19 Eylül 2018 Çarşamba



“Edip, Edibe ve bir fıkra” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),19.09.2018

Paylaş :

17 Eylül 2018 Pazartesi


 “Kırk Bir Yıl Sonra” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
17.09.2018

Paylaş :

16 Eylül 2018 Pazar

Ses teli mi ; keman teli mi?


Kimi sesler ki küçücük canlardan çıkar, müzik nitelikli.

Bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 16.09.2018

Paylaş :

15 Eylül 2018 Cumartesi

Rüzgarda gül yaprağı


Rüzgarda gül karesi çekmek zormuş. Ankara.


Bu karem, çiçekler ile ilgili fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.09.2018


Paylaş :

Kitap tutacak eller, satırlarda gezecek gözler ?


Ders dinlenen okul sıralarından yeni nesil sohbetin gerçekleştiği sokak sıralarına...

Bu yaz Temmuz ayında  çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
15.09.2018

Paylaş :

14 Eylül 2018 Cuma

Hayıt kokulu köyümün taş yapısı bir öykü saklar


Akşama doğru köyümüz.

Taş yapı, şimdi başka bir tabela taşısa da bundan yirmi yıla yakın bir zaman önce duyanı hayrete düşürecek, tarihi, hiç akla gelmeyecek öyküsü olan gemicilerin arayıp kökümüz diye buldukları  bu köye ait başka bir öykünün tabelasını taşıyordu.

Bu yaz tatilinde, Temmuz ayında çektiğim bu karem,  sırf bu köye ait grubumda ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.08.2018

Paylaş :

13 Eylül 2018 Perşembe

Hayıt kokulu köyüm!



Temmuz ayında, akşam saatlerinde, gün batımına doğru  köyümüzün resmi.


Bu yaz tatilinde çektiğim bu karem,  sırf bu köye ait grubumda ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 13.09.2018

Paylaş :

11 Eylül 2018 Salı

Şekerleme bozguncusu; deklanşör sesi


Şekerleme için güzel bir yer bulup çekilmiş öğle sıcağında. Gözünden de uyku akıyor belli. Tam uyuyacak, bir ses. Gözü istemese de açılıyor. Ve bu birkaç saat boyunca o gözden uzak başka bir şekerleme köşesi bulana kadar sürüyor.


Ah, floryanın deklanşör sesinden çektiği!
Temmuz ayında  Çeşme’de çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
11.09.2018

Paylaş :

9 Eylül 2018 Pazar

Bala Yolculuk; Çiçek Kucağı



Çiçek göbeğince sarı kumaşa siyah biyeli elbise giymiş bir bal arısı olmak, kimi kadim bilgilerin ta kendisi olmaktır bir yerde. Kanat çırpışı keyfine vara  vara uçmak amaçlı değil de, varsa yoksa arı olmak kavramı için olan bal arısı olmak ne zormuş. Arılarca üretilen başka bir tür  altın madeni olan bal, altının yapamayacaklarını yapan kehribar sarısı şifadır.  

Bal arıları, etrafa keyif saçan çiçeklerin kucağındaki güngörmez işçilere benzer.  Kimyasından eczasına, geometrisinden mimarisine bilginin hası, iğneli bu böceğin içinde saklı. Larvalıktan çıktıktan hemen sonra “çöp gibi” bile denemeyecek arka bacakları şifalı yüklerle dolu. Çiçekler kendilerini meyve olgunluğuna taşıyacak arılara kucaklarını açarken arılar böylece sadece bal yapmakla kalmayıp aynı zamanda çiçeğin meyveye yolculuğunun biletini kesen de oluyorlar.

Ya arılar ağaçlarda, dallarda dolanıp tozlanma yapmasaydı! Arı, saç teli gibi ince arka bacaklarını  çiçek tozuna bulayıp bal hammaddesi yüklenirken çiçek meyveye yolcuğun müjdesini almış olur. Güzel, parlak kanatlarını sanki yaprakları kıskandırmak istercesine açan kelebeklerden çok, arıların yolunu bu yüzden gözler çiçekler. Nasıl gözlemesin! Sinesindeki toz, bala nasıl dönüşebilir yoksa? O tozlara tek bal arıları altın tozu değeri katar.

Ya bal yapmakla ya da meyveye dönüşsünler diye çiçeklerle fazlasıyla meşgul arıların şarkısının tek vızıltı makamında olması da beste yapmaya fırsat bulamamalarından olmalı. O vızıltı, aslında yörüngesinde dönerken dünyanın uğultusu kadar anlamlı. Hayatın sürdüğü ve insanlığın yeryüzünde yaşamakta olduğunu anlatan ses  çünkü. Arılar yeryüzünden yok olursa, dört yıla kalmaz insanlığın da yok olacağı feryadını duymayanımız kalmadı artık, malum. Yani arılar sayesinde gerçekleşen tozlanma yoksa meyve de yok, ürün de, yemiş de. O zaman açlık olur. Öyle önemli işte, ağustos böceğinin yapamadığını yapıp çalışkanlığın simgesi olmuş  arılar.
 
Arı dansı, vızıltıdan ayrı bir arı dili. Arılar, buldukları  balözüne giden yolu  arkadaşlarına danslarıyla anlatırlarmış.

Arının yolculuğu çiçeklerde toz toz saklı bala olduğundan tek çiçeğe konarlar.  Sinek değil ki arılar ona da konsun, buna da. Arı bu! Adı gibi arı… Duru yani.  Aparı. Bozulmayan, kokmayan tek şey. Üç bin yıllık bal bulunmuştu da bir zamanlar, hala yenebilir haldeydi. Ne derler Aksaray’da “Asıl azmaz, bal kokmaz. Kokarsa yağ kokar çünkü aslı ayran.”

Çiçek çiçek duraklardaki molalarda toplanan özlerle bala yolculuk,  aslında bir gizeme, otamaya doğru. Buram buram çiçek  kokusu arasında  bir arı ömrü tüketildikten sonra  ortaya çıkmış bir petek bal,  bir bakarsın buram buram ter dökmüş arıya bile yar olmaz. Çiçekten peteğe oradan kavanoza  şifayla eşdeğer anlamdaki bu gıdanın yerini tutacak tek bir başka gıda yok. Öyle ki küçücük arıların koskoca emekleriyle yaptıklarını ne insan eli kotarabilir ne bir fabrika üretebilir onlardan gayri. Bal, eczanın kendisi.   
 
Arılara bakınca… Bir arı kadar olamadık biz insanlar, kendi çiçek gibi dünyamızda.  Bozgunculuğu yapıcılığa; tüketmeyi üretmeye yeğlemek bal arısının doğasında yok. İşte o yüzden bir arı kadar olamıyoruz çoğu kez. Peki, ya arıların dünyasında eşek arısı olmak?

Kovan da, kovandakiler de varsa ancak o zaman var olunabileceği, yeni oğullar verilebileceği unutulmadığında, ben değil biz anlayışı tam anlamıyla kavranmış olmaz mı? Tek savunması olan iğnesini batırınca öleceğini bile bile kendini kovana siper eden  bir bal arısı olabilmek! Arı değil, arı olmak kavramı için eşek arılarına karşı çarpışıp yok olmaya razı olmak… İşte, arı bu! Hem canlı olarak hem de arılık duruluk anlamlı olarak.

Bal arısı olmak zor iş! Belki de ancak bal arılarının işi, o iş…
 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.03.2016

Paylaş :

O ÖĞÜTTEKİ GİBİ



Kimi eski sözler o kadar yerindedir ki. Geçerlilikleri yüzyıllarca sürer. Zaman aşımına uğramazlar. Hani o pek bilindik atasözü gibi; “attan usanırsan sat; evden usanırsan boyat; avrattan usanırsan donat.” Bu söz böyle söylenmiş, bundan sonra da böyle söyleneceğini bilsem de ben lafın sonunu, ‘kendinden usanırsan donat’ diye güncelledim. Zira kadınlar hakkında olur olmaz, ipe sapa gelmez, kişisel ütopyalarla dolu hiç hoş değil; ama gayet boş laflar hala fütursuzca ediliyor ve kötü bir anlama gelmese bile avrat sözcüğü anlam kaymasına uğramış olduğundan.

Bu atasözünde avrat diye anılan kadın,  aslında yüceltilmektedir. Bu laf ile hiçbir otomatik makinenin olmadığı zamanlarda çamaşırı elleriyle yıkayan, bağ bahçe çapalayan; o zamanlarda hazır giyim olmadığından biçen, diken; çobanlığını da yaptığı koyunların yünlerini kırkan, eğiren onlardan tüm ev halkına hırkasından yeleğine, çorabına ören; kışlıklar hazırlayan; bu arada da çocuk, yetmedi varsa yaşlı da bakan  evin en önceliklisi, olmazsa olmazı kadın, beden gücüne dayanan işlere koştururken erkenden çökünce belki de eşlerine öğüt  nitelikli söylenmişti bu öğüt. Bu laf ile  anlatılan kendini değil, kendinden başka herkesi düşünürken sallapati hallere düşen kadınların  fırsat bulup kendilerine  de bakabilmeleri halinde çok şeyin elbette farklı olacağı.

Malum, eskinin bakkalı bile olmayan köylerinin, kasabalarının yoğurt çalanı, inek sağanı, tencerelerle yemek yapanı hep kadındı.  Bir telefondan sonra  kasklı ya da kasksız motorsikletlere atlanıp kapıların zili çalınıp pakette dönerler, pizzalar, pideler, şişler gelmiyordu evlere. Eskilerin kadını eti iki bıçak arasında kıyarak kendisi yapardı kıymayı. Her kadın bunları gocunmadan yaparken haliyle çokça yıpranıyordu.   Gelin geldiği günlerden epeyce farklı bir görüntüye geçiyordu beş on yıl gibi kısa süre içinde. İşte saçını süpürge ederken kendi permeperişan olan, gün be gün çöken kadınların halleri böylesine ustalıklı bir lafla usanılmış atmış, usanılmış evmiş bahane edilip eşlerin kulağı bükülerek öğüt gibisinden anlatılmış olmalı.

Bu devirde kaç kişinin atı var bilemiyorum; ama benim atım olsaydı ne usanırdım ne de satardım. Uçağın, trenin, metronun olmadığı o zamanlar karda kışta; çölde, yokuşta varılacak yere atla gidildiğinden yaşlanan atlar yavaşladıkça yol uzardı. At bu,  kolayca alınamıyor. Akçeler gerekiyor kese kese. O vakit atlar satılırken evler de boyanıp pırıl pırıl, yepyeni olabiliyordu. Yani iş at ve eve gelince kolaydı da. Ya eşler… Yani kadınlar!

Kadının o zamanki yükü kılık değiştirmiş halde bugün de aynı ağırlıkla yine omuzlarında. Ev almak sonra da portakal sıkacağına kadar o evi düzmek, çocuklara ışıldaklı spor ayakkabılar alabilmenin çoklukla  kadının katkısı olmadan  olmadığı günlerde olduğumuzu bilmeyen yok sanırım. Makineler var; ama almak için sabahın köründe uyanıp temizlik için midir yoksa günün on iki saatini kaplayacak ya da sorumluluğu ağır işler için midir koşturmakta kadınlar. Gazetelerdeki “on dakika saçınıza, on dakika elinize, yirmi dakika yüz masajınıza, beş dakika ayaklarınıza” ayırın gibi önerileri görseler bile uykuya vakit bulamazken bunlara güleceklerdir. Oysa bunlar, atasözünde  salık verilen “donatmak”ın bir parçası. Yani önünde sonunda bu atasözünün yolu, Nasreddin Hoca’nın “ye kürküm, ye!” sözüne çıkıyor.

 “Ye kürküm ye” lafını hatırlatan şeyler yaşamışızdır mutlak. Siz, sizin yaşadıklarınızı düşünürken ben hemen öyküsünü çoktan yazdığım bir örnek vereyim. 

Şehrin göbeğine uzakça, hala inşaat kirleri içindeki yeni eve taşınınca araba kullanıp yoğun trafiğe girmek yerine otobüse binmek istemiştim. Üstüm başım da kaçınılmaz olarak kireç lekesi, toz içinde. Bir de o sıra saçım kesilmemiş adeta kırpılmış haldeydi. Ne toka tutuyor ne bağlanıyor. Bu halimle pek rüzgârlı mahallemizin otobüsüne ilk kez binecektim. Çok seyrek geçen otobüsün saatlerini henüz bilmediğimden sabahın erkeninde epeydir beklerken rüzgârda saçım başım iyiden iyiye dağıldı. Sonunda otobüs geldi. Şoför kapıyı açınca daha önce hiç otobüs kullanmadığım için yanımda bilet olmadığından ödemeyi para ile yapıp yapamayacağımı sordum.

Şoför, acırcasına şöyle bir baktı bana. Hiç konuşmadan eliyle “bin” işareti yaptı. Ben para ödemek için çantama abandığımda da hiç konuşmadan yine eliyle boş bir koltuğu gösterdi. Geçip oturdum. Şoför, üstü başı toz, kireç hatta temizlik suyu lekesi içinde, saçları rastgele kesilmiş ve düzensiz beni, şaşırıp temizliğe geldiğim evin durağından önce inmiş ve başka da bileti olmayan biri sandığından acıyıp almıştı. Biletsiz yolcuydum o an. O saatte otobüsün içi haftada bir temizliğe ya da her gün çocuk, yaşlı bakmaya çok çok uzak mahallelerden gelenler ile doluydu. Temizliğe giden ön koltuktaki iki kadın kendi aralarında banyo kapaklarını eski diş fırçası ile fırçalayınca çok iyi sonuç aldıklarını konuşurken çalışacağı evin durağına gelenler “işin temiz olsun, gücüm daim oldun” diyerek inerken otobüstekiler de ona “eyvallah” diye karşılık veriyordu.

Toparlak, yumuk yumuk yeşil gözlü, kısa boylu bir kadın bir sonraki durakta  inmek için kalktı. Kapıya yakın oturuyordum. Beni daha önce hiç görmediğinden buralara temizliğe gelmeye yenilerde mi başladığımı sordu. Bozuntuya vermedim. “Yeni” dedim.  “Ne zamandır çalışıyorsun?” diye sordu. “Oldu epeyce” dedim. “Kaç haftada bir temizliktesin?” diye sordu. “Hafta sonu dışında her gün” dedim. “Etrafı temizlemeyi yetiştirebiliyor musun?” dedi. “Kolayca” dedim. “Ev geniştir tabii” dedi. Cevap vermememe fırsat kalmadan otobüs durakta durdu. Bana, “işin temiz olsun, gücüm daim olsun” diyerek indi. “Eyvallah” diye bağırdım arkasından, diğerleri gibi.

Artık otobüs kullanmaya başladığım bir mahallede olunca merhametli o şoförle birkaç kez daha karşılaştım. Bu kez eve yerleşeli çok olmuş, evdeki tüm işler bitmişti. Üstüm başım temiz, saçım da hale yola girmişti.  Şoför kapıyı açınca güçlükle binebilmiştim. Akşam saatleri olduğundan otobüs epeyce doluydu. Bir an inmeye yeltendim. O zaman şoförün  sesini duydum. “Arkaya doğru ilerleyin arkadaşlar; hanımefendiye yol verin.” 

Nasreddin Hoca’ya bir selam gönderdim aynı kişi olup kılık kıyafeti ve görünüşüne göre aynı şoförden iki ayrı tavırla karşılaşmış biri olarak. “Ye kürküm ye” kuralı hala geçerliydi. Öğütteki “donatmak” da hiç eskimeyecek bir salıktı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.10.2012

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci