27 Temmuz 2017 Perşembe

Temmuz Yağmuru

 
Biraz evvel, yağmur yağarken balkondan  çektiğim bu kare, 

fotoğraf gruplarında

 ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
27.07.2017


acmidemirci@yahoo.com.tr
 @AcemiDemirci 
Paylaş :

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Demin. Ardıç çamı gölgesinde, yemiş vermemiş incir fidesi üstünde, sabah güneşine karşı...

Bu sabah çektiğim bu kare,

fotoğraf gruplarım 

ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 

26.07.2017


acmidemirci@yahoo.com.tr
 @AcemiDemirci 
Paylaş :

25 Temmuz 2017 Salı

Dün çektiğim bu kare, 

fotoğraf gruplarımda 

ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 

25.07.2017


acmidemirci@yahoo.com.tr
 @AcemiDemirci 
Paylaş :

24 Temmuz 2017 Pazartesi

“Göl Gazinosu ve Zeki Müren” adlı çalışmama;
 
linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.07.2017

Paylaş :

Erik dalında sarı kanatlı bir güzellik; florya

Bugün çektiğim bu kare,

fotoğraf gruplarımdan sonra

 blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 

24.07.2017



 @AcemiDemirci 
Paylaş :

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Çok teşekkürler TFGK

Dün blogumda da yayınladığım "Sakız koyunları ve çobanı" konulu yine dün çektiğim karem, Türkiye Fotoğrafçılar ve Gezi Kulübü -TFGK- tarafından bana ne mutlu ki kapak resmi olarak değer görmüş.

Linki:


https://www.facebook.com/groups/1038148979561455/?fref=nf

Bu değerli fotoğraf ve gezi topluluğuna yürekten teşekkür ediyorum :)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),  22.07.2017
Paylaş :

21 Temmuz 2017 Cuma

Sakız koyunları ve çobanı

Bir batında en az iki yavru veren ve yılda en az iki kez kuzulayan
Sakız koyunları ve çobanı.

Bugün çektiğim bu kare, 

fotoğraf gruplarımda 

ve blogumda.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 21.07.2017
acmidemirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci 
Paylaş :

NOTALI ANILAR

“Çalışmama tema olarak neden bu kareleri seçtiğimi açıklamam gerek var mı?”


Dün akşam kadar yakın bir süre önce şimdi emekli; ama yıllarca Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası baş kemanı olarak sayısız konser vermiş, Ankara Devlet Konservatuarı keman hocalarından Prof.  Oktay Dalaysel’den dinlediğim anılar, dinleyenin başkalarına da aktarması gereken türden. Ne mutlu ki çok uzun yıllar o konserlerin Cumartesi saat on birde olanlarını canlı izlemiş biriyim.  Malum, çok konuşkan değilim. Bir baş kemandan dinlediklerimi, konuşarak değil yazmakla dinleteceğim o yüzden. Konu keman, senfoni orkestrası olunca  dinletmek fiiline ağırlık verip okutmak dememeye çalışıyorum bilerek. Bir dinleti tadındaki anılar, güldürüyor da bir yandan.


Bu arada çok değerli sanatçımız Prof.  Oktay Dalaysel’den hatıralarını dinlerken yazmak için izin istedim. Tebessüm ederek olur verdi. Bir kez daha çok teşekkür ederim.


Anlatacağım anıları daha önce bir yerlerde okumuş ya da dinlemişler  olabilir. Veya tanık olanlar tarafından yazılmış olması da olası. O zaman, “Gerçek centilmen bir fıkrayı ilk kez dinleyendir” lafı  uyarınca  ikinci kez dinleyecek olanların  hatırlamalarına vesile olalım öyleyse diyelim.

***

Senfoni orkestrasının ilk yılları. Başında ilk şef var. Yabancı. Ankara’da bazen de Anadolu’da konserler veriliyor. Öyle konserlerden birinde izleyiciler tüm dikkatlerini sahnedeki orkestraya yoğunlaştırmış.


Orkestra şefleri çok hareketlidir, biliriz. Zarifçe sağa sola dönerek, kollarını indirip kaldırarak,  kâh eğilerek, kâh gözlerini yumarak yönetirler onca sazı. Bu arada yüzleri orkestralarına dönük olduğundan dinleyiciler şefin yüzünü görmezler malum.


Şef, her zamanki gibi orkestrasını oldukça hareketli bir şekilde  yöneterek konseri bitiriyor. Ardından feci bir alkış kopuyor.  Orkestra izleyenleri  selamlıyor. Dinleyiciler arasında  ayakta alkışlayan bir kadın şefe sesleniyor,

 
-Çok güzel oynayıp dans ediyorsunuz. Daaa… Hep sırtınız dönük oynadınız. Ne vardı yüzünüzü biraz da bize dönüp oynasaydınız.

***

Senfoni orkestrası müzisyenleri konsere mutlaka aç çıkarmış. Ancak konser sonrası bir yerlere gidip karınlarını doyurabilirlermiş. Sahneye aç çıkılması performans ile doğrudan ilintiliymiş.

 
Her zamanki gibi yine aç çıkılan konser sonrası üst başlarını değiştirmeden siyah pantolon, beyaz gömlek ve siyah papyonlar ile bir restorana gidiliyor.


Siparişleri almak üzere masaya gelen garsonun üstü başı da  orkestra üyelerininkiyle aynı. Siyah pantolon, beyaz gömlek ve siyah papyon. Gülümseyerek masadaki orkestra mensuplarına yaklaşıyor ve soruyor,
-Garsonluk kursunu bitiren kursiyerlersiniz değil mi? Kutlamaya geldiniz tabii; o zaman hoş geldiniz çömezler.

Orkestra üyeleri hiç bozuntuya vermeyip siparişlerini veriyor.

***
Bir Asya ülkesinde konser verilecek. Otuz yıl kadar önce. Müzik, sanat konusunda her ne kadar çokça bilgili, duyarlıysa da henüz hiç gelişmemiş yönleri olan bir ülke burası. Önce uçak ile başkente oradan da on dört saat boyunca karayolu ile konser verilecek şehre gidilecek.


Otobüs yolculuğunda mola vermek büyük sıkıntı. Çünkü alışıldık temizlik anlayışı ve kurallarının geçerli olduğu tek bir tesis yok burada henüz. Yolda bir benzinci var, tek orada fayans kullanılmış diye mola yeri orası olacak. Ve beklenen mola geliyor.


Tesisin el yüz yıkanacak yeri çok eskilerden bildiğimiz kare beyaz fayansla döşeli. Lavabolar da var. Ama o ne? Musluklar sökülüp alınmış. Götürülmüş. Bu durum, o an için oralarda musluk üretimi yapılmadığından ve ülkeye bu tür malzeme girdisi de olmadığından olağanmış.


Beyaz fayanslı mola yerinde fayanslar memnuniyet uyandırırken eller yıkanamadan çıkılıyor lavabolardan.
***

Antalya’da bir konser verilecek. Açık havada. Bir havuzun kenarında.


Orkestra konsere başlıyor. O an havuzdaki tüm kurbağalar da vıraklamaya başlıyor. Orkestra, kurbağa sesini bastırmak için daha yüksek perdeden çalıyor. Kurbağalar nazire yaparcasına daha da yükseltiyor seslerini bu kez.


Konser boyunca bu böyle sürüp gidiyor. Konser bitiyor, kurbağalar vıraklamayı kesiyor. Orkestra, tüm müzik yaşamları boyunca aldıkları en ilginç ve unutulamayacak alkış olarak hatırlıyor kurbağaların kendilerine eşlikte bulunmalarını.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.07.2017

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci

Paylaş :

Kaç “Ah” sonra bir “Oh”?

“Bu çalışmama tema olarak bazen “ah” bazen de “ohh” diye ferah bir nefes aldıran anlardan oluşan, her zamanki gibi yine yalnızca kendi çektiklerimden  kareler seçtim.”

Mutluluk, derin sözcük. Herkesin avcısı olduğu kavram. Usta avcılık, ille ıskalamamak değil kavramı nasıl biçimlendirdiğimiz konu mutluluk olduğunda. Erişilemez, Kaf Dağı ötesi bir olgu olarak benimsemişsek mutluluğu, o zaman  biz kendimizi o kavrama av yapmışızdır. Yok eğer iç açan bir gülümsemeye, sabahları duyulan günaydınlara, yeni açmış çiçeklere kadar mutluluğun anlamını yüklemişsek, avdan elimiz boş dönmeyeceğizdir.  Yani aranılıp durulan mutluluğun sırrı, görmekte saklı bir yerde.

Bizi ne mutlu eder ya da mutsuz? Masal kitaplarındaki iyilik perisinin sopasının sallanışıyla ortalıkta yıldızların yanıp sönmesini mi bekliyoruz kapıyı çalanın mutluluk olduğunu anlamak için? Böylesi mutluluk yalnızca masallarda. Dünya sayfalarında elinde sopasıyla  periler gezinmez. Onlar çocukluğumuz kitaplarında tozlanmakta.

Asıl adı Amantine Lucile Aurore Dupin ya da Barones Dudevant olsa da George Sand takma erkek adını kullanan 19. Yüzyıl Fransız kadın yazara göre mutluluk, hemen yanı başımızdaymış. Elimizi uzatmak yeterliymiş sahip olabilmek için. Kendisi uzanıp alabilmiş peki dalından toplanılmayı bekleyen adı mutluluk olan meyveyi? Hayat öyküsü  hiç de mutlu olmadığını gösteriyor.

Mutluluğun çok uzak bir liman olduğundan yakınanlar en eski çağlardan bugüne  azımsanmayacak çoklukta olmuş hep. Mutlu eden ölçütler herkese göre değişirken değişmeyen ilk koşul, önce karnın tok, sırtın pek olması. Oysa her karnı tok, sırtı pek de mutlu olamıyor malum. Karnın tokluğu,  düşlenenlere doygunluk anlamına gelmiyor. Formülü filan da yok mutluluğun, matematik denklemi gibi. Çünkü değişkeni çok. Ve mutluluk yoluna nerden çıkılırsa çıkılsın varış insanın kendi içi.

Mutluluk, anın “ah yerine” “oh çekerek” geçmesi aslında; basite indirgenmiş haliyle. Soluğun iç yakarak değil içe çekilerek alınması. Hayatı zor kılan her türlü güçlük aşılmış olsa, geçim sıkıntısı çekilmese de hissedilen  bir boşluk olabilir. Özlem, henüz ulaşılamamış olanlara ise o zaman anlar “ah” ile doludur. Oh çekmek uzaktır.  Oysa “ah” çekmekteyken aslında “oh” çekmeye bir harf uzakta olduğumuzu bilmekte miyiz?  Olağandışı koşulları göz önüne almazsak.

Mutsuzluğun mayası erişemediklerimizse, o an gerisinde mutluluğun saklandığı  kilitli bir kapının önünde gibiyizdir. Anahtar elimizde.  Ama ya anahtarı ters yöne çeviriyorsak! O tek harflik farkın tanımı bu terslik olmasın sakın?

Evet, elimizde kement, yakalanamaz bir yılkı gibi peşinde olduğumuz mutluluk avında çok uğraşlar vermiş olabiliriz.  Öyle ki yorgun düşüp pes bile etmiş olabiliriz. Ama keşke yaptığımız onca  şey, yerinde şeyler olsaydı. Pes, o zaman hakkıyla pes edilmişlik olabilirdi. Boşa kürek çekmişsek ya?

Mutlu olabilmek için önce ne istediğimizi  bilmek ve gerektiğinde anlatabilmek  gerek. Çok mu karmaşık yapıdayız yoksa bunu başarmak için? Oysa yakınlarda gazetede haberini okuduğumuz  bir köpek başarmış bunu mesela. Kendisine çarpıp kaçan bir  araç nedeniyle arka bacaklarını kullanamayan köpek, sürüne sürüne  gidip  yardım istediğini anlatabilmiş.

Tutunacak bir şeyi olmayanları sel suyu gibi önüne katıp sürükleyen hayattan istediğimiz, o sele kapılmamak; sağlam bir dal bulup tutunmak. Sakin bir kıyımızın olması.  Yani ya sel ya dal seçimini yapabilmiş olmak. Sel; yani mutsuzluk ve dal; yani mutluluk.

Bir dala tutunmak, ilk adım. Mutluluk tek adımlık değil oysa. Hayat da hep tatlı şırıltılarla  durgun akan bir nehir değil. Bulandığı olur. Çamurlu akar. Ama her bulanık su sonunda durulur. Er geç suyun berraklaşacağı bilinmekteyse… Gecenin fermanının güneşin elinde olduğu unutulmazsa… Bekleyip sabretmek bilinirse tabii mutluluk meyvesi devşirilebilir… Hayat meltemli iklim değil tek.

Mutluluk, merdiven  çıkarak varılan bir doruksa çürük basamaklar oyalayabilir. Basamak yoksa yapmak gerekebilir. Her şey emek ister. Uğraşların zaman aldığı unutulmazsa eğer, her basamakla hedeflenene bir adım daha yaklaşılacağı da unutulmayacaktır.

Bir dala tutunmayı istemek, yaşam sevinci aslında. Bir renk demetini andıran hayatın hangi rengine takılıyorsa gözümüz, onu yaşamaya hevesliyizdir. Siyaha, griye ya da sarıya takılan gözler,  mutluluğun rengini çok arayacaklardır daha.

Derleyip toplamayı murat ettiğimiz demetler var… Buna kalkışmışken  dikenlerin batması, ısırganların dalaması var… Isırgan yangısı, diken acısına  rağmen muradından kederine hayat bahçesinin her türlü kavramla dolu olduğunun bilincindeysek kolay kolay mutsuz olmayız o zaman. Yani mutluluk yemeğinin de tadı tuzu olacak elbette. Lezzeti sağlayan baş unsurlardan biri de  kara biber değil midir tariflerde? Sırf şeker, bal değil acı biber de  olabilecektir o halde mutluluk terkibinde. Eğer böylesi bir kavrayıştaysak çekeceğiniz “oh” olur.  Yok dünyadaki tüm dikenleri reddederek çalısız  bahçe istiyorsak çekeğimiz kuşkusuz “ah” olacak. Belirleyicisi biziz çoğu zaman o değişken tek harfi yani.

Çiçekli dalımıza uzanmışken elimizde batan diken nedeniyle cayacak mıyız uzanmaktan? Kaçacak mıyız  bahçeden? Diken acısının geçmesini beklemeli mi yoksa alıp başı uzaklaşmalı mı? Nasıl yakalanacak o zaman selden kaçarken tutulacak dal?

Zaman zaman hayatın gerçeklerinden kaçmak insanca bir tutum tabii. Sürekli kaçmaktan kaçmalı ama asıl. Hem nereye kadar kaçmak? Biz zorlukların önüne dikilip onlara geçit vermemeyi bellemedikçe  zorluklar bizim karşımıza dikildiğinde  nasıl baş edeceğiz onlarla? Zora kafa tutmak evla yani. Sonunda zor bizi alt etse bile. Zora kafa tutan, önünde sonunda onu yener. İlkinde olmasa da. Kaç başarısız deney sonucu bulunmuş icatlar olduğunu bilmez miyiz? Tarihte  olmuş bitmişleri ya?

O zaman zorluklar “ah” ise, zorlukların üstesinden gelmek “oh”.  Yani mutluluğun kısa sözü. Ve bir “oh” çekmenin bedeli belki de kim bilir kaç “ah” çekmeyi hayatın avucuna saymakla olabilir. Ama hep ah çekmek mi yoksa onca ahtan sonra sıranın oh çekmeye gelmesi mi? Mutluluk, işte bunun  tercihinde.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.05.2016

Paylaş :

KAPANLAR

“Bu çalışmamda bir anlamda köşeye sıkışmış, zorda kalmış yani kapana kısılmış hissinde olanlardan bahsettiğim için tema olarak kapana kısılmayı çağrıştıran kareler seçtim.”


Ha kafes, ha kapan, ha kıskaç olmuş adı; ökseye yapışmış saka kuşu yakalanmışsa bir kez! Kafesin üstüne bir örtü atılmışsa…  Saka, vakti gece sansın da ötmesin diye. Ötemez, uçamaz olmuşsa o ötücü kuş…

Büyük ölçekte dünya kıskacında, orta ölçekte coğrafyanın, kültürün kapanında, küçük ölçekte ailesel şartlar kuşatmasındayız. Kapanlara yakalanmak kaçınılmaz yani. Doğmaktan sona, sağlığın her halinden varlıktan yokluğa. Bu, dünyanın ol git kuralı. Hep varmış; hep de olacak.

Bildiğin kapan işte; adı dünyadan başlayıp başka ne olursa olsun çevrelendiğimiz koşullar. Belki kafesin kilidini açmak mümkün çünkü anahtarı elimizde belki de. Ama açamıyoruz. Çıkamıyoruz. Elde değil bazı şeyleri değiştirmek. Ne dolunun değdiği ham meyveye ben düşmesini önleyebiliriz ne de akşamları aç uyuyanlardan tek tek haberdar olabiliriz. Kafesin içindeki kuş misaliyken bir kafesin tellerini, bir de o tellerin içinde kalanları biliriz tek.

Kapanlar, aslında şartlar. Doğduğun ortamdan, aileden, ana babanın maddi durumundan kültürüne; yaşadığın ikliminden ilk öğretmenine; sağlığından karşılaştığın kişilere; uğurlusundan uğursuzuna olaylara… Kimi durumlarda kıskaçlardan kaçış olamıyor. Ökseye yapışmış kuş gibi.

Bir çocuk pırıl pırıl zekâ ile de doğsa içinde olduğu şartlar onun pırıltısının üstüne toz yağdırıyorsa o çocuk ayrıksı bir tip olmaktan öte geçemeyecektir. Kimseler onu anlamayacak, anlaşılamamış olmanın yalnızlığında savrulup duracaktır.

Görmüştüm öyle bir çocuk. Her şeyiyle farklıydı. Dinleyişi, soru soruşu. Esprileri. Kaldı ki yolu bile olmayan, toz toprak içinde bir yerdi doğup büyüdüğü kasaba... Lise ikinci sınıftaydı. Babasızdı. Yoksuldu. Yalnızdı.

Bir kez ağzını açsın hemen belli ediyordu sıra dışı olduğunu. Üstün zekâlı olduğu çoktan bilinmekteymiş zaten. Annesiyle kardeşine bakabilmek için okul çıkışları bahçe çapalamaktan un çuvalı sırtlamaya, pancar sulamaya ne iş bulursa koşuyordu. Yine de derste dinlediği ile okulun en iyisiydi. Ama çantası yoktu mesela. Çantaya ihtiyacı da yoktu ya gerçi. İçine koyacak tek bir kitabı yoktu çünkü. Kitap alacak parası yoktu zira. Dersler aklına kayıtlıydı. Ne yaptı sonra, elinden tutan çıktı mı bilmiyorum. Onun kapanı, kendi koşulları bir yana onu o ortamdan çekip çıkaracakların etrafta olmamasıydı aslında. O çocuğun fark edilmesine rağmen gereğince değerlendirilememesi hepimizin kaybı.

Doğarken annesi ölenler, bir yandan anne yoksunluğu bir yandan da annesinin ölümüne neden olmak suçluluğu kıskacında. Öyle bir kıskaç ki bu, her ona seslenişte annesinin kendisini doğururken öldüğü yüzüne vurulmakta sanki. Öyle bebeklere çoklukla Yadigâr adı verilirmiş. Bir Yadigâr tanımıştım.  

O da lise öğrencisiydi. Bir ablası vardı. Çalışkandı; hem de nasıl. O yolları tozlu topraklı mahrumiyetler içindeki taşra kasabasındaki öğretmensizlikten boş geçen derslerin olduğu liseyi başarıyla bitirdi. Sonra tıp fakültesini tutturdu diye duydum. Şimdi doktor olmalı. Ve eminim artık hiçbir çocuğa Yadigâr adı konulmasın diye çabalıyordur.

Yadigâr mükemmel bir öğrenciydi. Suskundu; ama ara ara aniden ağlama krizleri olurmuş annesinin ölümü  nedeniyle suçluluk duygusu taşıdığından. İçe kapanıkmış. Annesini nasıl ve ne zaman kaybettiğini yüzüne hep vuran bir ismi oldukça belli ki adıyla her çağrıldığında içi yanıyordu. Yadigâr’ın adı, Yadigâr’a kapandı.

Bir yuva kurmak, yuva kuracak yaşa gelmişler için olağan şey. Hiçbir yuva yıkılsın, mutsuz olunsun diye kurulmaz. Ancak kimileyin mutlu bir yuvayı bir kaza yıkar geçer. Kimileyin de o eşikten atlandıktan sonra karşıda bambaşka biri bulunabilir. Yuvaya değil kapana girilmiş gibi hissedilebilir. Öyle bir yeni gelin tanımıştım. Yine  yoları tozlu o kasabada.

Gencecikti. Varlıklı bir ailenin kızıydı. Bir de sevimliydi ki bebeği. Kız güzeldi de her gün gözü mor, dudağı patlak, kaşı kanamakta, alnı şişmiş olduğundan güzelliği anlaşılamıyordu. Gün geçmiyordu ki kayınvalidesi ile kocasının yoktan yere attıkları dayakları sineye çekmek zorunda kalmasın. Annesiyle babası, kızlarının neler çektiğini biliyordu; ama hiç ses etmiyorlardı. Adet öyleydi. Oturduğu sedirde evirip çevirdiği alyansına düşen gözyaşlarını görmüştüm birkaç kez. Vücut diliyle ne anlatmak istediği çok açıktı yeni gelinin. Kapanını evirip çeviriyordu.

Kapanlar, iç içe.  Dışta, kutbundan ekvatoru, çölü, bataklığına birinden birinde yaşadığımız dünya büyük kapanı. Onun altında insanların kendini unuttuğu, zamanı yutan metropol, yoksul kasaba, dağ başında kardan yolu sekiz ay kapalı köyler gibi ortamların kapanı. Onun da altında içine doğulan koşullar. Diyelim ki kendisi daha çocukken kucağında bebesi ile üniversite öğrencilerine gıptayla bakan çocuk gelinler. Kim bilir ne sorunların, sırların üstünün örtüldüğü bazı aile ortamları…  Belki çocuktan anneye dayak kötek, şiddet… Belki babaları annelerini hayattan koparınca, anne mezara baba hapse giderken yetimhaneye verilmiş boy boy kardeşler…  Belki kimselerin başına gelmeyesice alışkanlıkları olan  ana babanın çocuğu olarak krizle doğma… Sonra da kaç katman olduğunu bizim de bilmediğimiz iç dünyamızın kapanındayken açık açık kendi dilimiz ile anlatamadıklarımızı şarkılar söylüyor bizim yerimize bazen. Az önce açık camından bas bas bağırtılı müzik yayılan arabadan duyup bu yazıyı yazmama sebep olan “Anlatamam derdimi kimseye…….” diye başlayan şarkı gibi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.06.2017, 15:58
 @AcemiDemirci


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci