de yat” diye  örtülü bir özeleştiri içeren operetlere gereksinin duyulmamış olmalı. Sözlüklerinde tüketim çılgınlığı  tanımı, hayatlarında böylesi bir aşırılık hiç olmamıştı mutlak.

 

Belli ki Çatalhöyüklü  birinin popülerliğini, şimdilerde  telefonun, araba hatta gözlük markalarının sağladığı,  para ile  gerçekleştirilecek şeyler belirlemiyordu.   Bunu, bileklerinin hakkı,  emekleri, kendi el becerileri ile kotarıyorlardı. Azın ve özün aslında en çok olduğu  bilinci herkeste olamıyor. Alışagelindiğince parayı kasaya, kumbaraya değil, Alaeddin’in lambasına tıkıp oradan hiç çıkmamasını sağlamak, Çatalhöyük’ten dokuz bin yıl sonra ona sanal kılıf giydirilerek mi gerçekleştirilmeye çalışılıyor yoksa şimdilerde?

 

Kuşkusuz uygarlığın taşıyıcısı tekerlek, feci lüks araçların  jantlarının deseni ya da yokuş aşağı freni boşalmışçasına hız yapan kamyonun arkasındaki “babam sağ olsun” yazısı için icat edilmemişti. Para, sırf böylesi beylik cümleleri yazdırabilire indirgenir oldu bazı yaklaşımlarda. Uygarlıkta tekerleğin icadından sonra gelinen nokta, paranın  gösterişe kaçan her şey için ilk koşul  olarak görülmesi oldu epeydir.  

 

Yediklerimizi kendimiz üretip, giysilerimizi kendimizin dokuyabileceği yeterlilikte olamadığımız bugünün koşullarından hoşnut olmayan kimileri, bambaşka  hayatlara kaçıyor.  Böylesi kaçışları anlatan televizyon programlarında ayıların, kurtların yaşadığı yaban ortamlara göçüp kurduğu serada sebzeler yetiştirip etraftaki  yabani meyveleri toplayıp, en yakını yüz mil ötedeki komşuları ile takaslar gerçekleştirerek kendilerine bir düzen kuran aileler izliyoruz kimi televizyon kanallarında. Bir yerde, bu çağda, parasız hayatın  bir provası belki de bu tür yaşamlar. Ekip biçiyorlar. Nehirden avladıkları alabalıkları kış için tütsüleyip saklıyorlar. Doğa, sunduğu balıklar, geyikler, su, otlar, taneler için onlardan para istemiyor. Ama emeksiz yemek olamayacağı gerçeğini  de belletiyor.

 

Paranın sağlıktan yaşam kalitesine belirleyiciliğinin en üst noktasında olduğu çağdayız belki de. Fazlası da, azı da  çoğu kez insanları insanlıktan çıkaran bir  etken oldu para. Cepler para ile doluysa Everest’in zirvesinde hissederken  cep delik cepken delikken yerin ayaklar altından kaymasıyla açılan obruklara  düşülmüş gibi duyumsanabilir. Para, yol da açıyor, yoldan da çıkarabiliyor.

 

İnsan, paraya  pul olmamalı. Gerekirse parayı pul görmeli. Ne demişler; “para iyi bir uşak;  ama kötü bir efendidir”. Bırakalım uşak olarak  kalsın, Kanuni’nin tabuttan sarkan  elinde de bulunmayan para denilen akıl çelici.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 20.03.2021

Paylaş :

1 Nisan 2021 Perşembe

Denizde olmaz bu balık. 1 Nisan Balığı

 Bugün 1 Nisan.

Eski 1 Nisanları hem de nasıl özleten bir gün.

Şakayı, şaka yapanları, gülmeyi özlemek aslında bu.

Çocukluğumuzda bir bu günü beklerdik, bir de o zamanlar tavuklar bütün satıldığından mutlak  tabaklardan birinde çıkacak olan lades tutuşmayı.

 

Biz ilkokuldan başlayıp tüm öğrenciliğimizde özellikle lise son sınıfa dek takvim bu günü gösterdiğinde 1 Nisan o gün için pek eğlenilen, anlamı verilen gündü. Sırası gelmişken… Bizim çocukluğumuzda tarih, takvimden izlenirdi. Bilgisayar ya da cep telefonlarımız yoktu. Radyo, telefon, televizyon vardı tabii. Buzdolabı, araba, dolmuş, belediye otobüsü, fotoğraf makinesi vardı. Hatta Ay’a bile gidilmişti. Bunları yazmam 1 Nisan şakası değil. Vardı! Anck o sıra bir gün cep telefonun olacağını da bilirdik. Filmlerden ya da söylenenlerde. İleride şöyle olacakmış diye anlatılanlardan. Tablet, bilgisayar, cep telefonu yoksa da gazeteler vardı  her sabah dış kapının koluna iliştirilmiş.

Bizim kuşağı anlamlı ve değerli kılan da budur. Ekran değil kağıt ile haşır neşir kuşağız biz.

Ne midir kağıt?

 

Sabahlar, kapıya bırakılan gazete ile başlardı.

Ben evin bulmaca çözeni olarak gazeteyi ilk alan olurdum ki hiç zor değildi bu benim için. Çok erken ayaklanan ve gazete gelene kadar kitap okuyan bir çocuk olarak.



1 Nisan'ı çocukken topluca yaşardık. Sınıfcak, mahalle arkadaşları olarak.  

 

Sınıfta ne şakalar yapılmazdı ki. Tabii şakalarımız aslında bizden çok aslında öğretmenlerimizi güldürmüşlerdir de bize renk vermemişlerdir diye düşünüyorum bugünkü pencereden o ana bakınca.


Hep gerçekten eğitim ve eğitimciliğin hakkını veren, yetiştirdikleri öğrenciler kültürleri, birikimleri, hayata bakışları ve uygarlığı benimsemeleri ile toplumun güzel siluetleri olmuş öğretmenlerim oldu. Her biri birbirinden değerli. İlkokul öğretmenimden başlayarak.

 

Öğretmenlerimiz her 1 Nisan günü, her sınıfta bir başka şaka ile karşılaşmış, o günü bir tiyatro sahnesi gibi kabul ederek izlemişlerdi şaka deyince  bacak kadar çocukların neler yapabileceğini. .



Sınıfın şakacıları mutlak bir şeyler bulurdu 1 Nisan balığı olarak. Ve bu çocuklar arasında tatlı bir gelenekti.



Bazen sıralar, tahtaya ters halde sınıfta yeniden şekillendirilir, bazen sınıflar değiştirilirdi. Diyelim ki B şubesine giren öğretmen C şubesinin öğrencilerini bulurdu karşısında. Hatta sınıfta soğan, sarımsak ezenler bile olurdu. Dahası sınıftaki mantolar ile paltolar bile yer değiştirirdi. Bu şaka, öğretmenleri kapsamaz, öğrencilerin birbirlerine yaptığı şaka olurdu. Bu sene bu şakayı belleyen, seneye de manto, paltolarının değiştirilmesini önlemek için kendilerince önlem alsalar da seneye de bu kez  askıda asılı mantoların, kabanların, paltoların kollarındaki atkılar  alınır ve başkalarının paltolarının kollarına  bırakılırdı.



Şaka güldürmektir. Gülmek güzeldir. Güldürebilenlerden olmak çok çok güzeldir.1 Nisan bunun tescillenmesi idi.



Sınıf olarak yapılan şakalar elbette derse girecek öğretmenler için hazırlanıyordu. Ki öğretmenlerimiz zaten hazırlıklı olurdu şakaya. Kızan, şakayı, günün anlamını bozan hiç olmazdı. Ne güzel günlermiş…

 

Böylesi sıradan bir şeyin bile, şaka yapmanın bile "ne güzelmiş" diye anımsanacağı hiç  akla gelmezdi. Ama…



Ama fazlası ile gelir oldu şimdi.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.04.2021, 08:59

 

Paylaş :

28 Mart 2021 Pazar

İKİZ DEPREM

 Kaç dergiye göz atıp, gördüğü her gelin resmine uzun uzun bakıp, gittiği nikâhlarda tafta mı, kupür dantel mi, saten mi, tül mü, ipek mi hangi kumaştan daha iyi durur diye gözünü gelinden ayırmadığı onca çaba sonrasında nihayet gelinliğinde karar kılmış Melisa,  eline alacağı çiçekten, nikâh masasına doğru yürürken çalacak müzikten gelin başına kadar kılı kırk yarmıştı. Nasıl da mutluydu damadın ayağına basarken.

 

Üniversiteyi bitirmesinin ardından yirmi üç yaşında, iş güç sahibi biri olarak fakülte üçüncü sınıftan beridir arkadaşlık ettiği Turgut ile evlenmişti işte. Artık tek bir şey diler olmuştu. Çocuk sahibi olmak. Tek çocuk olmaktan hiç haz etmemişti. O yüzden  en az iki çocuğu olsun istemekteydi. Evliliklerinin ikinci yılı dolduğunda hala çocukları yoktu. Soluğu doktorda aldılar.

Aman, doktor buna bir an önce çare olsundu. Büyüklerin dediği gibi nur topu gibi bir altın topları olsun da tek,  onun ağlayışları bile  müzik gibi gelecekti Melisa’nın kulağına. Bebeğinin aguları guguları, ilk dişi, emekleyişi. Ne benzersiz anlardı. Bunları her insan yaşardı normalde. Kendisi de yaşamalıydı o zaman. Öyle düşünüyordu Melisa.  Oturup ad bile düşünmüştü bebeği için. Birkaç kız adı ile erkek adı bulmuştu, göbek adına kadar.

Doktor, bebeklerinin olmaması için hiçbir neden  olmadığını söylese de müjdeli haberi bir türlü alamıyorlardı. Hala çocuk sahibi olmayınca bir başka doktora gittiler bu kez. Kredi çekip tedavi parası yaptılar. Her seferinde bebek sahibi olmak isteyenlerin oluk oluk para harcadıklarını gördükçe  tedavilere bakışları da değişti. Ama bebek istiyorlarsa  her yolu deneyeceklerdi.

Henüz otuz beş bile değilken ilk tüp bebek  tedavisi sonucunda gebe kaldığını öğrenince nasıl da mutluydu. Önce sevinçten öyle ağlamıştı ki, gülüyor mu ağlıyor mu belli değildi.  Sonra bebeklerini kaybedince bu kez gözleri kızarmış, göz kapakları şişmiş, burnu patlıcana dönmüş, göz altları  morarmıştı Melisa’nın, durmaksızın ağlamaktan.  Yirmi üç yaşında evlenerek  yaşadığı mutluluk ile bir yirmi yıl idare etti Melisa.

Kırk iki yaşındaki son tüp bebek denemesinde Melisa ikiz bebeklere gebe olduğunu duyunca yutkundu. Sevinse miydi? Sevinci kursağında kalacaksa niye sevinecekti ki? Bu habere hoplayıp zıplaması gerekirken içine korku düşmüştü. Ya bebekleri yine düşer de kaybederlerse diye. Dokuz ay uzun bir zamandı. İkizlerini kucağına almayı nasıl da diliyordu oysa. Ama hem yaşı az değildi artık hem de şimdiye kadar yaşadıklarına bakınca geçici sevinçlerin ardından  büyük üzüntüler tadılabildiğini  kimseler ondan iyi bilemezdi. Ah, o koskoca dokuz ay… Normalde bir yıl çarçabuk geçer. Bir bakmışsın yılbaşı bir de bakmışsın yıl sonu oluvermiş. Ama bu şartlarda her saniye tetikte olunacak kadar uzun ve bilinmezdi.

Hayat durmuştu sanki ikizlerin haberini aldıktan beridir. Melisa ilk aylarda gerekmedikçe yerinden bile kalkmadı yavrucaklarına bir şey olmasın diye. Derken bir baktılar hastahanenin doğumhane bölümündeler.

Turgut, ikizlerin doğduğu haberini alınca ne yapacağını bilemedi. İnanamadı. Anca kayınbiraderinin sırtına vurması ile kıpırdandı biraz. “Biz ana baba mı olduk? Sağ salim doğdular yani, değil mi?” diye mırıldandı. Artık ikiz bebek babasıydı Turgut. Melisa da ikiz annesi olmuştu. Bir bebek bulamazken birdenbire iki çocukları olmuştu. Biri kız, diğeri erkek. Yirmi yıl sonra.

Melisa ikizlerini kucağına aldığı andan itibaren tüm dünyası bebekleri oldu. Kapıcıyı “aman zili çalma. Kapıyı hafifçe tıklat. Bebeklerim uyanmasın” diye her defasında tembihlerdi. Kapıcının kim bilir kaçıncı kez işittiği bu tembih yüzünden zili çaldığı  da yoktu zaten.

 

Markette komşusu ile karşılaşsa ağzına kadar doldurduğu market arabasındakileri gösterip “çocuklara bir şeyler aldım” derdi. Ev değiştirdiklerinde “çocuklar için istedim en çok. Katını, güneş ışığı alışını hep hesapladım. Sitenin etrafı hem yüksek duvarlı hem de çit üstü güvenlik telli, çocuk bahçeli, havadar” diyordu. Bulaşık bezi alırken rastladığı arkadaşına “bunları çocuklar için aldım” demekten geri kalmaz olmuştu. Artık aldığı nefese kadar çocuklar için yaptığını söylemek noktasındaki Melisa için onu uzaktan yakından tanıyan herkes “tam bir buldumcuk delisi olmuş, yirmi yıl bekledikten sonra bebek sahibi olunca” demeden edemiyorlardı.

 

Herkesin buldumcuk delisi gözü ile baktığı kırkından sonra ikiz annesi olmuş Melisa, 2020 yılı başlarında, Mart ayında  covid 19 salgını iyiden iyiye baş gösterince deliye döndü. Nasıl koruyacaktı üç yaşındaki bebeklerini? Laftan anlamazlardı ki onlar. Parmak kadar bebelerdi önünde sonunda. Maske takamazlardı. Mesafeden hiç anlamazlardı. Temizlik nasıl anlatılabilirdi ki onlara?  Haa, televizyondan dinlediği tüm programlarda covid 19 virüsünün  çocuklara geçmeyeceği söylense de bir türlü içi rahat etmiyordu. Virüstü bu.  Çocuk, yaşlı tanır mıydı?  Geçmez olur muydu hiç? Bulaşma  ortamı bulduğu an yapardı yapacağını. İkizleri tam oyun çağında idiler. Ne yapacaktı şimdi? Yaşadıkları yerde, İzmit’te salgın alıp başını gitmişti. Salgının daha az yaygın olduğu bir yerde bebekleri daha mı güvende olurdu  acaba? Hem artık evden çalışılabileceğine göre patronları ile görüşüp İzmir’e, annesinin yanına mı gitselerdi salgın bitene kadar?

 

Annesi de, babası da bakar olurdu ufaklıklara. Öyle ya, kaşla göz arasında kapısı kilitli de olsa bir şekilde açıp balkona çıkıyordu bebeler. Hem annesinin evi giriş kat olduğu için asansör de kullanmayacaklardı. Bu da çocuklarının daha bir güvende olması demekti. Aman, ne iyi etmişlerdi de gelmişlerdi İzmir’e. Tüm gün anneannelerinden, dedelerinden masal dinleyip boyama kitabı ile, legolar ile haşır neşir oluyordu ikizleri.

 

Şişenin dibinde bir parmak süt kaldığını nasıl fark edememişti? Çocuklara yetmezdi ki buncacık süt. Hemen süt almalıydı yavrularına. Çıkmışken onlara birer dilim somon balığı ile pekmez, pestil, meyve de alırdı. Hemen koştursa iyi olacaktı çocukların aklına süt gelmeden.  

 

Hava bir güzeldi ki.  Günlerden 3 Ekim. Güneşli, pırıl pırıl bir gün. Turgut iyi ki evde kalmıştı. Çocuklar hem anneleri hem de babalarını göremeyince huysuzlaşıverirlerdi yoksa. Hızlı adımlarda markete yollanmışken  saatine baktı. Saat 14:51 idi.

 

O da neydi öyle? O ses? Neden sağa sola savrulmaya başlamıştı ki? Aa, yer ayaklarının altından kaydı sanki. Aman Tanrım… Deprem bu! Korkma, korkma! Olur canım burada deprem bildim bileli.  Burası İzmir. Hep sallanır. Ne zaman İzmir’e gelseler birkaç kez sallanmadan geri dönmezler İzmit’e. Asıl İzmit beter deprem konusunda. İzmir sallanır ve durur.

 

Durmadı ama hala sallantı. Oysa bu kadar uzun sürmezdi. Tanrım! Sallantı hızlandı. Çok sallıyor. Tutunacak bir yer bulmalı. Binalar rüzgârda eğilen kavaklar gibi yatıp yatıp kalkıyor. Çocuklar ya? İşte annesinin evi. O toz… O ses… O uğultu! Tanrım! Tanrım! Tanrım!

 

Birkaç saniye içinde yerle bir oldu anne babasının apartmanı. Tanrım! İkizleri, Turgut, annesi babası hepten evdeler. O koskoca on bir katlı bina yerle bir. Rüya mı görüyor Melisa? Birkaç saniye içinde oldu her şey.  Gözü önünde kızı, oğlu, kocası, annesi, babası moloz yığını altında kaldılar. Kurtulmaları olanaksız on bir katın kâğıtlar gibi üst üste çöktüğü binanın giriş katından. Buna nasıl dayanılır?  Salgından kaçarken başa gelenler… Ahhh! Ahhh! Tanrım!

*****

Üst kattaki birkaç kişi dışında o binadan tek kurtulan olmamış. Tüm katlardaki tüm daireler moloz yığınına dönüşmüş. Oysa hemen bitişik bina sapasağlam ayakta? Ah, emekli memur Lütfü bey az söylememişti babasına, apartmanın altındaki market ve oto galerisini genişletmek için binayı taşıyan kolonların kesilmesinin nelere mal olabileceğini? Bu yetmezmiş gibi müteahhidin uygunsuz demir ve deniz kumu kullandığını da bilmeyen yoktu apartmanda.

 

Kırk üç yaşında kucağına aldığı ikizleri, kocası, ana babası, toz duman içinde görülemez bir moloz yığını halindeki  bina altında can vermiş olan tek çocuk Melisa’nın ruhu da moloz gibi şu an. Doktorlar böylesi ağır bir yaşanmışlığın izlerinin ne kadar sürede silebileceğini kestiremezken kendisine zarar verecek yanlış bir şey yapmaması için onu kime emanet edeceklerini de bilmez haldeler şu an.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.03.2021

Paylaş :

24 Mart 2021 Çarşamba

İç içe iki karın yağdığı Ankara’da karın bile temizleyemeyecekleri

Bugün zorunlu bir iş için Bahçelievler’de olmak gerekti. Bahçelievler, Atatürk’ün, Almanya’dan gelmesini sağladığı şehir plancısı Jansen’in planladığı Ankara’ın ilk mahallelerinden. Başka anlamda bir yer Bahçelievler. En eski -Hacettepe, Aslanhane, Kale civarı dışında- Ankaralılar Bahçelievler sakinleridir mesela.  Aslında Çankaya, Demirlibahçe gibi  yerler, köklü Ankaralılar’ın yaşadıkları ilk yerler.

Bahçelievler kültürel olarak da bambaşka anlamda. Artık eskisi gibi şehir dışında kalmayıp eni konu şehrin tam da ortalarında kalan ODTÜ de dahil üç üniversitenin sacayağında bir yer. ODTO, Gazi Üniversitesi ve Başkent Üniversitesi. Buz Pateni  pisti orada. Milli Kütüphane ki  şimdi boş, orada. Türkiye’nin ilk televizyon stüdyosu olarak hatırladığım Orkut Stüdyosu orada. Arı Sineması orada.

Şehrin eski semtleri insanlar kadar araçlar ile de öyle doldu ki sokaklarında araba sürülemez, ilerlenemez oldu. Metropolleşme ile otoparkları ile yapılan şimdilerin sitelerine eskiden  gereksinim duyulmadığından çoğu apartmanın kapalı garajı olsa bile artık araçlara  yetmiyor. Sokakların bir yanı park etmiş araba ile dolu.

Eğer yolunuz ille Bahçelievler’e düştüyse işiniz olan yere mutlak uzakça kaçan bir park yeri de olsa bulduğunuzda sevinç duyuyorsunuz.

Karlı bir Mart gününde, vaktinde dikilmiş ve şimdilerde her biri ulu ağaç, sedir, çınar, mavi ladin olmuş ağaçların dalları, ibreleri karla kaplı. Ancak öğleye doğru güneş de belirince dallardaki karlar erimeye başlıyor. Sanki ağaçlar size kartopu atıyor. Bir yandan havadan kar yağarken bir yandan da ağaçlardan karlar dökülüyor be kimi yoğun ibrelilerden kartopu gibi kocaman topaklar düşüyor. Ankara’da o an iç içe iki kar yağıyor. Gökten ve çamlardan, sedirlerden.

Yol üstünde bir hastane var. Hastanenin dışı sigara içenler ile dolu. Sigara içerlerde maskeler fora. Nikotin kokan duman orta yerde fena koku salmış haliyle. Ama daha fenası dip dibe sigara içenler o an sigara dumanı bile birbirlerini yetmedi yoldakileri zehirledikleri gibi corona 19 virüsünün,  sayelerinde  kolayca gelene geçene bulaşacağını umursamıyor gibiydiler.

 Belki de canlarından bezmişlerdi o an çok bezgin, yılgın, ruh gibi, üstü başı perişan halde gözükenler. Hiç mutlu gözükmüyorlardı. Hastaneye işi düşenler doğal olarak pek de mutlu gözükmezler; ama bunların yüzünde katmer katmer kederler, üzüntüler vardı sanki.

Hastanenin tam da karşısında bir bakkal vardır öteden beri. Bakkal yazdım çünkü artık market, süpermarket filan deniliyor. Ama bakkal havasında. Çok şirin, güzel, çocukluğumuzun bakkal amcalı dükkânlarından. Girişi koyu mavi tenteli.

Bakkala, kaldırımdan birkaç basamak ile iniliyor. Malum, esnaf çoklukla apartman altlarındaki dükkânlarda yer alırdı mahallelerde. Hiç değişmemiş halde hala öyle bir yerdi bu bakkal da.

Tam kaldırımda, basamakların başına gelmiştim ki duraksadım. Bakkaldan çıkan ve hastane personeli olduğu besbelli, belki de cerrahi bölümden, beyaz pantolon ve gömlekli bir kırk yaş civarında kadın, buz tutmuş zeminde ayağı kayınca dizlerini kırıp, dizleri üzerine düştü. Göz ucuyla fark ettim düştüğünü ve durup döndüm.

Bakkalın girişinde, muhtemelen yakınlarını hastaneye getirmiş ve bakkaldan sigara, su, atıştırmalıklar aldıktan sonra kapı dışında laflayan iki orta yaş üstü adam dineliyor. Ayakta  durmuş hem bakınıyor hem konuşuyorlar.

Sandım ki o iki adam kılıklı hemen yardıma koşacaklar o buz tutmuş, soğuk zemine düşmüş, dizleri üzerinde öylece kalakalmış ve doğrulamayan kadına ellerini uzatıp, buzdan kaldıracaklar. Öylece seyrettiler. Kadın düşmüş, kalkamıyor o iki insan görüntüsünde; ama insanın yapacağını yapmadan seyrediyorlar. Bu insanlık dışı manzara aslında şu anın  nasıl olduğunu gösteren  basitinden bir manzaraydı.  Seyredenlerden birinin ya da ikisinin de bakkal olmadığı kesin. Eğer bakkal olsa idiler hem o güzel mahalle Bahçelievler kültürü hem de kendisinden alış veriş yapan hastane personelini tanıyanlar olarak hemen koşarlardı yardıma.

Eğer o iki adam koronaya yakalansaydı o hemşire mi, doktor mu bilemeyeceğim kadın  onları iyileştirmek için kendisinin virüs kapmasına bile aldırmayacaktı size yardıma koşarken. Belki de virüs kapıp hayatından bile olacaktı. Ama o kapıda dinelen iki adam kılıklı kılıksız, her sağlık sorunlarında kendilerine el uzatan sağlıkçıya ellerini uzatmadılar.

Kadın hemen başında durduğum basamakların önünde düştüğünden elimi uzattım, tutp kalksın diye.  Basamağa inemedim, eli basamakta zira.

Elimi görünce bana öyle baktı ki. Öyle bakmasa belki bu yazıyı yazmazdım. Belki korona bile atlatmıştı bu tip kişilerden kaptığı virüs ile. Ama şimdi ayağı kayıp yere düşünce olana bak!

Kadınlar size kaç kez can veriyor. Annelerinizden doğuyorsunuz. Yedi yaşında bir

oğlan da olsanız, doksanınızdaki bir  koca da  anne demeye başladığınız andan itibaren her canınız yandığında “anam, yetiş anam, vay anam” diyorsunuz, yardım beklediğiniz bir kadın oluyor sonuçta. Sonra diyelim ki duyarsızlığınızdan ötürü kovid oluyorsunuz sigara içerken ya da yan yana çene çalarken. Sonra hastanelere düşünce kendi çocuklarını, evini, anasını, ailesini görmeden, izin yapmadan, yorgunluktan bitkin halde, yedi saat kan ter içinde su içmeden aynı tulumun içinde size koşturan kadınlardan medet umuyorsunuz. Siz entübe iken, kendiniz bilmez halde  bakımlık iken  size kadınlar bakıyor. Belki ayağı kayıp düşen o kadın, yoğun bakım hemşiresiydi; sizin bir yakınız yoğun bakımda o hemşirenin elleri ile şifa bulmaktaydı.

Galiba insanlık, kimilerince adamlık artık çoklukla kadınlarda görülür oldu! İnsanlık kavramı hala yaşıyorsa kadınlar sayesinde yaşıyor yani!

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.03.2021, 18:46

Paylaş :

19 Mart 2021 Cuma

 Kısmen gerçek "İkiz Deprem" adlı çalışmama;


 http://www.kadinhaberleri.com/ikiz-deprem-makale,1232.html

linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dileyemeyeceğim öykümün konusu nedeni ile; iyi okumalar...

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemim YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.03.2021, 19:19

Paylaş :

14 Mart 2021 Pazar

Acı Lokum Tadı


 Şu sıralar yozluk modası o denli alıp başını gitmiş boyutta ki!

Dilimizden peynire kadar her kavramda aslından, olması gerekenden bilmem kaç ışık yılı kadar aslın, neslin, gerçeğin uzağındayız. Başka evrende gibiyiz kendi evrenimizin bir küçük gezegeninde. Kendi küçücük dünyamızda Dünya’dan bile habersiz iken olan biten her şeyin o küçük dünyalarımıza sığdırabildiklerimizden ibaret olduğu yanlışına kapılmış haldeyiz.

 

Asıllara değil, kopyaların  kopyalarına payeler yakıştırır olduk haylidir. Hem de nasıl yanlıştayız. Doğrudayız sanarak.

Yanlışın, yanılgıda olduğumuzun farkında da değiliz üstelik. Bu halimiz bir şekilde  gören gözlerce anlatılıncada irdeleme nedir bilemeyip, kendimize bir bakıp irdeleme yapamadığımızdan sağaltılamamış yani tedavi edilememiş yanlışlarımız büyüye büyüye yara haline gelmekte.


Yaralar zamanla kangrene dönüşür, korkum o.

 

Şu sıralar yaraların en kapanmazlarından biri oldu dilimiz. Türkçemizin aklına esen  duyarsız ya da özenti birilerince  yozlaştırılma gayretleri moda sanki. Bilinçli hiçbir kişinin yapamayacağı şey oysa bu erozyon. Dilimizi ezip bozmak, yanlışlarla bezemek, kendine ağı yutturmaktan başka ne olabilir?

Hem de nasıl yanlışlardayız pek çok kavramda, konuda, yaklaşımda. Mutlak öyleyiz dilimiz dışındaki nerede ise hemen her olguda! Dilimizi doğru kullanıp sahip çıkmanın ne anlama geldiğini idrak edebilme yetisi yoksunluğuna düşmekten binlerce yıldır lokum ile apayrı gıdalar olmasına karşın şimdilerde lokumlaştırılmaya çalışılan Türk peynirinin genleri ile oynamaya  kadar.

Öyle ki başka hiçbir deyim, anlatım "cılkı çıkmak" kadar yeterli olamaz bu halimizi betimlemeye.


Az önce televizyonda rengârenklik meraklısı bir kadıncağız şöyle dedi, "beklentilerinin ötesindeymiş karşılaştığı görüntü. “Son dorukmuş". “Son doruk" ne demek? Var mı öyle bir doruktan da sonra gelen bir doruk üstü doruk?

Son durak değil ki  anlattığı. Karıştırdı desek hadi?

Kınayamıyorum da o kadıncağızı bir yandan. Demek ki bunca öğretebilmişiz. Dilimizi de, dilin var olabilmedeki önemini de. Ona ve daha nicelerine. O da çocuklarına öyle öğretecek. Yanlışlar öğretilmiş  gelecek kuşaklardan doğruları bekleyeceğiz biz de, değil mi?

Ki çok yakın bir örnek biliyorum. Mesleği güya gençlere yönelik olan - çok saygı duyduğum bir meslek olduğunda o alandaki herkesi incitebileceğinden korktuğum için  burada  sektör adını anmayacağım- dalda çok da eski biri yaptığı apartman yöneticiliği sırasında şöyle bir yazı asmış panoya, oraya gittiğimde görmüştüm. “Aidatları ödemeyenler şu tarihe kadar ödesin yoksa bu uğurda dava açılacaktır haklarında”. Güler misiniz, ağlar mısınız bu güya uyarı niteliğindeki yazıya? “Bu uğurda” diyor! Hangi uğurda? “Bu uğurda” deyimi, apartman aidatları için değil mesela bayrak, vatan gibi çok özel kavramlar için kullanılır. Ah, ah… Ne karışıklık. Kafalar nasıl karışık! O zaman dil de karışıyor, lokum ile peynir de karışıyor birbirine, geri kalan her şey de. Yazık! Fena yazık!

Özellikle dağlar ile özdeşleşmiş doruk sözcüğün anlattığı  en üst, zirve demekse, son doruk ne demek? Aslında kadıncağızın anlatmak istediği çok üst, en üst  seviye demek. Doruk dese yeterli olacak aslında. Ama abartı işin içine girince kendisinden sonra yükselti  olmayan doruğa başka hayali yükseltiler de ekleyebiliyor. Böyle bir şey, yani son doruk bilim kurgu yapıtlar, filmler için bile geçersiz.

Doruktan sonrası mı var? Ahhh, ahhh! Dili bilmeden bir konuyu anlamak da,  anlatmak da olası mıdır o halde?

Değildir. Bunu, okuduğunu anlayanlara yönelik istatistikler öyle bir gösteriyor ki karşınızdaki orantının şaka  olduğunu düşünseniz yeridir. Ve bu çok acı bir gerçek. Çoğu insanda da bu acı gerçekle yüz yüze gelmekteyiz.


Diyelim ki beyaz peynir konusu da bir başka acı tat oldu. 
Alabilen iyi kötü bir şey alıyor kahvaltısına, peynir niyetine.

Alamayanlar zaten “ah ki ah! dedirtiyor.


Peynir dediğin bildiğimiz, atalarımızdan, anneannelerimizden, en eski mandıracılarımızın  usulünce yapageldiği, alışılageldik, bildik, bizim olan klasik tattan kopmamalı; yoksa peynir yozlaşma ve aslından sapma olumsuzluğunu, başkalaşımını yaşar.

Mesela peynir, kendisinden çok farklı şekerleme, tatlı sınıfından olan lokum gibi olmaz. Akrabalıkları bile yoktur. Hammaddeleri çok başkadır. Yapılışları çok farklıdır.

Lokum kıvamlı beyaz peynir olmaz. Olamaz. Ama oldurmaya çalışılıyor son zamanlarda. Nasıl mı? Peynirin içine lokum katılarak değil elbette. Kemiklerden elde edilen jöle katılarak. Oysa peynir sütten yapılmaz mı? Ah çekmeyip de ne yapalım yine bu soru karşısında?

 

Peynir dediğin sütten çok jöle ile yapıldığından pelte gibi sallanan bir çamur yığını olamaz. Son kullanma tarihine bir ay kalmış  bir peynirin olgunlaşmış olması beklenirken kutusunu açtığınızda jöle çamurunu andıran lokumlaşmış bir yığın  ile karşılaştığınızda pek de malum bir markanın bile bu yola başvurması karşısında bunun nedenlerini  düşünüyorsunuz. Tüketilen peynir miktarı ile üretilen süt miktarını, bunca nüfusa karlın oncağız hayvan sayısını düşününce… Ters orantılar işte böyle ters köşe yapmakta gerçeği çıkıyor ortaya.

 

Kalıp kalıptır Türk peyniri. Biraz ekşimsi, bıçak değince bıçağın ucunda pelte gibi titreye titreye sallanmayan, lokum gibi tek parça kesilen değil, çökelek gibi  dağılan bir Türk geleneği ürünüdür. Yüzlerce de türü vardır yurdumuzda.


Lokum kıvamı, lokuma aittir, peynirlerin kıvamı lokumlara benzemez. Benzerse de o peynir artık ne peynirdir ne de Türk peyniri değildir. Çoğu kedi, kendine uzatılan böylesi peyniri yemez oldu. Bunu Ankara’dan uzakta iken yazın  kaç kez denedim. Yemiyorlar gerçekten. Koklayıp gidiyorlar arkalarını dönüp. Bu acı gerçeği görmek isteyenler bir denesin.

Tıpkı el dokuması, kök boya, motiflerinin bir dili olan ana ata yadigarı halılarımızı eskicilere, hurdacılara  mandal karşılığı verip de geri dönüşüm plastiklerinden  üretilmiş iplerden oluşan, yalnızca kocaman  anlamsız bir çiçek ve geometrik birkaç şekil ile bezeli aslında plastikten olan halıları modernleşme sanıp kendimizi, kültürümüzü unutma yanılgısına düştüğümüz gibi dilimizde de, peynirimizde de ve daha nice konuda yanlıştayız! Bazı şeyleri aslından uzaklaştırıp, aslına çok yabancı şeylere benzetmeye fazlası ile çalışma gayreti içindeyiz. Bunun amacı nedir, sonucu ne olur bilmeden. Bilerek mi bilmeden mi, tümden cehaletten mi  yapıyoruz bunları tıpı tıpına cahil cesur olur cesurluğuna kapılmış halde, yanıtlar elbette farklılık gösterecektir koşullara  göre.

Değişmek, geleneği değiştirmek değildir. Gelişmek, ne kadar varsa noksanımızı gidermek, yeni bilgilerden, bilimden, sanattan, spordan, edebiyattan uzak kalmamaktır. Gelişmek, aslında öze hiç dokunmadan Annem’in babası  Ziya Dedem’in dediği gibi çağın icabını idrak edebilirken kendin gibi de kalabilmektir. Kendin gibi kalabilmek başta dilini, binlerce yıldan beri süregelen halısından peynirine dokusunu, yapılışını  korumak, peynirine kadar değiştirmemektir. Ve bunları anlayabilmek yetisi, olgunluğu, erginliğidir.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.03.2021, 13:14

Paylaş :

Takipçiler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci