20 Ekim 2018 Cumartesi

Çitler Güz Rengi Küpeler Takındı


Sonbaharın başkenti Ankara’da çitler güz rengi küpeler takındı.

Güz şenliği başladı.

Yeşilin son demleri, kızıla çalmaya yolculuktur.
Sararıp solmadan önceki yaprağın son hali, son rengi, güzün ten rengidir.

Sonbahar görsellerinin bitimsiz sunumu yapraklarda şimdi.

Tomurcuk olup baş verişi, çiçeklenişi, yaprak, meyve oluşu derken... 
Sonbahar hali geldi yapraklara.

Yazın yaprakların yemyeşile boyadığı dallar, serinliğin rengiydi.

Rüzgâr adlı müzisyenin elinde müziğe dönüşen yaprak hışırtısı, bahara dek tatile girmek üzere.

 
Yapraklar biçimleriyle imza, renkleriyle mevsim, kokularıyla ıtırdır.

Bir ağacın dalından salınan yaprağın biçimi bir başkasından salınana benzemez.

Manolya, ıhlamur, zeytin, gülhatmi, akasya, sarmaşık, sedir çamı, fıstık çamı, portakal ağacı yaprakları görüntüsünden, yeşilinden, kokusuna, inceliğine farklıdır.

Ağaçların parmak izleri olan yapraklara hangi ağaçta, çiçek dalında  olursa olsun yaprak denilir tek. Ama üzerinde salındığı ağaç ille meyvesinin adıyla ya da benzer bir adla anılır.


Ağaç kokuları, meyve kokuları, yaprak kokuları, hepsi de kokunun renkleridir. 


Ceviz, limon, defne yaprağının kokuları birbirine benzemez. Güzel kokmaya gelince  hiçbiri bir diğerine üstünlük sağlayamaz.


Aylardan Ekim. Haliyle mevsim güz. Ne güzel başka adları da var. Sonbahar. Hazan. Bence yazıya, şiire en yakışanı güz.


Sonbaharın başkenti Ankara, yaprak yaprak güz şimdi.


Her dem yeşil çamlar şimdi de yeşil ibreli,  ağaçların kimi yaprakları yeşil, yeşil kalmışların yanındaki kimi mevsimi biraz erkence yaşamakta..


Yılın bu günleri, sonbaharın elidir. O el dokundu ağaçlara, yapraklar sihirli değnek değmese de başkalaştı. Yani ne kadar dal varsa yapraklı, onlardaki yapraklar Ekim ayı sürecinde.
 
Yaşıl günlerin ardından kuru günlere geçiş halindeler.  Kızıldan sararmaya ardından solup kurumaya bir yolculuk onlarınki.

O adım adım sonbahar yolculuğu, kare kare objektifimdeydi.

Çoğunu bugün çektiğim karelerden ilki, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.

Geri kalan kareler, bugün facebooktaki sonbahar albümünde yayınladıklarımdan bazısı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.10.2018, 21:04

Paylaş :

19 Ekim 2018 Cuma



“Ucu açık, gözü yaşlı gerçek: Yalnızlık” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
19.10.2018

Paylaş :

18 Ekim 2018 Perşembe

Çöl tozuna boyanmış camlar ve Bahçelievler'in hala ayaktaki o güzel eski evleri


Bahçelievler taraflarında bulunmam gereken bir gündü. Buradan önce oralarda  yaşamış olunca sanki uzun zamandır görmediğin köyüne, memleketine gitmiş benzeri bir his oluşuyor.


Ankara ilk planladığında Bahçelievler, bahçe içinde ve iki katlı  -bizde villa denilen- evlerden oluşan, en nezih yerlerden bilinen  bir mahalle iken  sonraları altı dükkan olan apartmanlar için o bahçeler ve iki katlı çok şirin evler yıkılınca Bahçelievler  farklılaştı. 


Sokaklar çift taraflı araba ile dolup taştı, yetmedi oto galeriler, ne kadar kafe, kebapçı, simitçi, ocu bucu varsa oraya geldi. 


Pastahanelerin hepsinin, kahvecilerin hepsinin her caddede hatta sokakta bir yeni dükkanı oldu.


Hala bahçe içindeki iki katlı evlerden var Bahçelievler'de. Onları her gördüğümde fotoğraflarını çekerim. Bu kez  çok erken saatte  olduğundan sanırım makine filan almayı akıl edememişim.


Cep telefonları hayli yardımcı böyle zamanlarda.


Ankara dün ve evvelki gün feci bir toz bulutu altındaydı. Çöl kumu fırtınası sonucu. Hava kızıldı, tozluydu. 


Bugün de çok iyi sayılmazdı. Yağmur nasıl bekleniyor böyle havalarda. Hafta sonunda geliyormuş. Biraz gecikmeli geliyor. :(


Sabahın hayli erkeninde hava çöl tozundan sis ile kaplı olunca arabanın camları da alalı bulalı olmuş.

Sıkı bir yağmur ne iyi gelecek!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),  18.10.2018, 22:20

Paylaş :

17 Ekim 2018 Çarşamba

Tozlu Güneş


Daha evvelki gün o haliyle bile çok berrak olmasa da hava alıştığımızcaydı.


Mavi, nefes alınabilir, bulutlar gökte. Güneş  parlamakta. Ciğerler rahat.

Dün hava kayboldu. Bugün hala kızılımsı bir tozun gerisinde. Gözükmüyor. Tozdan, su buharı olmayan bir sis çöktü.

Bulanık, toz kokulu. Elektrik süpürgesi tutası geliyor insanın havaya doğru, tozu gitsin de hava ortaya çıksın diye.

Güneş yine görülüyor; ama  tozlu halde. İnsanın şöyle bir silkesi geliyor göğü, güneşi; üstündeki tozlar gitsin diye. Gün apaçık parlayabilsin, kendini  belli edebilsin diye.

Ankara sudan olmayan bir pusla kaplı. Bu pusun gidericisi de su. Gözler yağmurda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 17.10.2018, 19:04

Paylaş :

16 Ekim 2018 Salı

Toz bulutlu havada yağmur kokusu, gökgürültüsü, şimşek pırıltısı ve yıldırım görseli



Hava tozluydu. Yağmur yıkadı.

Ankara.

Yarım saat önce çektiğim bu karem,  ,fotoğraf gruplarım ve blogumda.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

16.10.2018

Paylaş :

MİM, Silinmesi halinde sizi en çok üzecek yazınız, Fatmanur, Grift'ten


Fatmanur, bir MİM hazırlamış. Blogu Grift’te. Değişik bir MİM. İlkin cevabı bulmakta zorluyor.

 Derin sayesinde haberdar oldum bu MİMden. Derin de cevaplamış. Epeyce de güldürdü silinmesini istemediği yazısı seçimiyle. J

Cevaplama sırası bende. Hadi başlayalım o zaman:
1.         Blogunuzda hangi yazınız silinirse üzülürsünüz?


Hiçbir çalışmamı, öykümü, denememi ve geri kalanları silerim diye bir kenara ayıramadım soruyu ilk okuduğumda. Böyle durumlarda söyleyebileceğim  tek bir cevap var. Her seferinde aynı cevabı veriyorum. Bu yanıtı epeyce önceleri televizyonda birkaç kez rast geldiğim röportajlarda bestecilere sorulan ” en çok hangi bestenizi seversiniz?” sorusundan işitmiştim. Hepsinin de cevabı “bestelerim, tıpkı çocuklarım gibi. Ayıramam” benzeri  cümlelerdi. Haklılarmış. Ayırt edilemiyorlar birbirlerinden.

Ama  şimdi cevaplamakta olduğumuz MİM, silinmesi halinde en çok, en en en en  diye en kadar gidecek çoklukta bizi üzecek yazımızı soruyor. Öyle sıkı soru ki, bestecilerden kopya çekmek bile kar etmeyecek J O halde düşünüp taşımak gerek. Ve düşünüp taşındım.

Bir yazım var ki… Öyküm daha doğrusu. Eksiği var anlattıklarımın fazlası yok. Kaleme almakta geciktiğim bir yaşanmışlık. Gerçek hayattan. Sanırım o yüzden

Tamamiyle gerçek; hayatı öğrenme, hep şiirlerde duyulan garipliğin an gelir hiç akılda yokken üste sıfat olması; bu sıfatın duyanı başka bir anlayışla bakmaya itişi; her yer öyle sanılan büyük şehirlerden, yetişilen yerlerden  hiç de öyle olmayan, kendi adetleri, gelenekleri, düzeni içinde bambaşka yaşamaktaki insanların, ortamın içine düşünce düşülen şaşkınlık; çok farklı her şeyi yadırgama; televizyon dizisinde doğan bebeğin rol gereği babasının gerçek baba sanılıp ne kadar da benzetildiği gibi anlarla tanışma deneyimini kaleme almıştım.

Tanık olduğum,  yaşayanı  çok olgunlaştıran, bazen yapayalnız bazen de büyüdüğünü  hissettiren bu gerçek yaşanmışlıktan yola çıkıp yazdığım öykümün silinmesini asla istemezdim.

O öyküm, “MUM ve ANKA”.

2.      Silinmesi durumunda üzüleceğiniz yazınızın bir kısmını paylaşır mısınız?

Sabah saat tam yedi buçukta burnuna gelen toz kokusu ile uyandı. Gözünü açar açmaz bir gürültü duydu. İnek sesleri geliyordu dışarıdan. Beyaz patiskadan perdeyi açtı. Perde de pencere kenarları da toz kokuyordu. Caddeden büyük bir sürü geçiyordu. İneklerin bazısı ürkmüş, deli gibi  koşuyorlardı. İnek sürüsü toprak caddeden geçerken ortalığı toza bulamış, göz gözü görmez olmuştu. Yoğun şekilde inek tersi kokusu yayıldı etrafa. Bundan sonra her sabah, saat tam yedi buçukta bu koku ve ses ile uyanacaktı Defne. Çalar saatini hiç kurmadı Defne bu yüzden orada.

3.     Silinmesi durumunda üzüleceğiniz yazınızın linkini paylaşır mısınız?


Kesinlikle yaşanmış ve yaşayanı büyütmüş, geliştirmiş, hayatı öğretirken çok zorlasa da bir öykü olduğunda okurken hala gözler yaşarsa da  yaşayana çok şey katmış böylesi bir öykü yazmış kim varsa onları MİMledim. Onlar lütfen kendilerini bildirsinler. Ve lütfen hayatın kendisi olan bu öyküleri bu vesile ile okuma şansımız olsun.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.20.2018

Paylaş :


 
“Boş Beşik Filminden Bu Yana” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
16.10.2018

Paylaş :

15 Ekim 2018 Pazartesi



“Boş Beşik Filminden Bu Yana” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 15.10.2018

Paylaş :

14 Ekim 2018 Pazar

Kapısından Mağarasına, Kuzulayan Koyunun İlk Sütüne: Ağızlar



Galiba  daha eskilerde şimdiki gibi doğadan büsbütün kopmuş değil  bütünleşmiş olmamız gerektiğinin  daha  bir farkındaydık ki tabiata da beş duyu organı hatta dahasını  pey biçmişiz. Boğaz, burun, ağız, göz  neyse de kulağa gelince sıra “yerin kulağı var” diyerek çıkmışız işin içinden.  Dağın sırtı, beli demişiz. Suya uzanmış kara parçası burun oluvermiş.  Göz göz kabaran su kaynaklarına göze denmiş. Ağız ile de bir yere açılmak anlatılmış.


Galiba en görkemli ağızlar, yanardağ ağızları.  Ağzını hiç açmaması istenen tek şey de yanardağlar olmalı. Bir zirvenin üzerindeki dev çukurlar onlar. Hele de karlı manzaraları ne kadar güzel olsa da lav fışkıran kıpkızıl bir ateş dağıyken  bambaşkalar elbette.


Doğada en sevdiğim ağızlar, deltalar ve mağara ağızlarıdır. Mağara ağızları belki küçücük bir oyukturlar veya  tilki yuvası girişince görünenleri olur. Mağara girişleri, mağaraların  gizlerine açılan hava tünelleridir bir yerde.  Bazen özellikle doğu bölgelerimizde,  dantel  boşluğunca desenli öyle oyuk oyuk mağara ağızlı dağlar oluyor ki sanki gökyüzünden yere koyu renkte devasa bir dantel dökülür gibi gözüküyor.


Mağaralar, çatısı ulu dağlar olan heybetin görkemli  dehlizleridir. İçlerinde yeraltı sularından göllerine  su sesi duyulduğu olur. Çeşit çeşit canlı yaşayabilir. Sallanarak uyuyan yarasalara kadar. Bir mağara ağzından içeri adım atmak, gün ışığından bir adım uzaklaşmaktır. Mağara ağızları,  canlıların içeri girmesine izin verir de gün ışığın içeri girmesine izni yoktur.


Akarsular kaynaklarından doğar. Yılankavi  kıvrılışlarla ovalardan, vadilerden, tepelerden akıp dökülür. Döküldükleri yer, akarsu ağzıdır. Akarsu ağzının taşıdığı bazı nitelikler orayı bir deltaya çevirebilir. Deltalar, kuşların memleketidir. Çatal çatal nehir kollarının  sığ denize ulaştığı, haritaların en güzel resimleridir.


Öğrenciyken annelerin gününe denk gelmişsinizdir mutlaka. Okul dönüşü  nasıl acele edilirdi dolmalar, sarmalar, poğaçalar, börekler, salata çeşitleri, kalburabastı, kek  ile donanmış masaya  yetişmek için.  Kapı açılır açılmaz  artık yenmiş içilmiş de  hararetli konuşmalara geçilmiş evden dışarı  bir uğultu taşardı. O zamanlar en babayiğidi beş katlı olan apartmanlarda daha apartman cümle kapısından girişte duyulurdu  aslında o uğultu.

 
Kapıdan içeri adım attığınızda onca konuşanın ortak sesi olan uğultuyu duyar; ama ne dendiğini hiç anlamazdınız. Koltuklara, kanepeye hatta yetmediğinden yemek masası sandalyelerine oturmuşlara bir göz atınca krokodil ya da yılan derisi ayakkabısından kemerine, çantasına o zamanların modasının güne katılmışların hepsinde de yansıdığını görürdünüz. Belki bu tümü de  fotokopi makinesinden çıkmışçasına görünüm,  birebir tıpkılık taşıyor olacaktı ki sonradan ayakkabı çanta uyumuna özellikle dikkat etmediğim  çok oldu. Zaten spor ayakkabılar, çanta uyumunu gerektirmiyordu, spor bir çanta olması dışında.


Okulların dağılıp sokaktan eve dönen öğrencilerin gürültülerinin duyulması, gündeki teyzelerin çocuklarının birazdan eve ulaşacağı anlamına gelirdi. Mesailer de yakında biterdi. Günün dağılmasına az kalmıştı yani.


Günlerin en çok dağılma faslını unutamam. İkili, üçlü kümeler halinde kalkan hanımlar demincek uğultulu sohbette konuşurken her şeyi anlatamamış olacaklar ki mantosunu, ayakkabılarını giymiş, çantasını koluna takmış, eşikten sahanlığa çıkmış halde bir de kapı ağzında on beş dakikadan az olmamak  üzere konuşurken kalkmaya yeltenenler onları beklerdi. Ev sahibesi kez de her konuğu ile kapı ağzında ayaküstü uzun uzun  bolca teşekkürlü, ellerinize sağlıklı konuşmalar yapmak zorundaydı.  Misafirleri dağılmakta olan bir ev için kapı ağzı, misafirliğin bir müddet de apartman sahanlığında devam etmesi demekti.


Merdiven ağızları da kapı ağızlarından geri kalmaz doluluk konusunda. Kalabalık bir belediye otobüsü, otobüslerin ardı ardına geldiği Kızılay gibi yerlerde fazla oyalanmadan yolcularını indirip yerine bekleyenleri almak telaşındayken otobüsün şoförü sıkça “ilerleyelim hanımlar, beyler” gibisinden seslenerek  yolcuların çabuk olmasını istediğini duyururdu, öğrenciliğimde Beşevler otobüsüne her bindiğimde.


İnmek bazen sorun olurdu. Çünkü otobüsten inen  kimisi hemen yürüyüp otobüsün kapı ağzını boşaltmaz; tam  indiği yerde, kapı ağzını  kapatarak durur; sigara paketini, çakmağını çıkarıp  bir sigara yakar; üstünü başını düzeltir, eldivenini takar, boynuna atkısını dolarken  merdivenin son basamağındakiler oldukları yerde kalakalırlardı. Arkadan binenler de otobüsü boşaltmadıkları için bir türlü ön kapıdan inemeyenlere söylendikçe söylenirdi.


Şimdi  bu duruma AVMlerdeki yürüyen merdivenlerde de rastlıyorum sıkça. Merdivenlere binenler son basamaktan sonra AVM koridoruna ayak basar basmaz yürüyüp merdiven ağzını boşaltacaklarına durup cep telefonuna bakabiliyor mesela. Yürüyen merdiven bu, basamakları bitince kullananların  kendilerini zemine atması gerek. Ama atamıyorlar. Ya tartışma çıkaracak denli kızgınlık doğuyor merdiven ağzındakine ya da merdivenden inemeyenler,  merdiven ağzındakinin üzerine kapaklanıyor.


Bir ağız daha var ki… Koyundan elde edilme. Koyunların da ağızları var, ama bu öyle saman, ot yemekteki ağız değil. Baharda kuzulayan koyunun ilk sütüne “ağız” denilir. Kopkoyudur. İçine toz şeker dökülüp yenildiğinde muhallebiden, süt tatlısından  filan bambaşka bir tat, kolay bulunamayan çok değerli bir gıda, nefis bir lezzettir.


Ağız deyince insanın aklına her ne kadar çok konuşanların torba değil ki büzesin dedirten, açılınca fitne fesat dökülen, insanları birbirine düşüren ya da tam tersi güzellikler saçılıp şarkılar söyleyen ağızlar gelse de doğa ağızlarla dolu. Hayretten ağızları açık bırakacak kadar.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
25.09.2018


Paylaş :

Tablonun Tam Karşısında

Fırça darbesi, renk geçişi, ince dokunuşlar, gözlerdeki anlam, alındaki kırışıklıklar, beden gücüyle çalışmışlığın ellerdeki izleri anlaşılsın diye müzede, sergideki tabloların aydınlatması özenlidir. Tabloyu hakkıyla anlayabilmek için ziyaretçiler tam karşısında durup uzun uzun bakarlar. Sessiz çizimlerin, rengin, ufacık bir ayrıntının neler söylediğini duyumsamak  için tabloyu okumak gibidir soluksuz bu bakışlar.

 
Kimi tablolar, sanattan anlar sahiplerinin kültürel anlamda göstergeleri olabilir.  Monet’den, Osman Hamdi’den haberi olmasa da hatırlı paralılardan olup sanattan anlar gözükmek istendiğinde kılıf,  duvardaki tablolar olabilir. Bizim tablomuz,  bayrağa sarılı tabutun başında yirmisindeki oğluna ağlayan yoksul ananın, evdeki horantaya çeyrek ekmek düşecek kadar ekmek parası kazanma derdindeki ana babaların, dizilerde, filmlerde hep es geçilen memurların, işsiz babaların zenginliğin sabah okula gidince bir poğaça yemek olduğunu sanan ilkokuldaki çocuklarının ve emekli olduğunda maaşı yarıya bile inmeyecek, hayat standardı yere çakılacak çalışanlar ile emeklilerin deseninde, renginde.  

Tablonun gerisinde orman yangınları, esnafın siftah derdi, çarpık kentleşme, trafiğin giderek içinden çıkılmaz hale geldiği beton gölgesindeki çiçek açmaz tek tük ağaçlı sokaklar,  uzaya merdiven kurulmuşçasına yükselen bloklardaki bilmem kaç dairede yaşanan akla gelmez sıkıntılar, bunalımlar hatta fatura korkusundan elektrik yakılmadan karanlıkta oturulan loş odalar var. Bir yanda da ürününden zarar ettiği için çökmüş  omuzları  gibi kendi de yere çömelmiş, kredi borcunu ödemek için satılığa çıkardığı traktörüne hala tek bir alıcı çıkmamış,  kasketinin ucu eskilikten eprimiş köylü var, çiftçi var.

Toplum bir tabloysa tablonun tümüne nasıl bakılır o halde? Elbette çarşı pazarı, köyü tarlayı, metropolün ücrasını lüks yerlerini, okul kantinlerinden köy kahvehanesine gezip, tek müşteri olmayan bir dükkâna girilerek. Pazardakilerin ellerinde kaç torba var, o torbalarda çay, şeker, bulgur, ekmekten başka bir şey var mı diye dikkat kesilerek.  Maaşı belli bir emekli, üzerinde şunca fiyat yazan muzdan alabiliyor mu gözden kaçırmadan. Değil emekli, çalışan kaç kişi  hayatında kaç kez hindistan cevizi alabilmiş de yiyebilmiş, bulgur pilavını duru suya mı et suyuna mı yapıyor öğrenerek. Çorbası erişteden mi yoksa kaç çeşit sebzeli kremalı çorba mı; üstü başı nasıl? Ağzındaki dişleri ya! Bakabilmiş mi, çürüklerini, dolgularını yaptırabilmiş mi? Hafta sonu ek ikinci işlerin günü mü yoksa? Akşam eve dönüşte  kendisini kapıda karşılayan çocukları “anne, baba, bize ne aldınız? Ne getirdiniz? Çikolata aldınız mı?  Spor ayakkabımı aldın, değil mi?” dediklerinde ana babalar ne hale düşüyor buna bakmaktır toplum tablosuna bakmak, değil mi? Böyle insanlar aramızda. En iyi semtlerde yaşasak da en fazla bir saatlik yol tutan şehrin kenarında bir yerlerdeler. Görmek, anlamak, hallerini bilmek istedikten sonra hiç de uzakta değiller. Kaldı ki zaten televizyonlar, gazeteler, haberler insanların halleri, her halimiz için var. İşte bakıp da anlatacağımız tablo, bu tablo. Bu tablodaki herkesi anlatmak mümkün olmadığından emeklisi yaklaşmaktakilerden bahsedeceğim.

İnsanlar belli kanunlara tabii olarak çalışmaya başlıyor. Normalde altmış beş yaş, yaş haddinden emekliliğin geldiği zamandır. Bir işe başlayıp hayatını buna göre kuranlar altmış beş yaşına dek evini, arabasını alıp, çocukların eğitimine para yetiştirip,  evlendirmek derdindedir.  Üniversiteleri kazanmak artık umulduğunca olmadığından çocuklar belki özel üniversitede okumaktadır. Bazen üniversite bittiğinden  bu yana on yıldır işsiz olan  evin çocuklarına altmış beş yaşında emekli olmayı bekleyen ana babaları bakmaktadır hala. Emeklilikte maaş azalacağından en azından sağlık konusunda daralmamak için her evin zamanla çıkaracağı onarımlar, tadilatlar, akla gelmedik bakımlar için emekli ikramiyesinden üç beş kuruşluk az bir güvence ayırmak ister aklı başındaki her insan.  Ha, kıyısından köşesinden derken emekli ikramiyesinin tezden bittiğini duyarız gerçi hep. Zaten çoğu kez bir ev alamayan  emekli ikramiyelerinin ne kadar oldukları da belli.   

Şu sıralar memur kenti Ankara’da  usuldan bir tedirgin bekleyiş var. Söylentiler içinde kalınınca günler geçmek bilmiyor özellikle hayli borçlanmışlar için.

İşe girilip hayat düzene koyulduktan sonra çocukların okul masraflarına kadar çekilen krediler, tüm borçlanmalar yaş haddinden emekliliğe göre ayarlanıyor.  Zira işe başlarken, krediler çekilip borçlanılırken  kimse  aksini söylememişti. Ancak dolaşan fısıltılara bakılınca…  Ya durduk yerde ansızın emekli olunuverilirse… O zaman maaş yarıya bile düşmeyecek. Öyle bir düşecek ki! Kaçta kaça… Hayat standardı diye bir şey kalmayacak. Hayat standardının  dibe vuruşu, kaç aileyi dibe vururken her şey yarım kalacak. Çekilen krediler belli ki ödenemeyecek. Otuz küsur yaşındaki hala evlendirilememiş çocuklara artık cesaret bulup da “hadi kızım, oğlum artık vakti geldi. Başını bağlayalım” denemeyecek. Karın doyacak mı? Sağlıklı beslenilebilecek mi?

Aylıklı  çalışanlar için ev, araba gibi alımlar ille de kredi iledir. Kredi imkânı varsa kullanılır, kullandırılır. Kullanırken kimse demez ki “ansızın, kendi isteğiniz dışında  emekli olabilirsiniz, ona göre!” Kredi çekenler de işe başladıklarındaki kanunların geçerliliğine güvenirler ve sırf bu yüzden belki de yurtdışına gitmemiş, zanaat öğrenmemiş, babasının  dükkânını yürütmemiş olanlar vardır.  Birden bire her şeyin tersyüz olup farklılaşması alabora olmak değil midir? Toplumda  aylıklı çalışanlar, zanaatkârlar gibi kimi kısımların alabora olması, toplumun kendisi olan üst üste dizilmiş taşlardan birinin yerinden oynatılmasıyla tüm taşların sağlamlığının yitmesi anlamına gelmez mi?

Hiç siyaset yapmadım, içinde olmadım. Yapan çok; ama siyaset tek bir alan. Geri kalan kavramlar, tablonun boyasının yerinde kalmasına ya da dökülmesine  ortam sağlayan    konular değil midir? Ben işte bu geri kalanları yani sanatından tarımına, köylüsü, metropollüsü, kasabalısı, çiftçisi, esnafı, öğrencisine, mimarisine, doğasına ve doğadaki her canlıyı, her kavramı  yazmaya  yatkınım.  Yazarken veri gerekir. Veri, markette, işte, yolda, metroda ve başka pek çok yerde iken tam karşısında ya da ortasında  durduğunuz tablolardır.

İşte tablonun karşısındayız. İş, artık sadece gençlerin değil ev kadınından, öğrencisinden, emeklisine karnını doyursa faturasını, kirasını ödeyebilmek için, üstünün başının açıkta kalmaması için didinen herkesin aradığı şey iken bir çalışanın kendi isteği dışında gerçekleşebilecek vakitsiz emekliliği, o insanların, ailelerin hayatlarını biçimlendiren  düzenin çarkına çomak sokmaya benzemeyecek midir? Yani evinden arabasına, özel üniversitesinden orta öğrenimine çocukların okul taksitine dek giderlerin, çocuklarını evlendirebilmek için, sağlık giderleri için çekilen kredilerin artık karşılanamaması, parasızlıktan ilaçların alınamaması anlamına gelmez mi?  Belki yirmi yıl vadeli çekilmiş konut kredileri bunca yıl ödenmişken ödeyemez duruma gelince evin elden gitmesi anlamına gelmez mi? Evi elden gidenler nereye gidecekler? Sonuçları ne olur böylesi bir şey Allah korusun gerçekleşirse?
 
Herkes işine başladığındaki kanuna tabii olmaya devam ederken gece gündüz yana yakıla iş arayanlara, gençlere iş kapısının açılması, çalışanların vakitsiz emeklilliğinden mi geçmektedir? Tarımından sanayisine yeni iş imkânlarının oluşturulması, hayatlarını yoluna koymak için didinmiş kurulu düzen sahipleri için de, hayatını yoluna koymaya yeni başlayacaklarının kuracağı  düzenler için de en iyisi değil midir? Tablo gülen insanlarla dolu olsa, mutlu bir tablo olmaz mı?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)


 227.09.2018




Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci