16 Ocak 2022 Pazar

Yovan Gibi Hissettiniz mi Hiç?

 

Zaman zaman kendini Yovan gibi hissetmeyen yoktur gibime geliyor. Dosdoğru yol almak istemeyip de keskin virajlardan, doksan derecesinden U dönüşlerine yapanlardan  başka.

Yovan, annesi ve öykülerini anlatmadan önce söze “teşbihte hata olmaz” diye başlamak, daha en başından anlatılacakların olur a, kimilerince nasıl anlaşılacağından emin olamamak anlamındadır. Binlerce yıldır deyimleşmiş verile gelen bir örnek olsa da bu ana oğulun öyküsü, yine de çarpıtılıp çarpıtılmayacağından emin olamıyoruz. Zira öyle bir kavram kargaşasındayız ki kavramlar uçuşan konfetiler gibi deli bir rüzgâra kapılmış, savrulmakta.

 

Moda denip, kimi zevklerin yıldan yıla değişmesi olağansa da kesinliği tartışma götürmeyecek doğruların, gerçeklerin modası olmadığından onlar tüm zamanların değişmezleri olarak yerlerinde çakılıdır. Diyelim ki pi sayısının ne modası olur ne de “birazcık da başka sayılar ile farklı bileşimler deneyelim, usandık 3,141 diye sürüp gitmesinden” yaklaşımı olasıdır. Kesin doğrudur çünkü. Yasadır. Matematik, fizik yasaları yani yağmuru yağdıran, şimşeği çaktıran yasalar varken  “bahçeyi sulamaya üşeniyorum; hadi, biraz yağ da rahat edivereyim” deyince yağmaz yağmur. Evrendeki, doğadaki Altın Oran’a kadar sayılar ile anlatılan değişmezlik, gelin görün ki insanın içindeki evren, yüreğindeki dünyalar olunca hem de nasıl örseleniveriyor. Nasreddin Hoca’nın çok büyük bulduğundan kuşa benzetemediği leyleğin kanatlarını, gagasını, bacaklarını kesip  “işte şimdi kuşa döndü” dediğince kuşa döndürülebiliyor. Çarpıtılıyor. Diyelim ki hiçbir doğa olayı yaşanmaksızın, sırf birilerince öyle istendiğinden Dünya’nın kutuplarından kuzeyin bundan böyle güney, güneyin de artık kuzey bellenmesi yahut  “kömür, aslında elmastır; elmas da kömürdür. Çünkü ikisi de karbondur” dediğim dedik keyfiyeti, cehalet ortamı beliriveriyor. Böylece yanlışı gördüğünden elmasa elmas, kuzeye kuzey diyen de doğruyu bilen olarak, bilmeyenler ve bilmezden gelenler arasında kalacaktır. Hatta herkesi yanıltmaya kalkıştığı bile söylenebilir, kâh ardından kâh yüzüne. Bu durumda akla ilk gelen, öyküler örtüşmese de arada kalmayı vurgulaması nedeni ile Yovan’ın öyküsü oluyor.

 

Birazdan öyküsüne geçeceğim Yovan örneğini henüz okul öncesi bir çocukken anneannem ile komşularının sohbetlerinde duymuştum. Yovan’ın annesinin, anneannemin arkadaşı, komşularından biri olduğunu sandım önce. Haline çok üzülüp,  nerede oturduğunu öğrenmek istemiştim. Çocukluk işte. Binlerce yıl öncesinde yaşamış meğer Yovan ve annesi. Anneannem, Yovan’ın annesini haliyle tanımadığını, aynı soruyu çocukluğunda kendisinin de anneannesine sorduğunu söylemişti. Anneannemin anneannesi de bu öyküyü kendi büyük dedeleri İstanbul’a gittiklerinde oradaki tüccarlardan dinleyip, öğrendiğini anlatmışmış.

 

Yahudi bir ailenin oğlu olarak doğan Yovan, annesiyle yaşayan kendi halinde köylü bir genç imiş. Yetişkinliğinde ortaya yeni bir din çıkıyor. Hz. İsa, Hristiyan dininin peygamberi olarak artık Yovan’ın yaşadığı yerlerde de duyulup, biliniyor. Yaydığı dine katılanlar oluyor. Onlardan biri de Yovan.

 

Annesine Hristiyan olduğunu söyleyip Hz. İsa’yı görmek, kendini tanıtmak üzere yola çıkıyor. Ancak Yovan, Hz. İsa’nın yanına varamadan olanlar oluyor. Hz. İsa çarmıha geriliyor. Yovan’ın annesi bunu öğrenince “oğlum Musa’yı küstürdü, İsa da onu tanıyamadı. Arada kaldı Yovan’ım” diye dövünüyor. O zamandan bugüne dek arada kalmışlar için “arada kalan Yovan gibi” deyişi hala kullanılageliyor.

 

O kadar etkileyici, içtenliği, saflığı dokunan, ana yüreğini anlatan, insan olarak herkesin bir benzerini yaşayabileceği bir öykü ki anlaşılan hikâyeyi duyan her insan, yakaladığı ilk kullanım yerinde taşı gediğine oturturcasına bu örneğe başvurmuş ki bu deyiş yaşamış. Kim neye inanmış, inanmamış değil burada anlatılan, ki o kimsenin de derdi olmamalı zaten. Arada kalmak ya da kaldı sanılmak öyle bir vurgulanıyor ki gel de yazma, hem de şu sıra.  

 

Arada kalıyoruz… Şimdilerde hele. Filtresiz bacalardan saçılan zehirli dumanları andıran tersyüz edilmiş kavramlar arasında soluk alamıyoruz. Oksijensiz kalıyoruz. Hoşgörüsüzlük, halden anlamazlık, eğrinin doğruya yeğlenmesi yükselen değerlere dönüşürse, hoşgörüyü, tüm doğruları oksijen bilenler nefes alamayıp, “hava kirli” dediğinde de arada kalabilir.

 

Bu çağın getirisince bir “arada kalmak” bu. Ne “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” diyenlerin yaşadığınca ne de Yovan’ın başına gelenlere benzer yanı var. Ama annesinin çaresizliğince bir arada kalış.  Rüzgârlı havada iki açık kapı arasında cereyanda kalırcasına arada kalıyoruz, öyle oluyor ki. Tost makinesindeki iki tost ekmeği dilimi arasında ezilip eriyen kaşar peyniri bile bizden hallice bazen.

 

Arada kalışımız, elbette, en çok dilimiz, gözümüz yüzünden. Gözümüzü yummamaktan, dilimizi tutmamaktan. Eğriler, doğru olarak sunulursa doğrunun tanımını yapmaktan. Kömür, elmas gibi gösterilmek istendiğinde kömürün de, elmasın da aynı karbon yapısında olsalar da atomlarının dizilişleri nedeniyle farklı olduklarını söylemekten.  Bilmeyenlerin başı pek rahatken pek az da olsa hala bilenler, cehalet ile bilgi arasında sıkışıp kalıyor. Dahası eğri ile doğruyu ayırt ediş bakarsınız öyle bir münasebetsizlik olarak görülebilir ki doğru söyleyeni zorda bile bırakır. O zaman, işin doğrusunu söylemek, işin doğrusu işine gelmeyenlerce bir anda dili sivrilerden,  dili kemiksizlerden, çok olanlardan, pek bilmişlerden addedilmeye çanak tutabilir.  Öyle ya, doğrular da ikiye ayrılır. İşin doğrusu ve işine gelmeyenlerin doğrusu.

 

Doğru, sapmaya uğrarsa viraj olur. Viraj, yolun eğilip bükülmesi, bazen de U dönüştür. Dönüşler, o ana dek sürdürüle gelmiş halden tavırdansa artık elmas kömür, kömür de elmas kabul edilecektir. Oysa hep ne denile gelmiştir; “dürüstlük, kişinin doğru olanı söylemek ile işine geleni söylemek arasında yaptığı seçimdir.”

 

Arada kalmak, her ortamda, koşulda birini tam anlamı ile bire bir  Yovan yapmasa da kimileyin yavan yapabilir.  Yani düz yol, fazlası ile yorucu bulunup akıl çelici bir viraja sapılabilir. Geometri gözü ile bakınca düzlemden, doğru parçasından yamuk kenara, çokgenlere geçişler olabilir. Bir kez eğri, doğrunun yerine göz dikmişse Nietzsche’nin “uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz” derken kastettiği uygarlık, ökseye yakalanmış kuş gibi çırpınmaktaki doğruların uygarlığına dönüşecektir.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 10.01.2022

Paylaş :

Susuz Dalış Dalgıçları

 

İlkokulun ilk yıllarında, Daniel Defoe’dan Robinson Cruose, Jules Verne’nin Kuzey Yolcuları’ndan tutun da Tom Amca’nın Kulübesi’nden Bülbülü Öldürmek’e elime geçen ne kadar çocuk kitabı varsa daha ilk sayfasını açar açmaz hemencecik bitiverince dördüncü sınıfta atlama tahtasına bile gerek kalmaksızın büyüklerin romanlarına sıçramıştım.


Alt katımızda oturan benden küçük arkadaşımın verdiği annesinin romanlarını okuyordum gizli gizli. Sabahın köründe. Gün ağarmadan. Gözlerim zaten bozulmuştu. O yüzden gözlük takarım diye bir derdim de kalmamıştı. Nasıl olsa bundan sonra burnumun üzerinde her gün taşıyacağım camlı metalik yüke razı olmuş, kabullenmiştim.

 

Arkadaşımın annesi, kitaplıktaki romanlarının teker teker eksildiğini fark edip, benim annem de komodinimde ha bire yeni yetişkin romanlarını görünce bir ara romansız kalıp çocuk dergileri ile yetinsem de eski mimarili, çok yüksek tavanlı tarihi bir taş bina olan ortaokulumuzun çok büyük ve zengin kütüphanesinin baş konuğu idim artık, ilkokul  bitince taşındığımız Ünye’de. Ünye Ortaokulu’nda boş geçen derslerde ben, okul kütüphanesindeki Nobel almış eserlerin peşindeydim. İlk Pearl S. Buck’tan Ana’yı ardından John Steinbeck’ten Altın Kupa’yı okuyup bambaşka bir dünyaya dalmışken elim bir yandan da Rus klasiklerine uzanıyordu. Anna Karenina, Yüzbaşı’nın Kızı gibi. Fransız ve İngiliz klasikleri de sıralarını bekliyordu. Gözlüklerim her yıl değişiyordu, artan numara karşısında. Ama olsun! Ha bire yeni şeyler öğreniyordum.

 

Okumak hiç kesintiye uğramamıştı. Ta ki şimdiye dek. Okuryazar denilen olgu biraz biraz okuryazardan başka, bilgiyi videodan edinenler için söylenebilecek bir yakıştırma olarak gördüğüm  “izlerdinler”e dönüşene kadar. Günümüz hayatında günün on üç saatine yakını yollarda geçip, tuğla kalınlığındaki kitapların zamansızlıktan kolay bitmemesi yanında alıp başını gitmekteki göz numaram yüzünden ha bire gözlük değiştirmek yıldırınca okumaktan vazgeçmesem de  “artık biraz da dinleyen olmanın sırası gelmedi mi?” diye düşündüm. İyi ki şimşek olup çakmış böyle bir fikir aklımda da başka dünyaları keşfetmişim. Okuryazarlık ikilemesini, üçlemeye hatta dörtlemeye çevirmişim.   

 

Birkaç hafta öncesine dek YouTube, hiç içinde olmadığım, yalnızca duyduğum bir ortamdı. Tek bir video izlememiştim oradan. O kapıyı müzik için bile çalmamıştım. Durduk yerde mi eskisindi müzik çalar?

 

İlk, bahçecilik sayfalarında gezinip durdum YouTube’da. Çapadan bel yapmaya işler bildik hem de yaptık şeyler olduğundan bir türlü vaktine denk gelemediğimden gerçekleştiremediğim ağaç aşısı türlerini izledim. Sayfanın yan tarafında da yeni yayınlanan videolar tanıtılıyordu.  

 

Yıllar var, belgeseller eski yoğunlukta değil artık televizyonlarda; ama nicesini izlemiştik en az on beş, yirmi yıl öncesinden. Filmlerde ve belgesellerde karşıma çıkmış Vril Kızları’na ilişkin bir video ilişti gözüme. Şu, akla ilkten iplere mandallayarak mı kurutuyorlar kraliçe pelerini gibi, gelin duvağı gibi yerlerde sürünen saçlarını diye düşündürten, hepsinin de henüz makas ile hiç tanışmamış saçları boylarından uzun kızlar.

 

O saçlara nasıl katlandıkları bir yana, acaba bir tür parola gibi, kendini anlatım yolu olan yakaya iliştirilen rozetler gibi bir anlamı mı vardı da hepsi de arkadan bakınca saçla perdelenmişti? Yanıtları öğrenmek için tıklayınca meğerse nasıl bir kapıymış çaldığım, gördüm. Aman Allah’ım, Alice bile böyle bir dünyanın içine düşmemiştir. Alice’e fark attı, harikaları olmasa da gizemlerin, kristal taşların, tarihin, müziğin, uzayın, zekâ sahibi Dünya dışı canlıların, akla gelen her şeyin anlatıldığı bu bilgi harmanı.

 

“Hitler’in uzaylı kadınları” olarak bilinen Vril Kızları’nın yaşadığı dönemin teknolojisi, bu kızların hikâyelerinin içine girince uçan dairelere kadar gidiyormuş meğer. O dönem,  aslında hiç de düşündüğümüz gibi değilmiş. Dünya’da o an için bilinen gerçekler ile görünenin gerisinde kalmış gerçekler farklı imiş. Kızlar, uzaylı olabilirmiş ya da bir gezenle iletişim halinde imişler. Saçları da devreye burada giriyormuş. Bir kristali sürdüklerinde anten görevi görüyormuş saçları. Dahası, işin ucu, yerin altındaki çok gelişmiş uygarlık olarak bilinen Agarta’ya kadar uzanmaz mı? İnci avcısı olsa insan, tarihte hep anlatılagelmiş o benzersiz inciyi asla kendi başına bulamaz. Çünkü istiridye çok derinlerde. Dal dal bitmiyor iniş. Hep yeni bir kapı çıkıyor karşıya. Her kapının ardında bambaşka konular.  Ki kapı demişken diyelim ki bir video, Star Gate konusunda. Yani Dünya’dan başka gezegenlere ışınlanıvermeyi sağlayan kapılar, geçitler olduğu anlatılıyor ülkemizde bile.  Böylesi bir başlığa gülüp geçilebilir; ama kendi içinde bir tarihçesi, dizini olan o konuları dinlerken hiç de öyle olmuyor. Eğer bugünün teknolojileri, sabırsız birince Orta Çağ’da anlatılsa  idi başına neler gelmezdi neler. Galileo’nun başına gelenlerden daha fenasını bile yaşayabilirdi böyle şeyler konuşanlar.

 

Kristaller, her birinin apayrı özelikleri olan taşlar eşsiz bir vadi orada.  Bermuda Şeytan Üçgeni’nde, suyun altında yatan ve tüm esrarengiz kaybolma olaylarından sorumlu tutulan kocaman kristal piramitten doğadan toplandıktan sonra kuyumcularda, gümüşçülerde yüzük, küpe olarak satılacak taşlara kadar ne videolar çekilmiş. Gizler, gizemler gırla gidiyor.  Son zamanlardaki videolar daha çok güncel konular üzerine. Böyle olunca yeni yayınlananlar izlenmeden edilemiyor haliyle.

 

Bunca başlık, alan zenginliği yanında gördüm ki sırf dinleyerek  bu  kadar kısa sürede edinilen bilgileri eğer tek tek kitaplardan okuyup öğrenmeye kalksam bunu ne kadar zamanda başarabilirdim! Videoları izlemeye başladığımdan bu yana öğrendiklerime kaç kitap devirdikten sonra rastlayabilirdim? Zira her bir bilgi ayrı bir kitapta yer alacaktı ve muhtemelen içlerinden hiç rastlamadıklarım da çıkacaktı. Her yazar anca bildiği kadarını anlatacaktı sayfalarda. Oysa bir saat ya da biraz geçkin bir sürede kulaklıktan dinlediğimiz anlatılanlarda herkes kendindeki farklı farklı birikimlerini aktarıyor. Herkesin değişik kaynaklardan edindiği,  belki elimizdeki hiçbir kitapta da yer almayan hazır bilgilere konuvermekmiş videoların içerdiği bilgiler. Anladım ki video izleyip dinlemek, zamandan yana pek kârlı. Güzel mi güzel bir kolaycılık; hazıra konmacılık. Ama olumlu bir kolaycılık. Ki Amerika’yı yeniden keşfetmek ne denli yersiz, gereksiz göze sokarak gösteren cinsten.

 

Bu arada elbette sırf bilim, kültür altyapılı videolar kitap nitelikli olmadığından kütüphaneleri değil, kafaları dolduruyor tek. Böylece kâğıt tozu oluşmuyor. Evet, kâğıt kokusu duyamıyorsunuz video izlerken; ancak bilinmedik sularda yapılan bir dalış tadı alabiliyorsunuz.  Tıpkı sualtının bambaşka bir dünya olduğunu bilsek de o suya dalmadıkça içinde neler barındırdığından asla haberdar olamayacağımız gibi.  Yeter ki dalgıç olabilelim! Uzaydan gizemlere, gerçekte Mars’ta akışkan su ve hayat hatta bitki ve yapılar olduğundan  tarihin gizli saklılarına, bahçecilikten salgında evde saç nasıl kesilire kadar akla gelmeyecek ne çok balık yüzüyormuş o sularda.

 

Susuz denizlere dalmak bizi alışkanlıklarımızın o kadar ötesine ki götürebiliyormuş ki müzik çalarda Strauss valsleri kayıtlı olmadığından yazarken dinlenen müzik videodan gelebiliyormuş.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 05.01.2022, 09:59

Paylaş :

15 Ocak 2022 Cumartesi

 "Güve, Küçük Kardeşi Tahta Kurdu ve Büyük Kuzeni Akrep"

 

http://www.cesmeninsesi.com/yazarlar/aysei-yasemin-yuksel/guve-kucuk-kardesi-tahta-kurdu-ve-buyuk-kuzeni-akrep/2239/


 

Dopdolu okumalar dilerim.

Dejavu yaşamaksızın :)

 

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 15.01.2022


Paylaş :

9 Ocak 2022 Pazar

Asıl Yüzümüzle Yüzleşmek

 

Bir an için bir başkası olup da karşımıza geçip kendi kendimizi gözleyebilseydik… Her şey üzerine, iyiden kötüden, herkesten nasıl da kolayca bahsederken kendimize onlara baktığımız gözle bakmadığımızı görürdük. Kendimizden ne kadar habersiz olduğumuzu anlardık. Başkalarındaki kusurları atlamadan gören gözlerimizin konu kendimiz olduğunda nasıl da kör olduğunu fark ederdik. Üstelik her an kurduğumuz “ben” diye başlayan abartı değerinde onca övgü dolu cümleye rağmen.

 

Kendimizi izleyebilseydik keşke! Film izler gibi. Yabancı gözle. Yüzleşerek. Ne kadar katlanabilir biri,  bizzat kendine? Yabancılar mıydık kendimizi, inkâr mı ederdik bu ben değilim diye?  Utanır mıydık düştüğümüz durumdan? Ya da “el âlem ne derse desin; ben hiç umursamam” desek de hakkımızdaki gerçeği örter miydi bu?

 

Kuşkusuz çok halimizden utanırdık.  Yüzleşmeler acıtıcı olabilir çünkü. Olur, çünkü konuşurken,  atıp tutarken asla yapmayacağımızı söylediğimiz, katiyen bizde olmadığını iddia ettiğimiz ne çok şeyi yaptığımızı yüzümüze vurur. Yani başkalarında kınadığımız kimi şeyleri, kendimizde de görmekten hoşnut kalmayacaktık.

 

Sözcükler bağımsız. Uçucular. Serbest bırakılır bırakılmaz havalanırlar, gaz gibiler. Oysa içlerinde hiç de serbest kalmaması gerekenler vardır elbette. Sırf o yüzden karikatürlerde sözlü kısmı içeren biçimlere “balon” denilmiş olmalı. Çünkü balonlar bir iğne ucuna dahi dayanıklılık gösteremez. Patlar. Demek ki iğne ucuna karşı koyamayacak kimi sözcüklerin ince elenip sık dokunmadan salıverilmemesi gerekir dağarcık sandığından.

 

Atıp tutmak ne güzeldir! Metropollerdeki gayet rahat evlerimizde, işyerlerimizde oturduğumuz yerden köylü de olabiliriz sözde, çiftçi de. Ay’a da gideriz, dünyaları da fethederiz. Koltuklara yaslanarak. Hepi topu üç beş sözcükle.

 

Oysa olur olmaz her konuda atıp tutanların bu huylarını tek bir sözcük kullanmadan yüzlerine vurmak var ki bu bir sanat insan ilişkilerinde. Ders gibi.  Utandırarak; ama onu küçük düşürecek bir şey yapmadan. Sadece o birini, kendi kendisiyle yüzleştirerek. Tek laf etmeden; ama laf etmişten beter ederek.

 

Böylesi örneklere sanırım en sık çalışma hayatında rastlanıyor. Hayata atılmak, okul hayatına benzemez, malum. Akşam elektrikler kesildi ders çalışamadım bahanesi okulla birlikte bitmiştir çalışanlar için. Bir yetkinlik üzere oradasınızdır ve o yetkinlik gerektiğinde anında gösterilmelidir.

 

Diyelim ki dil konusu. Herkes belli bir yabancı dil eğitimi ile gelmiştir en azından liseden. Eğitim alınmışsa o konunun içinde olunmuştur addedilir.  Sınavlara girilmiş, sınıflar geçilmiştir. Diploma da alınmıştır. O halde bu konu hallolmuştur.

 

Bir bilgisayar yazılımını ya da çok geçerli bir dili hemen herkes biliyor gözükebilir. O zaman diyelim ki İspanyolcayı çok iyi bildiğini söyleyenin önüne fazla değil, birkaç sayfa yeter bir metni bırakır ve çevirmesini istersiniz. Ya da bir konuda yazılım geliştirmesini. Daha isteğinizi söylediğiniz anda sonuç bir ifade ile yüzlerde belirecektir. Edilen lafların boş mu, dolu mu olduğu her iki tarafça da yüzleşilecek bir gerçeklikte beliriverecektir.

 

Böylesi bir deneyimde edilen sözlerin altında kalmak, boyun ölçüsünün alınmasıdır. Bundan sonra dilin ucuna gelen olur olmaz her şeyin ağızdan çıkmaması gayretine girişilecektir böylece.

 

“Hadi, bu işi kotar” denilerek birinin önüne konan bir şey, o şey ile bir nevi sınanacak kişi için boy aynasıdır. En nazik üslupla bir kişiye yeterlilik ve yetersizliklerini göstermenin yoludur boy aynaları. Kendimizi boy aynasında görmek, bazen kendimize ne kadar yabancı olduğumuzu görmektir aslında. Bu da demektir ki kendimizi ne denli tanıdığımıza dair sınav anı kapıya gelmedikçe halimizi görebileceğimiz boy aynalarından çoklukla mahrumuz.

 

Olduğundan farklı görünme savurganlığı hemen her yerde almış başını gidiyor. Söz, eğer tutuma, tavra dönüşmemişse o zaman kuru bir sestir yalnızca.

 

Peylediğimiz bir role uygun olarak kendimizi sözlerle istediğimizce çizebiliriz. “En” ile anlatılacak sıfatta bir tiplemeye dönüşebiliriz. Oysa biz, iyisiyle kötüsüyle, artısıyla eksisiyle yalnızca bizizdir. Ne bir santim daha uzun ne de kısa. Ne başka renkte lens de taksak göz rengimiz değişmiş olur aslından, ne topuklu pabuçlar çıkarıldıktan sonra da boy topuklu giyerkenki ile aynı kalır. Neysek oyuz. Tek gerçek bu! Hani başımızın kimi zaman hoş olmadığı olgu.

 

Aslında hepimiz de çok iyi biliriz ki bir şeyin en iyisini yapamamak ne ayıptır ne suç. Ama yapamayacağımız şeyleri hatta belki de küçümseyerek ondan kolay ne var havasıyla yapabileceğimizi iddia etmek, suç ya da ayıbın ötesinde bir şey. Önünde sonunda onunla yüzleşmenin sonucuna katlanılacak bir gerçek! Yetersiz yanlarımızın önüne kalkan gibi örülmüş eğreti tuğlaları domino taşı gibi bir bir yıkan şey… 

 

Her şey, herkesin elinden gelemez. Yetenek nedeniyle, ortam, şartlar nedeniyle. Ancak bir şey yapılıyorsa da elden gelenin en iyisinin yapılması iyi niyet göstergesi elbette. Kendimizi, elimizden gelmeyenleri çok iyi yapanlardan gösterirsek, bunun tüm kötülüğü kendimize dokunacaktır. Kendimizi, kendi dilimizle yaralayacak, köşeye sıkıştıracağız demektir. Öyle uluorta atıp tutarken bir gün  “hadi, yap da görelim” çağrısı alırsanız, yüzleşmeye davettir bu. Ve öyle bir davettir ki yapıp yapamayacağınız zaten davet edence çoktan bilinmekteyken amaç, sizin de bilmenizi ve kendinizi de, karşıdakileri de doğru ölçüp tartmanızı sağlamaktır.  Yani çocuk bahçesinde karşılıklı tahterevalliye binmek gibi. Bu oyun yetişkinlikte oynandığında ağır çekenler her zaman gerçeklerdir. Havada kalanlar da haybeden atıp tutanlardır haliyle.

 

Diyeceğim, olmadığımız biri, bir şey gibi görünmek isteyebiliriz. Bu insanca. Yetersiz olduğumuz yanlarımızı bilip açıkça söylemek ise hem uygarca hem dürüstçe. Ama mangalda kül bırakmayıp atıp tuttuğumuz, hiç üstesinden gelemeyeceğimiz halde yapmaya can atar gözüktüğümüz bir şey “hadi, yap o zaman!” dendiğinde ne yapacağımız ya?

 

O zaman bu kendini kandırmacalı sırça köşk, bir “hadi” diyen çıkana kadar ayakta kalabilecektir ancak.  Sıradan bir sözcük olan “hadi” sözcüğünün hayatın dersi anlamına gelecek şekilde başımıza gelmesi, kendimizle yüzleşmedir. Bu yüzleşmenin sonucu bedelini ne altının ne elmasın karşılayabileceği bir değerdedir. Değerlendirme yapmasını bilenler için tabii.

 

Bir “hadi” desek o zaman! Yüzleşilecek yanlarımıza, konularımıza.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL 11.01.2016 - 31.12.2021

Paylaş :

Uzansan Tutacağın Ay Manzaralı Çatı Dubleksinde Latte İçerken

 

Sabah, daha şafak sökmeden, alacakaranlıkta düşülen yolun sonundaki durakta, Güneş’e öykünen sokak lambalarının cılız sarı ışıkları altında beklerken gözleriniz günün ilk ışıklarının karşıda kızıl kızıl belirmesini bekler. Ay hala tepededir.

 

Yol boyunca ayrık otu gibi biti bitivermiş karşıdaki kulelerin boydan boya  simsiyah camlarında, bebeklerin karyolaları üzerinde sallanan renkli oyuncaklar gibi oyalayıcı ışık gösterisi, dibini aydınlatamayan mumlar gibidir sabah karanlığında. Rengârenk ışıklar ile kapkara camlara can katma çelişkisinin seyredildiği o saatte Ay, kuleye eğimle bakmaktadır.  Elinizi uzatsanız tutabileceğiniz mesafede değilse de sırıkla atlamada şampiyon olmasına bile gerek olmayan bir atletin rahatlıkla penceresinden arka bahçesine çıkarcasına erişebileceği uzaklıkta gibidir.

 

Bunca yakın gözükürken fırlatılan bir roketin Ay’a neden onca zamanda gidebildiğine hayret edersiniz bu yakınlığa bakarken.  Aklınıza o kule dairelerinin satış ilanlarında mutlak “Ay manzaralı son konutlar”, “bildiğiniz diğer tüm komşuları unutun. Bizim kulemizde komşunuz Ay” cümlelerinin geçtiğini düşünürsünüz. Sonraki tümce de elbette “çatı dubleksinizde lattenizi, kapuçinonuzu başka hiçbir konutun veremeyeceği bir manzarada, göğü ve etrafında kâh Venüs, Mars kâh Uranüs bazen Satürn ya da Jüpiter dolanan Ay’ı seyrederken içmeye ne dersiniz?” olacaktır. Yetmedi kulaklarınızda da İngilizce bir şarkı duyarsınız, Mars’a gitmek istemediğini anlatan bir yorumcudan.

 

Aşağıdan bakınca Ay, kulelere öyle yakındır ki eğer üzerinde hayat olsa idi Ay’ın canlılarına kuleden el sallayıp orada her sabah akşam günaydından iyi akşamlara selamlaşacak birileri olacaktı gibi gelir. Eğer Ay’da Dünya dışı canlılar olsa idi, yolun karşısında kalan kulede oynaşıp duran ışıklardan hoşlanırlar mıydı bilmem. Dünya’nın uzaydan görülen rengi su mavisi varken Ay ışığı altında yaptığımız bu görgüsüz gösteri ne kadar anlamlı gelirdi gümüşi renkli Ay’ın canlılarına?  Yine de yetersizliklerimizin böylesi bir ödünlemeye varan dışa vurumu, Ay’dan bizi izleyenleri hakkımızda fazlası ile fikir sahibi yapacaktı. Dünya’nın tam da o noktasındakilerin nasıl bir abartı, çürüme, yozlaşma, savurganlık olmadan olamayacak gösteriş içinde olduğunu anlatacaktı. Öz kültürümüzden kent kültürüne kadar ekin fukaralığımızı böyle yüksek binalar ve ışık oyunları ile kapatma çabalarımıza gülerler miydi, halimize acırlar mıydı?  Dünya dışı hiç yaratık tanımadığımdan nasıl hissederler, neye şaşırırlar bilemiyorum. Ama abartıda boğulduğumuz gözlerinden kaçmazdı.

 

Abarttık. Her şey gibi betonu, ad koymayı bile abarttık. Öyle ki geçmişten bugüne kuşak kuşak incelesek bizim toplumda her kuşakta etkisinde kaldığımız kültürlere ait adların, bizim öz adlarımızın yerine geçtiğini görürüz. Oysa diyelim ki fıkralarda öylesine bir Alman’dan bahsederken Hans; İngiliz, Amerikalıdan bahsederken George deriz bildik bileli. Çünkü onlar bebeklerine çoklukla gelenekselleşmiş adlar verirler. İsimde moda takip etmezler.  

 

Bir toplum farklı kültürlerden oluşabilir ve çocuklara verilen adların o kültürde alışıldık isimler olması beklenir.  Oysa Dünya üzerindeki en köklü binlerce yıllık kültür olup da adımızda bile sebatlı olamıyoruz. Yaşadığımız evlerin mimarisinden gelecek kuşakların isimlerine kadar her şeyde kararsızız nedense. Hangi adlardan hangilerine sıçramışız uzun atlamacılar gibi diye bakınca durum bu bizde…

 

Tarih kitaplarında, dizilerinde kalmış Batur’dan, Alptekin’den Şehsuvar’a, Şukufe’ye, Muttalip’e, Mukaffa’ya kadar uzanmış aldığımız isimler. Şimdilerde anlamına, uyandıracağı algılara bakmaksızın Lilasından Lorisine, mitolojideki Savaş Tanrılarının adlarına kadar galiba sırf kulağa değişik geldiğinden yangından mal kurtarır, selden kütük kaparcasına konuluyor bu adlar bizim bebeklere. Bu tercihlerin sonuçlarını ileride göreceğiz. Ya mahkeme kararı ile değişecekler ya da çocukların kişilikleri adlarına göre gelişecek. Diyelim ki Savaş Tanrısının adı konulan bir çocuk ileride cılız, güçsüz, ödlek birisi olursa ne olacak? Yahut adı savaş tanrısından geldiğinden bozguncuya dönüşürse ya? Ah, keşke abartıda böylesi kolaycılığa kaçmaktansa bilimdeki adımları, mimaride doğa dostluğunu, insancıllığı, uyumu, insan ve diğer tüm canlılara sevgiyi, sanata düşkünlüğü abartsaydık. Betonu abartmak, tüm bunların üzerini kapatmaktır oysa.

 

Abartı, çok dayanmaz, bir süre sonra kavlayıp dökülecek ciladan başka bir şey değildir ancak. Hiçbir cila, altta kalmış özün yerine geçemez. Abanozdan ceviz ağacına, bambu dalına, kavak kerestesine, çama vurulsa da ağacın özü ne ise asıl koruyucu nitelik odur, cila değil. 

 

Değil tüm anakaralardan,  her ülkenin her köyünden, kaç anlayıştan, görgü ve kültürden insanın yaşadığı Dünya’nın başkenti bellenmiş New York’ta gökdelenlerin bulutları delip geçmesini anlarım. Daa… New York’un banliyösü olamayacak kimi kentlerimizin karlı dağları varken belki de deprem yönetmeliğine uymayan seksen yıl ömürlü beton dağlar dikmesini anlamak olası değil.

 

Hadi, kule değil, kimilerinin villa bellediği müstakil evler yapmış olalım… Bir kere villa anlayışımız çoklukla en az iki katlı hanelerdeki ev içi merdiven ile bütünleşmiş halde hepten. Bu yüzden içinde merdiven olsun da tek, ikiz olursa da olsun kabulü görebiliyor villalar. Oysa villa dediğin asla ikiz olmaz, olmamalı. Bitişik nizam olduğunda apartmanlar gibi üst üste değil, yığılmaca; bu kez apartman yan yatmışçasına.

 

Bitişik evden bir tuğla duvar ile ayrılan yan ev, yemek kokusundan sifon sesine, merdiven iniş çıkışına kadar duvar ötesindeki komşunun evinde olan biteni duyar. Komşu tıkırtısı üst kattan değil, yan duvardan gelir ikiz villalarda. Oysa nüfusu iki milyon bile olmayan Slovenya köylerinde villaları hakkıyla yapmışlar.  İkişer katlı. Dış boyasından bahçesine sevimli ve sapsade. Düzenli. Her birinin önünde ille koca koca çiçekler açmış yaprak döken bir manolya ağacı var. Böylece manolya ağacından yayılan parfüm tüm köye, hatta uzaklara yetiyor. Seyrek seyrek serpilmiş evler en az bir buçuk dönüme kurulu ki ön bahçeden başka yan ve arka bahçeler de olsun. Baharda renk renk laleler dikiliyor Sloven köy evlerinin önlerine.

 

Hal böyle olunca konutları gecekondudan, villadan, apartmandan, rezidans diye anılan kulelere kadar biçimden biçime de soksak, kulelerin dış cephesinde ışık oyunları da yapsak anlayışımız ne ise biz içinde onunla yaşıyoruz.  Bilimden, çocuktan kadına, doğaya, sokak canlılarına, sanata, edebiyata kadar önceliğimiz, saygımız yoksa dikilen kulelerin  yanıp sönen renkli ışıltıları eğlenceli bir ışık oyunu olmaktan öte ne kadar gidebilir? Ne yeni nesillerin taşıyacağı bambaşka adlar ne de güya göğe çok yakın oturulan evler kuşkusuz bizi olduğumuzdan başkası yapmayacak, farklılaştırmayacak.  Kültür yozlaşmasına kürek çektiğimiz kayığımız alabora olmuşsa bir kez… Kayığımızı alabora eden nedenleri bulmak için de öyle uzun boylu araştırmalar yapmaksızın, halimizi bir çırpıda gösteren kestirme yol olan diyelim ki trafikteki tavrımıza, kamuya açık her yerdeki lavaboları nasıl kullandığımıza bakmak yeterli.  Fotoğraf çok net oralarda.

 

Fotoğrafa bakınca değerleri tüketme, yozluk, kültürsüzlük denizinin en dibine değmiş gibi ayaklarımız. Dedikleri gibi dibe vurmayı fırsata çevirmeyi deneyip, hız alıp yukarı sıçramazsak nefessiz kalacağız. Kaldık bile zaten çok konuda. Madem adlarımıza kadar değiştirmekte, kendimize yabancılaşmakta hiçbir sakınca görmüyoruz o zaman yalnızca bir anlığına, sıçrayış boyunca çekirgeye dönüşmekte bir sakınca olmamalı.  Yüzeye çıkana kadar. Kültürün her türlü abartıdan arınmışlık olduğunu anlayıp her şeye saygıyı, doğadan çocuğa, diğer tüm canlılara, spora, sanata kadar sevgiyi yerleştirene dek.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 27.12.2021

Paylaş :

30 Aralık 2021 Perşembe

2022 dilekleri


2022

yılında

Mutlu,

sağlıklı, toparlayıcı,

yüz güldüren, bereketli,

kardan yağmura yağışlı, dolu barajlı,

ovaları bol ekinli, dağları ağaçlı,

çocukları neşeli, kadınları esenlikte,

yaşlıları rahat, emeklisi erinç göneçte

insanları saygıdan bilince farkındalık içinde,

öğrencileri gençliğinin farkına varabilmiş

bir yıl dilerim.

 

Gerçek anlamda mutluluk içinde olacak bir sağlıklı yıl olsun...

 

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 30.12.2021


Paylaş :

29 Aralık 2021 Çarşamba

Kediler ve Arılar, Zincirler ve Halkalar

 Hep ne farklı canlılar bilinmiş kediler mi sahiplenilir yoksa kediler, sahiplerinin sahibi midir sorusu sanırım hala yanıtlanmış değil. Ama şu açık ki kediler sahip değil, yuva peşindedirler. Yaşadıkları evler onların yuvasıdır, sahipleri de sadece orada barınmaktadır. Sahipler olsa olsa o yuvanın öteberisini sağlayan,  kedinin kumundan mamasına, döşeğinden oyuncağına düşünen bir personel olmalı kedilerin gözünde. İnsana bakışlarında, yuva algılarında köpeğe hiç benzemiyorlar bu yönleri ile. Kedilerdeki aidiyet duygusu, kendini yaşadığı eve ait değil de evi kendine ait görmek iken köpeklerdeki kendini ait hissedeceği bir insan bulabilmek telaşıdır. Köpekler insanlara hizmet edenler,  kediler de insanları kendine hizmet ettirenler olup çıkmışlar. Kendinden başkasını umursamamakta kedilerin üstüne kimse olamaz, insanların kimileri dışında tabii.

Diyelim ki o ana dek sahibinin ata yadigârı vazosuna yaklaştırılmadığından vazonun sapasağlam kalmasını “sayemde” diye anlatan bir kedi, sahibinin dalgınlığını fırsat bilip vazoyu kırdığında “vazo kırılmış” havasındadır. Daha da ileri gidip açık pencereden içeri dolan rüzgâra, dışarıdan içeriye doluşan çocuk seslerinin frekanslarına kadar sorumlu tutup rüzgâra, sese “vazoyu siz kırdınız” bile diyebilir. Hatta sahipli kedi olmadıklarından kendine pek kızgın mahallenin sokak kedilerinin pencereden girerek vazoyu kırmış olabileceklerini bile ima eder.  Böbürlenmelerin başlangıç lafı olan “ben”, kabahatli olunca kullanılmaktan kaçınılan özneye dönüşüverir böylece, kedilerden başlayarak. Kabahatlerini başkalarının sırtına yüklemek için işledikleri kusurları yapmamış gibi görünme gayretindeki kediler ve kedi tabiatlı insanlardan başka bir de bal yapan arılar var ki… Ah, onların bal yapmazlardan çektikleri!

Arılar, kendilerini değil, arı topluluğunu önemseyen, “ben”den çok “biz” için yaşayan canlılar. Kovanlarının bir sahibi olsa bile kediler gibi hazır mama ile beslenmezler. Ne leşle beslenirler ne de avlanırlar. Çiçek çiçek, adres adres gezip balözü toplarlar.

Bal arıları, minicik gövdelerinde işleyip üretecekleri binlerce yıl dayanıklı bal için çiçekten çiçeğe konar,  eşek arıları da bal arılarının emeklerine göz dikip hazıra konar.  Benci değil biz anlayışlı bal arılarının  kolonilerine saldıran eşek arılarına karşı kovanlarını sonuncu bal arısına kadar savunup korumaları,  biz olmanın nasıl bir şey olduğunu kovan dolusu ölü bal arısı ile anlatma yoludur. 

“İlle ben, ben” diyeninden “anca beraber kanca beraber, hep beraberce biz” diyene insanlar da kedisinden arısına gidip gelen huyda suda. İnsan var en ufak başarıdan kazanca kimselere bırakmadan sahiplenip “bu da benim” diyen, insan var yokluktan tokluğa “biz, bizim” diyen…  Alçak gönüllülük vadisinden sarp zorluklara pek zor kavram böyle olunca “biz”. “Ben” vurgusu öyle değil ama. Başkasının keyfinden, halinden ona ne? Onun umursadığı tek kişi var; o da bıraksan gece gündüz durmaksızın “ben” diye diye anlatacağı kendisi.

Başarı değil şişirme, sıradan olsalar bile övünme kaynağı gibi görülenler sahiplenilse de sıra kabahate gelince o kabahat samur kürk olsa bile sırta geçirilmez.  Üstüne üstlük bir de orta yere fırlatılır ki nereye düşerse kabahatli ora bilinsin. Elden çıkanlar hepten kusurlu olsa da suçlusu nedense hep başka eller oluverir. En ufak bir başarı daima “benim çabam” diye anlatılır; ama başarısızlık, sakarlık, kabahatler birdenbire “olumlu sonuç vermeyen bizim gayretlerimiz” oluverir. Hayatın anlamını böbürlenmek sanan bir çocuğun  “baba, aslında takım hak etmediğimi düşünse de bak, oyunda kaptan ben oldum” derken duyumsadığı haz ileride neye evrilecektir kim bilir?

 

Biz insanlar,  oyuncu benci kedilere mi yoksa bizci bal arılarına mı benziyoruz diye şöyle bir bakınca… Bal arılarına benzeyenlerimiz yok değil; ama yükselen değer, kırıp döken kedi tavrı. Samur da olsa kimsenin giymek istemediği kürk bellenmiş kusurlarımıza, kabahatlerimize dahası suçlarımıza kediyiz, kapatmak konusunda. 

 

Biz, zincirdir; ben, zincirin halkalarından yalnızca biri. Diyelim ki zincirin halkaları teker teker çürümekte, paslanmakta, incelmekte… Bu koşullarda bir halka çıkıp da altınlarda, gümüşlerde olduğunca üzerine basılı biz ayarını ben’e çevirmeye kalkarsa o zaman kendisi sağlam kalırken diğerleri zayıfladıkça zayıflayacaktır. Zinciri oluşturan halkalar besbelli ki  çiğ süt içmiş insanların da olabileceğini hiç hesaba katmıyorlar.

 

Zincir halkalarının birbirine ilkten  verdikleri söz çoklukla “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” söylemidir. Bu söylem ortadan ikiye bölünüp, ilk kısmı görmezden gelindiğinde tüm halkalar, tek bir halka için çabalar olacaktır. Mademki zincirin gücü, en güçsüz halkası kadardır diye bellene gelmiştir o halde en başta en güçsüz halka ayakta kalmalı değil midir? Tek ben ayakta kalayım da diğerlerine ne olursa olsun pişkinliğinde olanlar yerine? Komşuluktan arkadaşlığa, yakınlara, daha dahalarına her yerde artık bu zeytinyağı gibi üste çıkma anlayışına rastlanıyorsa eğer,  toplum ne olmuştur o vakit? Yeğlenen hangi seçenek böyle anlarda? Duruma bağlı olarak biz; “biz”in kapsamı işe gelmeyince de “ben” mi?  Erdem, erdemlilik, işe gelmek anlayışında yaşayabilir mi?

 

Hani kara kışta araçların buzda kazasız belasız ilerlemelerini, sert bir rüzgârda gemilerin çapa attıkları yerden oraya buraya sürüklenmemelerini demir atmak deyimi ile özdeşleşerek sağlayan zincirler, her bir halkası “ben” denizinde boğulmayıp  “biz” denizinde yüzdüğünde sağlamdır, pektir, kırılamazdır ancak. 

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 22.12.2021

 

Paylaş :

Tırmanışın Sonu, İnişin Başıdır

 

Her doruk bir çıkışın sonudur. Doruklar, çıkışlarda sonlanışın, inişlerde başlangıcın aynı noktadaki buluşmasıdır.  Tırmanışın son adımları, inişlerin ilk adımı olmuştur daima.


Gözlemin, deneyimin bilgiye dönüşmesi, toplanan verilerin damıtılıp arılaşması ile olabilir. Arı bilgi, kadim bilgi kaftanına büründüğünde el altındaki bilgidir.  Sonraki kuşaklar hiç zahmet çekmeden hazıra konarlar böyle birikimlere. Yine de kimileri en ufak bir bilgiyi Dünya’yı yakabilecek kadar önemserken kimileri de çıkar, mirasyedinin hası olur. Ne de çok var ortalıkta şimdi onlardan. Her an tepinmekteler kadim her şeyin üzerinde.

ilginin değerini, bilenlerden olmanın  anlamının farkında olanlar çözebilirmiş meğer. Hele bir de teknoloji şımarığı olmuş, görgüyü araba sergi salonunda gezinmek sananlar için bir kez giderlerse yerine yenisi konulamayacak böylesi miraslar çiğneyip geçenlerin oyun alanına dönüşmüş halde. Bu arsız anlayış tırmanışının inişi, kadim bilgilerin silinip süpürüldüğü çöle olacaktır belki de.


Kadim bilgiler, önceki kuşağın sonrakilere aktardığı altın değerinde çıkarımlardır. Hala onları bilenlerimiz var; ama  onların bilgilerini aktarabileceği ortam giderek yok oluyor. Tarlasından bağına, dağına. Teknoloji dahası beton, geçit vermeyen surlara dönüşüyor yeni kuşağa kadim bilginin  ulaşmasında. Diyelim ki ortalık arabalardan geçilmezken son semerciyi kaybettiğimizde  semercilik de yok olmayacak mı?

 

Hiçbir çiftçi, bağcı asma çubuğunun dikilişini ders olarak görmedi;  kızına, oğluna da ders diye anlatmadı. Omcalardan budanmış üzüm çubuklarının diklemesine değil, üç beş boğumu toprakta kalacak şekilde yatay olarak dikildiğini daha kundaktayken görerek büyüyen çocuklar için ders,  hayatın kendisidir. Gül kökünün pek dayanıksız olduğunu bellemiş önceki kuşaklar, kökü sağlam gül yetiştirmeyi gülü, kökü hiç sorun çıkarmayan kuşburnuna aşılayarak bulmuşlar. Kimi güneş görmez pencereli  bodrumundan kulesine yaşanan metropolde nasıl yaşatılacak bu bilgiler?

 

Hep pek nankör olduğundan yakınılan insanın en büyük nankörlüğü oldum olası bilgiye olmuş. Tarihte filozofundan bilim insanlarına neler yapıldığına, bugün de köylülerin bile yumurtayı bakkaldan aldığına bakınca… Dünya’nın yaşı yanında hayatımıza daha dün girmiş kadar yeni teknolojiye öyle fena alıştık ki diyelim ki deprem kuşağında yaşarken bir afette yenecek şey bulamadığımızda ot yemeye kalksak hangileri zehirsizdir, yenebilir onu dahi bilmiyoruz. Kolaycılığına pek bir alışıp rahata erdiğimiz teknoloji olur a, bir anda işlemez olsa ocak ya da ateş nasıl yakılıp ısınılacak düşünmez olduk. Çakmaklara mı güveniyoruz acaba? Çakmak taşı varken birkaç kullanımda bitiverecek çakmaklara ne kadar güvenilir oysa?

 

oktandır her an uzun süreli elektrik kesintileri yaşanabileceği yazılıp söyleniyor.  Diyelim ki bu gerçekleşip iki ay elektriksiz kalmış olsak neleri neleri kendimiz yapmak zorunda kalacaktık? Kırk katlı kulelerden nasıl inecektik de markete gidip artık soğutmayan dolaplardan bozulmamış ürün bulabilecektik?  Üstelik elektrik olmadığından hiçbir üretim de, ürün de olmayacaktı haliyle. Jeneratörler ne kadar yeterlidir elektrik yokken?  Trafiğe çıkılabilecek miydi?

 

 

Elektrik hayatımızdan geçici bir süreliğine dahi çıksa o zaman tek bir şey düşünecektik. Bu şartları yaşamış eski kuşaklar ne yapıyordu? Nasıl ısınıyor, barınıyor, ne yiyip içiyordu? Öyle ya, eski neslin pakette pizzaları ve onları ısıtacak mikrodalga fırınları yoktu.

 

Bugünün elektrik olmaksızın, markete gitmeksizin hiçbir konuda kendine yetemeyecek insanları için cankurtaran bilgi, can simidi üstü tozlanmaktaki kadim bilgiler oysa. Öyle ki savaşlarda bile yardımcı olmuş o birikimler. Kurtuluş Savaşı’nda mesela. Çanakkale’de öğünleri bir tas üzüm hoşafı ve çeyrek ekmek olan Mehmetçiklerimiz, dağ çileği ya da davulga da denilen kocayemişleri toplayıp yemişler etraftan. Elbette o zamanki askerlerimizin nerede ise hepsi de köy çocukları olduklarından bitkileri, otları tedavi edici yönlerine kadar tanıyorlardı. Ne yenilir, neden kaçınılır ayırt edebiliyorlardı.

 

Çok büyük kısmı topraktan uzak şimdinin nüfusu, kadim bilgileri öğrenemeden büyüyor. Metropollü bir çocuk, yenilebilir, şifalı otları tanımazken altı aya kalmadan modeli değişen telefonların özelliklerini bir bir sayıp döküyor. Altı ay sonra yeni özellikler ezberlemek üzere. Ha bire değişen teknolojik özellikler akla da yük. Bir an gelir,  kadim bilgileri unutmuş olmanın bedeli ayaklar üzerinde duramamak olabilir. Hazırlıklı olunması konusunda hep uyarı nitelikli yazılar okuduğumuz uzun süreli elektrik kesintileri gerçekleşmeden tanınmalı otlar mesela.  Bir katkı olsun diye bilebildiklerimizi aktaralım mı?

 

Park çimlerinde bile rastlanan mora kaçan mavi ya da sarı çiçekleri bir sap üzerinde yükselen otlar çıtlıktır, hindibadır. Yapraklarından köklerine hem gıda hem de otacıdır. Karaciğeri temizler. Patates gibi yumrulu bitkiler, üçe beşe bölünüp dikildiğinde patates olarak büyürler.

 

Dere kalmadı ki kenarından su tereleri toplansın. Yosunlar da yenebiliyor; ama o bilgiye sahip olanımız hiç yok nerede ise. Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi Erzurum’da, Erzincan’da aş otu da denilen kişniş dikmeli artık çim yerine. Belki de apartmanların arka bahçelerine açılan tarhlarda maydanoz, nane, tere yetiştirmeye alışmalıyız. Maydanoz çok su ister. Tere arsızdır, iki günde tohumdan baş verir. Semizotunun, nanenin sapı toprak görse tutar. Bazı arsızlıklar böylesine faydalı ve sevimli. Ama arsızlık, yalnızca kimi bitkilerde, otlarda güzel tek.

 

Ankara sokakları akasya çiçeği kokardı eskiden.  Çocukluğumuzda Ankara’da her yan akasyaydı. Yirmi beş seneyi geçkin bir zamandır çiçekler açan, kokular yayan ağaçlar dikilmiyor. Sokakları buram buram ıtıra boğan akasyaların ballı çiçekleri yenir. Çok lezzetlidir. Yemeden önce böcek var mı diye bakmak gerek ama. Şimdilerde varsa yoksa dev bir futbol topu gibi görünen bulvar ağaçları kapladı her yanı. Hayli de geç uyanıyor bu ağaçlar, geç yeşilleniyor. Hanımelilerine adını veren uzun boğazları bal dolu olduğundan bir adı da ballıbabadır Ankara’da. Böylesi bir balı sunabilecek kovan yoktur. Nefis kokuludur. Hanımelinin çiçeğini yemezdik; ama parmak gibi boyunlarından balı içilir.  Artık top şeklindeki, geç yeşillenen meyvesiz, çiçeksiz bulvar ağaçları dikmek yerine badem, ceviz, kestane, ıhlamur, dut ağaçları dikmeli. Bunlar orta yerdeki, parasız besinler, otacılar olacak; doğal afetler hiç olmasın dilesek de ileride olması halinde.

 

Bir tür diken olan şevketi bostanın kökündeki beyaz katmandan da, köke yakın yeşil kısmından da salatadan yemeğe yapılır. Kaldırım taşları arasında bile kendiliğinden biten,  basıp, ezip çiğnediğimiz o diken toplanıp satılırken pek pahalıdır. Nohut, kuru fasulye, ıspanak pişirilirken içine bir çimdik şeker de eklenir ki kestane lezzeti sağlasın, tetiri alsın.

 

Dut ağacı, hep organik kalacak belki de tek ağaçmış. Asma yaprağı bulunmadığında dut ağacının yaprakları onun yerini tutar, sarmalar onunla yapılır. Asmaların körpe, tutunucu sürgünlerine ışkın bazen de sülük denir. Işkınlar hafif mayhoştur. Bu uç sürgünlerini dişler arasında ezerek ekşi suyundan tatmak çocukluğun eğlencelerindendir kasabalarda.

 

Tarlalarda yeşilden sarıya dönmekteki başaklar toplanıp, yakılan ateşte ütme yapılarak yenirmiş Aksaray’ın Yeşilovasında. Yani olgunlaşmaktaki buğday taneleri, şöyle bir ateşe tutulup, kılıfımsı kabuğundan ayrılarak yenirmiş. Üç beş çocuk bir araya gelince ille bir tarla kenarına oturup, yaktıkları ateşte ütme yaparlarmış.

 

Bir badem iriliğindeki cırlatan keleği çoklukla yol kenarlarında biter. Oval biçimli ve üstü dikenlidir. Sinüziti olanlar suyunu burunlarına akıtırmış. Ancak ne kadar kullanılacağını bilenler damlatabilirmiş, fazlası hayati tehlike oluşturacağından. Yakıcı bir his uyandırırmış.  Malum, ilaç olarak kullanılacak her şey kendi dozunda alınır.

 

Aloe vera, süs bitkisi olarak artık marketlerde bile satılıyor. Yanıklara sürülünce tedavi edici. Yani aloe veralar bir yerde saksıdaki yanık kremi. Aspirin, söğüt dallarından elde ediliyor desek yanlış dememiş oluruz. Ama söğüt yaprakları, oranını bilenlerce kaynatılıp kullanılmalı imiş. Yoksa mide kanamasına neden olurmuş.

 

Ihlamur ağaçları, kokusu, çiçekleri ve gölgesi ile sokakların, bahçelerin vazgeçilmezidir. Mayıs, Haziran gibi çiçeklendiğinde tek bir ağaç bile koca bir sokağa öyle koku salar ki. Çiçekler salyalanmadan toplanmalıdır. Kurutulup soğuk algınlıkları için çay yapılmak üzere. Zeytin ağacının dalı, meyvesi, yaprağı tümden şifa imiş. Hafif acımtırak tattaki boz yeşil yaprakları kurutulup çay yapıldığında sağlığa sağlık katıyor.

 

Cibes otunun, her bölgede yetişen lahananın yandan verdiği körpe tomurcuklar olduğu bir bilinse! Bu tomur tomurlar haşlanıp üzerine ister sarımsaklı, limonlu zeytinyağı ister yoğurt dökülüp tüketildiği herkesçe bellense! Atkestanesi ağacının kestaneleri yenmez; ama dolaplara konulduğunda güve savıcı. Koruyucu. Farmakolojide vazgeçilmez bir hammadde.

 

Mantarları tanımak hem de nasıl bir kadim bilgi. Ormandan uzakta olunca onlar hakkında bilebildiğimiz tek şey yıkanan mantardan sarı su akarsa o mantarın zehirli olduğu. Ama tek başına bu yeterli ve sağlıklı bir veri değil. Kasım ayı sonlarına doğru toplanan çıntar mantarının sapı başlığından ayrıldığında oluşan boşlukta kurtçuklar olabiliyor. Mantarları, otları, ağaçları tanımıyoruz. Biz doğa cahiliyiz. Öyle bir noksan ki bu! Hayati…

 

Dağlarda yetişen soğanlı hangi bitkinin yaprakları bağırsağın hem de en kötü hastalığına iyi gelir, bağırsak dostu çiriş yaprakları hangi ayda toplanır bilmiyoruz. Bilemeyecek de ülkenin üçte iki buçuğundan fazlası bu bitkiyi. Metropollerdeki dağlar, beton kuleler çünkü. Gerçek tepe silsileleri bloklara kurban edildi. Dağlara çıkılacak en uygun açı nedir insanlar bilemese de eğer önde bir eşek varsa o en uygun yolu bulurmuş. Eskiler bu yüzden dağa çıkılabilecek  patikaları eşekler ile belirlermiş.

 

Yalnızca on iki bin yıl öncesine ait buluntuların, milyarlarca yaşta olan Dünya’nın tarihini sil baştan yazdırabileceği söyleniyorsa eğer, koskoca taş kütlelerin nereden nasıl getirildiğini, nasıl kesilip duvarlara, piramitlere yerleştirildiğini açıklamakta yetersiz kalıyorsak o zaman bilgi konusunda hayli fukara olduğumuz apaçık ortada. En ufak bir bilgi kırıntısı bile küçümsenemez. Yine de annelerimizin, büyükannelerimizin hala bildiği öyle bilgiler var ki elimizden kayıp gidiyor onlar. Ki yerine yenilerini koymak kim bilir kaç bin yıllar ister. Bugünün koşullarında kadim bilginin doruğa  tırmanışı sonlandı sonlanacak. İnişe geçtiği ya da geçmekte olduğu kesin. Yok olma yolundan geri çevirmede geç kalmamalı bunca birikimi.

 

Eski, aslında hiç eskimeyecek olandır. Yeni de belki de tezden yitip gidecek olandır. Çünkü eskimemiştir daha. Toprak altında kalan en eski uygarlıklar, tarih bilgisinin en yenisini sunarken büyüklerimizin hala aklında olan, böylece bizim de hazıra konduğumuz tarımından, mitolojisinden, göğe, yere, yağışa kadar kadim bilgilere dağarcığımızda yer açsak artık!  Hala toprakla uğraşanlara sorular sorsak, sohbet etsek.  Olur da bir kadim bilgi duyarsak, bellesek.

 

Ve en önemlisi artık herhangi bir alanda ad edinip, ünlü olmanın getirilerinden nimetlenmek için muhtemeldir ki uydurduğu hayat öyküsü ile moda deyişle efsane olanların masalları, falancaların nerelerde kimler ile gezdiği gibi işe yaramaz dedikodular  yerine hayatta kalmak için tek gerçek olan ottan ağaca nasıl ekilir, dikilir, biçilir, ağaçtan ağaca aşı nasıl yapılır, otayıcı olarak nasıl kullanılır sohbetlerine kulak kesilmeliyiz.  Önceliklerimizi değiştirmeliyiz, eksilerden artılara, cehaletten bilgiye.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 11.12.2021– 18.12.2021

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Toplam da

Copyright © Acemidemirci