22 Mayıs 2019 Çarşamba

Kırmızı poz


Aynı baharın aynı karedeki ikizleri.


Bu sabah çektiğim bu karem,

fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
22.05.2019

Paylaş :

19 Mayıs 2019 Pazar

Leylek yuvası ve sakinleri; anne leylek ve üç yavrusu


Havanın puslu, kapalı olduğu bir Nisan gününde, götürdüğümüz kabanları yağmurluklardan fırsat bulup da ilk kez orada kullandığımız, leyleklerin baraj suyu kenarındaki yuvalarında yavru büyütürken karelenebildiği bir Elazığ günüydü 03.04.2019.

O gün, Karakaya Barajı kenarında, Elazığ’da çektiğim bu karem, tüm fotoğraf gruplarım -bird watcing and…………- ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.05.2019

Paylaş :

18 Mayıs 2019 Cumartesi

SESSİZ BEYAZ EV



Baharın leylak kokulu taptaze havası yokuş çıkmayı nasıl da kolaylaştırıyor. Bunda, ikide birde gördüğüm sarıpapatyalar ya da çiçeklenmiş elma ağacının resmini çekmek için duraksamamın da payı var. Serince rüzgâr, soluklandırmak için doğanın nefesini üfler gibi. Yokuş, anayolda bitince karşıya geçmek için bakınırım, ilkokulda öğrendiğimce. Önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa.

Hiçbir yana bakmama gerek kalmadan bir jandarma minibüsü belirdi tam gözümün önünde. Hoş, bizim buralar jandarma  kontrolünde  olduğundan bunda şaşacak bir şey yok. Ama farklı bir his kapladı içimi. Değişik bir duygu gölgeledi bahar havasının tazeliğini.

Eve girip  çantasından kol saatine tüm gün ya da yol boyunca hamallığı yapılan her şeyden kurtulmak ne keyif. Bir de balkondan arkalara bakıp nefes almak. Bahar uyanışının tazeliğiyle hücreleri doldurmak. Nisan ayının eli değince çiçekler açmış  ağaçları seyretmek.

Tepeler sakin. Ne tilkilerden birini  ıssızda  kıstırıp da durmaksızın havlayan köpeklerin  sesi var ne de sesi kısılmış bir köpeğin havlamasını andıran tilki çığlığı. Ne şahinler  görünürde ne  keklikler ötüşüyor. Bahar çökmüş arkalar, baharın kokusundan sarhoş sanki. O kadar sessiz her yan.

Ama… İşte orası sakin değil gibi. Birkaç dönümlük koskoca bahçesi olan, kendisi de en az çeyrek dönüm üzerine kurulu iki katlı müstakil evin etrafındaki bunca araba da ne? Demin gördüğüm jandarma aracı, ambulanslar, üzerinde olay yeri inceleme yazan şu araba? Ne olmuş olabilir ki balkonlarında, pencerelerinde bir kez olsun insan gözükmeyen o evde?  İçinde kimse yaşamıyormuş gibi ıssız, havalar ısınınca kırk yılda bir misafirlerin uğrayıp bahçede kiminin koskoca mangal başında, kiminin şezlonglarda güneşin tadını çıkardığı, bekçi köpeklerinin ev sahibinden daha çok gözüktüğü bu evde ne olmuş olabilir ki? Üstelik köpekler eve kimseleri yanaştırmazlar, hemen havlarlardı. Hay Allah… Offf!!! “Olay yeri incelemesi” yazan şu araca bakınca… Biri ölmüş olmalı. 

Tek başına yaşıyordu ev sahibi bildiğim kadarı ile. Bahçe ile ilgilendiğini hiç görmedim. Bahçesinde vakit geçirirdi; ama ya mangal başında ya bahçe kanepesinde pineklerdi. Veya köpekleri ile oynardı. Ağaçların budandığına, meyvelerin toplandığına hiç rastlamadım.

Çitleri sanki Avusturya dağ evleri havasında olduğundan bir kartpostaldan çıkıp da oraya oturtulmuş hissi veren, belki geniş bahçesinden ötürü biraz da  çiftlik evi görünümlü iki katlı evde neler oldu da jandarmasından cankurtaranına gelmiş halde?  Orada yaşayan adam ne durumda peki? İntihar mı etti acaba? Kız arkadaşı, nişanlısı ya da alacaklı verecekli oldukları vardı da onlar ile mi tartıştı? Neyse sorun, çözemeyip  gırtlak gırtlağa mı geldiler? Silah sesi, çığlık duyulmadı ki geceleyin. Ses duyulmayacak uzaklıkta da değil, iki yüz metre bile yok arada. Bir kaçış, kovalamaca, haykırış olsa işitilirdi mutlak. Çünkü mangal partilerinde tek tek sözcük olarak anlaşılmasa da bahçeye insanların doluştuğunu  haber veren konuşma uğultusu duyulur.
 
Herkes mışıl mışıl  uyurken mi oldu acaba olaylar? Gecenin koyusunda, korku filmi gibi. Belki tek başına yaşayan evin sahibi adam cinnet geçirdi. Borç batağına battı… Tefecilerin eline düştü. Başına içinden çıkılamaz haller gelince  gazetelerde okuduğumuz haberlerden birisi oldu… Kendi isteği ile göçtü… Offf, neler gelmiyor insanın aklına. Belki de kötü alışkanlıkları vardı. Bir gün  yaşayacağı kaçınılmaz son, işte bugün olmuş olabilir mi? Ne acı tüm bunlar.
 
Yahut da adamın tek başına yaşadığını bilenler, sessizce içeri girdiler. Adamın nesi var nesi yok almak için. Sonra ev sahibi ile  karşılaştılar. Boğuşma çıktı. Belki adam kan kaybından öldü belki  evine gireni de ağır yaraladı. Ve şimdi kapıda iki cenaze arabası olduğuna bakılırsa, ikisi de öldü. Belki de arkadaşlarını ağırlıyordu evinde. Televizyonda maç izliyorlardı. Hiç olmayacak bir şeyden aralarında tartışma çıktı. Sonuç, şu an evin önündeki araçlara kadar geldi.

Veyahut da kız arkadaşı veya nişanlısı vardı belki. Birden anlaşmazlığa düştüler. Orada yaşayan adam, hiç olmasın istesek de  gazetelerde rastladığımız, kravat takınca az ceza alacaklarını bildiklerinden kendilerinden ayrılmak, boşanmak isteyen nişanlılarına, eşlerine hatta kendileri ile arkadaş olmak istemeyen okul ya da sınıf arkadaşları kızlara  bıçak, tabanca ile saldırıp sonra da kendi canını kurtarmak için atları geçercesine koşup kaçanların yaptıklarını mı yaptı? Ve bir gelecek kurmak için yola çıkmış, ileride beyaz badanalı evlerinin bahçesinde çocuklarının koşturmalarını seyredip seslerini duyacak adam ve kız arkadaşı, şimdi o ev onlara mezar olduğundan tüm bu hayallerden çok uzakta  mı?
 
Hava karardı. Tüm araçlar hala orada. Başka araçlar da geliyor. Beyaz evin sahibinin yakınları olmalılar. Haberi alan geliyor demek ki.

Gece yarısı oldu. Arabalar hala orada.  Off off… Filmlerde olur sanırdım bu görüntüler. Çok yakınlarda ve gerçek de olabilirlermiş. Biraz ilerde şimdi mesela. Oysa o evi  bambaşka görüntüler içinde görmeye alışkındım. Ağaçlar çiçek açarken, ana yoldan giriş kapısına uzunca bahçe yolunun iki kenarındaki  sedir ağaçlarına konan kerkenezleri görmeye alışkındım. Misafirlerin mangal başı keyiflerini ve sahibi adamın köpeklerini eğitmesini görmeye alışkındım. Hayat, dümdüz akarken aniden öyle kavisler çizebiliyor ki akış, yüksek dağlardan denizlere dökülen akarsuların  şelale olup dökülmesince zerre zerre savrulmaya dönüşüyor. Yaşam, alıştığımız çizgisinde ilerlerken hep öyle devam edecekmiş gibi geliyor; ama çizgi bir anda kırılabiliyor, sonlanabiliyor. Bu gerçeği hatırlatan da bazen bahçeli beyaz bir ev oluyor.
 
Belli ki büyük bir şey yaşanmış o evde. Büyük bir arbede, boğuşma. Orada yaşayan kişi için endişeliyim.  Apartman görevlisine sormalı iyisi mi yarın geldiğinde.
*****
Az ilerideki evde neler olup bittiğini apartman görevlisi de bilmiyor. Kendisi de görüp meraklanmış onca arabayı. Belli ki evin yakınına gitmemiş. Ama “ben öğrenirim” diyor.
*****
Apartman görevlisi ertesi gün de öğrenememişti. Daha ertesi gün yüzünden belliydi öğrendiği.
-Orada tek başına yaşayan bir adam vardı ya. Gençten. Kırkını az geçmiş. Akıl sağlığı pek yerinde değilmiş. Ailesi ona iki gün boyunca ulaşamamış. Telefonlara cevap vermemiş. Bunun üzerine polise haber vermişler. Adam kalp krizinden ölmüş  meğer.
*****
Çok üzüldüm. Sadece adama değil, o adamın içinde bulunduğu yalnızlık gerçeğine de. Orada olanlara ilişkin akla ilk gelenlerin hiçbiri değildi gerçek. Bir insan tek başına ölmüştü.

Bunu duyunca bu çağın tek başına yaşamak zorunda kalmış, kalacakları geliyor akla.
*****
İki hafta sonra yine arabalar ile doldu beyaz evin önü. Plakalar farklı farklı. Daha çok İstanbul ve İzmir. Hepsi de pek lüks. Evden bavullar ile, koliler ile bir şeyler çıkarıp bagajları doldurdular. Eşyaları pay ettiler belli. Sonra da tek tek uzaklaştılar. Beyaz ev şimdi, gece karanlığında gözükmez halde. Değil bahçe ışıkları, evin çırası yanmıyor artık.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), ‎30 Nisan   07 Mayıs 2019

Paylaş :


 Bidonda  Yaşayan Bizon Derisinden Gocuklu Adam” adlı çalışmama;



linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.05.2019

Paylaş :

17 Mayıs 2019 Cuma


“Kendisinden izin alma fırsatım olmadığından adını  burada şimdilik anmayacağım, ansızın öğrendiği göğüs kanserini yendikten hemen sonra hastalığın sıçraması nedeniyle bir kez daha tedaviye başlayan, otuzlu yaşların başlarındaki güzeller güzeli bir arkadaşa, sonra tüm mücadele verenlere ve ardından tüm kadınlara ithaf ediyorum bu yazımı”




“Sekizde Bir Olmak!” adlı çalışmama;
  

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
  (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.05.2019


Paylaş :

15 Mayıs 2019 Çarşamba

Düz renkli çiçek yaprakları üzerindeki rengarenk kelebek kanatları


Bir çiçek rengi ki

bir kelebeğin kanadındaki desenli renkleri


alabildiğine belirginleştiriyor.



Bu akşama doğru çektiğim bu karem, fotoğraf 

gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 15.05.2019


Paylaş :

14 Mayıs 2019 Salı

Çit duvarında çerçevesiz bir tablo vardı


Boş çit duvarına konarak  duvara çerçevesiz bir tablo hediye etmiş gibi görünen kelebek…


07.05.2019 sabahı, yokuşun daha başında iken fark edip çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
14.05.2019

Paylaş :

12 Mayıs 2019 Pazar

Gelincik Matematiği


Mevsim, gelincik renginde olunca...
Dört bir yanda gelincik açmışken...

İki arılı, biri gün ışığı altında dalgalanan ipekli gibi, biri bulanık dört gelincikli, iki tomurcuklu, bir tomurcuk içli, bir yaban otlu kare.


Çekeli iki saat bile olmayan bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.05.2019

Paylaş :

11 Mayıs 2019 Cumartesi

Güneşin altında bir gelincik; gelincikte bir arı



Al ipekten halılar üzerindeki arı...


5 Mayıs'ta, Hıdrellez günü, çektiğim bu karem, 

fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

11.05.2019

Paylaş :

SURVIVOR'DA NELER OLUYOR ya da Bir Uzak Adada “Que Sera” Çalarken



Ben, “yollar” diyeyim de siz gerisini getirin; hastanesinden işyerlerine, upuzun koridorlara insanlarla dolu her yeri.


Ne halde olduğumuzu anlatan göstergeler var. Kıyaslar var.  Malum, böylesi bir kıyas, dünyanın öbür ucundakiler ile değil, en yakınlardaki benzer şartlar altındakiler  ile yapılır. Bir şehrin trafiğine bakın içindeki insanların anlayışını, yaklaşımını, hayata bakışını görün. En küçük ölçekte kıyas, kapı komşulardan birinin evindeki koltuk takımının yeniliğini yan komşununki ile kıyaslaması mesela. Ölçeği ülke çapına büyütseydik, bu kez komşu ülkeler koyulurdu terazinin öte kefesine, değil mi?


Şu sıralar bir kanalda Ülkemiz ile komşu bir ülke arasındaki bir yarış var. Bu yarışı gerçek anlamda izliyorum bu sene. Çok kişi, böyle bir yarışı  asla izlemediğini söylese de yarış başladığında feyzbukun tenhalaştığını, neredeyse boşaldığını görüyorum sürekli. Yani feyzbuk da bir gösterge, laboratuvar.


Şimdiye dek bu programın sürekli izleyicisi olmamıştım. Neredeyse tümü vurdulu kırdılı, her üç beş cümleden birinin “kafana sıkarım” olduğu dizilere bakamayıp kanal gezerken  karşıma çıkarsa ada manzarasına şöyle bir baktığım olurdu. İzlenecek yayın bulamazsam Japon NHK World kanalında alırdım soluğu. Bu sene  yine öyle olacaktı eğer yarış Türk takımı ile komşu ülke takımı arasında olmasaydı.


Tam bir laboratuvardı benim gözümde, ada yarışları  ortamı. Nüfusu bizden çok az olan komşu ve biz, birbirlerinin tarihinde önemli yerleri olan, becayiş ile buradakilerin oraya, oradaki Türklerin buraya geldiği geçmişe sahip iki Akdeniz ülkesi idik.  Üstelik yarımada ülkeleriz. Denizci  millet onlar. Öyle ki Avustralya’dan, Kanada’ya her yere yerleşmişler. Yemek, müzik konusunda benzerliğimiz malum. İşte bu yüzden bu yarışları seyretmek, bir laboratuvardaki deneyi an be an izlemek olacaktı. Kendimizi izlemek olacaktı. Halimizi.


Üç aydır baştan sona olmasa da izleyebildiğimce izlerken görülen ne mi? İlkin Türk takımı ve komşu ülke takımı halindeyken sonradan karma takımlara dönüştü yarışmacılar. Türk takımındayken takım içinde takımlar oluşturacak kadar birbiri ile iletişimde, empatide fazlaca  gayretsiz gözüken bizimkilerden kimisi, karma takımlar haline geldikten sonra bu kez karşı takımda yer alan eski takım arkadaşları ile kavgayı sürdürdüler. Komşu ülke  yarışmacıları bu durum karşısında ne mi yaptı? Onlar, tek takım halindeyken de adanın, oyunların keyfini çıkarıyorlardı. Karma takım olunca da  oraların keyfini en fazla çıkaranlar olarak gözüküyorlar.

 
Bazı sanatçılardan bildik eskimiş öykülere bel bağlamış bizim kimi yarışmacılarımız, “duruş” safsataları, yaptıkları oyuncaklar  ile kendine  imajlar çizmeye hatta bilge olmaya kalktı.   Cahil cesurdur  gerçeğini girdiği ada laboratuvarındaki ortak yaşamlı deneyde ispatlarcasına. Bilge ne demektir bilir miydi oysa? İnternet paylaşımlarında her an karşımıza çıkan,  evvelce birilerince söylenmiş  sözlerin akıl çeliciliğinde şimdilerde  işten bile değilmiş meğer sözde bilgelik. Oysa bilge, ağzından çıkanların ağırlığını, kendi davranışına geçirebilenlerdi. Halbuki ağızlarından sürekli beylik laflar dökülen eski hikaye kullanıcısı bazı yarışmacıların söyledikleri ile yaptıkları tutarlı olmadığından lime lime döküldüler. Erimiş madenin kalıba dökülmesi gibi. Kalıp, kalıbının adamı olmamaksa işte o zaman  ortaya çıkan görüntü acıtıyor.

 
Komşu ülke oyuncuları aynı takımdayken de, karma takım olunca da kendi aralarında öyle aman aman kavga dövüş yapmadı. Adanın tadını çıkarırken birbirleri ile uğraşmak yerine bizim yarışmacılarımızı gözlemlediler. Bizimkilerin zayıf ve güçlü yanlarını belirleyip yarışlarda ona göre eşleştiler, durum belirlediler bizimkiler kavgadayken. Hatta pek yakınlarda,  arkadan yapılan kural dışı bir davranış, “arkası dönük kişiyi kızdırıp karşı saldırıya geçmesini sağlayarak onu oyuna getirip,  diskalifiye ettirmek kurnazlığı mı  acaba?” dedirtti. 


Yabancı dil bildiğinden komşu ülke yarışçıları ile iletişimi sağlayan tek arkadaşları ile bile iletişimleri sağlıksız. Parkurda kaplumbağa halince olanlar, parkurda rüzgâr gibi olup  puan toplayan, yemek yemelerini sağlayan arkadaşlarının moralini bozucu, izleyicilerin gözünde onları zayıflatıcı ileri geri konuşmalarda parkurda olmadıkları kadar hızlı. Ada ömürlerinin koşarak, suya atlayarak geçmesi beklenirken onlar laklak ile, sataşma ile meşguller. Varsa yoksa kendi küçük dünyalarının küçük hesapları içindeymişçesine hissettiriyorlar.


Bizimkiler ister aynı takımdayken ister karma takımlarda artık karşı takım oyuncuları olmuşken sözün en yakışanı ile hala birbirlerini yerken komşu  ülke yarışmacılarının onları gülerek seyri acıtıcıydı. Gözün yandığı görüntülerdi… Canhıraş birbirine bağırıp sanki  birileri tutmasa  arkadaşını parçalayacakmış gibi davranan bizim yarışmacıları, komşu ülke oyuncularının ayırması, el kol hareketleri ile “bu da ne böyle?” dercesine vücut dillerinin devreye girmesi, bu kavgalardan sıkıldıklarını  belli etmeleri  çok üzücü. Bazen de bizimkilerin kavgasını antik tiyatroların taş basamaklarında otururcasına izlemeleri yok mu ya!


Hal böyleyken… Bir komşunun katalizörlüğünde hayatta kalma üzerine ada yarışlarını bir laboratuvar deneyini izler gibi izleyenler, aslında ne izliyor o halde? Bir yarışı mı yoksa yarış adı altında bizi mi?


Lise öğrencisiyken öğrendiğim İngilizce bir şarkının, İngilizce olmayan başlığı ve nakaratıydı “Que Sera.”  “Ne olacaksa olacak”tan, “ne olacak”a kadar çevirenler var bu sözü.  Şarkıda bir kız, annesine, sevgilisine  geleceği ile ilgili sorular soruyor. Aldığı cevap hep “que sera”. Sonra kendi çocukları oluyor ve bu kez çocukları  gelecekleri ile aynı soruyu ona yöneltiyor. Dünün küçük kızı, bugünün annesi  vaktinde duyduğu cevabı veriyor. “Que sera!”


Şimdilerde hızla yozlaşan değerler, çiğnenen incelikler, yok sayılan kibarlık ölçütleri, her yerde her zaman kadınların, çocukların, yaşlıların önceliğine dikkat ve saygının önemsenmemesi, sıra bekleme adabının kaynak yapma açıkgözlülüğüne dönüşmesini yadsımayan  çoğu yirmilikleri gördükçe, yetmezmiş gibi daha bebek sayılacak yaştakinden öğrencisine, üç çocuklu annelere yapılanları okudukça  gözlerimiz yuvalarından fırlıyor. Tedirginlik, ruhun iklimi oluyor. O zaman bir soru geliyor akla, “nereye böyle?” Ve arkada bir şarkının müziği yalnızca sizin kulaklarınızda çalıyor, “Que sera?”
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci.), 24.04.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci