7 Ağustos 2022 Pazar

Anadilimizden halı dilimize siliniş

Halımız, dilimiz, yemeklerimiz, kırlarımız bayırlarımız, yaylalarımız ve daha neler nelerimiz bugüne kadar geldiklerinden çok başkalaşmış halde şimdi.

Ya tükendiler ya da tükenmekteler.

Oysa geçmişten bugüne kat ettikleri yol, binlerce sene idi. 

Şu an bilinen en eski Türk halısı olan Pazırık halısı, dokunduğu binlerce yıl öncesinden bugüne kadar pırıl pırıl gelmiş; on bin sene öncesinden belki. Korunmuş ki bugüne erişmiş. Eskiler bilinç düzeyi olarak bugünün çok önündeymiş demek ki! Yoksa gelir miydi belki on bin yıl belki daha öncesinin Pazırık halısı bugüne?

İmza olarak.

Belge olarak.


Bugün, kültürümüzün bitirdiğimiz her başlığı yemekten dokumaya, dilimizden halk oyunlarımıza, halk müziğimize, sanat müziğimize imzamızı silmek.

İmzasız kalmak demek.

Binlerce yıldır korunmuşların yok oluşu için birkaç on sene yetiyormuş da artıyormuş oysa…



Siz, eğer sizinle anılan değerlere yani kültür ögelerine sahipseniz hala varsınız demektir.

Diliniz, sizin ile mi anılıyor? Yani hakkıyla Türkçe mi diliniz? Yoksa yazmaktan konuşmaya eklektik, derme çatma, depreme dayanıksız eften püften yapılarca mı?

 

Halınız bile sizin adınız ile anılmalı. Yörük, Taşpınar, Bünyan, Muğla, Milas, Hereke, Ladik, Sivas, Kars halıları ve diğerleri olmalı evinizin her köşesindekiler. Tabii şu an için belki bir alım gücü gerçeği olsa da alım gücü yeterli iken de baş köşede reklamını şarkıcıların yaptıkları serili değil miydi? Halının  eskisi eskiciye üç beş mandala, plastik leğene verilmedi mi?


Van kilimleri olmalı mesela bir kitaplığın önüne tüm ince nakışı o kitaplara yakışır halde atılıvermiş.

Siirt battaniyeleri, istenirse kilim gibi de serilir bir keçi postu sıcaklığında.


Dokumalarınız çoklukla Buldan bezi olmalı mesela.

Şile bezi tek turistik bir ürün olarak Şile turlarından alınmamalı.

Ya da Tokat'ın el basması, geleneksel desenli sofra bezleri, yemenileri olmalı masalarda, başta, boyunda.

Karabük, Bartın el dokuma kumaşları, beş şiş ile örülen yün çoraplar nasıl işlenir, dokunur unutmamalı.

 

 Ancak…

Hereke halısının değil dokuması, tek bir  tezgâhı bile kalmamış Hereke'de deniliyor.

Fabrika halılarına rağbet edilip o canım, güzelim, göz nuru  el dokumalarına burun kıvırır olduktan sonra tezgâha oturan olmamış çünkü.

Satın alınan halı, fabrika halısı olunca el dokuma halılarımızdan yana ellerimiz boş kalmış anlayacağımız.


 Böyle olunca da...
Çinliler toplamış gitmiş tüm tezgâhları.

Sözüm ona bir Hereke evi müzesi kursak da Hereke halısı tezgâhı koyacak olsak bir odaya, koyulacak     tezgâh bulunamazmış bile.

Öyle tükenmiş bu ana ata kültürümüz bugün.
Hereke halımız artık Çin'de dokunduğundan Türk halısı değil, Çin halısı olursa ya?

Kültüre kıyılır mı?
Hem de parça pinçik kıydık kültürümüzün her bir kalemine.


Ankara'dan İzmir'e karayolu ile gidin de bakın bir…

Yedi yüz kilometrelik yolda tek bir gerçek anlamda sürü yok otlayan. Otlak da yok.

Ara sıra, o da üçü beşi geçmez yerde, sayıları onu bulmaz inek görülebilir belki. O, sürü değil ki.

Sürü, yüzlerce hayvandan oluşur. Meralar dolusu.

 

Hala bir yerde otlak var, şükür ki! Nasıl güzel! Gepegeniş çayır çimen.

Etrafında ulu ağaçlar.

Göz, sırf yeşil yere ve mavi göğe bakıyor orada.

Altı, yedi kaz bile geziniyor kala kala üç beş  tanecik kalmış  ineciğin dışında.

Neresi olduğunu yazmak mı? Asla! Çok ürkütüyor  yer adı yazmak.
Kalan tek yer de o zaten görünürde.

Sürü olmayınca eti, sütü geçin, yün de yok, deri de haliyle.
Yün yoksa kök boyama yün ipten el dokuması halı, kilim de yok.

Varsa yoksa o zaman, pet şişelerin plastiklerinin ipliğe dönüşümü sonrasındaki güya halı olmuş  fabrika halısı var; geleneksel desensiz.

Üç beş şekilsiz, anlamsız, rastgele desenin de halı, kilim gibi dili olup da bir şeyler anlatamadığı, kaba saba, kültür içeriksiz fabrika işi, dokuma denilemeyecek şeyler onlar. Üstelik reklamlar dolusu.



Halı ve sarı. Böyle derlermiş kıymetlilerine eskiler. 

Eskilerin iki değeri imiş yükte, pahada, birikimde halı ve sarı.

Halı, malum, el emeği göz nuru ve sanat. Antikalaşıyor eskidikçe.

Sarı da öncekilerin  tek birikimi olan altın.

Şimdi gerçek, kültürün göstergesi el dokuması halı da serili değil çoğu evde, sarı da belki gelin olurken takılmış birkaç çeyreğin baş sıkıştıkça bozdurulduğu ilk yardım çantası. Tükenince yardım çantası da artık yardım edemez oluyor.  

 

Evvelki kuşaktakilerin  her biri  gerçek anlamda zanaatkârmış.

Halı dokumayı da bilirlermiş, hasırı da.

Öyle ki anneanneme kadar kilim dokurmuş eski kuşaklar mesela.
Heybe de dokurlarmış, halı yastık da, minder de.

Oyalar, bir kişinin ebruliden, boncukludan işlenmiş kimlikleri gibiymiş.

Diyelim ki bir  kızın bekar mı, evli mi olduğunu oyasından saçının zülüfüne kadar anlatırmış.


Evlenen kızlara zülüf kesilirmiş, malum.

Yani belik belik örülü uzun saçlar önden, her iki  kulak hizasında birer tutamcık kesilirmiş. Yandan kısa kısa çıkarmış o saçlar ki şimdi pek moda; köylerde değil, ünlülerde..

Annem, kilim dokumanın eskilerce daha zor bulunduğundan şu sözün sıkça söylendiğinden bahseder hep;

"Halı işi, kimin işi;
Kilim işi, deli işi".

Şimdiki delilik, kültürsüz kalmak yani iletişim kurma biçimimiz olan konuşma dilimizden motiflerle ne öyküler, hem de  ne öyküler anlatan halı, kilim diline dilsiz kalmak.

Yani köksüz kalmak.

Köksüz hangi ağaç ayakta kalabilir?  Durabilmiş?

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 007.08.2022, 11:31


Not: Pazırık halısı görseli internetten alıntıdır.

Paylaş :

6 Ağustos 2022 Cumartesi

“Şaştım Aşı” ve “Eline Geçeni Doğra Salatası”

Jülyenmiş, küp küp doğranmışmış, rendelenmiş olanıymış hiçbir salata tarifine rağbet etmem. Salata benim için ana yemekten de öndedir çünkü. Hatta ana yemek benim gözümde salatadır. Salatanın tarifi, modası olduğuna da inanmam. Yeşillik aşuresi mantığı ile yanaşırım salataya.

Yemek saati deyince iki tat gelir aklıma. Bir, ocakta pişmiş dumanı tüten aş, bir de ne varsa yeşilinden kırmızısına, moruna, turuncusuna kâsede çiğden karıştırılmış olan; yani salata.

Ocağa konmadan masaya gelen, sofranın soğuk çeşnisi, salata.  Bazen bahçeden tabağa. Salata, bizde yeşilliklerin, otun zeytinyağı ve limonla harmanlanmasıyken farklı damak tatlarında çeşit çeşit soslarla başkalaşmış öğün. Çiftçilerin tarladaki, yolcuların yoldaki azıkları olan ekmek aralarına, dürümlere konulan yumurta, marul, dereotu, maydanoz, yeşil soğan bileşimi de salatanın ekmek arası olanıdır gibime gelir.

 

Yemek programlarında etli tarifler verilirken o tarifler ille biberiye, kekik, defne yaprakları ile çeşnilenir. Et yemeğine göre ot da değişir. Diyelim ki etli sarmaya, dolmaya nane, mor fesleğen yani reyhan, dereotu girmezse o sarma da, dolma da daha baştan çeşnisizdir. Malzemeden çalınmıştır hatta. Hazır yapılmış zeytinyağlı sarmaların harçlarında hadi çam fıstığı çok pahalı, anladık, koymasınlar da kuşüzümünden dereotuna, fesleğenine, taze olmadı kuru nanesine kadar yok. Belki bir gün önceki kuru fasulyenin pilavının pirinçlerinden mi dedirtecek kadar lapa, sadece tuz eklenmiş pirinçten ibaret hazır sarmaların çoğu. Yalancı dolmadan da yalancılar diyeceğim, yaprakmış, lahanaymış hazır sarmalar. O yüzden ev sarması ile çarşı pazarın hem de pek pahalı sarmaları arasındaki lezzet farkı uçurumlar kadar. Sarma, sadece üzüm yaprağı ve pirinç değil; baharatı var, otları var...

 

Yemekten salata malzemesine her şey eskilerde bahçelerden, bahçe yoksa pazarlardan sağlanırmış. Bazen de çerçiler gelirmiş kimi şeyleri satmak için. At, eşek, katır üzerinde kumaşından buğdayına köy köy gezip satarlarmış. Bir bakıma seyyar pazarlar gibilermiş.

 

Şimdi cennet gibi bahçeler yok; sera cenneti marketler var. Eskilerde yaz kış bahçelerde o mevsimin sebzesi, meyvesi yetişirken kayıt damlarındaki erzakın yetişmediği uzun kışlarda ev horantası hayli zorlanırmış. Şaşırıp kalırmış anneannelerimiz, ne pişireceğim diye. O zaman Anadolu kadını teldolabı, kileri yetikler, ne buldularsa bir araya getirip yemek yaparlarmış. Öyle bir yemek çıkarmış ki ortaya daha önce hiç pişirilmemiş; hiçbir tarife uymaz. Böylece her defasında elde ne varsa onunla yapılan apayrı yemekler ortaya çıktığından  “şaştım aşı” denirmiş bu o anlık tariflere.

 

Bu çağın insanları cep delik, cepken delik olmadıkça, marketten, pazardan bir şeyler alabiliyor oldukça her mevsim her şeyi bulup istedikleri yemeği yapabiliyor. Avokadolusundan tropik çiçeklisine kadar salatayı da.

 

Sofraların yeşil şenliği salatanın ülke isimlerinden Sezar’a kadar adlandırılmışı, falanca usulden doğranmışları bırakalım restoran menülerinde kalsınlar.  Bana öyle gelir ki onlar ev salatasına hiç benzemiyorlar. Salata, içinde domatesinden, acurundan, yeşilliğinden her otuna, havucuna, turpuna, şalgamına bazen de patatesinden yumurtasına bir cümbüş olmalı.  Tarhlarda yan yana dizili yeşillikler, otlar kâsede de birlikte olsun! Adı da salata olsun bu hep bir aradalığın.

 

Salataya maydanoz koysam aklım dereotunda, dereotu eklesem fesleğende kalınca birden ne bulunursa tencereye koyulup pişirilen şaştım aşı geldi aklıma hayli evvel. O zaman ne varsa çiğden yenecek, şaştım aşı gibi tarifsiz bir salata yapmayı yeğlemiştim. Brokolide koyulur içine marul, saksıda kendiliğinden bitmiş semizotu, tere, roka, ceviz de. Lahanalı da olur salata. Hele bir de yeşil elma rendelenmişse lahana salatasına! Budapeşte’dekilerin tadında! “Elinde ne varsa kâseye doğra” salatası yapar oldum bir baktım, içine her renkten bir şeyler doğranmış kâseler görmek isteyince.  

 

El altında en kolay bulunanlar olan domates, salatalık, maydanoz, biberli salataya, dağılmayan bir dilim beyaz peynir ya da rendesi de çok yakışıyor, hepten bildiğimiz gibi. Böyle bir kâse, önce alışverişini yap, taşı, dolaba yerleştir sonra ayıkla, yıka, doğra, pişir aşamasındaki yemek yapmaya üşenenler için de kestirmeden ve sağlıklı bir öğün. Yine de önce tüm malzemeleri sirkeden karbonata geçtiğimizden beri karbonatlı suda yıkayıp, arılayıp durulayıp süzmek elbette epeyce uğraştırıcı.  Musluk altına şöyle bir tutup yıkandı saymak da var, içe siniyorsa. Salataya konulanların doğranış biçimleri farklı farklı. Yuvarlak, uzun uzun, ay ay, rendelenmiş. Ya da elle bölerek.

 

Macaristan’da tadını hiç unutmadığım bir salata yemiştik. Kâseyi görünce ne salatası olduğunu anlamaya çalışmıştım. Meğer taze yeşil soğanların beyaz kısımlarını önce ortadan kesip sonra onları da ortalarından uzunlamasına keserek beş, altı santimlik kâğıttan şeritler gibi dilimlemişlerdi.  Yine Macaristan’da, kırmızı tuğladan, kümbet biçimindeki penceresiz tarihi yapıda, önce ısıtılmış tabaklar konulmuştu masaya, yerel giysiler içindeki sarışın Macar kızlarca.  Fırınlanmış geyik eti yanında verdikleri salatayı yemekten geyik etinden çok az tadabilmiştim. Kafile, koca geyiği silip süpürüvermişti hemencecik. İncecik doğranmış lahana salatası muhteşemdi. Ayrı bir tatta, çeşnideydi.  Sanırım elma rendesi vardı içinde. Ne idi tam çıkaramadım. Tarifine de uzun bir süre hiçbir yerde rastlamadım.

 

Bulgaristan’daki bir restoranda, yerel oyunlar eşliğinde bir yandan da ortada kuzu çevirme yapılıyorken masaya getirilen salata, görsel olarak çok farklıydı. Tabağın ortasında yüksek, sivri bir tepecik görünümündeki salatanın üstü beyaz peynir rendesi ile kaplandığından karlı bir dağı andırıyordu ilkten. Peynir rendesi altından domates, salatalık, soğan, maydanozlu bildik bizim salatamız çıktı çatalı değdirince.

 

Sakız Adası’nda, bir küçük kâsesi altı Avro’dan, dağılmayan kuruca bir tür beyaz peynir olan,  üzerine kekik serpiştirilmiş feta peynirli salatadan tatmak, yemeği bayağı ucuza getirmek oluyor. Yoksa galiba yeterince yumuşatılamadığı için kafilenin çoğunun kedilere attığı; ama kedilerin dişinin de kesemediği ahtapot, balık yemek yüz Avro’dan aşağı değil.  Feta peynirli salata, ikiye dilimlenmiş altı, yedi kiraz domates, farklı renkteki birkaç incecik dolmalık biber halkası, dört zeytin, üç beş soğan halkası, birkaç dilim de salatalıktan oluşuyor. Sos, zeytinyağı elbette.

 

Bizim salatalar gibisi yok, bu kesin. Çobanından, piyazından, börülcesinden, patates salatasından yumurta salatasına çeşidimiz bol. Salatanın şölene dönüştüğü yerlerimiz de var elbette. Hatay mesela.

 

Hatay’da bir restorana girdiğinizde yemekten önce masaya gelenler zeytinli, otlu bir toy havasında. Zahter salatasını sevmeyecek kimse yoktur. Aromalı salataların adresi, Hatay. Yine turistlerin çokça geldiği bizim bazı otellerimizde lahana, doğranıp üzerine sultani kuru üzüm serpiştirilerek sunuluyor.

 

Bir de mayonezli salatalar var ki onlar ne kadar salatadır emin değilim. Yarı salata, yarı yemeğimsiler. İçinde sosis olan bile var. Öyleleri melez bir salata türü olmalı. Biraz etli yemek, biraz çiğ sebze karışımı olduklarından. Kimi salataların üzerine de alenen çiçek ya da yaprakları serpiştiriliyor, malum.

 

Salata denilince herkesçe akla ilk gelen eminim çoban salatası olmalı. Dağın başında, domates, salatalık, biber, maydanoz ve çobanların olmazsa olmazı soğan ile karılıp ya dürüm katığı olan ya da bulgur pilavına yufka ekmek çalınarak yenilen salata yani.

 

Salatanın ne özel isimler, ne yosun isimleri ile adlandırılmış olması, ne de falanca usulle doğranmış olmasından ziyade baklagiller ile kuru meyvelerin bileşimi olan aşurenin muhteşem bütünlüğünce bir yeşillik, ot kaynaşması, karışması olmasını yeğlerim. Mevsim salatası adı, kulağa en güzel geleni bu konuda. Mevsimin yeşilliği, otu ne ise, salata da o!

 

Yemeksiz salata olur da salatasız yemek olmaz gibime gelir hep!

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 04.11.2019 – 30.07.2022

 

Paylaş :

Sen Üstünü Çizersin, Ben Altını ya da Çeşme Değillemeleri

Tatil denildiğinde adı akla bile gelmezdi. Ta ki magazin sayfalarının anıp durduklarından oluncaya dek. Ne olduysa bir Çeşmedir tutturuldu Bodrum, Marmaris, Kuşadası, Antalya bitince. O gün bugündür Çek Cumhuriyeti, Karlovy Vary’deki  kaplıcaların suyunun sıcaklığında olmasa da burukluğundaki zaten kıt Çeşme suyu azaldıkça azaldı. Çeşme, adının aksine hiç de su zengini bir yer olmadı. Deniz suyu da içilmez, tarla da sulanmaz ki.

Çeşme’de tatlı su hep sorundu. Sitelerinde her gün su kesilir.  Denizi doya doya yüzülecek cinsten değil pek. Dalgalar döver, bildiğiniz tokatlar. Yüzme bilmek bile yetmez bazen. Plajlarda esen rüzgâr,  kumu yola taşır. Ağzınız kum dolar. Şaka değil, gerçek bunlar. Ve dişleriniz arasında kumların gıcırdadığını duyarsınız. Çeşme denizi yüzmekten çok sörf içindir çoğu kez. Plajları size kumdan öğün sunan Çeşme’nin değillemeleri ilk su ile başlar.

Diyeceğim, her anlamda Çeşme’nin suyu, suyunu çekti. Çeşme’de gerçek yaşayan sayısı yani kış nüfusu kırk sekiz bin olduğundan alt yapısı, çalışanları ancak bunca kişiye göre iken bayramda, tatil mevsiminde bir buçuk milyona çıkan nüfusu kaldırmayacağı elbette besbelli. Yani küçücük bir yer ancak bir metropolün kaldıracağı kalabalığı ağırlayamaz. Ama bu ufacık yerlere yüklendikçe yüklenmekten vazgeçmiyoruz. O zaman Çeşme olsun, Datça olsun, başka bir yer olsun oraları ora yapan başta doğal ve tarihi ne kadar nitelik, güzellik varsa üstleri çiziliyor. Hem de alev isi ile. Hal böyle oluca da bu durumun doğuracağı geri dönülmez zararların da altı çizilmeli o halde. Kalem ile tabii. Malum, yarara olan üstünü çizmek değil, altını çizmek!

Bugün televizyonda izledim. Van Gölü’nde yüzme etkinliği yapılmakta imiş. Hoşnut kalınacak bir etkinlik. Çok geç bile kalmışlar bir iç deniz kadar büyük gölümüz varken. Keşke yaz tatilleri artık orada da yapılsa. Van Gölü, neden Van’ın denizi olmaz ki bir türlü? Neden yaz tatillerinde yakınında dağlar, yaylalar ile tatili çeşitlendirecek Van doğası, yeni Bodrum, Çeşme yapılmaz? Hem sodalı olduğundan yüzenlerin saç rengini kısa zamanda açıp neredeyse sarartan Van Gölü suyu inanın Çeşme denizi suyundan sıcaktır. Buranın deli rüzgârı, sıcak çaya üfleyip soğutan nefes gibi deniz suyunu soğutur durur.

Türkiye haritasında ne kadar yer tuttuğu belli Çeşme, her şeye susuz artık. Doğasına, tarihine, yük kaldırma gücüne kadar saygıya susuz. “Bir yarımadacığa, anakara muamelesi yapılırsa o adacığa ne olur?” sorusunun cevabı şu an çoğu yeri kül halindeki Çeşme’de apaçık ortada.

Nüfusu kırk sekiz bin kişi olunca çöp kutusu, çalışanı, imkânları ona göre olan Çeşme sıkış tıkış oldukça kendisi bir çöp kovasına dönüşüyor.  Gelenler insan ve insanlar her yana alışkanlıklarını da götürür. Dönerken de kimileyin yanlarında getirdikleri kedi köpeklerini burada terk ederler. Kuşlar azalsın diye herhalde. Oysa Çeşme, her yanında sakız ağaçlarının fışkırdığı bir köşe olmalıydı. Ancak fışkıranlar sakız ağaçları, zeytin ağaçları, incir ağaçları, narlar değil. Hoyrat ayaklar, eller.

Siz tutun, bir avuca bir bidonluk şeyi sığdırın. Bir avuca bir kazan su doldurmaya kalkın. Çeşme işte şu an tam da o bir avuç durumunda.  İçine doluşmanın bedeli makiliklere, ardıçlıklara çıkıyor. Zeytinlikler, kavun tarlaları, ardıçlıklar azalıyor. Bu azalmaların, dahası yok olmaların sonuçlarını belki henüz tam olarak görmedik. Görmeye başladık elbet; ama en son makilik de elden gittikten sonra, bir vakitler tüm sahillerine oteller, konaklama alanları, yazlıklar yaptıran İspanya’nın portakal ağaçları kalmadığını görünce hepsini yıktırdığı gibi şey olabilecektir belki de, kim bilir?

 

Toprağı, adaçayı bitecek kadar sert bir yer Çeşme. Ama magazin sayfalarında nedense hep tatlı hayatın eli, bucağı. Burada yaşayanlara hayat hiç de öyle kolay değil. Ha bire çıkan yangınlar sırasında yanan ormanın, makiliğin kıyıcığında olduğundan yakınlardaki sitenin otoparkına sığınan kirpi, bu kez yanarak değilse de araç tekerleri altında ezilerek yok oluyor. Kırçıllı oklarının hala durduğu içi boş derisi, Çeşme gerçeğini yüze vurur cinsten.  Böyle giderse çok yakında yuva yapacak tek bir alan bulamayacak tilkilerin açlıktan kaburgaları sayılır hale gelip, eğer kuyruğu da olmasa bir kedi türü sanılacak kadar küçülmeleri demek bu gerçek.

 

Bir yere yol gitmeye görsün, o yol ile çok şeyin de yolu açılıyor olmalı ki eski bozuk yollar varken ortada olmayan pek çok bozulmalar çıkıyor yol geçtikten sonra. Diyelim ki keskin virajların ardı ardına sıralandığı yolu pek bozukken Datça, Datça idi. Doğası ile, koyları ile. Çeşme otobanında hız sınırının en az iki katı süratle seyredenlerin, Çeşme’nin herhangi bir yerinde araçlarını park ettikten sonra Çeşme’ye de, her yana da nasıl davranacakları az çok bellidir. Sıradan bir örnek olsun diye yollarda kendi can güvenliğinden başkalarının canlarına düşünmeyenler, ormanları ve barındırdığı tüm canlıları da önemsemeyecek elbet. Bu anlayış yüzünden leyleğin kuşa döndürülmesince bir katlanışta şu sıralar Alaçatı olsun, Ovacık olsun, Germiyan, Ildırı ya da başka başka yerler olsun. Belli ki kıyı kasabası, kentleri için deniz artık eskisi gibi ödül değil. Deniz, bin bir türlü çiğnenişe katlanış da olurmuş meğer.

 

Çeşme, eğer bilincine varabilirsek aslında tarım için yaratılmış bir yer. Tıpkı Sakız Adası gibi. Öyle ki denizi bile tarıma hizmet eden bir boğaz oluşturuyor karşı ada ile. Yanılmıyorsam Büyük Boğaz diye bilinen Sakız Adası ile Çeşme arasında esen rüzgâr, bir ağacın dolar ağlamasını sağlamaktaymış. Sakız ağaçlarından damla sakızı akıtarak. Bakıyorum da Çeşme çarşısında hemen tüm esnaf, dükkânı dışında telefonu ile oyalanıyor. İçeride kimse yok. Bu acı bir tablo. Eğer sezonu kısıtlı bir yerde dükkânınız var, satış grafiğiniz de o sezonda gelenlere bağlı ise dükkânın arı gibi işlemesini beklersiniz haliyle. Ancak köye kurduğu tablasında acur satıp çocuk okutan kadınlardan bir sezonluğuna dükkân kiralayanlara herkes maliyeti yüzünden bu işi seneye yapamayacağını söylüyor. Oysa sakız ağaçları, turist gelsin gelmesin, dükkânlarda müşteri olsun olmasın yüksek gelir demek. Sakız ağaçları yaşadıkça reçinelerini salgılayacaklar ve her koşulda kilosu bir asgari ücretten daha pahalıya satılacak.

 

Buraları benimsememe neden olan ilk özellik her yanın doğal SİT alanı olması idi, otuz yılı geçkin bir zaman önce. Bu otuz yıl içinde Çeşme’de beton çoğalırken başta doğal SİT alanlarının öneminin perçinlemesi ve korunması beklenir.  Deee… Bir de ne duyalım! Önce birinci dereceden doğal SİT alanlarının çoğu ikinci dereceye sonra birkaç yıl içinde üçüncüye düştü. Derken SİT alanı olmaktan çıktı o canım ardıçlıklar, sakız çalıları dolu yerler, zeytinler, şifalı otlarla kaplı makilikler. On beş yıla varan bir zaman öncesinde. O sıralar belli başlı kentler zaten çoktan metropole dönüşmüş ya da dönmekteydiler. Orta büyüklükte bile sayılamayacak kentler bile artık beden ölçülerine sığamaz oldular. Metropol olduklarında da kaplarına sığmayan sıvılar gibiydiler.  Sonunda megapol niteliğine kavuşsalar da bu beden ölçüsü bile dar gelmeye başladı bu obezliğe. Öyle ki İstanbul başta olmak üzere kimi kentlerimiz pek çok Avrupa ülkesinin kat be katı kalabalıkta. Diyelim ki nüfusu iki milyon var yok Slovenya o kadar yeşil ki.           Bunu sırf Alp Dağları’nın cömertliği ile başarmıyorlar. Sahip oldukları tüm değerlere bağlılar, koruyorlar. Bir de İstanbul’a bakınca…

 

Çeşme’nin kesilen, sökülen, yakılan ardıç ağaçlarının reçinesi bile başkadır. Siyah beyaz eski fotoğraflarda kalmış gelin telleri kadar ince, dokunaklı görünürler. Güneş altında altın bir tel gibi parlarlar.  Ardıç çamlarının sütannesi ardıç kuşudur. Ardıç çamları da ardıç kuşlarının beslendiği tek sofradır.

 

Tüm bu zenginlik ile çevrili sitelerin etraflarından her sene epeyce ardıcın kökten gitmiş olduğu görülür oldu. Kış sonrası her Çeşme’ye gelişte hiç yoktan yere, olmayacak bir biçimde dönümlerce ardıç ağacının yok olması buranın tablosunu, özelliklerini değiştiriyor. Tam anlamı ile bir başyapıt olan gerçek resmin üzerine karalama,  uydurma bir resim yaparcasına.

 

Çeşme’nin şimdiki görüntüsü, diyelim ki alışverişte sepete atılanların listede üstünün çizilmesince bir karalamaca. Üstü çizik çizik, çarpılar atılmış sanki. Çizikler yangın isi ile atılır oldu haylidir. Küçük, şirin balıkçı kasabalarından obezlikten kendi kabına sığamayan yerleşim yerleri haline gelmiş Alaçatı, üstü ilk karalanan.  Derken Zeytineli, Ovacık. Tarihi, doğal SİT alanı Ildırı’ya çivi dahi çakılamazken kibrit çakıldı. Onun da üstünde yanık izi, isle karalanmış bir çizik yarası var artık. Çeşme, makiliklerden yüreklere yangın yeri artık.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 20 – 23.07.2022 

Paylaş :

27 Temmuz 2022 Çarşamba

O Şairimiz Haklı; ama Ankaralılar Çok Haklı

Şu sıra çok sık rastladığım bir paylaşım var.

Çok değerli, şiirimizin en seçkin isimlerinden, hepimizin çok severek okuduğu dizelerin yazarı şairimizin  hem de nasıl güzel yazdığı Ankara, İstanbul ve İzmir'i karşılaştırması üzerine bu paylaşım.


Elbette söyledikleri doğru. Ankaralılar ve su üzerine yazdıkları milimi milimine doğru hem de.

Ankaralılar için "denizi su bilirler" diye bahsediyor çok değerli şairimiz.

 Doğru.

Denizi su biliriz biz.

Çünkü deniz, suyun yatağıdır.

 

Deniz, gaz ya da buz değil. Buhar değil. Petrol değil.

Metal değil, kaya değil. Tahta değil.

Su! Biraz tuzlusundan.

Balıklı, yengeçli, kalamarlısından.

 

Ankaralılar maviyi de yani suyu da, yeşili de yani otu, ağacı ormanı da onlara gerçekte sahip olanlardan çok daha fazla sever. Bu yüzden her yanda ağaç, çiçek olsun isterler.

Malum, havuz dışında denizimsi genişlikte su isteyince olmuyor; ama yeşillendirme uzun sürse de eke dike oluyor.

Yıllar süren didinmeler ile.

 

Bu didinişten kaçan Ankaralı hiç olmamış ki seksen küsur yıl öncesinden beri, bulvarlar dolusu, çapı bir metreye varan çınarlarımız, atkestanesi ağaçlarımız var.


Ağaçlandırılmış ve bugün orada keklik, göçmen kuşlar, kara kızılkuyruk kuşu, çit kuşu, sıvacı kuşları, ötücü kuşlar, kaplumbağa, şahin, tilki, kirpi, boz tavşan yaşayan alanlarımız var.

 

Boz dağlarımız artık çoklukla yeşil.

Eskiden yeşil bilinen kentlerden kat be kat yeşil artık Ankara hem de.

 

Fidanlar karasal iklimde nazlı büyüyor; ama olsun varsın. Geç büyüsünler, yetişsinler de tek.

Büyüyorlar nihayetinde.

Sonuçta artık silsileler ağaçlı tepelere dönüştü.

Yeşile boyanmış haldeler.

 

Bunu, elleri ile emek emek diktikleri fidanları üşenmeyip yıllarca elleri ile Güneş altında sulayan öğrencisinden gönüllüsüne Ankaralılar başardı.

Su ve çaba ile.

 

Su olmasaydı diyelim ki Ankara’nın tonu, rengimiz bozdan yeşile dönmeyecekti.

Yeşil tepelerimiz olmayacaktı.

Mavi deniz de!

Su varsa deniz var.


Deniz sudan ibaret, değil mi?

Suyu çekilse geriye tek kum kalır.

Çöl gibi yani.

Bildiğin çöl!

 

"Deniz" sözcüğü bile kupkuru gelir Ankaralılara.

Su olduğu vurgulanmadıkça!


Büyük ve çok sevdiğimiz şairimiz çok haklı.

Deniz bizim için çöl değil, sudur.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 27.07.2022, 21:21

Paylaş :

Tabelaların Gözyaşı

 

Felicita Park Residans, Lila Concept Studios, Siesta Oranj Towers… Bir göz odacıktan birçok odalıya yuva bellenen evlerin yer aldığı sitelerden tutun da oyuncak dükkânlarına kadar tabelaların üstlerinde yazılanlar artık böylesine el, böylesine yabancı. Geceleri ışıl ışıl, gündüzleri yorgun caddelerin tabelalarında bu tür adlar zaten epeydir gırla giderken şimdi de -yoksa “home” diye İngilizce mi yazmalıydım- onda kendimizi yansıttığımız, onun da bizi yansıttığı evlerimizin olduğu sitelerin adlarına bakınca adresimiz sanki yurtdışında gibi.  Sitelerimizin yani ultra modern köylerimizin tabelalarına kadar yazılanlar böyle ise eğer, o zaman bu aykırılık için de bir yazı yazmak şart olur!


*****

Neredeyse on beş, on altı sene önceydi. Bir toplantı için Fransa’nın güneyine gidecektik. İki bayandan oluşan küçük bir kafileydik. Toplantı tarihi hayli önceden belliydi. Önerilen otellerden birini seçip odalarımızın ayırtılması isteğinde bulunduk. Bir de teyit istedik, odalarımızın ayrıldığına dair.

Teyit gelmedi bir türlü. Ama bizim hareket günümüz geldi çattı. Önce Paris’e oradan Fransa’nın güneyine uçacaktık. Orly Havalimanı’nda güneye gidecek uçağımızın kalkışı için epeyce beklememiz gerekiyordu. Bu da Fransa’nın güneyine gece saat ondan sonra varacağımız anlamına geliyordu. Uzun bir yolculuk olacaktı Ankara, İstanbul, Paris ve sonrası hesaplandığında. Yorucu da olacaktı elbet. Gider gitmez otele yerleşip, uyumalı ve ertesi günkü toplantıya hazır olmalıydık.

 

Yarın yola çıkacak olmamıza rağmen hala otel teyidimiz gelmemişti. Telaşlanmıştık haliyle. Oysa otelde yerlerimizin ayrılmış olduğundan haberdar edilmemiz için kaç ileti atmıştık. Posta kutusuna her baktığımızda yeniden bakmamız gerektiğini anlıyorduk. Ertesi gün yola çıkacaklar olarak akşamüzeri de posta kutusunda bir ileti göremedik. Rahatsızlık verici bir histi bu.

Yola, belirsizlik içinde çıktık. Ancak biz yolda iken aranan Fransa’da, telefonu açan kişi önce mırın kırın edip ardından patronunu bağlamış. Mırın kırın etmiş çünkü toplantılar da dahil iletişim dili İngilizce olmalı iken Fransızca konuşulmasını beklemiş telefonun diğer ucundaki görevli. İngilizce bilmesine rağmen ki bilmiyor olsa zaten o görevde olamayacaktı Fransızca konuşuyor ve ısrarla sürdürüyor bunu.

Meğer bize önerilen oteller içinden tercih ettiğimizi İngilizce dilinde bildirdiğimiz için göz ardı edilmiş iletimiz. Oysa yazılı olsun sözlü olsun o alanda geçerli dil Fransızca değil, bizim iletide kullandığımız diğer dil. Zaten Fransızca da bilmiyoruz. Dolayısı ile de otel rezervasyonumuz teyit edilmemişmiş.

 

Biz iki bayan, neden bir türlü otel rezervasyonu teyidimizin gelmediği konusunu kurcalayıp, son anda bile ille teyit beklediğimizde diretmeseymişiz de gecenin bir vakti hiçbir tanıdığımızın olmadığı Fransa’nın güneyindeki otelimize gitseymişiz eğer, ortada kalacakmışız. Hem de belki de birkaç gün boyunca kalacakmışız. Çünkü tam o sırada, gittiğimiz yerde havacılık fuarı olduğundan oteller tümden doluymuş. Tek bir oda dahi yokmuş boş.

 

Biz Fransa’nın güneyine indiğimizde gece saat onu geçmiş, hava çoktan kararmıştı. Gümrükten yorgun argın çıkmıştık ki havaya kalkmış bir elin tuttuğu kâğıtta adlarımızı görünce otele gidemeyeceğimizi anladık. Demek ki biz havadayken yapılan telefon görüşmesi sonucu indiğimizde karşılanmamızı gerektirecek bir durum çıkmıştı ortaya. Bizi karşılayan görevlinin minibüsümsü kocaman bir aracı vardı. Bagajımızı ona yükledik.

 

Havacılık fuarı nedeniyle konaklayacak tek bir oda dahi bulunmayan burada, bu yetkili bize bir öğrenci yurdu ayarlamış. Çoğunlukla uzak doğuluların kaldığı bir yurt olduğunu gördük gidince.  

 

Yurt, pek çok binanın serpiştirildiği çok geniş bir yerleşke içindeydi. Yurt binasına girip odalarımıza doğru giderken dikkatimizi ilk çeken koridorların bir sokak kadar uzun, çok dar ve zikzaklı olmasıydı. Yer, halıyla kaplıydı. Turuncuydu galiba. Ya da ona benzer bir renk.

 

Odalarımıza girdiğimizde hemen karşıdaki yatakların fazlası ile dar ve küçük olduğunu anında fark etmiştik. Biz de öyle boylu poslu değildik; ama bize bile küçüktü. Sanki Pamuk Prenses ve Yedi Cücelerin cüceleri konaklıyordu burada. Bir de kesif bir baharat kokusu duyuluyordu odada. Burada uzak doğuluların kaldığını ister istemez hatırladık baharat kokusunu alınca.

 

Oda her ihtiyaca cevap verecek nitelikte değildi. Yine de bu gece konaklayacak bir yer bulduğumuz için sevinçliydik. Yarın fuarın son günü olduğundan boşalan yerler olursa belki eli yüzü düzgün bir otel bulabilirdik. Bu geceyi sokakta geçirmediğimiz için mutlu halde arkadaşımla birbirimize iyi geceler dileyip odalarımıza çekilmeden önce, o an aklımıza bizim tabelalar geldiğinden olacak, hem de otellerde tek bir boş odanın dahi bulunmadığı böylesi civcivli günlerde Fransızca yazmadığımız için iletilerimizi dikkate almayan görevliye nedense hiç kızmayıp onu takdir bile ettik.

 

Hep duyardık zaten öteden beri “Fransızlar başka dili bilseler de konuşmazmış” diye. “Fransızca, Fransa’nın çimentosudur” diye. Görevli kadın çimentoya bir fiske olsun değsin istemiyordu besbelli.  Kullanmaması gereken kendi anadilini kullanmakta bile bile ısrar etmiş olsa bile kendince geçerli gerekçesi apaçık karşımızdaydı. Belli ki böyle davranarak ülkesi için bir şeyler yaptığını dahası iyi yaptığını düşünüyordu. Ben, olsa olsa, kendi ülkesi ve dili için çabalayan insanları böyle bir hatada dahi takdir edebilirim. Organizasyonunu yaptıkları toplantıda, bizi, gurbet ellerde, gece yarısı otelsiz bırakacak kadar çimentosunu sağlam tutmaya kararlı bu kadına kızmayı sonraya bırakıp yaptığının nedenini ve önemini anlamaya çalışmak o an bana daha anlamlı, akılcı ve yarar sağlayacak bir yaklaşım olarak gözüktü. Kadın neyi, neden yaptığını biliyordu. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Bunun yanıtı için bir de dönüp biz dilimize, değerlerimize, kültürümüze ve geri kalan her şeyimize zarar gelmemesi için nasıl davranıyoruz diye kendimize bakmadan edemedim.

*****

Fransa’dan döndükten sonra özenti bile denemeyecek kadar anlamsız, neye hizmet ettiği düşünülünce akla tek bir seçenek dahi gelmeyen, bazen kimisi yarı Türkçe yarı İngilizce bizdeki tabelalar gözümüze daha bir battı. Diken gibi.

 

Bir kebap evinin, bir dönercinin, simitçilerin yabancı dildeki tabelaları altında ya da adı Sunset Towers olan evlerde oturunca biz, başka bizler mi oluyoruz?  O tabelalarda kullanılan dillerin simgelediği, ta nicedir özendiğimiz uygarlık düzeyine bir tabela ile anında ışınlanıyor mu oluyoruz? Uygarlaşıveriyor muyuz konutlarımızın, alışveriş merkezlerimizin üzerinde yabancı dilde tabelalar asılı olunca? Eğer öyleyse ne kolaymış doğasından tarihine müzesiz, sanatsız, sıra beklemede sabır gerektirmeyen, birçok kavramı sindirip benimsemeyi hiçe sayarken yabancı dilde tabelalar asarak hallediliveren uygarlık denen şey de canım.

 

Başka dillerde tabela merakı ne demektir? Ne içindir? Neden kendi dilimiz dururken o dilde doğmadığımız tabelalar tercih edilir, asılır? Başka ülkelerde Türkçe adlar mı veriliyor en ünlü restoranlara, alışveriş merkezlerine? Bir tabelada yarı İngilizce yarı Türkçe bir ad yazılıysa o tabela hangi dildendir? Üstelik yabancı sözcükler sıkça da yanlış yazılırken? Türkçeye ettiğimiz yetmiyormuş gibi bir de başka bir dile daha eziyet ederiz böylece.

 

Yabancı adlı tabelalar altında yiyip, içip, alışveriş yaptığımızda kendimizi daha mı iyi hissediyoruz? Yabancı dilden tabelalı bir kafede mola verdiğimizde ya da bir sitede yaşadığımızda kendimizi kim gibi, ne gibi hissediyoruz? Yoksa o yabancı dilin simgelediği uygarlık ile sadece bir tabela sayesinde özdeşleştiğimizi mi sanıyoruz?  Peki, o tabelanın altından kalkıp trafiğe çıktığımızda dilin sahibi ülkedekiler gibi uyuyor muyuz trafik kurallarına? Kırmızı ışıkta duruyor muyuz; yahut da “bu hızla şimdi kim duracak” diyerek gaza basıp yol kendisinin olduğu için hareket etmiş, içinde çocukların da olduğu araçlara çarpıp canlar mı yakıyoruz? Lüks arabamız ile seyirdeyken orta halli, eski ve ucuz arabalar ile bayan sürücüleri sağa sola kaçıştıracak makaslar atarak mı ilerliyoruz şehrin göbeğindeki trafikte? Ya da oralarda hiç yabancı dilden tabelalar olmadığından mı buruşturulmuş sigara paketi, boş cips ambalajı, su şişeleri, kâğıt mendiller fırlatılıyor arabalardan yollara? Ya doğaya bıraktığımız mangal atıklı çöp poşetleri?

 

Bir ömür verilip çalışılarak hak edilen emekli ikramiyesini aratmayacak paralarla okutulan çocukların aldıkları eğitimi yansıtmaları beklenir. Ama en pahalı eğitimi almış çocuklardan yansıyan, telefon mesajlarındaki tuhaf dilden başka bir şey değildir. Diyelim ki “diyor” fiili “dio” oluveriyor. Kısaltma filan ile de açıklanamaz bu. Çünkü kısaltmalar, apaçık ki kaliteyi kısaltıyor. Dilimize çok büyük zarar veriyor. Eğitim, zarar vermek için alınmaz oysa. Şimdi akla nasıl gelmez Fikret Kızılok’un “Why High One Why” şarkısı?

 

Ya egzozlar? Eğer az önce yabancı adlı bir tabelanın altında kapiçino içtiysek ve birazdan gideceğimiz evimizin olduğu sitenin adı da bir batı dilindense…  Green Forest Park Rezidans gibi. Ne kadar uygar olduğumuzu tabelalarımız üzerinde yazanların belirlemekte olduğunu gem de nasıl bellemişken tam şimdi kalkıp da ne kadar medeni olduğumuzu irdelemeye gerek var mıydı sanki? Dükkânların, alışveriş merkezlerinin, sitelerin adı yabancı ise biz de o dildekiler kadar uygarız, öyle mi? Değil elbet! Biz dilimize yabancılaşırken başta uygarlığa yabancılaşmıştık…

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 01.08.2014 – 18.07.2022, 22:14

 

Paylaş :

20 Temmuz 2022 Çarşamba

Damla sakızının erişilmezliği, hurma zeytinin bulunmazlığı

Alıştığım bir tür kahve, sudan başka tek içeceğimdir.
Ne kola, ne şu bu, enerjili enerjisiz başka bir şey ile hiç aram yok, malum.

Ancak o kahveyi içmek giderek çetrefilleşecek gibi.

Bir paket kahve 55 lira şu an.
Bildik bir marka değil.
Çok çok az üretiliyor.
Normalde de diğer kahvelerden farklıydı fiyatı.
Ama bu denli değildi tabii.

Tek İzmir, Kemeraltı'nda bir yer üretiyormuş.

Mayıs ayında 50 liraydı.
Bugün, Temmuz'da 55 lira.
O da yalnızca bugünün fiyatı.
Yarın gelecek yeni siparişler aynı fiyata olmayacakmış.

Çuvalda filan değil, hep bildik boyuttaki kahve paketi bu.
Ama... Damla sakızlı.

Damla sakızının kilosu bugün için beş bin lira. (5.000 lira)
Çeşme'nin yanan her makiliğinde kül olan sakız ağaçları ile bu gelir de yanıyor.
Malum, tek Çeşme ve Sakız Adası sakız ağaçları damla sakızı akıtıyor.
Buraların rüzgarı nedeni ile.

Başka yerdeki diyelim ki İstanbul'daki, İtalya'daki sakız ağaçlarından damla sakızı elde etmek mümkün değil. Yalnızca ağaç olarak yaşıyorlar, sakız salgılamıyorlar.

Çeşme'nin şimdi doğal SİT alanı olmaktan çıkarılan her yanı da, makilikleri de sakız çalısı ile dolu.
Sakız buraların yerli bitkisi!

Onlar budansa, vaktinde çizikler atılıp reçinesi akıtılsa ve böylece damla sakızı elde edilse bu ürünün bir kilosu, bir asgari ücret ederinden bile fazla fiyata belki de bir haftaya kalmaz.

Çeşme yanarken yanan ilk şey zeytin ağaçları, sakız ağaçları, ardıçlar.

Çeşme yanarken damla sakızından gelecek gelir ve şifa da yanıyor. Ki bu geliri tek Sakız Adası ve biz yani Çeşme elde edebilir Dünya'da. Ama biz, sakız ağaçlarına kadar yakınca Dünya'nın ilaç olarak da kullandığı, sütlü tatlıdan, lokumdan, kurabiyeye, mide ilacına damla sakızından edinilecek tüm gelir elbette Yunanistan'a kalıyor.

Ne kadar bonkörüz, anlamak mümkün değil.

Bugün tek bu değildi hoş olmayan haberler.
Hurma zeytini de bulunmaz olmuş.
Ne gelirse o türmüş artık satılan.

Yangın ne kilosu 5.000 lira olan damla sakızının ağaçlarının hatırını sayıyor ne de kendi dalında olgunlaşıp, dalından koparılıp hiçbir işlem yapmaksızın yenilebilen hurma zeytinlerinin hatırını.


Biz ne yapıyoruz! ! ? ?

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL, 20.07.2022, 21:21

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Toplam da

Copyright © Acemidemirci