17 Şubat 2020 Pazartesi

Kayan Yıldızlara Göktaşı Denir ya da Kurbağanın Gözü Patladığında



Yıldızlar da kayar malum. Gökte yıldız olmaktan yerde göktaşı olmaya bir düşüşle. Yıldız tozu diye bilinirler hatta sonrasında. Fildişi kulesinden obruk obruk göçüklere indi şimdilerde bir deyiş; “de facto”…


Futbolun tepesindeki bir oyuncunun  birinci ligden birdenbire amatör lige düşmesi gibi günlük hayata düşüverdi, siyaset bilimi ile sınırlı bir  terim olarak bildiğimiz bu  kavram. Artık günlük hayatın sıradanlıklarından zira oldu bittiler!  De facto, emrivaki bir anlama sahip. Oldu bitti gibi.  “Ben yaptım, oldu!” tınılı.  Olmaması gerekenlerin, “olmaz da ne demek! Ben istedikten sonra!” taşkınlığına boyun eğmişi.


Eğer bu çağı bir kavramla ansaydık, en yerinde olanı “oldu bitti” çağı olurdu belki. Oysa çağlara demir, tunç gibi madeni adlar, teknoloji, bilgi gibi bilimsel adlar veya orta çağ, yakın çağ gibi tarih sınıflamalı isimler veriliyor. Demek ki bu çağın göbek adı da var. De facto Çağı.


Olmamış mı hiç, oldu bittiler tarihte? Olmuş elbet. Cehaletiyle anılan dönemlerde, ortaçağ karanlığında. Matbaanın, teknolojinin haliyle Google’ın olmadığı, bilim insanlarının başına ne işler gelebildiği devirler yaşanmış. Evet bugün mektuplarımıza kadar elektronikleşip, farklılaştı her şey. Posta güvercinlerinden sonra postacılar da görünmez oldu. Posta kutunuz, bilgisayarınız artık. Yine de bir yandan bilimin sağladığı teknolojiyi kullanırken bir yandan da bilime dudak kıvıran insanların kimisi giderek cahilleşmekte. Onların bu yanları ağır bastıkça da dünyanın başına gelenler!!!  


Değişmek, değişmez kuraldır; yüzbinlerce, milyonlarca yıl içinde depremler, yanardağ patlamaları, korkunç sellerle dünyanın yeniden yeniden şekillenmesi gibi.  Karalar denize, denizler karaya dönüşürken sular altında kalmış heybetli dağların zirveleri  ada oluvermiş. Böylesi doğal değişimler kaçınılmazken bir de insan eli, açgözlülüğü ile oldu bittiye gelmiş yıkıcı değişimler var.

 
Eskinin ulaşımından haberleşmesine, pulundan posta çantasına, kara trenine şimdi her şey müzelik. Bilimin her ileri adımında yerlerini yeni buluşlara bıraktılar, değiştiler çünkü. Değişmemekte körü körüne ısrarlar da var ama.  O ısrar öyle bir nokta ki içine girilince göçük altında kalınacak tekinsiz bir maden ocağı gibi. Karanlık, tekinsizdir. En karanlık olan da sonunda sabaha kavuşacak olan gece değil, cehalettir. Cehalet edebiyatı, bilimi, sanatı bilmeyi geçin, en başta kendini bilmemek.


Cehalet, “biz köylüyük, aklımız ermez, okumadık ki” demek değildir. Cahil de bunu diyebilen değildir. Bunu diyecek kapasitedeki biri bilgedir de üstelik kendini ölçüp tartabildiği, bazı  bilgilerden noksan kaldığını ifade edebildiği için. Bunu diyen kişi, gelişmiş bir kişiliktir, durum değerlendirmesi yapabilendir. Fizik kimya bilmedikleri için değil, bakış açısında, kavramada, algıda yetersizliklerini bilmediklerinden cahiller, cehaletin kıskacındakiler. Cehalet tam da budur işte. Kendinin, dünyanın farkında bile olmamak. Kurumuş gölüne suyun gelmesini beklerken gözü patlamış kurbağalar gibi ah, ne çektik bundan! Neler çekiyoruz hala…


Cehalet, dizi dizi de factolar yani oldu bittiler  katarının lokomotifine dönüşebiliyor. Her şeyin bir ölçüye göre yaratılmış olduğu bilgisi, olan biteni anlamlandırmanın anahtarı iken cehalet su geçirmez çorak toprak gibi. Her şey bir ölçüye göre yaratılmamış mıdır oysa? Suyun ölçüsü, H2O’dur.  Ne oksijen, ne de hidrojen  tek başlarına su değildir. Su, atmosfer, yağmur, kar, gece gündüz dönüşümü belli ölçülere göre gerçekleşir. Dünyanın kendisi ve güneş etrafındaki dönüşü, ölçülerden biridir mesela. Ölçüden habersiz olmak, ölçüsüzlüktür. Yani koyu cehalettir.


Diyelim ki tutup aşırı yağış alan  heyelan bölgesine evler yapalım. Haliyle şiddetli yağmurla toprak kayacak. Hal böyleyken evlerin neden uygunsuz yerlere yapıldığından değil de olmayacak gerekçelerden bahsedin! Dere yatağına yapılan evlerin baharda karlar eriyince su altında kalacağını bilmek için meteoroloji ya da jeoloji mühendisi filan olmak gerekmiyorken  dere yataklarında yaşayanların uykuda sele kapılıp boğulması anlaşılabilecek bir şey mi? “Akıl dururken akılsızlığın sonucu bu!” demeyelim hiç. “Ben yaptım oldu”, “olur olur, bal gibi olur” yaklaşımını doğa dinlemez, affetmez; gördük kaç kez. Onun kuralı, kendi kurallarıdır. Ölçüsüdür  yani.


Amazon’daki yağmur ormanlarının insan eliyle yok olmasının sonuçlarını  insanın hırslarında, yanlışında  değil de  akla, bilime aykırı, olmayacak başka başka  şeylere yüklemek, cehaletin ta kendisidir.  Oysa cep telefonu, buzdolabı, televizyon, internetin olmadığı kaç yüzyıl öncesinde “tarihin laboratuvarı”, “her taşı bir hesaba göre yerine koymuş” denilen Mimar Sinan, bilimin o çağda bulabildiğince ortaya koyduğu ölçüyü bilmekle kalmayıp, uyguluyordu. Rastgele değildi yaptıkları yani, hesabı kitabınca. İstanbul’un deprem bölgesi olduğunu bilmeyen inşaat mühendisi yoktur, bunu Mimar Sinan da biliyor, nem almayacak biçimde attığı temellere kadar da bilgisini kullanıyordu. Mimar Sinan’ın ustalarından öğrendiklerine  kendisinin de kattıkları ile yaptığı eserleri işte sırf o yüzden,  olması gerektiğince olduğundan onca şiddetli depreme rağmen hala ayakta, hep örnek verildiği gibi.  Oysa şimdilerde on yıllık apartmanlar deniz kumlu,  midye kabuklu, iki ince demirli kolonları ile yerle birken. Bu farkı görmek için cehaletin önyargılı bakışından arınmış anlayışlar şart değil mi o halde? Anlaşılan, bir şeyin farkında olmak için onun göz önünde olması değil, önce görebilecek yetide gözlerin olması şart.


Hala kullandığı harca denk harç yapılamayan Koca Sinan’dan beri fersah fersah ilerlemesi hatta hatta Ay’a, Mars’a gidilmesi ile sonuçlanması beklenecek çabalardan vaz  geçtik,  temel sağlam olmazsa çatının başa çökeceği gerçeğini bile umursamaz olmuşuz kimileyin. Kendini umursamayanı doğanın hiç mi hiç umursamadığını unutmuşuz, tüm uyarılarını da yok saymışız.  Yok olmak, böyle başlıyor işte tabiat karşısında.


O halde başlarımızı iki elimizin arasına alıp her şeyin bir ölçüye göre olduğu bildirimini unutmadan, önyargısız özeleştiri yapabilecek miyiz?  Kuraklıktan kırılan, hava yerine zehir soluyan gelecek nesillerin lanetler yağdıracağı kuşaklar olmak istemiyorsak, yaptıklarımızın yapılması gerekenler mi yoksa kaçınılması gerekenler mi olduğunu  irdelemeye tezden  başlasak…


Başlarsak eğer, gökyüzünde hep ışıyacak yıldız olarak kalacağız. Başlamazsak eğer, cehalet karadeliğinin yuttuğu  yıldızlardan olmak işten bile değil!…
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 03 - 06.02.2020

Paylaş :

14 Şubat 2020 Cuma

İki anlamlı gün; 14 Şubat

İki anlamlı bugünü, 14 Şubat’ı kutlarım.

İlki herkesin bildiği gibi sevgi ile anılan gün.

Her ne kadar adı “Sevgililer Günü” olduğundan tek bir kişinin kast edildiği düşünülse de sizin için “Sevgili” olan her şey, herkes, her bir güzellik ile  mutluluk içinde geçmesini dilerim.

Bu vesile ile sevgiyi anmak öyle  yerinde ki. Çünkü sevmez olduk, insanlardan özellikle de insanın çocuk yaştakilerinden başlayarak. Ağacı, otu, çiçeği, böceği, hayvanı, doğayı sevmez olduk. Kitap sevmek, kitap okumaktır. Kitap okumaz olduk. Sanatı sevmez olduk. Edebiyatı, içinde “ah denk gelinse de şöyle afili bir söz edebilmiş olmak için kulağa çalınsa” denilen beylik sözlerin  saklandığı kapağı açılmaz kitaplarda sakladık.

Kadınlar en saygın  varlıklar olmalı iken   olmayacak şeylere maruz kalır oldu. Değerler değersizleşmekte. Değerler sevilmez olursa değersizliğin çıtası yükselir oysa.

İkinci çocukluklarındaki yaşlıları görmezden gelir olduk. Yaşlıların halini hiç anlatmayayım. Onların kimisinin  hikayelerini bilmeyenimiz yok gibi. Tüm bunlara rağmen;

Dünya Sevgililer Günü kutlu olsun.

Sizin için sevgili her neyse.  Çocuğunuzdan evcil hayvanınıza, Mehmetçik’in göğsünde sakladığı resimdeki güzel nişanlıdan kitap sevenler için kitaplarına, evsizlere, kimsesizlere kutlu olsun.

İkinci anlamı da bugün ayhı zamanda DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ.

Bir öykü yazarı olarak benim için bu diğer anlamı elbette çok başka. Ve sevgi ile anılan bir güne denk gelmesi Öykü Günü’nün  tesadüfi olmamalı.

Tüm öykü yazarlarının, okurlarının ve okumaya henüz başlamamış olsa da bir okur olmasını dilediklerimizin ÖYKÜ GÜNÜ de kutlu olsun.

O halde, bir öykücü olarak Sevgililer Günü için yazdığım bu öykümü ağacından kuşuna, edebiyatından doğasına, insanına, gölüne, nehrine, bilimine seven herkese ithaf ediyorum.

 14 Şubat Dünya Sevgililer / Öykü Günü’nde, 14 Şubat için yazılmış
“14 Şubat Gülleri” adlı çalışmama;

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli bir iki anlamlı gün dilerim.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci9, 14.02.2020

Paylaş :

13 Şubat 2020 Perşembe

Dala konmuş yağmur damlasından yıldızlar

Bir yokuşun baharda çiçekleriyle, yazın kırmızı elmalarıyla şenlendiren  körpe ağacı, kışın yaprağından, çiçeğinden, meyvesinden  yoksundur.


Belki de bu yoksunluğun farkında, hala güne dönememiş, hala gece siyahındaki sabah vakti yağmaktaki  yağmur, daldan düşmemek için çırpınan  damlaları,  dalların bahar çiçeklerine, yapraklarına, yazın meyvelerine nazire yaparmış gibiydi.


Dallara birkaç saniyeliğine tutunan damlalar, dala konmuş yıldızlara da damlacık yürekleriyle nazirede bulunuyordu. Parıl parıl.


Gün ağarmamış karanlık sabahın saat yedi otuzunda, elinden geldiğince parıltısı ile yolu ışıtmaya çalışan yağmur damlalarının kış dalında konaklama anı...

12.02.2020 tarihinde, dün, çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci9, 13.02.2020

Paylaş :

12 Şubat 2020 Çarşamba

“Ayakları Birbirine Dolaşır Halde” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
12.02.2020

Not: Bu kareyi 2018 yılı Mayıs başında, Urfa - Adıyaman ziyareti sırasında, Adıyaman'da  çektim.
Paylaş :

8 Şubat 2020 Cumartesi

Hava pusarıksa, kar lapa lapa demektir


Paylaş :

7 Şubat 2020 Cuma

Karın çizdiği leopar deseni

Dün, karın belki de bugüne dek en güzel yağdığı gündü.

Kısa sürede eriyecek olsa da mantoların üzerine, kollarına koca leopar desenleri gibi benek benek düşüp geçici desenler oluşturan  lapa lapa yağış her zaman olmuyor.

Bazen küçücük taneler halinde yapıyor. Toplu iğne başı gibi.

İri iri taneler halinde düştüğü an fotoğrafı çekilse, hiçbiri bir diğerine benzemeyen  kar tanesi şekillerinden kim bilir hangileri fotoğraflanmış olur.  

Kar, buğulu konfetiler gibi düşerken havanın rengi değişir. Bulanık beyazımsı olur. O beyaz hareketlidir. Pamuksu bir görünüme bürünür gözün görebildiğince. Yukarıdan yere.

Gök görünmez, o yüzden gökten yere denmesi abes kaçabilir.

Eğik ve kırık kırık beyazımsı sicim parçaları gibi yere düşerken suyun kar taneli şiiridir  bu yağış.

Dün, Ankara böyle bir şölen yaşarken o güzelliğin kaydettim.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.02.2020, 22:05
Paylaş :

Tost Olan Ekmek Dilimleri Arasındaki Peynir Gibi


Nereden baksanız en az yirmi yıl geçti. Kapıdan başını uzatıverdiği günden bu yana. Kafasını uzatıp kaçamak bir “günaydın” dedikten sonra tam gidiyordu ki oda arkadaşım seslenince durakaldı. Hal hatır sorunca “preslenmiş demir gibiyim. Demirliği kalmamış halde”  derken iyi değildi belli ki. İşi sıkıntılıydı. İçine işlemiş olmalıydı bu durum.

Nasıl olduğumuzu sorduğunda arkadaşım gülerek  “demirin pamuğa evrilmişi gibi” dedi. Sıra bendeydi. “Preslenen demir gibi olmasak da aslında hepimiz tost makinesinde kızaran tost ekmekleri  gibiyiz sence, öyle mi?” diye sordum.

Bu kez daha bir abandı kapıdan. Omuzlarına kadar gösterdi kendini. Gülüyordu. Alaycı mı demeli, ağlanacak hale gülermiş gibi mi demeli tam kestiremedim o an. “Ben öyle bile değilim” dedi. “Ben, tost makinesinin içinde kızaran tost ekmeği dilimleri  arasındaki  peynir gibiyim. Onu görmezden, bunu duymazdan gel, idare et, sen yaparsınlar ile nereye kadar dayanırım bilemiyorum” derken bulunduğu koşulları anlatıyordu. İçinde biriktirdiklerini, sorunlarını etrafına açıkça söyleyemiyor, kendi gibi olamıyordu iş ortamında. Belki aile içinde, arkadaş çevresinde de. Söyleyebilmek, söylenmemenin anahtarıdır oysa. 

Çok geçmedi, yine böyle kaçamak bir günaydınla odamıza uğramışken antidepresan ilaçlar kullanmak zorunda kaldığından bahsetti. Ve bunu söyleyen sadece o değildi o sıralar. Giderek artıyordu.

İnsanlar kendilerini tost peyniri gibi görmeye başladılarsa dardalar, zordalar demektir. Üstesinden gelemedikleri hayat koşulları bozuldukça ruh sağlıkları da bozuluyor, apaçık. Başka başka nedenler ile başını yastığa koyunca aklından kovamadığı sorunları yüzünden uyuyamayanlar, çıkmazlardan şimdilik de olsa uzak kaldığından rahatça uyuyanlar için en  önemli sorun olmalı aslında. Zira yılgın insanlar çoğaldıkça toplumun çehresi kararacak. Gülmeyen, somurtkan, giderek içe dönen veya saldırganlaşan bir hale gelinebilecek. Çoğu insan tarafından hayat, cendere, kıskaç, kapan gibi görüldükçe yaşamdan kopuşlara ilişkin neler duyduğumuz ortada her gün,

Maddi sorunlarına hiçbir çözüm bulamamış iki çocuklu bir aileden dört kardeşe toptan yok edebiliyorlar kendilerini.  Yahut evin babası, kışın çocuğuna bot alamadığı, sabahları okula giderken cebine harçlık koyamadığı, evine tek bir ekmek getiremediğinden karısını baba evine  gönderip canından vaz geçiyor. Onların hepsi ruhu, yüreği, kırılma noktaları olanlar. Onlar, insan. Toplum, çok hücreli tek bir vücutsa, onlar tek tek hücreler. Bir ailenin, kişinin bile zorda olması ciddi bir sinyal tüm topluma. Hadi giderek  bu çaresiz kalmışlık hissi yaygınlaşırsa yaygarası koparmak için. Galiba olabilecek en faydalı ve yerinde yaygara da budur. Bu yaygara, aslında toplum odaklı olmaya gidişte ilk adım olan insan odaklılık adımıdır da. Toplum, insanlar bütünü malum, uzayda bir bulutsu değil. O halde toplumun iyiliği, onu oluşturan bireyin iyi hissetmesinde yol bulabilir. Öyleyse insanı es geçmek,  topluma “ne halin varsa gör!” demek olmaz mı?  
 
İnsan dediğin etten kemikten, taş değil. Canı yanan, içi sızlayan. İncinir de, kırılır dökülür de. İşte önce  bir insanın, ardından giderek başka insanların  çözümsüzlüğü, yol alabilecek ortam bulursa bir ilmeğinden sökülmeye başlamış örgüye benzemez mi o vakit toplum?  İnsan, örgünün ilmekleri olduğundan temel taştır! İlmeklerin kaçırılmaması halinde toplum pek olacaktır. Bireyleri ne kadar kavi, toplum da o kadar kavi demektir. Baş edemediği şeyler karşısında psikolojisi bozulmuş insanların etraflarına etkilerinin nasıl olacağı hepimizin sorunu değil mi? Ya da  yaşanan psikolojik sorunların zamanla  fizyolojik sorunlar doğuracağı besbelli değil mi?

Şimdinin insanı, kendini insan gibi değil de kızgın iki çelik levha arasında kızarmaktaki tost ekmeğinin içindeki peynir gibi hissediyorsa bu soruna kulak tıkanabilir mi? Yetişeceğimiz onca koşturma içinde kendimizi hatırlamazken insan olduğumuzu unutmaktayız  aslında. İnsan olmanın anlamını unutmuş çoklukla da otuz yaş altındakiler için alışılagelmiş kavramların değil, yükselmekteki yoz kavramların, davranışların geçerli olduğunu üzülerek görüyoruz. Saygı, nezaket, incelikler hasıraltı edilebilir oldu mesela. En basitinden kuyrukta beklemek, öndekilerin sırasını kapabilmek açıkgözlülüğü  gibi algılanır oldu.  Kendini ifade etmek deyimi ne kadar  ağızlara pelesenk moda deyiş olsa da kendini kendi değil, dizilerden derlenme beylik laflarla ifade ettiğini sanıyor çoğu anlayış. Ettiği lafı kimin söylediği ya da hangi kitapta geçtiği hakkında da hiçbir fikirleri olamıyor haliyle bu makas atan türedi tiplerin.
Şartları giderek daha çetinleşen megakentlerin, metropollerin nüfusunun henüz beş yüz bin bile olmadığı dönemlerdeki koşullarda olmayan  bizler için zaman,  soluk almak kadar önemli oldu. O eski dönemlerin  yol dahil sekiz saat bile olmayan belki, çalışma süresi şimdi yol dahil on üç saati aşabiliyor. Yani günün kaç saat olduğu ile hayatımızdaki mesafeler ters orantılı. Diyelim ki iş saatlerinden başlayarak günümüz şartları, günümüze uygunlaştırılsa da bir nebze soluk alınabilse. İnsan olduğumuzu hatırlasak hobilerimizle. Ters orantılar düzlüğe çıkaramayacağından şimdilere ilişkin yakındıklarımızı hem de nasıl anlatan Lev Tolstoy’un sözüyle pekiştirelim,
“Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder de kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez.”

İşte o yüzden toplum olgusu insandan başlayarak algılanmalı. Bir kişinin kendi başına çözüm bulamayıp çaresizce kıvrandığı sorunlar nedeniyle yaşadığı acı, sonra tüm toplumu üzecek acılara dönüşmesin diye.  İnsan varsa toplum var; insan sağlıklı, bilinçli, aklını kullanabilir, düşünebilir, mantıklı ve esenlikte oldukça toplum iyi, güzel, seçkin ve yaşanabilir olacaktır.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
28 – 29.01.2020

Paylaş :

6 Şubat 2020 Perşembe


“Kayan Yıldızlara Göktaşı Denir ya da Kurbağanın Gözü Patladığında” adlı çalışmama;

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL Acemi Demirci), 06.02.2020

Paylaş :

1 Şubat 2020 Cumartesi

Sebzeci kadın, eşeği ve sebze küfeleri


Tarlası, bahçesi yoktu. Devletten kiralardı  birkaç dönüm, sonra da ekerdi.

Yazın hasat ettiklerini, domates, salata, bamya, kabak, fasulye, patlıcan, salatalık, biber en çok da kavun ne varsa eşeğine yükler, site site gezip satardı.

Birkaç yıl evvel bana ille “bunu çekeyim” diye bir karpuz sattı. Çekeyim yani tartayım demek istiyor.

O karpuz meğer çocukluğumun  çekirdekleri iri taneli olan genetiksiz karpuzlarındanmış.
Kesince arkasından ettiğim teşekkürleri duymadı tabii.

Yolunu gözlerdi herkes.

Bazen  başka sitelerde bitirirdi mesela az hasat ettiklerini, o zaman sitemlere cevap yetiştirirdi bir yandan terazide sebze, kavun tartarken, bir yandan para üstü sayıp bir yandan para alır öte yandan da eşeğinin bahçelere dadanmaması için çırpınırken..

Eşeği hep yorgun, kendisi pek gayretli idi. Ailecek bu sebze satışından geçiniyorlardı.

Sonra, artık kiralanamaz oldu yıllarca ekip biçtiği yerler.
Geride bu pozları kaldı.

Karnını, doyurduğu karınlar ile doyuran sebzeci kadın ve hem makilikleri birlikte aştığı yol arkadaşı hem de sebzelerin taşıyıcısı eşeğinin Eylül 2014 tarihinde çektiğim fotoğraf karesi, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.02.2020

Paylaş :


‘Tost Olan Ekmek Dilimleri Arasındaki Peynir Gibi” adlı çalışmama;



linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.02.2020

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci