4 Aralık 2021 Cumartesi

Cevabı, Çıkışsız Tünellerdeki Sorular

 Hangi ülke daha büyüktür? Sınırları bir anakaranın yarısını hatta tamamını kaplayan mı yoksa bizim Konya ilimiz kadar olup da besininden süs çiçeğine, peynirine, makinesine üretip satanlar mı?

Hangi bakış net; hangisi bulanık? Tek bir bakış açısını kabul eden önyargılı, dogmatik zihniyetler mi hastalıklı;  yoksa 360 dereceden haberdar olanlar mı? Her yöne; öne arkaya, sağa sola, yukarıya aşağıya bakabilmek mi hakkıyla görmektir; yoksa burnunun dikine gidip burnun ucundan başkasını görmeyenlerin ufku mu geniştir?  

Hangi toplum daha zengindir? Mutsuz insanları çökmüşler mi; kendi toprağı zengin olmasa da başka toprakların kaynağını acımasızca kendileri için kullananlar mı? Yoksa nesi var nesi yok tüm zenginliğini bilip, onları verimlice değerlendirebilen toplumlar mı?  

Kim daha gelişmiştir? Koskocaman anakaraların yarısına yayılmış birkaç yüz milyonluk nüfusa sahip ülkeler mi; yoksa üç, beş milyon var yok nüfusları ile olimpiyatlarda, spor yarışlarında kürsülerde ille de milli marşları çalınıp, bayrakları göndere çekilenler mi? Yani sporun her dalında yetiştirdikleri gençler, Dünya’nın her köşesindeki belli başlı müzeleri, köprüleri, en önemli binaları yapacak mimarlar, ressamlar çıkarmış, edebiyatçıları hakkıyla edebiyatçı olan ülkeler mi daha ileri? Öyleleri mi Goethe, Shakespeare çıkarabilir; başka dertlerde olan anlayışlar mı?

 

Hangi toplum yaşanmak istenen toplumdur? Sokaklarında trafiğin kuralıyla aktığı; tanısın tanımasın insanların sabahları birbirleri ile selamlaştığı; başta yaşlılara, kadınlara, çocuklara diyelim ki metroda, otobüste yol, yer verilen; büyüğünden küçüğüne saygı ve sevginin diğer tüm insanlık, etik dışı yaklaşımları silip süpürdüğü anlayıştaki toplumlar mı?  Yoksa tümden bir kalemin uydurduğu karakterler olan dizi film bıçkınlarına özenip son zamanlarda özellikle de otuz yaş civarındaki kimilerinin yaptığı gibi insanların üstüne üstüne yürümeyi marifet sananlar ile dolu toplumlar mı?  Öyleleri dizilerden, internetten boylarını aşan beylik lafları devşirip sanal âlemde ahkâm keserken lafları kimin söylediğinden de habersizdirler.

 

Hangi eğitim yetkin, yeterli? Düşündüren, “neden?”, “nasıl?” sorularını sormayı öğreten; aklın şaşıp kaldıklarını laboratuvarın kolayca anlaşılır kıldığı mı?  Yazılmış her kitabın, kulaktan dolma her bilginin ille de tek gerçek, kesin doğru olmadığı farkındalığını verebilen eğitim mi adamakıllı eğitimdir;  yoksa düşünmeyi öğretmese de “adı üniversite mezunu oluversin canım!” için midir eğitim? Üniversite eğitimi eğer bilimselliğin uzağında ise o zaman o üniversite neyi amaçlar?  

 

Kapkara cehalet hangisi? Hakkında atıp tuttuğu ne varsa gidip yerinde görmemiş, bileninden dinlememiş; köyünden çıkmamış, çıktığı zaman da neresiyse orası tüm Dünya’yı ora bellemiş olmak mı? Yoksa “biz köylüyük, aklımız ermez” derken fizik  kurallarını formüle edememesi öğrenim noksanlığından olsa da sağduyusu yerinde olan mı?

 

Hangi tavırlar insanca? Kadına, çocuğa, yaşlılara, hayvanlara olmadık şeyleri reva görmek gerçek anlamdaki insanlık mı? Hangi anlayış esas alınarak yapılabilir hem böyle vahşilikler?  Geçmiş uygarlıkların bugüne bıraktıkları tümden taştan eserlerde saklı matematiği, mesajları anladıkça tutulan nutkumuz gibi ileride temeli olsun geleceğe kalabilirse eğer, beton yapılar karşısında da nutuklar tutulacak mı?  Yoksa gelecektekilerin dilleri bugünün her türlü kirliliği, iklime kadar duyarsızlığı, denizlere kadar çöp tenekesi yapıp eline geçeni atıyor olması, kirletmesi, Afrika gerçeği yani açlık karşısında mı tutulacak?  

 

İlkel dönem bellenmiş çağların insanlarının mağara çizimlerine bakınca ilkelin onlar mı yoksa bugünkü bizler mi olduğunun cevabı kişilere göre değişiyor mu? Bugün, tam şu noktada, bize bırakılan doğasından mimarisine, gölünden, ormanından canlı türüne Dünya’ya yaptıklarımıza bakınca bizlere uygar denilebilir mi? Yoksa kıyıcı ve teknolojiyi yanlış kullanmış insanlar olarak mı anılacağız? Evinin duvarına en güzel manzaralı tabloyu asarken o en güzel manzaraya gidilince ortalığı çöpe boğanlardansak eğer, biz neyiz o zaman? Vahşi, cahil, kötü? Güzel şeyleri  bitirmekle harıl harıl meşgulken aslında kendimizi bitirmek için dev adımlar atan kıt anlayışlılar mıyız? Yani en başta kendisinin cahil olduğu konusunda cahil olan kapkara bir bilinçsizlikte miyiz?  Öyle ki güneş bile solmakta bu cehalet  karşısında. Üzerinde Dünya’nın on bir katı büyüklüğünde lekeler oluşmuş, malum.

 

Belki birkaç yüzyıl önce hiç konu olmayacak bu soruları soranların tam şimdilerde gazetelerde, kitaplarda, televizyonlarda hatta dolmuş, otobüs kuyruklarındaki sohbetlerde ardı arkası kesilecek gibi değil. İnsan değişti; değiştikçe Dünya’yı, etrafını, ortamını hatta kendisini değiştirdi. Yiyeceğinden, içeceğinden, doğasından havasına. Filenin poşete dönüşmesinden toprak, taş evin betona yenilmesinden binlerce yıldır sahip olduğu genlerine kadar. Haliyle bu sorulara ortam doğdu.

 

Şimdilerde herkesin aklındaki soruları cevaplayabildiysek bugünün insanları olarak çıkan sonuca “niteliğimizin yüzdesi” mi diyeceğiz o halde? İyisiyle kötüsüyle bizi yansıtan istatistiğimiz, verimiz mi olacak bu yanıtlar?

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 15.10.2018 – 29.11.2021

  

Paylaş :

Gün Değirmeni

Çalar saatler görevini savsaklar oldu. Evet, sabahları hala göz açtırıyorlarsa da hakkıyla uyandıramıyorlar. Gerisini kahve kokularına bırakıyorlar. Diyeceğim köylerin besleye besleye doyuramadığı metropollerde uyanmak, ayaklanmaktan ibaret tek.

Şehirler, vaktinde kırk binden fazla olduklarını öğrendiğimiz köylerimizi yuta yuta ha bire semirmekteyken yirmi dört saatlik sınırından milim şaşmayan gün, akışta güdük kalıyor. Metropolde mesafeler uzak ve zorlu olduğundan günlük yaşam koşturmacaya dönüşmüş halde.  Gün, telaşlarda harcanıyor. İşten sonra spormuş, resimden heykele sergi gezmekmiş, bir arkadaşı ayaküstü ziyaretmiş gibi insanı besleyen şeylerin hiçbirine zaman bulunamıyor. Kültürel etkinliklere zaman ayıramamak yozlaşmanın değirmenine su taşıyor.

Çalışanlar için haftanın tatil günleri diye bilinegelmiş hafta sonları, üç beş hatırlı şehir büyüklüğündeki, nüfusu on milyona dayanmış metropollerde öyle bir telaşedir ki Pazartesi gelse de işe gidip hiç değilse biraz oturulsa  bile istenir. Çünkü daha gün ağarmadan sabahın altısında,  yedisinde çıkılan evlere yine karanlıkta, en erken akşam altıdan sonra dönülecektir. Ankara, İzmir, İstanbul gibi kentlerde yaşayanların sayısının daha üç yüz bini bile bulmadığı, değil trafik sorunu  caddelerde saatte  anca birkaç aracın görülebildiği  zamanlarda uygulanan çalışma saatleri, bugünün şartlarındaki metropol  hayatını zora sürüyor. Bu koşullarda yirmi dört saatlik günün yarıdan fazlası evden uzakta geçiyor.  Güya dinlence için olan Cumartesi, Pazar günlerinde, metropollülerin omuzlarına, iş yorgunluğu ardından bir de ev işleri yorgunluğu biniyor.  Sabah sekiz buçuk ile akşam beş buçuk arasındaki çalışma saatleri,   birkaç semtten oluşan eski küçük kentler için sorun olmayabilirdi. Ama mesafelerden trafiğe  aşırı büyümüş bugünün megapollerinde  günlük çalışma süresi güncellenme gereksiniminde. 

Uzayın genişlemesine nispet edercesine genişlemekteki megakentlerde mesafeler zaman öğütücüleridir. Günü yutup tüketen değirmendir. Öyle ki  birbirine uzak kalan mahallelerin birinden diğerine gitmeniz, Hollanda’da bir kentten diğer kente gitmek kadar zaman alabilir. Koşturmacaya kapılıp gitmekteki insanlar uykularından, sosyal hayatlarından ödün vermek zorunda kalıyor. Yine de, sonuçta, hiçbir şeye yetişemiyorlar. Başta da kendilerine. Bir koşu pistini andıran metropol yaşamı dişlilerinde kendilerini unutmuş halde hemen herkes. Boğulmamak için su üstünde kalmaya çabalayanlara benziyorlar böylesi bir karmaşada.

“Metropol, varış çizgisi olmayan bir koşu pistidir” demişken… Herkes koşucu olamaz haliyle. Yaşlılar mesela. O zaman yaşlılar, metropolün dışladıkları, pist kenarında bıraktıklarıdır.  Metropoller, yaşlıların yalnızlığa sürgünü gibidir. Anakentlerde yalnız olmak, cam ötesindeki dış hayata, pencere kenarındaki bir koltuktan seyirci kalmak anlamına bile gelemiyor kimileyin. Kaç çocuğu olursa olsun bir yaşlının kapısı hafta sonları hala çalınıyorsa, hali hatırı sorulmak için günde hiç olmazsa bir kez telefon açılıyorsa mutluluğun tanımı bu oluyor artık onlara.

 

Oysa çoğu metropol yaşlılarının doğup büyüdüğü taşrada, kasabalarda, köylerde yaşam böyle miydi? Bundan otuz yıl öncesinde hayal bile edilemezdi kolaylıkların yaşam alanı bilinen kent ortamının hayatı insanlara hem de nasıl zorlaştıracağı. Şehir demek, suyu, banyosu içinde, kaloriferle ısınıldığı için soba derdi olmayan rahatlıktı çok yakınlara kadar. Ellerin sıcak sudan soğuk suya girmeyeceği bir yaşamdı,  koşa koşa kucağına düşülen hayat. Tatlı hayattı yani. Oysa…

 

Oysa eskinin kasabalarında, köylerinde zamanın akışı, dört mevsim ve gece ile gündüzün ayrımıydı. Yine çalışılırdı çalışılmasına hem de adamakıllısından; ama komşuluktan imeceye, eğlenceye her şey de yaşanırdı. Kapı komşu, ya kaç göbektir temel komşu idi ya da bir yerlerden hısım akrabaydı. Kalabalık bir evde o akşam yenilecek yaprak sarmasının, bir saate kalmaz komşuların elbirliği ile kotarılacağının bilindiği günlerdi.  Aynı cümle kapısından girip de yan komşudan habersiz olunan şehir hayatına akın edilirken elbette hiç akla gelmemişti öcülere dönüşen metropollerde insanların kendilerini Devler Ülkesi’ndeki Gulliver gibi ufacık hissedeceği.

 

Bir elin nesi var, iki sesin sesi var ilkesinin uygulamaya dökülmüşü olan köylerin, kasabaların o güzelim dayanışması imecenin yerini  metropollerde “bu benim sorunum değil” bencil yaklaşımı aldı.

 

Uygar yaşamın göstergesi sayılan kent kültürü, kentlilerin birbirlerine karşı saygısının adıydı. Son birkaç yıldır trafikteki vahşiliğin çehreleri olmuş makas atanların, başkalarının da, kendilerinin de can güvenliğine hiç aldırmadıklarından anlaşılıyor ki kent kültürünün üzeri,  araçlarla safari yapılan çöllerin kumları ile örtülmüş gibi.

 

Şimdilerde en kalabalığından en hallicesine kentler, keşmekeşin dipsiz kuyusu. Karmaşa. Kirli hava. Ulaşım çilesi. Trafik düğümü. Zamanın kurban edildiği sunak. Komşuluğun olmadığı, yalnızlığın bunalttığı beton dağlar arasındaki havasız vadi. Çıkışsız labirent.

 

Toprağa dayalı hayatlar, önceleri apartman ardından bloklar derken kulelerin gölgesinde süremedi. Süremedi;  çünkü kimileri töreler yüzünden, kimileri ekonomik ya da başka nedenlerden ötürü köyünden kaçtı. Pılısını pırtısını toplayanların kaçış yönü nedense ille İzmir, İstanbul olurken ta nerelerden kalkıp gelenler nedeniyle başta bu kentler hormon verilmişçesine anormal hızda, çapta büyüyüp, kent kanseri oldu. Toprak ile beton arasındaki tercihimiz hep betondan yani kıyıcılıktan yanaydı.  Betonun yengisini kutlamanın, kendimizin yenilgisini kutlamak aymazlığı olduğunu hiç anlayamadık ya da anlamak istemedik.

 

Köylerden kopup kente geldikten sonra kentlerin devleşmesine neden olanların hayatı şimdilerde nasıl? Kentli olabildiler mi? İmecesinden selamlaşmasına ana kök olan köyler de, milletin efendisi olan köylüler de oldukları gibi kalabildiler mi? Bambaşka alışkanlıklardan gelip de metropol keşmekeşine düşmüşler çoklukla arabeskleşiyor; müziğinden anlayışına. Bu da apayrı şeyler ile birlikte mutsuzluğun da göstergesi.

 

Metropol hayatı olsa olsa yapaylık. Öz değil, özden kopmuşluk. Yeşilin değil, grinin ufuksuzluğu. Doğayla değil, insan doğasına aykırı her şeyle iç içelik.  Samimiyetin değil, birbirinden kaçmanın yeğlenmesi.  El birliği değil, “beni ilgilendirmez” anlayışının el üstünde tutulması. Komşuluk değil, “bu, neyin nesi; kimin fesi” tedirginliği yaşamak. Güler yüz değil, somurtkanlık; durakta, sokakta, her yanda. Selamın sabahın değil, selamsızlığın geçerli olması. Sohbet etmek gibi şeyler şöyle dursun telefon faturası kabarık gelecek korkusundan hal hatır sormak için bile  aranılıp sorulmamayı sineye çekmek.

 

Oysa insan, aynı bileşimde olduğu toprağa basamayacak, bırakalım tarlayı tapanı, bağı bahçeyi,  birkaç metrekarelik arka bahçesinde dereotu, tere, maydanoz yetiştiremeyecekse doğadan kopacaktır. Onca kalabalıkta kaybolmuşluğun, tek başına  yaşanacak yaşlılığın kamburuyla yorgun sırtlar büsbütün  eğilecek bu gidişle.

 

Ne kan ter içinde soluksuz bırakan koşturmaca ne yirmi dört saate sabit gün ne de avaz avaz bağıran çalar saatler yetmiyor, metropol çarkının her şeyi öğüten döngüsüyle baş etmeye…

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, ‎28‎.04. 2017 - 24.11.2021

 

Paylaş :

Evet, çok güzel evler yapmışlar; ama ya içindekiler?

(Bu çalışmam için seçtiğim yalnızca kendi çektiğim karelerin özellikle yazıma konu olanlardan değil de çok sevimli, gün görmüş ve allı pullu olmadan da bakışların kaydığı, sıcak gözüken evler olsun istedim. Olur a, çok güzel bir yapı resmi çekmişimdir de yayınlayınca yanlış anlamalar olmasın  diye)

Kilo ile anlatılan dışındaki insan ağırlığını tartmadaki ölçüt ne olurdu? Giysiden eve ne denli gösteriş içinde olunduğu mu? Yoksa hem de nasıl yalın bir kişiliğin ağzından çıkanlar ile elinden çıkanların örtüşüyor olması mı? Birini gözde büyüten, dahası yücelten nedir? Diyelim ki pek gösterişli evleri olan bir semte bakıp sakinlerinin de evler kadar etkileyici olduklarını sanmak doğru mudur?

Lise yıllarında bir radyo sunucusundan duyduğum söz öyle sıra dışı idi ki… Muhtemelen batı kökenli söz; “evet, çok güzel evler yapmışlar; ama içine koyacak insanları yapmayı unutmuşlar” diyordu. O ana kadar hiç duymadığım içerikteki bu anlatımın bizde neden yaygın olmadığını düşündüm önce. Sanki kimimizin bu sözü doğrulayanlardan olmak için nasıl da hevesli olduğunu bilmezmiş gibi.

Çantaya, cüzdana sığamayan, üzerinde TC numaramız, doğum yeri ve tarihimiz yazılı olmayan kimliklerimiz de var. Dışları görkemde ne kadar aşırılığa kaçmışsa içindekilerin de o kadar etkileyici olacağı yanlışına sıkça düştüğümüz evlerimiz diyelim ki. Oysa aşırı gösteriş yansıtan evler, sahibinin kendisinde duyduğu noksanlıkları, yoksunlukları, açıkları kapamak için pek pahalı bir yama gibi algılanabilir. Kişisel olgunluktan kültüre uzanan bir düzlemde kimileri arasında hiç kapatılamayacak açıklar, mesafeler vardır.  Dönüp dönüp baktırtan evler, böylesi noksanlara gediklere örtü niyetine yaptırtılabiliyor.

Sonunda bir eve sahip olabilmiş birinin evi o andan başlayarak her köşesinde sahibini yansıtacaktır.  Boyasından döşemesine kadar. Varsa kütüphaneler, ev sahibinin kültürel özgeçmişleri gibidirler. Hangi konuda kitaplar okunmuş, klasik eserlerden çağdaş edebiyata, şiirden öyküye, denemeden araştırmaya, tarih, felsefe, bilimsel kitaplara uzanan bir çeşitlilik hatırlı bir birikim sahibi olunduğunun raflardaki anlatımıdır. Öyle aman aman pahalısından olmasa da varsa duvara asılı porselen tabaklar, gezip görülen yerler listesi gibidir. Masadaki, mor menekşemsi çiçekler çizilmiş, kabartmalı, kapaklı porselen kâsenin üzerindeki Toulouse yazısını daha fark etmeden anlarsınız oraların görüldüğünü. Ya da çaydanlık boğazınca boğazları olan kupaları fark ettiğinizde Prag’a gidilip, metro ile Karlovy Vary’e de geçildiğini o porselen kupalar anlatır size. Yurtdışı gezilerde paranın “şu telefonu, çizmeyi oralardan aldım” gösteriş tutkusuna değil de kültür ağırlıklı şeylere harcandığının göstergesi imzalardır bu ayrıntılar. Sınırlı gezi bütçesi, hatıralık duvar tabaklarına harcanmak istenmediğinde ya da para yetmediğinde imdadınıza magnetlerin yetiştiğini de buzdolabınızın kapağı anlatır. Evler, sahipleri kadar ketum değildir. Kendi hakkınızda hiç konuşmasanız da eviniz sizi dobra dobra anlatır. Yani bir ev, eşyalar, eskiler, objeler ile sahibinin içinin dışa yansımasıdır. Diyeceğim, yalnızca çantalarda, cüzdanlarda taşınan, naylon korunaklı kalınca bir karton değil tek kimliğimiz. İğneden ipliğe evimizden tutun da tepeden tırnağa görünüşümüze ayrı ayrı hepsi de kendince kimliklerimiz.

Tek evimiz de altında barındığımız çatı değil. Gezegenimizin koskoca bir ev olduğunu bir film ile yeniden hatırlayıp, Dünya’nın sırf insanlara ait olmadığı gerçeğini pekiştirmiştik. ET’nin ev adresi olarak işaret ettiği yıldızı gördükten sonra.

Dünya’ya düşen uzay gemisinden kendisini kurtaran Dünyalı çocuk ile dostluk kuran ET,  sıla hasreti çekiyordu. Gezegenine, orada sahip olduğu her şeye dönmeyi istiyordu. Filmin aklımızdan hiç çıkmayan son sahnesinde, sıkı arkadaşı Dünyalı çocuk, ET’nin burada kalmasını istese de ET, parmağı ile gösterdiği bir yıldıza bakıp “home” diyerek gitmesi gerektiğini söylüyordu. İngilizcede ev anlamlı “home”, başımız üzerindeki damdan köyümüze, kasabamıza dahası ülkemize kadar geniş anlamda.

Mutluluğun evin görkeminden kaynaklı değil de içinde geçen anların niteliğine, sıcaklığına bağlı olduğunu bülbüller ile anlamış,  anlatmışız. Bülbülü altın kafese koysalar da bülbülün gözü o pek değerli kafesi görmeyip “ille de vatanım” demiş.  Evini istemiş. Evi de bir çalının dikeni imiş meğer. Başka hiçbir evin yarışamayacağı güzellikte de olsa bir evin taşkın görkemi yalnızca mimarinin ve malzemenin becerisidir. Ne içinde geçirilen anların dopdoluluğunu, kucaklayıcılığını yansıtabilir ne de sahibinin niteliklerini gösterebilir en şaşaalıları bile.

Arabalardan gözlüklere, giysilere, evlere, daha nelere kadar gösteriş, adı üzerinde göstermelik. Kendi başımıza ortaya koyabileceğimiz bir başarı olmadığında artık miras mıdır, piyangodan çıkma mıdır yalnızca bol para ile kotarılanların hiçbiri kişisel başarı değildir. Paranın gücü, birilerini, satın alınabilen objelerin iyesi yapar ancak, o kadar! Dışından içine pahalı mı pahalı olsa da hiçbir ev, satın alınamadığından paha biçilemeyen değerleri yansıtamaz. Sahiplerini ya da içindekileri sihirli değnek değmişçesine olduğundan bambaşka birine de çeviremez. Evinin ne kadar gösterişli olduğundan bağımsız haldedir bireyler, her ne iseler odurlar. Noksan yanları, yetersizlikleri, tüm olumsuzlukları ile. Bu özelliklerin tam tersini barındıranlar, yani kültürel derinlik, ruhsal erginlik taşıyanlar ile de aralarında elbette kapatılamaz açıklar vardır, hep de olacaktır. Bu açığı gizlemekte baş vurulan  hedef saptırmaca, fazlası ile göz alıcı evlerin öne çıkartılması olabilir. 

 

Evet, çok güzel evleri yapmak kolay. Para varsa tabii. Ama çok güzel insan olmak para olsa da öyle kolay kolay olamayacak bir şey. O, tek, salt, sırf insanın kendi gayreti ile. Doğarken getirdikleri ve sonradan didinerek edindiği nitelikleri ile. Dediği ile yaptığının örtüşmesi ile. Özeleştiri yapabilme olgunluğu ile. Zararsız ziyansız, doğru bir hayat ile. Çatal değnek olmamak ile yani. Çatal değnek yere batmazmış çünkü.

 

Eğer evi, parası değil, salt insanın kendi değeri için çıkılan tartıda insan değil de evi barkı ağır çekerse bir kez… Selamlar eve mi verilmekte o zaman, sahibine mi? Hatır kimin; evin mi, sahibinin mi? Evler mi sahiplerinden üstün olmalı yoksa sahipleri her hali ile evin en güzel unsuru mu olmalı? Kendine, etrafına her konuda yeterli birinin gösterişe gereksinimi olabilir mi, kendisi varken?  Ama en gösterişli evlerdekilerin an gelir sağlıkta, akılda, bilgide, sanatta, edebiyatta, her konuda evleri hallice olanlara ihtiyaç duymaları kaçınılmazdır. Pek gösterişli evler pek de seyirlik olurken müşkülleri çözmekte anahtar olamazlar yani.

 

O zaman yine pek kullanmadığımız bir sözü hatırlasak! Hiç de haksız değil üstelik. Derler ki “altın kapılının demir kapılıya; demir kapılının tahta kapılıya işi düşermiş”.

(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL 22.08.2021, 09.30 – 07.09.2021 – 18.11.2021

 

Paylaş :

1 Aralık 2021 Çarşamba

Yeşilova'nın gramlı pilavı

Yufka ekmek açmayı da yeniden hatırlamalı, öğrenmeli demişken...

Yufka ekmek üzerine bir yemek var kiii.

Yufka ekmek yatağında da denilebilir.


"Yeşilova'nın gramlı -kremalı yani- bulgur pilavı" adı.


Bol keyifli okumalar dilerim.

https://acemidemirci.blogspot.com/2014/02/yesilovann-graml-bulguru.html

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 01.12.021 

 

Paylaş :

Kadim bilgileri unutmak, yaşamı unutmak gibidir

 Göller kurur, denizler salyalanır, dereler akmaz olurken;

Yeraltı suları dahi çekilir, yerlerinde obruklar açılırken;

Susuzluk kapıda iken yani.

Yağmur eskisi gibi yağmayıp, hortumlar oluşur olmuş hatta kasırga boyutunda fırtınaları tanımaya başlamışken;

İklim değişikliğinden artık herkes haberdarken;

Büyükbaşından küçükbaşına sürüler bitmiş, besi hayvanları kesilir, atlar ancak faytonlar ve gizli kesimler için aranır olmuşken;

Tarlalara kuleler dikilmiş, ormanlar yanmışken;

Bağ bahçe, site bahçesi ne kardarcık ise ona dönüşmüş, kır kalmamış, betonlu parklardaki bir serçenin ötüşü gerçek doğa algısına dönüşmüşken;

Kıtlıktan, kuraklıktan, çölleşmeden bahsedilirlen çöllerin anakarası Afrika'nın hali ortada iken;

Kadim bilgileri yaşatmalı ki en kadim bilgi de tarım.

Tohumlar; ama ille de ata tohumu zira tek onlar ertesi yıl da ürün verir, saklansın ki dikecek, ekecek şey olsun elde.

Saksıda domates yetiştirmeyi benimsemek değil toprakta, bahçede yetiştirmeyi hatırlamalı.

Yufka açmayı bilen anneannelerimiz yazdan,

kışlık yufkaları kayıt damlarında, kilerlerde saklardı. İmece usulü açılan yufkalar, üst üste kaç öbek halinde bekledikleri yerden sabahları alınıp, ıslatılıp yumuşatılarak kahvaltıda dürüm yapılırdı.

Öğle yemeklerinde de gramlı bulgur yapılırdı. Onun ne olduğunu merak edenler yazdığım bir öyküde bulabilirler.

Peynir yapmayı, çapa yapmayı, tohum ekmeyi uygulayacak yer bulamasak da bilmeli. O bilgiler çok gerekebilir. Kadim bilgi onlar. Bugüne dek gelmiş. Çünkü hep gereksinim duyulmuş hayatın sürmesi için.

Ekim dikim, meyve kurutma, peynir yoğurt yapma, salamura kurma, mantarları tanıma, otları tanıma, yenebilecekleri ayırt etme aslında en değerli bilgiler.

Kaçımız bunları biliyor?

O bilenlerin kaçının çocuğu ya da torunu da en az onun kadar biliyor?

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 1.12.2021, 19:30


Paylaş :

20 Kasım 2021 Cumartesi

Dün derstir; bugün çıkarım

 

Ihlamurdan iğdeye, kayısıdan cevize ağaçların gölgelediği, belki yazlık yahut bir kasaba evinin sakız sardunya kokulu bahçesinde, rüzgârsız bir  köşede geçmişe dalmış gibi gözükenler çoklukla evin büyükleridir. Gözlükleri burunlarından düştü düşecek, saçları kırlaşmış, gri, bej ya da kahverengi pamukludan önü düğmeli bir elbise içinde hanımelinin altında oturan pamuk teyzelerin konuşmalarında değişmez bir cümle vardır;  “çoook çektim zamanında, çoookkk!”

Olan biten üç harften oluşan tek hecelik  “çok” sözcüğü eski günleri anarken öyle uzatılır ki! Sanki nelere nelere katlanıldığını vurgulamak istercesine.  Kareli, fistolu örtüler serili, üzerinde ilaç kutusu ve su dolu bir bardak olan masalardaki sohbetlerde eğer konu çok çekmişliğe gelmez ise sohbette noksan kalan bir şeyler var gibi gelir bana.

Halat çekmekten bahsedilmediğine göre… Nedir öyleyse hayattan çekmek? Bunu düşündüğüm olur. Çekilenler neydi ki? Kredi mi, para mı? Bir balıkçı kayığından, teknesinden denize atılan çapa ya da ağ mı? Yahut hala kullanılan bir kuyuya sarkıtılan içi su dolmuş kova mıydı çekilen şey? Piyango muydu; neydi? Bunlar dışında akla gelen tek şey olsa olsa ya dayakçı, kumarcı bir kocadan ya kayınvaliden çekilenlerdi.  Aile içi şiddetti yani. Oysa tek çekenlerce bilinen neler varmış meğer; iç çekmeler eşliğinde.

Eskiler anılırken mutlak edilen bu sözü anlamak için ille hayat sıralarında ders görmek gerek. Tökezlemek, düşmek, burnu sürtülmek, belki bir tokat belki sille tokat dayak yenilen hayat kavgasında dövüş tutmak gerek. Çekmek eyleminin nasıl da çekimli bir fiil olduğu bazen çocuk yaşta öğrenilse de en çok geçim derdini omuzlayan yüreklerin sitemi imiş meğerse bu yakınma. Tadılan, yengiden çok yenilgi olsa da sonucu kabullenmeyi, göğüslemeyi yaşamış olmak gerek hem birilerinden, bir şeylerden çekmeyi hem de birilerine çektirmenin ne demek olduğunu anlamak için. Yaşananlardan gerekenlerin öğrenilmesi, yetmedi onların hayata uygulanması demek olan anlamak, bedel ister. Gereken çıkarımlar edinilmedikçe de kaçınılmaz gerçek, çekilenleri  sil baştan yaşamaktır. Öylesi hallerde “çok çektim, çoook!” yakınması, bireysel olmaktan çıkıp toplumsal çapa ulaşırsa o vakit “tarih tekerrürden ibarettir”e dönüşecektir.

 

Diyelim ki ağzında gümüş kaşıkla doğmayıp, mama, bez parası olmayan ana baba ocağında doğanlar, daha doğdukları an başlarlar çekmeye.  Kimileyin de henüz ana kuzusuyken birden anasız kalmakla başlar çile. Henüz çocuk yaştayken evlendirilen bir kız çocuğu, hayatı seksek, beştaş oynamak, ip atlamak sanırken eş olur, anne olur. Kucağına kendi bebeğini alırken aslında oyuncak bebek alma yaşında olan, evcilik oyunu içinde değil, evlilik gerçeğindeki bir kız çocuğunun beştaş ya da ip atlamaktaki yeni arkadaşı kendi bebesi olabilir. Sanki yeni doğan kardeşiyle poz veren abla görüntüsü sergileyen çocuk yaştaki anneler bazen omuzlarına bindikçe binen yüklerin altında ezilir. Bunları  taşıyamayıp başucundaki mermer taşlar altında hiç uyanmadan yatanlardan sıkça haberdar oluruz.  

 

Dayakçı, hayırsız, kumarbaz kocalarından çeken kadınların çilesi bambaşkadır. O kadınların çilelerini kocaları tarafından hayattan koparıldıktan sonra duyarız biz. Yanarız. Söyleniriz, “bir daha olmasın; bu son olsun” deriz. Sonu gelemedi hala  ama.

 

Çekmek için ille de koca, kaynana, uğursuz gelin gerekmez. Bir çaresizin çektiği, sizin içinize de dert olabilir. Belki aynı apartmanda oturduğumuz, belki okul yahut işyeri arkadaşımız olan insanların  sorunlarından hiç haberdar olmayabiliriz. Çoğu durumlarda dert çekenler, tek kendileri bilir dertlerini. “Kan kusup da kızılcık şerbeti içtim” diyenler, bu sözün ortaya çıkmasına durduk yerde neden olmamışlar haliyle.

 

Akla ilk geleninden hiç gelmeyecek olanına çileler, sorunlar sonsuz… En büyük dert, geçim derdi. O her şeyi yaptırtıyor insanlara. Çıkar yol bulamayınca, sonunda, çocuklarının elinden tutup bir köprüden bile atlattırabiliyor. Bu haberlerden içimiz yansa da, utansak da utanmak çözüm olamıyor.

 

Ana babalar var, evlatlarından çeker. Adı sanı duyulmamışından sanat dünyasına kadar da kimi evlatlar “ailelerinin kendi ellerinden tutmadığından yakınır.  Dahası öyle ana babalar çıkar ki el kadar bebeklerin, çocukların hayatını karatmak için başka birine hiç gerek kalmaz. Çocuk olmak bir dert şimdi. Hayatın tanımını kurs görmek, sınava girip çıkmak olarak yapacak bir döngüde artık onlar. Kimisi kayıp, kimisi kuyularda, havuzlarda, izbe yerlerde bulunuyor; yanmış, işkence görmüş bedenleri cansız halde.

 

Şimdilerde geçim derdinden başka herkesin en büyük derdi sağlığı. Sağlık, elverişli koşullar ister çünkü. Beslenmeden düzenli sağlık kontrollerine, yaşanılan ortamın uygunluğuna koşullar ister. O koşulların tümü de para ile sağlanabilir. Napolyon’un kulakları çınlasın… Kötüsünden hafifine her hastalık tedavisinden ilacına, tetkikine paraya bakıyor çünkü. Hoş, beter, ondurmaz bir hastalık yakaya yapıştığında öğrenilecek tek şey paranın tedavideki yeri, önemi olsa da yine de böyle durumlarda Dünya tapusuyla sizin olsa neye yarar gerçeğidir.  Sonunda herkes Dünya tarafından yutulmayacak mı? Bu kural hiç şaşmasa da insanların şaştığı çok olur.

 

Kim bilir hangi uzak köyde, kasabada işe başlamak için kur’a çekmekten çile çekmeye,  ödenemeyecek krediden hastalık çekmeye içi dolup taşmış bir çekmece gibi yaşam. Öyle ki çoğu zaman hiç gün yüzü görülmeden denizden çekilen oltanın ucundaki balığın çırpınmasınca bir çırpınış.  

 

Doğarken taşınılan genlerden, hastalıklardan, yakınlardan, geçim derdinden başka bir de insanın kendi kendinden çekmesi var. Öyle ki “düşmanımı aramaya çıkmıştım. Kim diye dönüp arkama baktığımda kendimi gördüm” bile denilmiş. Bunu dedirten elbette dünkü yaşananın bugüne ders olamaması. Elden geldiğince doğru çıkarımlarda bulunulamamış olması. Oysa çıkarımlar yolun yeniden yanlış güzergâhta seyretmemesi için yön okları olacaktı.

 

Hatalar, yanlışlar doğruyu gösteren yol işaretlerine yani deneyime dönüştükçe yararlı, güzel. Yol işaretleri, çıkarım ya da deneyim demektir. Dünkü yanlışlarımız, bugünün doğrularına maya olacak çıkarımlara dönüşmedikçe yanlışa batmış halde kalmamız kaçınılmazdır. Öyleyse daha iyi yaşamak için bir yandan da yaşadıklarımızdan ders çıkarmak, öğrenmek gerek. Yaşamın düne ait sayfalarındaki hazmedilmesi gereken dersler, yarınlara ışık olacak fenerimiz olacaktır hiç kuşkusuz.

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 30.04.2014 – 15.11.2021

 

Paylaş :

Ankara’nın Denizi

 

Mavi yeşil bir tablo karşılamaz sizi Ankara’ya girişte. Orhan Veli’nin kısacık şiirinde “Gemlik’e doğru /  Denizi göreceksin/ Sakın şaşırma” dediğince.


Uçsuz bucaksız boncuk mavi gökyüzünün belki gölgesini, belki izdüşümünü andıran masmavi  deniz kıyılarına varmazsınız Ankara’ya geliyorsanız. Ya da bir iç denizi çağrıştıran Van Gölü yahut kenarı tümden leylek yuvalı, dağ esintisi ferahlatıcı Keban Barajı göletince bile suyu yoktur Ankara’nın. Bir Gölbaşı vardır, Mogan’ı; yağışsız baharlarda, güzlerde yağmur alamadığından su seviyesi düştükçe düşer, çekilir.  Küçüldükçe küçüldüğünden kimileyin ufak bir göletten hallice gözükür. O vakit geldiğinde içinde yüzen  beyaz karınlı balıklar havasızlıktan ters döner,  boğulur.

Belki coğrafyada dağ diye betimlenmiş, haritalarda dağ diye adlanmış tepe silsileleri boyunca yol alacaksınız Ankara’ya ise yolunuz. Bozkır bellenmiş Ankara’nın tek kırları değil, dağları da bozdur. Ağrı Dağı’nı, Munzur Dağları’nı, Keşiş Dağı’nı gördükten sonra avuçta kırıştırılmış ipekliden yaka  fırfırı gibi kıvrımlı Ankara girişindeki dağlara ancak tepe silsileleri gözüyle bakabilirsiniz. Altın tozu bozundan bir imzadır Ankara, boydan boya.

Silsileler gibi eteğindeki tarlalar da başak bozudur. Nefes aldıran, soluklandıran bir esintide salınan başaklar da sarı saçlar gibidir.

 

Ankara’nın bildiği mavi, tek  göğün mavisi değildir. Öyle bir maviyi kucaklamaktadır ki! Kimselerce kotarılamayacak bir adanmışlık, Dünya’da evvelce duyulmamışları, olmamışları kısacık bir ömre sığdırmışlık, her yanı işgaldeki yokluk yoksulluk içindeki, üst başsız insanlarla dolu yurdun kurtuluşu, kuruculuk gibi tarihin bir arada hiç görmediği destanların rengindeki, ATATÜRK adındaki bu maviye hangi deniz eş tutulabilir?  Hangi su böylesi bir anlamla baş edebilir?  

 

Ankara’nın denizi, 986 metre rakımlı Çankaya’da dalgalandı ilk.  Ankara’nın göğe en yakın yerinde belki de. Kıyısı her yana uzanır üstelik. Sınır ötelerine kadar tarih kitaplarının baş konusudur. Dalgalarının sesi, Dünya’yı kaplamıştır.

 

Öyle durduk yerde hışımlı da değildir. “Yurtta sulh, cihanda sulh” dinginliğindedir. Çobanından müzik yetenekli çocuğuna, kadınına, köylüsüne, çiftliğine, ormanına, kesilecek çınarına kucaklayıcı, gören ve gözeten olmuştur.

 

Tek, bu topraklar yabancı ayaklarca çiğnenirse, bayrak dalgalanamaz olursa, değerler hoyratlarca hiçe sayılıp yurdun dört bir yanı da, insanları da, on beşlikleri de halden hale geçerse o zaman işte Çanakkale kıyılarına, İzmir’e, İstanbul’a, ilk hedef Akdeniz’e vuran dalgaları tsunamiden beter olmuş bir denize dönüşmüştür. Bir 10 Kasım’da göçmüş koca bir yürektir ki bu yurttan, bu yurdun bayrağından, insanından, dilinden, tarihinden, değerlerinden başka tek bir sevda bilmez. Bu yurdu da ona sevdalandıran onun beklentisiz sevdasıdır zaten.

 

Ankara’nın 1881 yılında açılmış bir çift mavi gözden oluşan başka hiçbir denize benzemez denizi, suya, kıyıya gereksinim duymadan uzanır gider Çankaya’dan, Anıttepe’den ağrı.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 10.11.2021


Not: Görseller internetten alıntıdır.

 

 

Paylaş :

13 Kasım 2021 Cumartesi

Köysüzlük, Köksüzlüktür

 

Sabahın olduğunu çalar saatlerin değil, horozların haber verdiği, dereleri tek yosunlu taşlar ile değil, suya devrilmiş ağaç gövdelerinde güneşlenen su kaplumbağaları, vıraklayan kurbağalar ile de dolu; üzerinde altın sarısı, mavi, kırmızı yusufçukların uçuştuğu dereler akan, buralarda yalnızca kartlarda, karelerde kalmış gerçek anlamda bir köy görmek için İngilterelere, Fransalara, Slovenya’ya kadar gideceğiz sanki artık. Çünkü köysüz kaldık. Köklerimiz de fırtınada devrilen ulu ağaçlar gibi açıkta kaldı böylece. Kökün zarar görmesi, ağacı kurutur.

Köyler birer birer bitip tükenirken sırf köysüz kalmadık; köylüsüz de kalır olduk. Kimdi oysa köylü? Kadim bilgiler kitabı değil miydiler? Başı, ucu eprimiş kasketli, elleri nasırlı, yüzü güneş yanığı, göz çevresi susuzluktan çatlayan topraklar gibi çizgili o köylüler sofradaki ekmeğin, peynirin, pirincin, mercimeğin, sebzenin yetiştiricisiydi.  Ayaktaki ayakkabının, koldaki çantanın gönü onun beslediği sürüden gelirdi.  Üst baştaki pamukludan ketene onların  elleri ile toplanmışlardandı. Yünlüler, köylünün ağılındaki koyunlardan kırkılanlardandı. Güneş takvimini, mevsimlerin dilini, tohumların nasıl saklanacağını hatta çeyiz olarak sandıklara konulacağını, gün dönümlerini bilenlerdi. Tavukların, ördeklerin, kazların, hindilerin dolanıp durduğu; merdivenin kavak ağacından korkuluğuna bağlı at, eşek, katır önlerindeki yem torbasından saman yerken ineklerin, mandaların çöktükleri yerde yediklerini sindirdiği,  koyunun, keçinin meleştiği, karabaş köpek etrafı kolaçan ederken pek nazlı tazının yumuşak döşeğinde uyuduğu,  kayıt damında, kilerde kediler fare barındırmazken çocukların da  oyun arkadaşları tavşan ile eğlendiği evlerinin avluları küçücük, sevimli  bir hayvanat bahçesini andıran, toprağın dilini en iyi bilenler değil miydi köylüler? Onlar değil miydi milletin efendisi?

Kesme taştan yapılmış, kemerli mimarili ya da samanla karışık toprak evlerinin etrafında çeçler yani huniyi andıran saman yığınları yükselen, kırmızı ya da mavi boyası kavlamış eski bir traktör, bahçede yemlenen kümes hayvanları, bir kenarda budanmış kışlık odunlar, belki tezekler yığılı,  on, yirmi en çok yüz haneli o köyler bugün İstanbul’un köylerinin düştüğü duruma doğru yol almakta, çok acıdır ki. Çeşme, Urla, Bodrum, Marmaris, Alanya gibi turizmin hışmına uğramış yerlerin köyleri çoktan mahalle oldu. Ekilen biçilen her yana tohum değil, beton atılır oldu oralarda. Makilikler yazlığa dönüşürken gölünden denizine kıyılara kondurulan palmiye yaprağı kurusu çatılı barakaların üzerine beach tabelası asılınca sahiller, parasız girilemeyen böylece herkese açık olmayan yerler olup çıktı.

Köy, yapı taşı demek oysa. Vücut nasıl milyonlarca yapıtaşından,  hücreden oluşuyorsa toplumlar da öyle. Köylerden başlayıp giderek büyüyor yerleşimler. Tollar, köyler, kasabalar, ilçeler, iller diye. Oysa şimdi tüm Türkiye, seksen bir mahalleli koskoca tek bir kente dönüşmek üzere neredeyse.

İnsanın da insanlığın da var olabilmesi için hiç unutulmaması gereken tek bilgi, ilk bilgi tarım. Çiftçilik.  Ne, ne zaman, nasıl, ekilir biçilir, nasıl doyulur kadim bilgisi kitaptan okunarak değil, mevsiminde, takviminde toprağı işleyerek öğrenilir. Çiftçiden de kızına, oğluna aktarılarak sürdürülür, yaşatılır. Tarım, o işin içinde olsun olmasın, okumuş okumamış, şehirdeki köydeki herkesin ille de öğrenmesi, bilmesi gereken yaşamın cankurtaran bilgisi. Sağ kalabilmek için yani doymak için tek kadim bilgi.

Teknolojisiz, elektriksiz, yaşandı. Kuleler, rezidanslar olmadan yaşandı bu çağa dek. Ancak  yeme içme olmadan hayatta kalmak mümkün müdür, Afrika'ya bakmalı. Kaç kişiyiz üzüm çubuğu nasıl dikilir biliyor olanlardan? Kaçımız deli karpuz yani kaparinin nasıl çillenebileceğini biliyoruz? Ya da hünnabın? Kaçımız bir ağaçtan başka ağaca aşı yaptık ya da bu nasıl yapılır öğrendik kentliler olarak? Bildiğimiz tek şey, sebzeyi, meyveyi pazar ya da market tezgâhlarından almak.

Köylü ekecek, tarlasına yağmur düşecek, ürününü hasat edip satacaktı ki düzeni sürsün, çarkı dönsün. Hemen tüm köylüler, köylü olmaktan hiç sıkılmayacak, yorulmayacaktı eğer böyle sürse idi. Köylerin de köylünün de başına akla gelmeyenler gelip, köyler mahalle olunca koca ulusu doyuran köylüler kendilerini doyuramaz hale düşüp, yollara düştüler. Uzaktaki, çoook uzaktaki köyler, akın akın İstanbul'a, İzmir'e göçtü. Böylece bu iki kent,  kentlikten Dünya’nın en büyük köyüne evrilme acı değişimini yaşadılar.  Hal böyle olunca başta İstanbul kültürü, mimarisi, doğası, konakları, köşkleri, yalıları, tarihi, bostanları, koca denizleri çaresiz kaldı. Denizi bile bunca pisliği, çeri çöpü hazmedemeyip kustu. İzmir mi? O doğası, bitki ve ot türleri, mimarisi ile çok başka kentin neresinden baksanız acımasızca başkalaştırılıyor.  


Köy kalmayınca köylerin girişlerinden tüten kokular da kalmıyor. Bir köye girdiğinizi haber veren ocakta, tandırda yanan çalı çırpı, asma dalı kokusunun yerinde şimdi mangal dumanları tüterken çiçekler, açacak vadi, kır bulamıyor. Saksıda yetişiyorlar, pencere önlerinde. Eğer çiçekler artık her yanda saksıda ise doğanız yoktur, ola ola  saksı büyüklüğündeki minyatür bir tabiat ortamındasınız demektir.

 

 Yine de hasından köyler hiç kalmadı değil. Öyle ki bilerek korunmuşlar var, Polonezköy gibi.  Çünkü turistikler. Sırf köy ne imiş görmek, iki yüzyıllık toprak evleri gezmek için nasıl da hevesle gidiyoruz kovanları arı dolu, bal üretilen, bahçeleri erguvanlı, meyve ağaçlı öylesi yerlere. Oraların sevimliliği,  bir köyün yansıtması gereken genlerin hala bozulmamış olmasından geliyor.  Bağları bahçeleri, tarlaları, mimarileri, endemik bitkileri, hayvan, böcek türleri, nehirleri ile hep köy gibi kaldıklarından metropollerden daha değerliler haliyle, doğanın, tarımın ne olduğu bilincindekiler için. İnsan oralarda metropollerdeki gibi ruhuyla, bedeniyle kaybolmuyor. Sularına sarkan ağaç dalları altında oturup balık tutulan dereler, çaylar müzik gibi akar köylerde. Kenarı sazlı gölleri kurumamıştır. Sandalları toprakta acı çekmez, suda yüzer.

 

Dört bir yanı başak dolu tarlalı, bağlı bahçeli, avlulu evlerinde kümesi, ahırı, ağılında küçükbaştan büyükbaşa sürüleri olan köyler nostalji oldu artık neredeyse. En büyük yoksulluğun içine düştük böylece. Zira buğday, yulaf, çavdar, arpa, burçak tarlalı, harmanlarından tahıl tozu yükselen, üzüm bağlı, güneş altında pestiller kuruyan, kâh ovada kâh dağların eteğinde belki de arasında, orman içinde köyümüz kalmayınca köksüz de kaldık.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 16.02.2019 - 06.11.2021

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Toplam da

Copyright © Acemidemirci