11 Eylül 2021 Cumartesi

Simidin Hüdaydası, Boyozun Harmandalı, Ketenin Baş Barı

 

Bazen bir lavanta tarlasından bazen bir fırından yükselen koku, o kente has olabilir.  Kimi kentlerin adı geçince inceden duyarsınız onu. Diyelim ki şehirlerin metal kalabalığı olan araçlar ile hıncahınç dolu ana yollarda, dar sokaklarda sepetlerden, kafelerden yayılan simit kokusu gibi. Mis kokulu simit, dem kokulu çayın yanına sadece lezzeti için gelmez; lezzeti, kokusu ve çıtırtısı ile simit bir üçlemedir. Tablalarda üst üste dizildiklerinde, yarım daireler halinde dalgalanışlı görüntüsü de fotoğraflıktır.

Ankara denilince, tarihinden beyaz tüylü canlılarına kadar akla neler gelirken bir de her yanı susama bulanmış simit kokusu tüte gelir. Çıtırtılı bir müzik eşliğinde. Nohut mayasının uğraştırıcılığı nedeni ile İzmir’de, İzmir simidi artık yapılmaz olmuş. Nohut mayalı İzmir simidi yerini üzerine karabiber serpili yumurta ile yenilen boyoza bırakmış gibi şimdilerde. Nohut mayası ile yapılan bir başka simit de iri bir bisküviyi andıran Nevşehir simidi.  Tuzsuz, şekersiz Nevşehir simidi on gün kadar bayatlamazmış. Susamsız, nerede ise kırik kırak kadar sert, cilalı gibi parlak Rize simidi sanki terakota bir halkayı andırır. Simit değil de, seramik mutfak süsleri gibi görünürler. Adana simidinin yalnızca üstüne susam serpilirken belki de görülebilecek en ilginç simit Bartın’ınki. İncecik susamsız simitler, düzgün bir daire halinde değil de eğrice kenarlı oluyor. Diğer simitlerden daha geniş çaplı Bartın simitleri tek tek değil, deste halinde ipe bağlanmış olarak satılıyor. Üzerine susam serpilmediğinden Kastamonu’da yapılanlara kel simit deniliyor. Ankara’nın giriş çıkışı olan Polatlı’nın artık şehirlerarası yola dönüşmüş ana caddesinde, trafik ışığında durduğunuzda Polatlı simidi satanlara rastlarsınız.

İçi peynir harçlı değil de tereyağında kavrulmuş un ile dolu, kare şeklindeki keteleri, simidin önüne geçmiş kentler vardır; Kars gibi, Bayburt, Kayseri gibi. Kete görünce ruhunuzda çalan müzik, Ata barıdır, barlardır.

 

Neredeyse herkesin kokusunu duyduğunda almadan edemediği simitler, yapıldıkları fırınlara kadar farklılık gösteriyor, kaldı ki her şehrin iklimi, çiçekleri, gülleri gibi simidi de farklı. Ne kadar kararmış görünüyorsa o kadar gevrek olduğundan yanık görünümlülere elin daha çok uzandığı Ankara simidi, Dünya’da tek Halfeti’de yetişen siyah gül gibi iken kavruk değil, açık renkte olan hemen bütün diğer simitler sararıp solmuş sarı güller gibidir.

 

Ankara’da bile gerçek Ankara simidine kolay rastlanmazken bu yıl Çeşme’nin göbeğindeki çınar gölgeli fırından aldığımız Ankara simidi diye satılan simitler isimlerini yalanlamıyordu.  Lezzetleri, kokusu ve çıtır çıtır oluşları ile Çeşme’nin ortasında bir çalgının tellerinden değil, simit çıtırtısından Misket, Hüdayda dinletir gibiydiler. Hemen az ötedeki boyozlara bakarken de kulaklara Harmandalı, Zeybek çalınıyordu adeta.

 

Ankara simidi, Güneş altında sabahtan akşama tarlasında çalışan çiftçinin yüzünün yanığınca yanık görünür. Ankara simidinin içi tuzlu olsa da dışı kaynamış pekmezin bezediği lezzettedir, gevrekliktedir. Her yan simitçiler ile dolu olsa da yine de üzeri susamlı, koyu renk yuvarlak halkaların pek çoğu gerçek Ankara simidi değil. Ankara simidi pişmeden önce duş yapan simittir. Dinlenmiş mayalı hamurlar simit biçimi verildikten sonra ille üzüm pekmezine daldırılıp bir güzel koyu renge bulanacak. Çiğden serpilirse dökülüp saçılacağından kavrulmuş susam serpilecek üzerine de.

 

Her yörenin simidi kendine has. Kimileyin simide başka adlar verildiği de oluyor. İzmir’de simit, gevrektir;  mısır, darı; çekirdek de çiğdem. Hatta incire de yemiş deniliyor. Başka ülkelerde de simit benzeri hamur işleri varmış. Dahası, Sırpçaya kadar bazı dillerde gevrek deniliyormuş simit türevlerine.

 

Artık rastlanmaz olan, başında tabla ile gezerken “siimmiidiiyaaa!” diye bağıran satıcılar hemen ardından “gevrek siimiitt!” diye bir kez daha çınlatırlardı sokağı. Çayları ocakta olanlar hemen balkonlara üşüşüp simitçiye seslendikten sonra aşağıya sepetler sarkıtılırdı. Çayın yanında simit çoktan bir gelenek oldu bile. Ayrıca denilene göre simitlerin halka şeklinde olması, yaşamın başlangıcı ve sonu arasındaki dairesel döngüyü anlatırmış.

 

Simit, İzmir’de gevrek diye adlandırılıyorken Çeşme’de, gevrekten çok Ankara simidi olarak geçiyor kafe tabelalarında, etiketlerde. Sakız mimarili eski yapıların süslediği Çeşme’nin ana caddesinin hemen girişindeki koca çınarın gölgelediği fırının Ankara simitleri, Ankara’da bile her yerde bulunamayacak özgünlükte. Küçük meydanın şemsiyesi gibi dallarını her yana açmış çınar ağacının yaprakları, esintide fırın ateşine yelpaze olup sallanırken çınarın altındaki tahta masaların etrafındaki tahta sandalyelerde oturanların çoğu karnını Ankara simidi ve çay ile doyuruyor.  Keyifleri, simit kokusu ve gevrekliğin sesi ile. Bugüne dek, üç on yıldır, gerçek tadını öğrenemediğimiz boyozun nasıl olduğunu da o fırın sayesinde öğrendik. Her defasında aynı kıvamda olmasa da. İzmir, gevrek ile boyoz arasında kalmış gibi. Boyoz, İzmir’e özgü.  Usta bir elin yoğurduğu hamurdan yapılmamışsa gerçek tadını yansıtamadığı besbelli. Boyozun pişmesinin önemini, ortasının hamur halinde olduğunu görünce hemen fark ediyorsunuz. Üstü kıtır kıtır, yaprak yaprak dökülen bir hamur işi olsa da içi hamur kalmışsa boyozdan bir şey anlaşılamıyor.

 

On dört ayar altın gibi kararmış görüntüdeki Ankara simidinin etiketinin olduğu tezgâhlarda, sanki zımparalanmış bir altın külçesinden kavlayıp da dökülmüş simler gibi susam saçılı olmalıdır etrafta. Bu görüntü, simit sözcüğünün annesinin sim, babasının ip olduğunu düşündürtür bana. Simden ip, sim ip gibi simidin, zaman içinde sim ipten simide dönüştüğü öyküsünü kurgularım aklımda hep. Belki de öyledir, neden olmasın?

 

Şu açık ki ister simit olsun masadaki ister boyoz, yanlarına en yakıştırılan çay gibi. Çay, en çok bir yolculukta unutulmaz olmuştu bana.

 

Bled’e gitmek üzere Lyubliana uçağındaydık. Kalkış sonrası hostes bir termos ile sıcak su uzatırken o pek bilindik soruyu yarı yarıya sordu. “Coffee or çay?” Oysa o soru her zaman “coffe or tea?” olmaz mıydı? Bu sefer yarısı Türkçe idi sorunun.  Neredeyse “tea” demek üzereyken çay dedik yüksekçe sesle. Belli ki hostes oldukça alışıktı Rusçadan dilimize girmiş çay sözcüğünü duyanların mutluluğuna.

 

Simitçiler de, tereyağlısına kadar simitler de değişiyor. Bazen sandviç ekmeği görevi bile görür oldu simitler. Simitçiler, kimileyin cilası bile olmayan seyyar camekânlardan yaldızlı, boyalı, süslü camekânlara, kafelere geçtiler. Çocukluğumuzda adım başı rastlanan simitçi çocuklar satmıyor artık simitleri. Onlar, kırmızı ışıkta araba camı silicileri, mendil satıcıları oldu şimdi.

 

Ankara’nın gevrek simidinden Eskişehir’in tuzsuz simidine, İzmir’in gevreğinden boyozuna, Bartın’ın ipe dizili simitlerine ne kadar simit varsa,  damak tadı ister kebaptan yana olsun, ister vejetaryen, ister dengeli beslenmekten yana olsun herkesin, ayrımsız herkesin sevdiği, ısrarsız yediği tek gıda belki de.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 02.09.2021 -04.09.2021

 

 

 

Paylaş :

La Fontaine’in Gizli Mesajı

 

Masalcı deyip geçtik… Uykusu gelsin diye çocuklara öyküler anlatırmış gibi yaparken aslında uyansınlar diye yetişkinlere gizli saklı doğruları söyleyen La Fontaine’i hiç anlamadık.

La Fontaine, yazacak şey bulamayıp konu sıkıntısı çekerken başını masasından kaldırdığında penceresinden otlakta otlayan kuzuları görüp, bu kuzulardan iyi öykü olurdu diyerek divitini hokkasına daldırıp yazmadı diyelim ki Kurt ile Kuzu masalını. Kuzu olan da aslında insandı o masal da, kurt da.

Orman kanununda, avcı hayvanlar olan kurtlar acıkınca ava çıkar. Tek gerekçeleri hayatta kalabilmek için doymaktır. Düzmece bir gerekçe ile avlanmazlar. Ormandaki kurtlar böyleyken bir de masaldaki kurdun doğasındaki insanlar var. Masaldan öğrendiğimiz, insanların bilerek yaptıkları yanlışları doğru göstermek, kötüyü seçti,  haksızdı durumuna düşmemek, kuralları çiğniyor gözükmemek için kendilerince gerekçeler üreterek avlanıyor olmaları, belirledikleri avlaklarında.  Meğer La Fontaine, masallarında insanın çakalını, kurdunu, tilkisini, kuzusu anlatırmış da bizler dinlediğimiz gibi sanırmışız masal kahramanlarını. Ne de olsa masallar uykulu gözler ile dinlendiğinden daha masalın sonu gelmeden uykuya dalındığından olacak.  

Çocukluğumuzda kalmış bu masal, gerçekten ormanda yaşansa idi kurdun, kuzunun suyu bulandırdığı gibi bir gerekçeye hiç ihtiyacı yoktu. Çünkü orman kanununda eğer bir hayvan açsa önüne ne çıkarsa avlar. Ama insanlar arasında, aslında öyle olunsun olunmasın sütten çıkmış ak kaşık olmak her şeyden yeğ olduğundan ziftten çıkmaya dönmemek için arkasına sığınılacak, saklanılacak gerekçeler gerekmekte. Masal kurdununki gibi. Uydurma, düzmece gerekçeler. Berrak suya bulanık deyip ortalığı karıştırmak yani. Orman kanunları her ne kadar vahşi bilinseler de insanın Dünya’da geçerli kıldığı, bir masalda saklı kanun vahşilikten de öte.

 

Yalnızca Kurt ile Kuzu’da değil, Kırmızı Başlıklı Kız, Pamuk Prenses masallarında da karşımıza çıkan kurt kimdi peki? Kurt, kötü olandı. O öykülerden çıkarımımız, kurtların kendisinden daha güçsüz olanları, kâh kuzuları kâh küçücük çocukları yiyip yuttuğu idi. Masaldaki kurtlar hep ormanlarda ya da dağlarda yaşadıklarından kalkıp oralara gitmezsek sorun yok bellemiştik. Henüz insanın kurdunun insan olduğunu öğrenmemiştik. Bu sözü de duymamıştık. Bilsek bilsek Kurt Adam’ı biliyorduk filmlerden. Sudan bahaneli gerekçelerle kuzular gibi daha güçsüzlerin yenilip yutulduğu öyküler,  kurt ile kuzu arasında değil, asıl insanlar arasında yaşanırmış oysa!

 

Hiç hakkınız olmayan bir şeyi yapmaya kalktığınızda bunu durduk yerde, ortalık süt limanken yapamayacağınızdan sizi haklı gösterecek bir dayanak ararsınız.  Bir gerekçeniz olmalı. Bunun için düzmece gerekçeler ile zeytinyağınca üste çıkıp, haksızken haklı rolünü oynamışlar ile dolu romanlar, tarih kitapları.

 

Hiç modası geçmemiş, her seferinde yeni baskısı yapılan, geçmişteki çoğu olayın kökünde yatan bu yöntem, kişisel ölçekten ülkeler ölçeğine bir çapa sahip. Kılıf olarak uydurulmuş gerekçeler, eskilerde entrikalar olarak bilinmiş.  Hangi ölçekte olurlarsa olsunlar kimileyin çağların akışında şaklayan kamçı olmuş entrikalar ya da her ne deniliyorsa o oyunlar.

 

La Fontaine, her zamanın değişmez gerçeğini, Nostradamus gibi günü gelince çözülebilecek bulmacamsı birkaç dize ile anlatmamış. Gelecekteki kurtlar ile kuzuların kimler olacağını da  ad ad vermemiş. Diyeceğini, berrak suya bulanık diyenlerin niyetini ve sonucunu kurtla kuzuya yaşatarak anlatmış.

 

Durup dururken olamayacak şeyleri oldurmak için bulunacak daha doğrusu uydurulacak gerekçelere ortam da hazırlamak şart o zaman haliyle; sahne, dekor olarak. Kurt ile kuzunun su içtiği ormandaki dere kenarı gibi. Tekilden tümele yani ülkelere kadar çıkar söz konusu olunca yazılacak hikâyeler eskilerde olduğunca kayalara, papirüslere,  divitini hokkasına batırarak, daktilo başında yazılmıyor artık. Hesap kitap yaparcasına oturulup,  masa başında ince eleyip sık dokuyarak, atılacak adımları bir bir sıralayarak örülüyor kurgu. Ya da ağ. Çünkü malum, göz konulan, alaşağı edilmek istenen, hedeflenen her ne ise ortada hiçbir şey yokken ona el uzatmak, saldırgan ve hakkı olmayana göz koymak demek.

 

Her senaryo, filmi çekilmek üzere yazılmıyor belli ki. Farkında olsak da olmasak da kimi senaryoların oyuncuları, bir yerlerinde ille gürültü patırtı, gözyaşı, acı, insanca olmayan her şeyin günlük yaşantıya dönüştüğü Dünya’da yaşayan bizleriz. İnsanın yaşı kadar eski olması gereken kurdun senaryosu, başka başka zamanlarda, ortamlarda, kurgularda farklı farklı oyuncular tarafından defalarca oynamış, her yanda. Öyle ki La Fontaine’in masal olarak anlattığı, “gözünün üzerinde kaşın var” temelsiz bahanesi ile kolayından anlatılıvermiş bizim toplumda. Kendini haklı çıkarmak üzere uydurulan bahanelerin ne kadar sudan olduğunu böyle anlatmış toplumumuzun sağduyusu.

 

Su, kimileyin iki tarla arasındaki arktan sınırdır kimileyin iki ülke arasındaki nehirden sınır. Bazen bir şelalenin öbür yanı başka bir ülkedir. Anakaralar arasına koskoca denizler, okyanuslar girer bazen.  Buna karşın suyun bir yakasından öte yakasına bile gözünün üstünde kaşın var gerekçeleri gönderildiği olabilir.

 

Dünya’da bir senaryo yazanlar, bir de çoğunun senaryonun oyuncularının kendileri olduğunu bilmeden rollerini canla başla oynayanlar var öyleyse. Dahası her şeyi görüp, gördüklerini hayvanları konuşturdukları masallarda anlatanlar da var. Sırf birileri uydurma gerekçeler oluşturabilsinler diye bir senaryonun oyuncuları durumuna düşmüş olanlar, masalların aslında yetişkinlere mesaj olduğunu bilebilselerdi eğer, başlarına yine aynı şeyler gelir miydi sorusu sorulmadan edilemiyor bu durumda. O zaman akla ilk gelen cevap, yeni oyuncular ya o masalı hiç dinlemediler ya da çocukluklarında uyku öncesinde dinledikleri masaldan sonra mışıl mışıl uyudular.

 

Şu var ki, bakış yetersiz olunca üzerine senaryo yazılanlara dönüşmek her an olası. Bu yüzden senaryolar, daha yazılmadan okunmalı demek ki. Hani maçı köşesinden izleyen rakip takım antrenörünün oyunu okuyup sonraki adımları ona göre belirlemesi gibi atılacak yerinde ve doğru adımları akıl edemeyenler, yazarı her zaman kurtlar olan senaryoların yeni kuzuları olabilecektir çünkü her an.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 29.08.2021-31.08.2021

 

Paylaş :

Hayat bir kameradır; lütfen gülümseyiniz

 

Şekilsel olarak iki ayak üzerinde yürüyebilip, ellerini kullanabilen bir canlı olan insanı, insanlığa boyayan fırça, yontan keski gerçekte ruhu. Ruh, bir mozaik.  Bir hamur harcı. Harman. İçinde ille olması gerekenler var ki hepsi de zararsız katkı maddesi. Yapı taşları. Ve işin aslı, asıl onlardan birinin dahi olmaması insanın içini boşaltan bir yokluk. Ziyan. Akla, uygarlığa, ortak yaşama. Gülmek, özü hala içinde meyveler, ağaçlar nasılsa öyle olmak demek. Özsuyu alınmış ağaçlar artık odun, meyveler posadır çünkü. Şikâyet edilesi bir ortamda, şikâyet edilecek olanı şikâyet edememekten yakınmalar varsa gülmek ve güldürmekten çok gülünecek hale düşmüş olabiliriz.

Gülmek, şu sıralar ender yaşadığımız bir ruh hali. O halde güldürenler çok değerli. Güldürmek, birini, bir şeyi komik duruma düşürerek olmamalı ama. Güldürü zekâ ister. Zekâ ile doğrudan bağı olan matematik, dil gibi bir yetkinlik ister. Espriden fıkraya her şey zekânın ürünü, diyeceğim. Yani güldürü, salt zekâ işi. Gülmek ne kadar azalmışsa akıl da o kadar az kullanılmaktadır anlamına gelebilir mi o halde?

Bir de yanında kahve varsa hele dost toplantıları, sohbetler, kalkışta herkesin kendini daha iyi hissettiği, tazelendiği güncellenme oturumları gibidir. O sohbetlerde hep olması istenenler güldüren, nüktedan, şakacı,  kırıp dökmeden, rencideye vardırmadan, taşı gediğine oturturcasına uygun anda, gerekli lafı güldürerek söyleyebilenlerdir. Hayatımız onlarla dopdolu olsa keşke! Aslında bir vakitler çokça da vardı onlardan. Şimdi asık suratlara, mutsuz bakışlara, espri kavramını, yanardağın zirve çanağından içeri, volkanın midesine atmış halde olduğumuza bakmayalım. Güldürenler vardı… Çok yakımızdakilerdi hem de bazen. Şimdilerde neşe nerede ise unutulmuş iken gülmekten yanaklarımızın ağrıdığı kimi anları hatırlıyorum da…

Çeşme çok rüzgârlı bir yer, malum. Öyle ki kimi yerlerinde cep telefonundan yapılan konuşmalar sert esen rüzgârdan anlaşılamazdı bile. Biz de öyle bir yerdeydik, çeyrek yüzyılı geçkin bir zaman önce.

 Rüzgâr öyle esiyordu ki adeta dövüyordu. Kimi komşu evlerin verandaları daha bir açıkta kaldığından dışarıda oturulamaz, bahçeye çıkılamazdı. Bahçe duvarı bizim eve sınır yan komşumuz anneme şikâyette bulunuyordu; “cep telefonunda karşıdakinin ne dediğini hiç anlayamadığımdan telefonu kapadım. Nasıl keseceğiz şu rüzgârı?” Annem, onu çok iyi tanıyanların gayet iyi bildiği gibi babasından aldığı hazır cevaplılık ve mizah yönünü her konuşmasında kendiliğinden ortaya koyardı. Yine öyle olmuştu; “makası bir bulayım, hemen keseceğim”.

 

Annemin guatr ameliyatı olması gerekmişti. Doktoru, hemşireler annemi, sohbetini çok sevmişti. Öyle ya, hep hasta, bekleyiş ve kuşku içindeki insanlar ile karşı karşıya idi sağlıkçılar. Güler yüzlü hele de güldüren insan göremiyorlardı nerede ise.

 

Annem ameliyata girdi. Ben de refakatçiyim. Koridorda dolanıp duruyorum. Sonunda asansör katta durdu. Kapısı açıldı. Asansörden çıkan sedyedeki acaba annem mi diye düşünürken sedyeden havaya kalkan eli gördüm. Zafer işareti yapıyordu. Ameliyatı yenmişti annem. Güldüm. Sedyeyi itekleyenler de güldüler bir anda.

 

Çok geçmeden odaya doktoru geldi. Daha anneme bakarken gülüyordu. Yaklaşıp “nasılsınız?” diye sordu. Annem “size çok dargınım doktor bey, hiç insan ahbabının boynunu bu hale getirir mi?” diyerek boynunu gösterdi. Doktorun, hemşirelerin gülüşünü unutamam.

 

Muş’ta idik. Muş’un üç ana caddesinden daha çok bankalar, kurumlar ile otellerin olduğu en işlek caddesi üzerindeydi kaldığımız otel. Dıştan gayet normal. Dört yıldızı ışıl ışıl parlıyor.

 

Bavullarımızı yükleyip odalarımıza çıkmak üzere asansöre bindik. Asansör katta durup indiğimizde daracık, merdiven boşluğu gibi loş bir yerdeydik. Oda filan yoktu. İlk şaşkınlığı attıktan sonra anladık ki asansör kattan üç beş basamak yukarıda. Asansör, odaların olduğu katta yani koridorda durmuyordu. Asansörü kullanacaksanız ille hatırlı sayıda basamak inip çıkmanız gerekiyordu. Böylesi bir asansör, merdiven işbirliğine başka hiç bir yerde rastlamadım.

 

Sabah otelin kahvaltı salonuna geçtik. Şeytanın gör dediği yine tam karşımdaydı. Bir gülme ki… Lokmamı zor yuttum.

 

Karşımdaki çiçekli vazo tablosu, bizim ekipten arkadaşımın tam başı üzerine denk gelircesine asılı idi duvarda.  Tablo, düz asılmadığından vazo dik değil, yan yatmış haldeydi. Vazodaki çiçeklerin taptaze olduğuna bakılırsa içindeki su birazdan arkadaşımın saçlarına damlayacak hissini veriyordu. Arkadaşım neye güldüğümü sorsa da gülmekten anlatamadım. O da baktığım noktaya baktığında birden yerinden kalkıp yan sandalyeye geçti. Birlikte gülüyorduk bu kez.

 

Bin dokuz yüz yetmişlerin ortalarında, seksenini hayli geçmiş yaşta kaybettiğimiz Mehmet dedemin babasından dinlediği fıkramsı anılar hem güldüren hem düşündüren cinstendi. Bin dokuz yüzlü yıllara ya henüz girilmiş ya da girilmek üzere olan seneler. O zamanlar Anadolu fakir, yokluk kol geziyor. Tutumluluktan öte, kıymığı bile israf etmemenin hayatın zorunlu kuralı olduğu o günlerde iki kadın konuşmakta imiş. Kayıt damında, kilerde ne varsa idareli kullanmak üzerine. Tarlada, bahçede yetişmeyen şeyler daha bir zor bulunuyor o sıralar haliyle. Köyden kasabaya bile değil, kente gitmek gerek ya da çerçi gelecek, gelirken de yanında diyelim ki sabun olacak.

 

O iki kadından biri sabunları idareli kullanmak için nasıl çabaladığını anlatırken diğeri cevap veriyor. “Ben öyle idareli harcıyorum ki sabunları, arttırdım bile. Bıldır, yani geçen yıl, iki kalıp sabun almıştık. İkincisini kullanmaya başlamadım daha”.

 

İç Anadolu’da muz, Adana’ya, Mersin’e gidenler tarafında getirilmesi halinde görülebilirmiş o vakitler. Mersin’e de ancak tüccarlar gidermiş, onca yol masrafı ile baş edip.

 

Mehmet dedemin buğday tüccarı babası Mersin’den fazla fazla getirdiği muzlardan bu kez komşulara da dağıtmış. Komşular muzu almışlar ancak ne olduğunu anlayamamışlar. Bir tür sebze sanmışlar. Hangi cins sebze olduğuna karar verememişler. Sonunda muzun, sarı patlıcan olduğunda karar kılmışlar.

 

Karadeniz gezileri fıkra gibi geçer gerçekten de. Doğu Karadeniz gezisinde, tur otobüsünün penceresinden sisli dağları, incecik akan dereleri seyre dalmışken birden tabela halinde bir fıkra çıkar karşınıza. Otobüsümüzle yol alırken rehberimiz tetikte olmamızı, az sonra Türkiye'nin en bilinen tabelasının önünden geçeceğimizi söyleyince tabelayı görebilmek için hepimiz camlara yapışmıştık; ama buna değdi.

 

 

“Restoranımız iki yüz elli metre geridedir” yazıyordu tabelada. Tüm otobüs kahkahaya boğuldu. Belli ki güldürmek, Karadeniz’de olduğunuzu hatırlatmak amaçlı bir tabela. Ama çok da yerinde bir tabela. Yeter ki insanları güldürmek olsun işin sonunda.

 

Sis Dağı’ndaki otelinizin yangın merdiveninin ahşaptan olduğunu görünce önce bakakalıp ardından dizlerinizi dövercesine gülersiniz.

 

Karadeniz’de şimdilerde eski yoğunluğunda yağmasa da sürekli atıştıran yağmurda bir güzel ıslandıktan sonra döndüğünüz bungalov dağ evinde, ertesi günlerde de kullanacağınız üstünüzdekileri kurutmak istersiniz doğal olarak. Yağmurluğunuzdan içinize işlemiş damlalar üstünüzdekileri suya girmiş gibi ıslatmıştır zira. Kurusun diye giysilerinizi asacak tek bir yer olmadığından en azından bir askıya bakarsınız. Askılar dolapta olur; ama ya dolap yoksa… Askı da yoktur o zaman. Askı olmadığı gibi eğer olsa idi onu asacak tek bir çivi dahi çakılı değildi çam duvarlarda. O zaman bungalovun giriş kapısının kolu, pencere kolu ve banyo kapısına ıslananlardan ola ola üç parça asabilirsiniz.

 

Diğer üst başın da kuruması gerektiğinden en azından birkaç sandalye istemek üzere danışmaya gidip durumu anlattık.  Resepsiyondaki kız bizi can kulağı ile dinledikten sonra “tamam, ben size hemen birkaç askı vereyim” deyince boşa mı konuştuk şaşkınlığını attıktan sonra “ama askıyı asacak bir yer yok ki, askı verseniz bile” dedik. Cevap yine dumura uğratan cinstendi, “tamam işte, askı vereceğim ya size, giysilerinizi ona asacaksınız”. Konuşmayı daha uzatmadık. Kolbastı oyunu eşliğinde yenecek akşam yemeğine geç kalmamak için çamdan yapılmış koskocaman yemekhaneye geçtik. Yemek sonrası, sabah erken yola çıkacağımızdan resepsiyona tekrar uğrayıp oda uyandırmaya not bırakmak istedik. Deminki kız gitmiş yerine on dört, on beş yok bile bir genç gelmişti. Oda uyandırma tarafından sabah altıda uyandırılmayı istediğimizi söyleyince çocuk duraksadı. Ne demek istediğimizi anlayamamış gözüküyordu. Bir kez daha anlattık. Kafasını salladı. Odaya varır varmaz sabah uyanmamızı garantiye almak için telefonun çalışıp çalışmadığını kontrol ettik. Telefon çalışıyordu. Neyse ki uyandırma servisimizden emindik sonunda.

 

 

Sabah kapının şiddetli vuruşuyla uyandık. Karşımızda, dün akşam not bıraktığımız çocuk vardı. “Oda uyandırma istemiştiniz ya” dedi büyük bir ciddiyetle.

 

 

Yaylalara tur otobüsü ile değil, minibüsler ile çıkılıyordu. Bizim minibüs daha ilerden gelirken üzerindeki yazı dikkatimi çekti. Koskocaman “Antibiyotik” yazıyordu üstünde. Acaba sürücümüz iş bulamamış, dükkân açamamış bir eczacı mı diye düşünsem de buna pek olasılık tanımadım. Zira antibiyotik bir eczacıyı tanımlamakta yetersizdi.

 

Antibiyotik, köylülerinin şoförümüze taktığı admış.  Köyün tek ulaşım aracı olan bu minibüs ile şehre, Rize'ye ya da ilçelere inen şoförümüz, köylülerin tüm ihtiyaçlarını karşılayarak koltukları, bagajı dolu dolu dönüyormuş köye. Yani köylülerin ne ihtiyaçları varsa bu araç karşılıyormuş. Her dertlerine devaymış bu minibüs. Tıpkı antibiyotik gibiymiş köylüler için. O yüzden minibüs de, şoförü de antibiyotik diye anılmaya başlanmış. Artık kendi adıyla seslenen olsa bile başını çevirip bakmıyormuş şoförümüz. Bir kez daha gülmekten kırılıp geçtik.

 

 

Yaylalardan birinin çevresinde yürürken rehberimiz bizi bir markete götüreceğini, orada “yok, yok” olduğunu söyledi. Sürülerinin kâh sis altında kalıp görünmez olduğu,  kâh sis kalktıktan sonra ineklerin tek tek ortaya çıktığı, koca Avusor Gölü’nün sisten kaybolduğu bu dağ başında nasıl olur da bir yok, yok olan market bulunur diye meraka düştük. Ama vardı. Tepelerden birinin üstünde, derme çatma büyükçe bir yer yapılmıştı. Adı “Yok Yok Bakkalı” idi.

 

 

Gerçekten de yok, yoktu bakkalda. Transistörlü radyodan, eski ve kulpu kopmuş olsa da pazar çantasından, el fenerinden, çizmeden, bahçe eldiveninden, kazmadan, çividen, kibrite her şey vardı. Bir bakıyorduk örgü ipi, bir bakıyorduk çamaşır ipi ve mandal dizilmişti tavana kadar çıkan raflara. Çok zengin bir marketti. Yok, yoktu gerçekten.

 

 

Gezi bitmiş, Şubat ayında taşındığımız, hala satılmamış olduğundan dairelerin yarısının boş durduğu apartmanımıza dönmüştük. Biz tatile çıktıktan sonra birkaç taşınan daha olmuş. Bunlardan birisi de bizim kattaydı.

 

 

Hafta sonu, Karadenizli olduğunu öğrendiğim yeni komşumuza “hoş geldiniz” demek istedim.

Kapılarına vardım. Diğer tüm hane kapıları gibi onun da üzerindeki pirinç levhada numarası yazıyordu; 45. Pirinç levhanın altına şeffaf bantla iliştirilmiş, üzerine tükenmez kalemle bir şeyler çiziktirilmiş bir kâğıt ilişti gözüme.

 

 

Üzerinde, rakamla daire numarası olan 45 yazan pirinç levhanın altındaki kâğıtta harflerle “kırk beş” yazıyordu. Gülesim geçene kadar zili çalamadım.

 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 02.01.2012 -26.08.2021

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş :

30 Ağustos 2021 Pazartesi

İlk Düğme

Aslında ayakkabılarımızı ters giymemeye başladığımızdan bu yana düğmelerimizi de doğru iliklemeyi bilirdik dee… Ah, şu “ama” anlamlı “dee”ler yok mu? Düzen, tersyüz edilip düzensizliğe dönüşünce üzerine toprak atılanlar hayatın güzellikleri oluyor.

Kim ister her satırda sonu bir türlü gelmeyen eğrileri, çatal uçları, zikzakları anıp yazmayı? Ya da fermuarın atlayan dişinden bahsetmeyi? Ama fermuarlar diş atlamış, ilk düğme yanlış iliklenmiş, yol alınan şerit ters yön ise eğer?

Şimdilerde ana yol diye bellenen, çoklukla ters yön. Anlamaktan anlatmaya hepten tersinden. Yararlı ne varsa doğalından, doğasından oksijenine kadar elinin tersiyle itilen olurken önüne geleni terslemek gayet sıradan. Olması gerekeni değil tam tersini yapmak pek bir rağbette. Terslikler o kadar pişkince sırıtıyor ki düz bakınca anlaşılamayan ne varsa hepsine bir de tersinden göz atmalı, okumalı. Sevecen, insancıl bakışlar, yaklaşımlar sanki ayıp da o yüzden çocuğundan yaşlısına ters ters bakılıyor. Öyle şeyler söyler olduk ki doktorundan, hemşiresinden, görevlisine sanki herkes tersinden kalkmış gibi. Orantılar ters, gelirler ile giderlere kadar. Sırt sırta verip bir şeyi kotarmak yani tersinden yaslanmak değil, uzlaşmazlık yani ters düşmek gözde her yanda. Ağızdan çıkan ne varsa tersinden anlaşılıyor, eğilip bükülüp. Tersimiz döndü. Ters olan bir şeyler değil, çok şeyler var artık.  Ve bir şey bir kez ters gitmeye görsün… Ön teker nereden giderse arka teker de onu izler lafı kendini sağladıkça sağlıyor bu durumda. Böylece geri viteste, yokuş aşağı arka arka savrulup giden arabaları aratmaz olduk biz insanlar.  Terslik iyi bir şey olsaydı hiç gübrenin diğer adı hayvan tersi olur muydu?

 

Şu pek bilindik fıkra gibiyiz kimileyin. Otobanda, kendisi ters şeritte yol alan sürücünün,  doğru şerittekilerin hepsini yanlış yönde ilerliyor sanıp herkesin üstün üstüne doğru geldiğinden mızmızlanmasınca bir ruh halinde, anlayıştayız çoğumuz. Fıkra kahramanına döndük sanki. Çalkalanmaktan durulmaya fırsat bulamamış kavramlar kavanozundaki doğrunun tam tersi olan kavramlar artık geçerli doğrumuz olunca, gerçek doğrular göze öyle bir batar oluyor ki, kır belini gitsin!

 

Tarihte neler çekmişti, sırf gerçek olduğu için doğruyu söyleyen bilim insanları, matematikçiler bir hatırlasak! Belki de ispatlanmış doğrular herkesin peşinde olduğu şey değil. Gerçeklerden çok uzakta olan tatlı uyutmacalar belki daha yeğ. Sanki dinozorları yok eden meteorlarca göktaşları, ne kadar güzel, iyi, doğru varsa birdenbire üstlerine düştü de onları Dünya’nın en derinlerine gömdü. Sanki henüz ateşin bulunmadığı dönmelerdeyiz de Prometheus’un dağın zirvesinden ateşi alıp gelmesini bekliyoruz; ısınmak, çorba kaynatmaktan ziyade mumları yakıp ışığında önü görebilmek için.

 

Her şey zıddıyla vardır ilkesine bile aykırı düşen bir halde, hayat örgüsünde hiç olmazsa iki terse karşı bir kez olsun düz ilmeğe sıra gelemiyor nedense şimdilerde. Düz yoldan erişilemeyene arkadan dolanıp erişmekte sakınca görülmeyince hayatın ilmeklerini hepten tersten örer olduk. Haraşo örgüye geçtik, diyeceğim. Dokuduğumuz hayata attığımız düğümler ters yüzden artık. Düz denildiğinde anlaşılan iyi, güzel ne varsa onları akşamdan sabaha kökten dümdüz etmek. Tutulan yol yanlış da olsa bir milim dahi sapmaksızın burnunun dikine gitmek. Dahası işi dümdüz sövmeye vardırmak.

 

“İki ters, bir yüz” derdi çocukluğumuzda ajurlu örgülerin desenini anlatmak için annelerimiz, anneannelerimiz. Yüz, düz taraftı. Tersine, yüzüne, düzüne bakmazdık bu lafı duyunca, sevinçten. Çünkü örülen çoklukla çocuklara atkılar, hırkalar, kazaklar olurdu. Sonra büyüdük. Tersyüz edilen giysilerce şimdi halimiz. Hani, içi, dışa çevrilen yama tutmaz eski giysiler gibi olduk. İşler hepten tersine döndü. İnsanlar ister çıplak göz ile, ister dürbünün diğer ucu ile tersten bakar olunca işler nasıl olacaktı ki zaten? Bu ters yüz oluş, aslında altüst oluştu. Suyun bulanması, balçığın üste çıkmasınca.

 

Bunca kabul görüp benimsenmiş terslik içinde düzgün olan hem de nasıl göze batar haliyle.  O zaman ters şeritten gidenlerce günah keçisi bellenecekler de doğru düzgün ilerleyenler olacak elbette. Şimdilerde doğru şeritte gidenlere rastlamak Mars’ta su bulmaktan bile değerli gibi. Zira ters şerittekilerin niceliğine bakınca doğru yolu izleyen öyle az ki. Onlar, olması gereken yolda ve biçimde ilerlediklerinden günah keçisi yapılacaklarını bilseler de buna razı olacak kadar ters şeride ters yapıda olanlardır.

 

Tek trafik ile sınırlı değil yükselen değere dönüştürdüğümüz terslikler, yanlışlar, gerçek dışılıklar.  Biliminden, kesin doğrulardan, gerçeklerden, hakkıyla insan olmaya hangi kavrama ters düşülürse düşülmüş olsun, yanlıştakilerin oranının misliyle çokluğu, düşülen yanlışın doğru olduğu anlamına gelemez. Hatta bazen doğruyu söyleyen o kadar az olabilir ki belki de tek bir kişidir. Bu durumda kuşkusuz herkesin aklına ilk gelen örnek tarihte yaşanmış bir an. Dünya bunu, Dünya’nın döndüğü söylendiğinde gördü, yaşadı.

 

Galileo Galilei, kesin bir gerçek olan “Dünya dönüyor” dediğinde bunu söyleyebilen tek kişiydi. O an, sırf gerçek olanı, Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmekte olduğunu diyebilen, sahip olduğu bilgiyi yani doğruyu saklamayacak yüreğe sahip,  doğru şeritte olan tek o vardı. Sonra ne oldu? Başına gelmedik kalmadıysa da zaman içinde ters şeritte olan kitlelerin yüzüne doğrular tokat gibi indi. Dünya dönüyordu, kimi içindekiler ile. 

 

İlk düğme bir kez ters iliklenmesin, peşi sıra tüm düğmeler yanlış olacaktır. Göz ola ki o yanlışı görmekle kalmayıp yanlışa yanlış diyebilsin. İlk düğme yanlış iliklendiğinde çirkin görüntü kadar gülünç bir görüntü de çıkar ortaya, malum.

 

Duruştan bakışa, orandan yaklaşıma ters olmak tek ters lalelere yakışıyor. İnsanlar lale değil ki yakışsın.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 18.10.2015 – 23.08.2021

 


Paylaş :

Metal Timsahın Önündeki Ağaç



Ege çiçeklerinin ıtırını taşıyan yelin estiği kıyılarda çay bahçeleri, yazlık, yıldızı bol otel temelleri atmak için koca dişleriyle metal bir timsaha dönüşen greyderler,  kepçeler önünde beyazımtırak damlalarla ağlayan bir ağaç var.

Tüm bitkiler çok değerlidir; ama… Sakız ağacı, bitkilerin hasındandır. Gövdeden değil kökten sürgün verdiğinden budanmadan yetişirse çalıya dönüşüyor. Kökleri, toprağın yirmi beş metre derinine inip su bulabiliyor. Bu yüzden kuraklığa karşı hayli dayanıklılarmış. Şimdilerde yetiştiği yerler yok edilse bile iş makinelerine, insan etkenine rağmen toprak yüzeyinden hayli altlara inmiş kökleri sayesinde kendisi kolay kolay yok edilemiyor. Üstelik okulda öğrendiğimiz ibrelilerden başka sakız ağaçları da yaz kış yeşil bir bitki.

 

Antep fıstığıgiller ailesindenmiş sakız ağaçları.  Daha küçük, etli yaprakları, fıstık ağacı yaprakları gibi parlak koyu yeşil. Kırmızı, küçük meyveler veriyor.  Onca şifasına,  bulunmaz kokusuna karşın pek alçak gönüllü bir bitki. Ayakaltı olmayan yerlerde ya da sadece makilik alanlarda yetiştiğinden yaprakları rüzgârın savurduğu tozlarla kaplı çoklukla. Makiliklerde gezerseniz her an bir sakız çalısına basabilirsiniz.

 

Sakız ağacının salgısı olan damla sakızı, masadaki kahvenin dumanında, kahve yanındaki kurabiyede, kıvamlı dondurmada, muhallebide bambaşka aromada bir tattır.  Çeşme’de, kıyıdaki rejisör koltuklu bir parkta oturup, sakızlı dondurma yiyenlerin dediğine göre dondurmayı Çeşme’den daha çok sevip kendi kentlerine dönüşte de Çeşme’den çok sakızlı dondurmayı anımsayacaklarmış.

 

Damla sakızı kokusu, boğmaz, bunaltmaz; yanık yağlı bir hava varmış hissi vermez. Bu beyazımtırak koku, kokuların en şeffafıdır.

 

Damla sakızı, mide rahatsızlıklarına birebir imiş. Damla sakızlı lokumlar, midesinden şikâyeti olanların vazgeçilmezi imiş eskiden.  Sakız reçeli yiyerek ülserini tedavi ettiğini söyleyen çok kişiye rastlayabilirsiniz. Ağız kokuları için yayınlanan çiklet reklamlarında vurgulanan aslında damlasakızının koku giderici özelliği.

 

Sakız ağacı çok yerde yetişse bile damla sakızı diye bildiğimiz gözyaşını her yerde akıtmaz. Damla sakızı hasadı yapılabilen sakız ağaçlarının yetiştiği Dünya’daki iki yerden birisi Çeşme. Yarımada’nın üreticileri,  Haziran’ın 15’inden başlayarak ucu inceltilmiş özel keskilerle sakız ağacının gövdesine derin olmayan çizikler açıyorlarmış. Ağacın reçinesinin akabilmesi için. Yani damla sakızı, sakız ağacının yaralarından akıttığı kıvamlı gözyaşları. Sakız ağaçları da canlı gözyaşı şişeleri gibidir desek pek de yanlış olmaz. Çeşme musluğunu açarsanız su akar. Sakız ağaçlarında yara açınca da damla sakızı akıyor.

 

Gövdeden akan damlalar, sakız ağacının altına döşenen özel bir beyaz toprağa düştükten sonra toplanıyor. Tozdan topraktan temizlenmelerinin ardından çikletten dondurmaya, kurabiyeden muhallebiye kullanılıyor sakız damlaları. Buzul parçasınca bembeyaz renkte reçeli yapılıyor. Dondurulmuş kıvamlı süt gibi.

 

İkinci katlardaki dirsekler üzerine kurulmuş şiirsel güzellikteki demir işçiliğinin gösterile gösterile sunulduğu balkonlarıyla Sakız mimarisinin en güzel örneklerine sahip Çeşme’nin ortasını süsleyen eski küçük yapıların alt katlarındaki dükkânlarda sakız reçelleri, lokumları, sakızlı kahveler, sakızlı kurabiyeler satılır. Sakız reçelleri kâh oldukça şık kavanozlarda, kâh plastik kutularda süsler dükkân dışındaki  tezgahları, vitrinleri.

 

Dünya’da Sakız Adası ile birlikte damla sakızı elde edilen tek nokta olan Çeşme’de yaşarken birkaç kilometre ötedeki adadan ithal edilen reçeller almanın yaman çelişkisini de tadarsınız, kaşıkta uzayan mis kokulu, beyaz reçellerin tadında. Uzun bir süre yalnızca Sakız Adası’ndan gelen sakız reçellerini alsak da yenilerde Çeşme’de de sakız reçeli üretimi yapılıyor. Önceleri yerli sakız reçellerinin ağartılması olması gerektiğince olmuyordu pek; sakız damlaları tam ezilmemiş olduğundan ağzınızda kalıntılar bırakırdı. Şimdilerde damla sakızlarının ağartılması daha iyi. Çeşme, bugün, damlasakızı ile eşanlamlıdır.

 

Dünya damlasakızı ticaretinin nerede ise tümünü Sakız Adası tek başına elinde tutuyormuş. Rayici de onlar belirliyormuş bu yüzden. Tüm Dünya’ya damla sakızı veya damla sakızından elde edilen ürünleri satarak zengin olmuşlar. Sakız Adası’nda gezdiğimiz sakız ağacı bahçeleri o kadar özenli idi ki. Bu ada, tarım adası ilan edilmiş Yunanistan tarafından. Her yanı zeytinlik, sakız ağacı bahçesi. Ahtapotlusundan domateslisine, enginarlısına kadar organik makarna, Antep fıstığı reçeline kadar reçel satan aile dükkânları ile dopdolu koca ada. Damla sakızı sayesinde tüm Dünya’dan nasıl oluk oluk para aktığını gördükten sonra “neden biz de aynı zenginlikten yararlanmıyoruz?” sorusu herkesin aklına takılan soru oluyor bir anda. Oysa sakız ağaçlarının tek bir damlasının boşa akıtılmadığı Sakız Adası,  damla sakızından elde ettiği zenginlik ile giderek daha, daha zenginleşiyor. Damla sakızının kilosu ne et fiyatına ne pastırma fiyatına denk. Kat be kat pahalı. İki Ata Lira alacak kadar pahalı şu an bu damlaların kilosu.

 

Gövdesine insan eli ile açılan yarasından, insanlar için lezzetinden başka şifa da ağlayan bu ağaç, çalı olarak makiliklerde değeri bilinmedik halde her gün biraz daha azalıyor Çeşme Yarımadası’nda. Dahası makiliklerde işlenmeyi bekleyen, toz içindeki sakız çalıları unutulmuşken bu bitkilerden kurtulup oralara bir an önce binalar dikmek arzusunun depreştikçe depreşmesi de sakız ağacının ne anlama geldiğini bilenleri haliyle çok üzüyor.  Neyse ki bireysel ya da değil bazı girişimler var son zamanlarda bu konuda. Kimi yerlere küçük alanlarda da olsa sakız fideleri dikiliyor. Birkaç zamandır Çeşme’de, sakız ağaçlarını yaşatmak için çalışmalar başlatıldı. Kısıtlı bir alanda da olsa sakız ağacı yetiştirmek için kolları sıvayan gönüllüler bile var.

 

Makilikler yerleşim alanına dönüşüp, üzerlerindeki kekik, karabaş otu, kantaron otu, sarı kantaron, tavşan otu, sakız çalısı kısacası her türlü bitki türü kazınıp atıldığında sakız dışındaki diğer bitkiler tamamen yok olurken sakız ağacı kesilse de, sökülse de, yansa da kepçenin işlemediği toprak yüzeyinden yirmi beş metre alta erişmiş kökleri, dipten sürerek varoluşunu toprağın altında sessizce sürdürüyor. Ölümsüz bellenen ağaçlardan olmuş böylece. Bu yüzden yangın sonrasında, yanan alanlarda yeniden kolayca baş veren bir bitki. Çalı halinde iken toprağın üstünü kapladığı için de erozyona karşı çok etkili imiş.

 

Uzadıkça uzayan konulara “sakız gibi uzadı” denilir ya,  benim gönlüm de sakız ağaçları konusunun uzadıkça uzamasında. Çeşme’de, yalnızca bir kış süresinde, betondan otellerin, yaz evinden çok gösterişte sınır tanımayan köşk denilebilecek yapılardan biiiçlere biti bitivermesinde değil.  Bu ağacın Çeşme’nin her karışında düzenli, bakımlı, hasat yapılır halde yetişmesinden yana. Çeşme’nin, canlı, gerçek ağaçların gövdesinden, sağlık, zenginlik ve şifa akan çeşmeleri olmasından yana.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 25 Eylül 2009 Cuma – 19.08.2021 Perşembe

Paylaş :

22 Ağustos 2021 Pazar

Sağır Kapılar

 

(İster aileden biri,  ister hiç yüz yüze olmasa da sırf yazılarından ve hizmetlerinden ötürü tanınmaktaki biri ya da tanış olunmadık; ama yüreği temiz biri olsun yeri dolmayacak her insan kaybına ithaftır bu yazım.)

 

Kapanan kapılardan hoşlanmıyorum. Açık kapıları yeğlerim. Oysa çoğu kapılar sımsıkı kapalı. Bugün kapalı olan kapılar, daha dün açıktı. Dün dediğimin yılları var. Eskiye, “dün” denilir malum.

Sizin için ardına dek açık bir kapı, zenginliğin sessiz, altın ışıltısız, akçe şıkırtısız hali aslında. İçeri girilen kapılar, derdin varsa dinlenilmek, keyfin yerindeyse kahveyle ağırlanmak demek. Oysa şimdilerde çoğu kapılar duvar; neredeyse tümden kapalı. Birbirimize, eşe dosta hatta akrabalara.

Sabah çiçekleri sularken yan komşuyla günaydınlaşıp, ayaküstü ya da komşu bahçede beş dakika olsun sohbet devri bahçe kapılarıyla birlikte kapandı. Çekmecelere tıkıldık çünkü küçük eşyalar gibi. Adına “apartman dairesi” diyorlar o sevimsiz çekmecelerin. Sohbetin kuyusunu,  kaç kuyu derinlikte temelleri olan kuleler kazdı yani. “Hoşbeş etmek” tabiri de tozlandı bu yüzden. Sohbet, kapıları çalandı da, açandı da halbuki.

 

Aileden her büyüğün kaybı, bir kapının açılmamak üzere kapanmasıdır. Bayramda seyranda koşa koşa gittiğinde ardına kadar açılan kapılar susar, ev sahipleri artık kapı gerisinde olmadığında.

 

Tek bir kapı kapandığında pek hissedilmese de ikincisi, üçüncüsü derken şehrin size daraldığını fark edersiniz. Zira artık o sokaklardan geçilse bile uğranılmaz olacaktır hep uğranılan hanelere. Başkalarının eğleşmekte olduğu balkonundan hiç tanımadık sesler yükselen,  perdeleri değişik,  neler görülmüş geçirilmiş o evlere artık adım atılamaz; göz atılabilir ancak. Bir evin kapısının kapanması, bir sokağın, bir mahallenin hatta bir şehrin kapısının temelli kapanmasıdır kimileyin.

 

Bir büyüğüme telefon açmıştım dün. Hatırı bende herkesten çoktur onun. Kimselere yük olmak istemez. Kendi rahatsız olsun da başkalarını hatta evlatlarını bile rahatsız etmesin ister. Rahatsız filan ettiği de olmaz da, acaba düzenlerini engelliyor muyum duygusundan rahatsızdır kendisi hep. Çünkü okumuş yazmışlığının yanında görmüş geçirmişliği ile de derin biridir. Seksen beşinde olup da devrinin iki üniversite mezunlarındandır. Ama hakkıyla mezun… Diplomaları kâğıt parçası değil. Ne okumuşsa özümsenmiş. Yetmemiş, hayata da uygulamış bilgisini. Kendini anlatmaktan önce karşıdakini anlamayı yeğlemiş. Halden hep anlamış. İnsan olmuş yani kısacası. Layıkıyla.

 

Bugün, çok sevdiği, çocuklarını büyüttüğü, tüm güzel günlerini geçirdiği evinden istemeye istemeye taşınıyor. Taşınmak dediysem eşyalarını götürmüyor. Sadece her an ihtiyacı olanlar gidecek yeni evine. Gardıroplar kalırken içleri gidecek mesela. İstemeye istemeye taşınmak… Hayat, bazen çeşit çeşit zorunluluklar dayatıyor. Yaşlılık, bunlardan biri. Yaşlılık, yalnızlık demek. Sırf bu yüzden elli yıldır içinde dolanılan evi kapatmak demek. Anılarını bir kapının ardına hapsedip üzerine kilit vurmak demek.

 

Eski de olsa her bir eşyanın büyüğüm için değeri, bir antikacıdaki en görkemli eşyadan fazla. Masası mesela. Ne kutlamaların, aile yemeklerinin, sofraların kurulduğu o masa… Götüremeyecek onu yeni evine. Çünkü gideceği ev mobilyalı. Üstelik mobilyalar pahalısından, zevklisinden. Hem de gıpgıcır. Genç ev sahipleri Avrupa’ya yerleşince, henüz beş yıl bile oturmadıkları evlerini kiraya çıkarmışlar. Onlarla aynı apartmanda oturan büyüğümün kızı da bundan daha iyi fırsat ele geçmeyeceğinden annesini yanına getirmek istemiş. İlk duyduğunda elinin tersiyle geri çevirmiş bu teklifi. Kolay mı? O ev, çocukları için baba evi. Kendisi için ocağı, hanesi. Zaten kim olsa aynını yapardı. Siz de.  

 

Ancak çekemediği dizleri yüzünden yürümekte hayli zorlanıp bir de görme kaybı olan gözleri kaç zamandır yerinden oynamış kaldırım taşlarını fark etmediğinden tökezleyip düşünce Ayaş dutunun gölgelediği gepgeniş ön balkonda oturup uzun uzun düşünüyor. Bastonuyla bir dal çekip iri beyaz dutlardan bir tane kopararak dut ağacıyla vedalaşıyor ilk. Kuşlardan da özür diliyor, onlara bir lokma daha az dut kaldığı için. Sonra oda oda dolanıp yuvasıyla vedalaşıyor.

 

Her eşyası, eşyadan öte onun için. Şal desenli şu koltuk, kâh yurtiçinde kâh yurtdışındaki bir hastanede kâh evde baktığı, ömrünün yarısı hastalıkla geçmiş kaybettiği kocasının oturduğu koltuk. Şu işlemeler, çeyizinden. Şu örtülerin dantellerini annesi dikmişti. Şu çalışma masalı kütüphanenin başında yaşlanmıştı kocası, akademik çalışmalarını yaparken.  Eşyaları ister eski olsunlar ister kimseler yüzüne bakmasın ev, onlarla kendi evi ancak. Oysa kiracı olarak gideceği ev başkalarının eşyalarıyla dolu. Şu işe bak! Hayat bu! Tek düzende gitmiyor. Gençliğin yaşlılığı var. Bahar ayında açan çiçekler gibiyken sonbaharda solan çiçek olmak var. İşte, hayatın mevsimi sonbahar şimdi. İkinci bahar filan yok.

 

Telefondaki sesi hüzünlüydü. Metropol hayatı kıskacındakiler olarak bir gün bunların hepimizin başına gelmesinin kaçınılmaz olduğu girdabında çalkalanıyorum dinlerken. Metropol, bir girdap. Bir köyü olmak, o köyde yaşamak varmış meğer… Köyü olmak, köklü olmak; çınarlar gibi. Metropolde olmak, çekmecelerde gizlenenler gibi unutulmuş olmaktan başka bir şey değil. Metropol, köksüzlük; hemen devrilen avize ağaçları gibi.

 

Bu sabah yine aradım, balkonu yaşlı dut ağacının dallarıyla gölgelenen Bahçelievler’deki o evin telefonunu. Dünkü konuşmamı unutmuş gibi yaparak. Oysa biliyorum ki evin yaşlı yalnız hanımı geceden yeni evine gidip kızında kalacaktı dün. Sabaha da masası dahil tüm mobilyasını kendi evinde, yerli yerinde bırakacağından sadece ufak tefek eşyaları yeni evine götürülecekti. Başta kitapları elbet.

 

Telefon sağır. Açan yok.  Penceresinde, görünce içimin cız ettiği, siyah renkte kiralık yazılı kocaman sarı bir bez asılı olan Dördüncü Cadde’deki baba evinin telefonuna çıkan yok artık. O kapı yavaş yavaş kapanıyor mu ne? İlk perde bu galiba. “Kapılar kapanırsa, Ankara ne anlam ifade eder bana” diye düşünmeden edemiyor insan telefon açılmayınca.

 

O an, enikonu anlıyorum ki açık kapıların ve o kapıları açanların değeri vaktinde bilinmeli. Hani apartmanlardaki her kapıyı çalıp her eve laf taşıyan fındık kurtları vardır ya, her kapı ona açılsın ama diğer komşular kapıyı birbirlerinin yüzlerine çat diye örtsün isterler. Onlardan biri de olmamalı kapıları açtırmak yahut çarptırmak için.

 

Size güler yüzle kapı açanların, sahip olduğunuz en değerli; ama asla kuyumcu dükkânlarında rastlanmayacak mücevherler olduğu geç olmadan bilinmeli. Kapılar sağır kaldığında sonunda değerleri anlaşılmış olsa da iş işten çoktan geçmiş olacaktır o saat.

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 31.07.2015

 

Paylaş :

Üçüncü Milenyumda

 

Evrende, varsa yaşam bulunan gezegenlerden aklı olan, düşünen, yıldızlar arası yolculuklar yapabilen yahut yıldızları ancak parmakları ile gösterebilen canlılar toplanıp, yaşadıkları gezegenleri ve uzayı ne hale getirdiklerini puanlasalardı hem kendi türüne, hem başka canlılara, hem de gezegenlerine en zararlı tür, insan türü olarak sırıtacaktı pek muhtemel ki.

Uzay denizinde yol alan Dünya gemisinde her şey gün be gün rayından çıkıyor. Seyir defterinde tutulan günceye düşülen not,  Dünya’da dengelerin alabildiğine saptığı. İnsanından iklimine dahası Dünya’nın, Ay’ın yörüngelerine kadar. Dünya ekseni saptıkça insanlarda da eksen alabora olmuş olmalı ki bencilleşmede seviyeler atlanıyor.

Yoldan çıkmak bir toplum için, kültür için fabrika ayarlarından çıkmak demek. Fabrika ayarlarına “öz” derdik aslında öteden beri. Oysa özde her şey, doğası gereği saat ayarınca bir ayarda. Geri kalmış bir saat bile değiliz artık,  durmuş bir saate yol almaktayız geldiğimiz noktaya bakılırsa. Kurulmadan işlemeyen saatlerin ayarları en çok bu milenyumda mı bozuldu acaba? Öyle ya üçüncü bin yıl, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye diye gelmemiş miydi?

 

Gireli henüz yirmi bir yıl olmuş bu milenyumda her şey gerçekten de eskisi gibi mi sürmekte yoksa kökten değişmeye mi yüz tuttu? Bu değişimin çatırtıları duyuldu mu daha şimdiden? Yanıtı görmek, halimizi anlamak için bakılacak ölçütler var. En kolayı herkesin gözü önündekiler, evinden ya da yakınlarından birilerinin içinde olduğu olgular. Diyelim ki eğitim.

 

Yaşamları hatta doğum tarihleri bu milenyuma denk gelenlerin bu süreçte aldıkları eğitimin sonuçları ile geçen milenyumda eğitim görmüşleri karşılaştırsak mesela. Öyle ya, geçen bin yılda var olan tümden kendine has ve toplumun gereksinimlerini karşılar nitelikte donanım sağlayan; ama şimdilerde çoğu kapanmış olan Koçaş Ziraat Mektebi gibi ziraat okullarında, köy enstitülerinde, fen liseleri, Anadolu liseleri, kolejler ve diğer orta öğretim okullarında yetişmişlerin topluma kattıkları, verimlilikleri, donandıkları bilgi ve beceriler ile üçüncü milenyum eğitiminde yetişmişlerin kıyasındaki sonuç, Dünya istatistiklerindeki sıralamamızda apaçık ortada duruyor. Üniversite sınavlarında sıfır cevap verenlerin her yıl korkutucu sayıda artan yüzdesi, yeni kuşağı suçlamakla açıklanacak bir şey olabilir mi?  Eğitim kavramı, eğilir bükülür oldukça okullar eğitim değil; ama diploma verir durumuna düşüyor. Cehalet de üçüncü bin yılda alıp başını gidiyor koşar adım. Öyle ki ne kadar bilirseniz bilin Dünya sisteminin içerdiği bilgiler karşısında zaten yetersizsinizdir. Bunu düşünürler de söylememiş miydi?

 

Hayatı ne, neden, nereden, nasıl irdelemesi içinde geçmiş, M.Ö. 469 yılında doğan Sokrates, kaç bin yıl öncesinde “bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğim” derken şimdi, M.S. iki binli yıllarda, üçüncü milenyumda, düşünmeyi bile bilmeyenler bir bakıyorsunuz her şeyi bilir kesiliveriyorlar.  Sokrates gibi “hiçbir şey bilmiyorum” diyenlerden biri de M.Ö. 500'lerde Efes’te yaşayan Herakletios. Her şeyin sürekli akıp değiştiğini ileri sürüp, bu akışı “aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” diye anlatan Herakletios’tan binlerce yıl sonra bu topraklarda düşünmeye erinilir oldu. Nice düşünürler yetişmiş Anadolu’da düşünmek unutuldu sanki. Ama kendini düşünmeye gelince iş öyle bir değişti ki.  Öyle ki tekil özne “ben”, çoğul özne “biz”i yiyip yutmakta. Böylece ego semirip büyüdükçe “biz”  anlayışına yer kalmıyor.

 

Oysa bizim topraklar, Anadolu, hep ilklerin yatağı, kucağı olmuş. Filozofların, coğrafyacıların, tarihçilerin, bilim insanlarının, sanatçıların, düşünürlerin doğum yerleri, yaşadıkları yerler olmuş. Anadolu için eski Dünya’nın feneri olmuş desek yeridir. Nedense adları artık hiç anılmayan, insan sevgisi ve hoşgörünün temsilcileri Yunus Emrelerin, Mevlanaların pınar gözeleri olup suladığı buralarda uygarlık şimdilerde eskimiş bir deyim olarak Anadolu medeniyetleri kalıntılarını tanımlayan kavram sanılıyor tek.

 

Düşünmeyi bilmeden uygarlığa yol alınamıyor. Bilmemek, sonucu acı ve çıkışsız bir kör kuyu. Oysa evvelce bilenle bilmeyeni bir tutmazdık hiç.  İkisi de aynı kimyasal yapıya sahip kömürü de, elması da aynı görüp dahası kömürü elmas beller bile olduk. Kömür, elmasın yerine konduğunda bildiğini okur. Hazır elmasa yeğlenmişken etrafı kara kuruma boyar, yanar, yakar. Her ikisi de karbon olsa da elmas ile kömürü bir tutma cehaletinde kaldıkça kanatsız kuştan öte olamayacağız.

 

Cehalet, artık bu toprakların ayrık otu. İnsanlara yararlı otlar arasında bitiverip her yanı sararak tahılı, faydalı bitkileri solduran ot o. Keşke hep kırlarda kalsaydı. İnsanlara kadar ayrık otuna dönüşmeseydi.

 

Üçüncü bin yılda, çok değil, yirmi bir yıl önce olduğumuz insanlardan başka insanlar olmaya evrilmeye başladık. Diyeceğim “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” denile denile karşılanan bu milenyumda bize şeyler oldu. Toplum yani biz, eski biz değiliz gibi. Sanki genlerimizdeki kodlara kadar bir şeyler değişti. Dünya’da ileri teknolojiye sahip olanlar suyun altından uzayın sonsuzluğuna dalarlarken tek kendi küçük dünyasını koskoca Mavi Gezegen sanma sığlığında olanlar da var. Sırf bu dar bakış, kavrayış yüzünden değil enginlere yüzmek bir kaşık suda boğuluyor artık değerlerden doğaya her şey. Elmas, kömüre boğduruluyor mesela. Kim söktü genlerimizden, geleneklerimizden iyinin, güzelin, doğrunun, insani olanın işlendiği o ince nakışları?

 

Uzaydan çekilmiş resimlerine bakınca nasıl da mavi bir huzur gibi gözüken Dünya’nın kimi noktaları sanki pilot uygulama bölgeleri olarak seçilmişçesine bir anda olduğundan farklılaşıp acıtan, yaralayan bir hale dönüşüyor, birkaç yıl içinde. Yerkürede rüya yaşamlar diyarı bellenmiş bir yerlerdeki insanların tek derdi, yılın kendileri için özel günlerinde tüm aileyi, yakınları barbekü partilerinde ağırlamak, bahçe ocaklı evlerde çoluk çocuk jölemsi şekerlemeleri közlemek bir de şelaleli havuz iken aynı Dünya’nın başka bir noktasında da kız çocuk olarak doğmuşlar adeta cezalandırılıyor. Erkek doğmamışların, kadınların başına gelebilecek her çirkinlik peşinen olağan hanesinde görülebiliyor. Doğanın, toprağın bile ana olarak benimsenmiş olmasına rağmen insanlardan kız çocuk olarak doğanlara her şeyi reva gören anlayışlar, fotoğraf karelerinin negatifleri gibi. Kapkaralar. Kültürlerine bakınca pek çoğu tarih boyunca ol git böyle imişler zaten. Üçüncü bin yılda da hala aynılar.

 

Dönüşüm, sonunda Dünya üzerindekilerden Dünya’ya çevirdi ibreyi. Mavi Gezegen Dünya, Kızıl Gezegen Mars’a dönüşmeden insanoğlunun içi rahat etmeyecek gibi. Öyle ki iklimden bitkilerin gen ayarına oynanırken bozulan ayarları düzenlemenin tek yolu her şeyde fabrika ayarlarına geri dönülmesi besbelli ki. Fabrika ayarı olmadan hiçbir şey ayar tutmuyor zira.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 09 - 10.08.2021

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Toplam da

Copyright © Acemidemirci