23 Ekim 2017 Pazartesi

Renkten biçime bir bitkinin baharı ve yazı geride bıraktığını anlatan sonbahar karesi...


Bugün  çektiğim bu kare,

fotoğraf gruplarım

 ve  blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
23.10.2017


@AcemiDemirci
Paylaş :

22 Ekim 2017 Pazar

Tomurcukta bülbüle değil, örümceğin ibrişimine rastlamak...


Bugün çektiğim bu kare,

 fotoğraf gruplarım

 ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.10..2017


@AcemiDemirci
Paylaş :

21 Ekim 2017 Cumartesi

Kendince bir anlamları olan ip, kumaş parçası, kurdele bağlı kapılar.

Epeyce önce  çektiğim bu kare, 

eski evler, eski pencereler ve balkonlar 

üzerine  fotoğraf grubum

ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
21.20.2017




Paylaş :

Yaprağa yazılı bir yaşam öyküsü

Yazın çektiğim bu kare, 

 fotoğraf gruplarım

 ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.09.2017

 @AcemiDemirci
Paylaş :

‘Yalan’ Diye Bir Şey

( Bu çalışmama tema olarak gerçekler ve yanı başlarındaki gölgeler gibi gerçek olmayanlar, dünden bugüne yaprak gibi yalan olanlar, olması gerektiği  gibi olmayan kanepeler yani olmayanlar, gerçek topraklarında değil de mazgal altında bitivermiş otlarla çocukların yalancıktan ağlamalarını seçtim.) 

Vaktinde parıltılar saçarken şimdi toprak altında kalmış  onca uygarlık unutulup gidince yalan bellenmiş.  Geçmişin gerçeğine bugün gerçek  dememek bir sitem olmalı. Ve işin şaşırtmacası aslında. Yalan, olmayan bir şeyi var gibi göstermek olduğundan bugün ortadan kalkmış her şeye bakıp bu yakıştırmada bulunmuşlar anlaşılan. Çağların hatta karalarla denizlerin biçimlerinin aynı kalamadığını, her şeyin gelip geçiciliğini böyle vurgulamışlar. Sitem etmişler aslında bir nevi.

O tek sözcük ile demek istemişler ki, “saçsız doğduk, sonra baharda yer yüzünde çimlerin yeşermesi gibi  saç bitti başımızda. Kumralından siyahına, sarısına. Daha daha sonra ağardı. Değirmende un öğütürken de değil üstelik. Yaşayarak. Aklımıza geleninden gelmeyenine başımıza gelenlere katlanırken. Kır saçlı hale gelene dek geçen sürede büyüdük; ardından büyüttük. Çocuktuk; derken çocuk sahibi olduk. Evden uçtuk, yuva kurduk. İşimiz oldu, çalıştık. Hep yarın için, gelecek için bir şeyler  yapmak uğruna didindik.  Neyse o didindiklerimiz, kalıcı olacakmış gibi sanki. Dünyaya kazık çakacağız sandık herhal. Çakılı tek kazık  da yokken üstelik. Hep ufka baktık. Eğer şöyle dönüp bir de arkamıza baksaydık, bizden önceki kuşağın, onlardan on kuşak öncesinin,  onlardan da yüz kuşak, bin kuşak ve daha eskilerin hep o tek yöne baktığını görebilecektik belki. Oysa bunu hiç akıl edemedik  dünya telaşına kapılmışken. Bakılan tek yer ha bire tırmanıp giden  merdivenlerdir. Üst basamaklara adımlar için çabalanır durulur hep”.

“Dur bir yol da bak o zaman  şöyle ufka  kadar” desek o halde. Erişmek istediğin ufka varıp daha sonraki ufuklara bak sonra da. Milyonlarca yıl yaştaki dünyada hangi dam hala sahibinin başının üzerinde duruyor tam şu saatte diye ara gözlerinle?  Tek bir dam göremeyeceksin  öylesi. O zaman ufka bakmayı bırakıp toprağın derinliklerine baksak bir de… Toprağın altı gözle görülmez. Yerin altındakileri görebilen göz, kazmanın ucudur tek. Katman katman eşip kazan kazma, tarihin hangi dönemine ait olduğu bile laboratuvarda anlaşılabilen  toprak altındaki  sırları iğneden ipliğe pazara döker. Vaktinde hem de nasıl  görkemliyken  bugünün yitmiş, kimisinin  adı dahi anılmayan uygarlıkları şimdi sessizce uyumakta çiğnenen toprağın saklılarında.  Bazen de okyanuslarca yutuldukları biliniyor. Sular altında ne kalıntılar uzanıp gitmekte. Yosun bağlamış, midyeler yapışmış mermer sütunlar halinde. Onlara bakarken belki de bugünün dünyası uygarlıklarının geleceğinin nasıl olacağını  düşünenler de çıkıyor olabilir.
 
Kimi sonraki uygarlıklar baskın çıkıp önceki uygarlıkların nesi var nesi yok kendilerine mal etmişler. Luvi uygarlığına olanlar mesela. Luvi uygarlığının adı hiç anılmasa da, adı fazlaca anılan başka bir uygarlığın ta kendisi olabilirmiş aslında. Göbeklitepe’deki kazılar herkesi şaşırtmakta kazmaya değen her parçada. Yani dünya yaşamını biçimlendiren kimi  uygarlıkların da kocaman yalanları var anlaşılan. Bu durumda, dünyanın, nadir parçalarını en gizli sinesinde saklayan bir uygarlık koleksiyoncusu olduğundan şüphemiz olmayacaktır herhalde. Dünyanın kendine yalan dedirten döngüsünü anlamak için her bir katmandan müzelere uzanan yolculuğa şöyle bir bakmak gerek.

Tozdan topraktan ibaret katmalarda vaktinde göz kamaştıran uygarlıkların kalıntısı yatmakta. Bir katmanın altındaki diğer katmanlarda uzanıp giden daha eski uygarlıklar,  üstü örtülü halde gizli saklı. Kazdıkça daha eskiler çıkıyor fışkırırcasına. Zamanında bu dünyayı çiğneyenler, şimdi bugünün adımlarıyla çiğnenmekteler. Yalan dünyanın değişmez,  değiştirilemez ve kaçınılamaz gerçeği bu öyleyse.  İzleri kaç katman altta kalmış  dünün gerçekleri, yok oldukları için bugünün yalanları olmuş.  İşte bunu bilebilme yetisindekiler demiş olmalı dünyaya yalan diye. Dünyanın sayısı bilinmedik zaman dilimlerinin birbirinin perdesi, örtüsü, üstünü kapatanı  olduğunu fark edenler, gerçeğin şu andaki olan biten değil katman katman derinlerde olduğunu anlatmak için demiş olmalı bunu. Yalan, tek sözcük; ama anlamı kat kat.

Çağların yok olma süreci  kısacık, tek kelimelik bir öyküye dökülmüş. Yalan diye nitelerken dünyanın geçmişinden de geleceğinden de bahsediliyor olmalı. Geçmiş bilinmezliklere gömülmüşken  ya dünyanın geleceği?  Bir gün dünya da göğün bir katmanında yalan olmayacak mı? Sinesinde sakladığı uygarlıkların  yalan oluş öykülerince?  

Dünya üzerinde yaşam sürüyor; ama çağlar yok olmakta. Neresinden bakılsa bu denkleme bir sürüp gitme bir de ha bire bir yok olup  bir var olma var. Öyle ki dünyanın haritası dahi hep değişmiş; hala da değişmekteymiş. Kıtalar birbirine yaklaşır, kimi adalar yok olurken. Yemyeşil toprakları buz tutmakta. Depremler sille tokat giriştikçe, yanardağlar gürledikçe kıtalar batmış. Batan anakaraların zirveleri ada olmuş; dağlar, vadiler doğmuş. İşte dünyanın gerçeği, bu öncesiyle sonrası bir olmayan; ama sonuçta dünya bilinen değişim. Zaman içinde haritasından iklimine değiştiği, yüz yıllar önceki haliyle şimdiki hali birbirine hiiiçç benzemediğinden aldatıcı bulunuyor dünya. Bir diğer deyişle yalancı belleniyor.

Belki “yalan dünya” sözünden hala vazgeçilmedi; ama artık şu bir gerçek ki dünyanın bir an önce yalan olması için istemeden de olsa feci bir çaba var şimdilerde. Elden gelen arda konulmadan havayı, suyu, toprağı kirleterek. Binlerce yıl önceden kalma tohumlar çillenirken şimdinin işlem görmüş kimi tohumlarının çillenemez  olmasıyla.

Yalan, dünyanın ruhuna işlemiş mi demeli o halde?  Üstelik yalanların tonları olmalı, renk sıralamasına dizildiklerine göre. Beyaz yalan, en sevilen yalan olmuş. Duyulması hoş olduğundan belki, yalan olsun da varsın güzel olsun makamında şarkı bile söylenmiş. Pembe yalan, nasıl bir yalandır bilemiyorum. Hele karasını hiç düşünemiyorum. Varsa da yazmamak en iyisi zaten.
 
Her şeye rağmen güzel yalanlar da var. Bebeklerin yalancıktan ağlayışı, yalancı dolma, yalancı mantı hiç de fena yalanlar sayılmaz mesela.

(Her hakkı saklıdır) 


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 

25.09.2017, 23:21
 

Paylaş :

Nostalji Sözlüğünden Bir Kavram: Komşuluk

(Bu çalışmamın teması, komşulukların sürüp gittiği eski  ve oturmuş mahallelerin vazgeçilmez görüntüleri olsun istedim. Mesela kapı önüne sandalye atıp oturma, balkonda  kışa hazırlık olarak biber kurutma gibi.)

Ah, nerede o eski komşuluklar! Temel komşu bilinip de sonunda akrabalığa kadar uzanacak köklü iyi gün, kötü gün dostlukları? Nerede şimdi? Hala oldukları bir yer var. Sözlükler.

Köroğlu’nun sitemi haklıydı. Demişti ki “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu.” O, mertlik için varmıştı bu yargıya. Oysa mertlikten başka insana yakışan, insanı diken değil o dalın gülü yapan daha nice kavramın yozlaştığını da anlatıyordu. Hoş mertlik bozulursa, her kavramın kokuşmaya başlayacağı da su götürmez bir gerçek zaten. Mesela komşuluk.

Komşuluk, bahçe duvarları ile ayrılan müstakil evlerde yaşandı en çok. Dut, ıhlamur ağacı altında toplaşan komşu kadınların kiminin elinde ebruli iplikten oya, kiminde kasnakta kanaviçe veya ipek dokumalarda hesap işi, tel kırma, dantel olurmuş; kızlara çeyizlik. Kimileri hırka, kendilerine cepli yelek yahut altı şişle yün çoraplar örerken yaşlılar yün eğirirmiş.

Komşuluğun en koyusu, kış gecelerinde yaşanırmış. Konuk odalarında kocaman ocaklar yani şömineler yanarken karşısında toplanmış komşu kadınlar ördükleri koca yumakları bitirmek çabasında olurlarmış. Bazen evler tiyatroya dönüşürmüş. Hazır cevap ve taklitçi olanlar, tiyatro oynarlarmış. Kimi yüzüne kömürden sakal, bıyık çizer kimi külhanbeyi kılığına girermiş. Böylesi kâh tiyatromsu kâh el işli ortamlarda süre gidermiş komşuluk.  
 
Elbirliği yapmak varmış. Diyelim ki evler kalabalık olduğundan yaprak sarması yapılacaksa mahalleli kadınlar oraya doluşup birlikte iki koca bakır tencere dolusu yaprak sarıp sonra üçüncüyü saramadıkları için  ev halkına yetip yetmeyeceği  endişesini taşırmış. Şartlar, haliyle kafalar değişti şimdi. Yaprak sarmaları hazır satılıyor.

Kasaba sinemasına her yeni film geldiğinde gençler sinemaya gider, kız meslek liselerinde defileler yapılırmış. Zira televizyon yoktu ve kendi oyunlarının, tiyatrolarının, yemek programlarının hem yapımcısı, hem oyuncusu hem de yayıncı kanalı idi mahalleliler.

Çok su aktı köprülerin  altından o zamandan bu zamana. “Aynı suda yalnızca bir kez yıkanılabilir” der Herakleitos. Hakkıyla komşuluk o zamanda yaşandı. Bugüne suyunun suyu kaldı akan sular sayesinde. Şimdiki sular ne çağıl çağıl ne de tertemiz, pırıl pırıl. Bulanık, kirli, dibi gözükmez. Ama bir de o bulanık suya sor bak! Ondan berrağı yok!!!!

Apartman komşuluğu ilkten pek değişik gelmişti mutlaka. Diyelim ki hepsi bir avluya açıldığından bir nevi site mantığı güden eski Ankara evlerinden çıkıp da apartmana gitmek çok farklı olmalıydı. Kadınlar işlerini bitirdikten sonra avluda toplaşır,  asma yapraklarıyla kaplı  pencereden uzanıp avludaki sohbete katılırlarmış. Nohut oda bakla sofa evler, iki katmış. Mahallenin esnafı yıllardır oradaymış. Ciğercisinden, kellecisinden berber, ayakkabı tamircisine; manavından bakkalına, yoğurtçusuna, yumurtacına. Satıcılar da müşteriler de birbirlerini iyi bilirlermiş. Ne market kasası varmış o zamanlar ne kredi kartı. Alışveriş, veresiye defteri tutan  komşu bakkal amcadanmış. Bir evde pişen yemeğin kokusu ortalığı sarar, koku gitmiştir diye hasta ya da aşeren gelin olan bir eve  mutlak bir kap yemek gönderilirmiş.

Ne müstakil bahçeli evler, ne bir avluya açılan evler, ne apartman komşulukları… Artık varsa yoksa blok ve rezidans komşuluğu. Nasıl mı böylesi komşuluklar?

Birbirinden habersiz komşuların yaşadığı bloklarda yemek kokusu yayılıyor hala. Hasta, aşeren var mı, yok mu kimin umurunda! Hoş, umursansa ne olacak! Zira kapı çalmak cesaret işi. Kapıyı açacak kişi nasıl bir anlayışta? Böyle adetleri reddetmiş biri mi, adetleri eskilerin  olur olmazları diye algılayıp kendince bir anlayışın yalnızlığında mı? Pişirilenlerden yan komşuya da ikram yerine artık posta kutularına bırakılan pizzacı reklamları ile asansörü dolduran pide, kebap kokularına bakılarak yine birileri yemek siparişi vermiş deniliyor. Kapı çalmak,  siparişi getirenlere kaldı.

Haksız mı peki kapı arkasındakilerden korkanlar? Hiç değil. Çok değil elli, atmış yıl öncekilerinin bugünkü torunları, anneannelerine, büyükbabalarına neredeyse hiç benzemiyor. Öyle ki komşu hakkı filan gözetmek yerine üst katta ter ter tepiniyorlar. Yaptıklarının tüm suçunu çocukların üzerine atacak kadar da yavanlaşabiliyorlar. Sanki üst kattaki ormanın kesilmiş ağaçlarının kütüklerini yuvarlıyormuş gibi en yüksek perdeden ses çıkarabilir mi bir çocuk? Çocuk adımı, yere gülle düşmüşçesine  yankı yapabilir mi? Çocuk adımları nasıl olur da dev Gulliver’ın ve “ruh hastası olmalı; yoksa böyle davranamaz” dedirtecek kadar saldırgan ve sabit fikirli karısının çok iyi bildik adımlarını andırır? Güngörmüş olması beklenirken etrafı gece gündüz gözetleyip ortalığı birbirine katan; sanattan, doğadan, kitap okumaktan  anlamayan; keklik sesi duyunca yeğenine “gel de keklik avla” mesajları çekecek zihniyettekiler ağzına geleni söylerken nefret suçu işlemeye kadar varabiliyorlar. Böylelerinin anladığı komşuluk, yalnızca çıkar üzerine komşuluk değil midir? Parmaklarında oynatabildiklerini cici komşular ilan edip, haklı olduğunda gerçekleri gerekirse yüksek sesle söyleyebileceklere de  bozuk ağızla arsızca çemkirebilen fütursuz, pervasızlar değiller midir? Komşu tanımına uyabilir mi böylesi sığlıktakiler? Pek övündükleri diğer sıfatlarıyla halleri, tavırları örtüşebilir mi peki? O sıfatların ne olduğunu hiiiçç anmayayım. Çünkü o sıfatlara saygı, o sıfatları taşıdığı halde  çiğneyenlere duyulamayacak kadar büyüktür de ondan…

Kapıların ardındakiler gerçekten düşündürücü bu çağda. Temel komşuluk yok artık. Nitelikleri, kültürel birikimleri, geldikleri yerler  apayrı olanların kimisinin adı  cafcaflı mahallelere gelinceki  değişimleri  insanın aklına ister istemez bir kitabı getiriyor.

O kitap, başlı başına bir Ankara kültürü olan bir caddenin adını taşır; Tunalı Hilmi Caddesi. Kitabın seksenlerin başında çıktığını biliyorum. Bir erkek yazar tarafından yazıldığını hatırlasam da yazarın adını anımsayamadım. Kitap, sınıf atlamak isteyenlerin Tunalı Hilmi Caddesi’ni basamak olarak kullandığını anlatıyormuş. Çocukluğu o caddede geçmiş, orada büyümüş biri olarak farkında değildim böyle bir şeyin. Dışarıdan bakınca böyle durumlara da rastlanabiliyormuş demek… Şimdilerde  yeni kurulmuş, ölçüsüz biçimde genişlerken adı da gözde aynı ölçüde büyütülmekteki bazı semtlere taşınanlarda bu eğilim öyle ayan beyan ki! Hazımsızlık bu çağın ciddi bir sorunu.

Bugünlerin komşuluğu, adreste geçen aynı apartman numarasının getirisi olan mecburi komşuluk çoğu kez. Kimin gürültüsünün dinlendiğinin komşuluğu. 

Komşuluk güzeldi. Bir apartmanın oturma ruhsatı alındığı tarihten başlayarak altlı üstlü oturulan konsol çekmeceleri gibi hanelerde değil, bahçeli evlerde yedi göbektir temel komşuluk olarak sürüyor olsa idi eğer. Komşuluk artık nostaljik bir kavram. Özlemli…

Komşuluk güzeldi. Vaktinde kendi üst katlarındakinden çekmişler, şimdi üst kattakiyseler kendilerine çektirenlere benzemeselerdi güzel. Ne oldum delisi olmak şaşkınlığından mı acaba, eskilerin hıncını alırcasına ya da komplekslerini yere yatırıp üzerinde zıplarcasına tepinişlerin gürültüsünü alt kattakiler olarak dinler olmak berbat bir durum olsa da yine de bir güzelliği var bu berbat durumun; o insanlar gibi olmadığınıza, onlara benzemediğinize  binlerce şükretmek anlamına gelebiliyor yani artık komşuluk.
 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.10.2017, 10:53
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci


Paylaş :

20 Ekim 2017 Cuma

“Yelin ve Gülün Öyküsü: Rüzgârgülü” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her  hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 20.10.2017
Paylaş :

19 Ekim 2017 Perşembe

KAPILARI AÇAN YOL YORDAM

(Herkesin yaklaşımında, bir şeyi ele alışında kendi üslubunca bir yolu yordamı olduğundan yol yordam üzerine bu çalışmam için farklı yollar ve  o yollardaki seyri seçtim. )

Bilginin tıkalı, kapalı her yana kanallar açanı, sert kayaların, puslu dağların içini oyup geçit yapanı, yol yordam bilmek. Çok şey bilmek yetersiz kalabilir,  yol yordam bilinmediğinde. Yol yordam bilmemek, karanlık ıssız kuytularda pusulasız kalmaya benzer. Hayatı kolaylaştırmanın pusulası yol yordamı bilmeyince geri kalan tüm bilgiler sanki geçmez akçe, pul misalidir.

Ailesinden çevresine hiddeti gözleri korkutmuş, yıldırmış biriyle değil konuşmak onun yanından geçmek herkesin harcı olmayabilir. Ama öylelerine yanaşabilenler, konuşabilenler çıkar. Çünkü yolunu yordamını bilmektedirler bu çıkmazdan çıkmanın.

Kıtından kanaatkârına istekler dünya durdukça olacak. İstemek sağlıkla başlayacak, dirlik düzenle   sürecek, keseden çocuğun geleceğine devam edecek. İstemek olağan; tamam da nasıl istendiği asıl önemli olan. Yoluyla yordamıyla mı, istememiş olsaydın da sonuç değişmeyecekti kıvamında mı?

Bir şeyi nasıl isteyeceğini bilmek… Öyle bir incelik ki!  Paha biçilmez tarihi kalıntıların işçiliğince bir incelikte. Neyin, nasıl isteneceğini bilmek, gizli sanat. Belki de yetenek. Her yetenek herkeste olmaz.

İstemeyi bilmemek olabilir mi peki? Olabilir. Sıklıkla hem de. Açık açık istemiyor olmak, ya zaten bu benim hakkım, bana gelecektir yaklaşımından veya bir şeye ulaşmanın onu varılacak hedef haline getirmekle başladığını bilmemekten kaynaklı. Okuldan yaşanacak mahalleye, şehre, araba markasından daha daha nelere varılacak hedef  bellenmişlere ulaşmak, ona giden yolda neler yapılacağı, nasıl davranılacağına kadar hesaplamakla oluyor çoklukla. Bu tür öykülerden birine daha lisedeyken rastladım.
 
Şimdi iş kadınlığını turizmde sürdürdüğünü duyduğum  daha on yedisinde bir kız düşünün. Ailesinin hali vakti gayet yerinde. Ona rağmen bir liseli gibi değil de bir ticaret ehli gibi yaklaşımları. Aklı derslerde değil, para kazanmakta o yaşta... Liseye değil meslek lisesine gitmek  için diretiyor. Kısadan meslek edinmek gayretinde. İlk hedefi tablolarını satmak çünkü.

Mahalle arkadaşıyız. Komşuyuz. Balkonlar karşı karşıya. Sıcak bir yaz günü, Kızılay dönüşü karşılaştık, okul tatilinde. Konuşarak ilerlerken birden duruyor. Yolun kenarına park etmiş antika denecek kadar eski model satılık bir arabayı inceliyor. Daha ehliyeti yok. Çünkü yaşımız küçük. On sekiz olmamıştık henüz.

“Motoru önde, bir çelik kol yardımıyla çevrilerek çalışıyor olmasın” diye şaka yapıyorum. Çantasından  telefon defterini çıkarıp ilandaki numarayı yazıyor. Eve varınca arayacak. Sonucu merak ediyorum. Henüz lise çağında pazarlamacılığa başlayan biri için klasik denebilecek  bir arabaya talip olmak sıradan bir istek  değil çünkü.

Arkadaşım, klasik  arabayı almak için epeyce uğraştı. Pazarlamacılıkta ne kadar başarılı olsa da araba  feci pahalıydı. Hele hele henüz lise ikideki bir öğrenci için.  Bir meraklısı arabayı aldığında bile hala o araba için para biriktiriyordu. Yeni sahibinden almak için. Sonraları antika arabalardan ziyade lüks arabalara yöneldi ilgisi. Ve isminin baş harflerini taşıyan plakalı en pahalısından arabalarını sıkça yenilemeye başladı, ticarete eni konu atıldıktan sonra.

Üniversitenin resim bölümünden mezun olmadan daha, çokça rağbet edilen konularda yaptığı tablolarını satıyordu mahalle arkadaşım. Bu arada pazarlamacılıktan da hatırı sayılır geliri oluyor. Tahsili kendisininki kadar olmasa da hali vakti çok yerinde, hayli zengin biriyle  evleniyor. Hemen ardından kendi işini kuruyor. O, artık bir iş kadını. Belki aradığı mutluluğu tam  olarak bulamadı, buldum sandığında aksamalar yaşadı; kurduğu birkaç düzen sekteye uğradı; ama ticari konuda hala aynı başarıda. Zengin bir iş kadını olmayı hedeflemiş o genç kız, nihayet zengin bir iş kadını.
 
Başka örnekler de var. Çalıştığı şirketin en üstünde yer alan ağabeyine sırtını dayamış bölüm yöneticisi, dediklerine göre kendini kanıtlamak hevesiyle çalışanlarına olmadık uygulamalar getiriyor. Bunlardan biri de iş yerinde gazete okunmaması.  Çalışanların bilgisayarları sisteme bağlı olarak sabah açılıp akşam kapatıldığından internete erişim yok.

Bu uygulamadan hiç haz etmeyen çalışanlardan birisi, işini bilen kurnaz biri. Bölüm yöneticisini koridorda görünce hemen peşinden koridora çıkıyor, arkadaşıyla.  Yüksek sesle kendilerini de ilgilendiren bir haberin gerçek olup olmadığını soruyor arkadaşına.

Bölüm yöneticisi, odasına döner dönmez kurnaz  çalışanın telefonu çalıyor, idareci tarafından çağrılıyor. Bölüm yöneticisi lafı dönüp dolandırmadan koridorda duyduklarına getirip konuyu öğrenmek istiyor. O zaman çalışanın suratı ağlamaklı bir çocuğun suratına dönüşüp, “bilip söylemeyi çok isterdim; ama unuttunuz mu; gazete okumamızı yasakladınız. Dolayısıyla gazete almadığımız için konu hakkında bilgi sahibi olamadık”. Bölüm yöneticisi, yol yordamda pek becerikli çalışana teşekkür ediyor. Ertesi sabah iş yerine herkes elinde gazetesiyle geliyor yeniden. Çünkü dünkü görüşmenin hemen ardından işi engellemediği sürece gazete okumak isteğe bağlı bırakılıyor.
 
Kurnaz çalışan doğrudan bir istekte bulunmadan; ama zemini hazırlayarak kendince başardığı yol yordam ile  tüm gün magazin haberlerini, moda sayfasını, yemek tariflerini okumanın mutluluğu ile “aklımı seveyim” diyor her fırsatta.

Herkes kurnaz olabilir mi? Ya da zemin hazırlayıcısı? Olamaz. Dobralar, sonda söyleyecekleri başta söyleyenler, içi dışında olanlar, lafı dolandırmayanlar, ne yapıp edip  alttan girip üstten çıkmayı bilmeyenler, deliksiz kabağa giremeyenler de var, malum. O zaman yol yordam  bilmiyor durumuna düşebiliyoruz. Bu da zemin hazırlayıp hedefe giden yolu  çakılsız, dikensize dönüştürenler için hakkı olsun olmasın kolayından her şeye ulaşmak demek olabiliyorken hak edenlerin sırf üsluptan ötürü hak ettiği şeye ulaşamaması anlamına gelebiliyor. Eminim böylesi durumlara çoğumuz defalarca tanık olduk. Zemin  hazırlayarak hedeflediği yola koyulanların hazırlık aşamasını görmezden gelip de zeminle filan hiç uğraşmayanların dobralığını çiğ  bulmak,  zemin hazırlayanların işlerini kolaylaştırmaya  çanak tutmak olmaz mı?
 
Kimi istekler öyle hoştur ki... Ve yoluyla yordamıyladır ki! Naif sevimlilikte bir istek sizi güldürür hatta daha dahasını duymak için heveslendirir bile. Nasıl mı?

Bir kız çocuğu düşünün. Daha beş yaşında. Küpeniz çok hoşuna gitmiş olmalı. Açık açık “onu bana verir misin teyzecim?” diyemiyor. Ama tutup diyor ki;
“Bu küpe benim olsaydı bana ne kadar yakışırdı, değil mi?”

Naif bir inceliğe kuşanmış dobra bir üslup, ince hesaplı zemin hazırlama hinliğinden daha insani ve şirin değil midir?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.10.2017, 11:31
 @AcemiDemirci


Paylaş :

“Aklımı seveyim zihniyeti” alı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.10.2017

 @AcemiDemirci
Paylaş :

18 Ekim 2017 Çarşamba

Pencere ışığında sahanlık, merdiven loşluğu...

Saldığı ışık, basamakları adım adım tırmanan pencereler…

Eskinin incelikleri, ışık oyunları, iç mekanın huzmeyle neşelenişi.

Çekeli seneler olan bu karem, eski evler, pencereler, kapılar ve balkonlar konulu  fotoğraf grubum ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.10.2017
(Her hakkı saklıdır)

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci