20 Temmuz 2019 Cumartesi

KAYA KORUĞU

Otları tanımıyoruz artık. Belli bir yaşın altında olup, kentte doğmuş büyümüşler için ot demek, varsa etrafta küçük bir park, oradaki çim demek.


Her ayın, mevsimin otu var. Baharla başlıyorlar bitmeye. Kışın da otu var. En başta ıspanak, pazı.

Otlar, yetişebilecekleri toprak buldukları her yerden çıkıyorlar, yeter ki toprak olsun. Yeter ki apartman kıskacında değil de bahçeli evler olsun. Ama yeşilsiz kala kala toprak yerine her yanda beton gördüğümüzden şehirde,  eğer varsa yakınlardaki parklarda da yeşil olarak sadece çime rastlar olduk. Öyle ki otun artık her yerde değil tek bir yerde, Alaçatı’da, Ege’de yetiştiğini bile sananlarımız var. Bu garip kanı da adı ot ile anılan Alaçatı’nın başına dert oldu.

Oysa doğu bölgemiz, mesela  Iğdır, ot zengini ve Alaçatı’nın dahi sahip olmadığı müthiş türlere  sahip. Bir çobankirpiği otu var ki… Kuşkonmazların en tazesi ve lezzetlisi de Iğdır’da. Neden hala ot festivali neden yapılmaz Iğdır’da aklım almıyor.

Her yerdeki pazarlarda ot türlerine rastlanıyor çoklukla. Mesela Erzincan’dan, Ağrı’dan çirişten ışgına getirmişliğim var.

Kaya koruğu bir ot türü.  Hem demet halinde hem de işlenmiş halde satılıyor pazarlarda. Demeti de ucuz değil; ama işlenmişi hayli pahalı. Yani bir kavanozu ki küçük kavanoz tabii, atmış liradan en azından. Ama değer. Şöyle, otları yıkamak ve sonrası uzun iş malum. Ya da yıkamak benim için iyice arındırmak, üstünkörü geçmemek anlamlı olduğundan hayli yorucu ve ayakta tutan bir işlem oluyor her seferinde.

Bir otu nasıl saklayacağınızı bildikten sonrası kolay. İstediğiniz adette demet alın ve işe koyulun. Elbette yemek olmuş her şey nankördür. Onca emek on dakikada tükenir. Bir de geriye bulaşıklar çıkar.

Pazardan alıp yaptığım kaya koruğu bu, az önce  resmini çektiğin  tabaktaki. Makarna yanında ve ızgarada kavata biber ile.  Fesleğenler ile de imzamı attım.
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.07.2019, 15:25

Paylaş :

ÇİMLER SULANIRKEN


 
Otuz üç derecelik Temmuz sabahında saat daha altı bile olmadan ayaklanınca göz açabilmek için kahve  gerek. O da işyerindeki kahvaltının ardından. Yani üç saatten daha fazla bir süre sonrasında. Kahve kokusu, yolu gözlenen yolcular misali.


Böylesi sıcak sabahta, susuzluktan dili dışarıda, halinden yavruları olduğu besbelli dün gördüğüm köpek geldi aklıma. Burada da fazlasıyla köpek var. Oraya buraya bırakılmış  su kaplarından köpeğinden, güvercininden saksağanına içiyor. O zaman, içini tam sıyırmadığım yoğurt kabını su ile doldurup bir nevi ayran yani proteinli su bırakayım sokağa.


Daha kabı bırakır bırakmaz dallardan saksağan kanat çırpışları duyuldu. Yoğurtlu sudan her seferinde ilk onlar içer.


 
İki yüz metreden biraz daha uzun yokuşun başındayım. Sağ yandaki, yemyeşil çimleri dün akşamki gibi sulanan,  ince ve uzun bir dikdörtgeni andıran  parkın köşesine birkaç adım kaldı. Kapkara gözlüklerimin gerisinden sulanmaktaki çimlere bakıyorum. Çimlerin üzerinde yumruk büyüklüğünde taş gibi bir şey var. Yok, taş olamaz o. Olsa olsa bir kaplumbağadır.


Tam parkın köşesindeyim. Çimlerdeki şey hala hareketsiz olduğuna göre onu taş sansam yeridir aslında. Taş olmadığından öyle eminim ki ama. O bir kaplumbağa. Biliyorum.


Biliyordum. O bir kaplumbağa. Hareket etmese de bağası bir desen gibi duruyor çimlerde.


Henüz çok genç. Küçücük. Sıkıca yumruk yapılmamış bir el kadar. Parka gelmiş sabah sabah. Yoksa yuva bellediği yeşillikler artık kapkara oldu da oralardan mı çıkageldi buralara?


Sulama  sırasındaki sabah gezintisi mutlaka çok hoşuna gitmiştir. Benim hoşuma gitmeyen bir şey var ama. Ya kaplumbağa yola çıkarsa! Evvelce bu kaplumbağanın  kaç katı irilikte kaç tane tosbağa topladım bu yollardan. Ele alınınca önce kabuklarına çekilirler sonra boğuk sesleriyle yavaştan başlarını  çıkarıp huysuzlanır, yaramaz çocukların el kol çırpmasınca ayaklarını hareket ettirirler.


Şöyle bir bakıyorum saatime; sonra da yola. Servisimin gelmesine daha var. Yokuş her zamanki gibi ne kadar sakinse ana yoldaki trafik o kadar göz korkutucu. Yeniden kaplumbağaya dönüyorum. Endişelenmemek elde değil o küçücük şey için. Parkın yanı başı yol. Eğer yola çıkarsa diye korkum. O zaman onu parkın ortalarına bırakırım. Bu da zamanımı alır.  Kaptana telefon açar, “yoldayım, durağa birkaç dakika var” derim.


Neyse ki yola doğru ilerlemiyor. Yönü,  parkın içlerine doğru.  Tepelerden gelmiş olmalı. Sabahın erkeninde  iki yol aşıp buraya gelmesinin nedenini düşünmeye gerek bile yok. Çimler sulanırken  su içecek.


Kaplumbağa usuldan uzaklaşırken içim rahat yokuşu inmekteyim. Buraların tarla dönemlerinden kalma artık yabanileşmiş,  sararmış çavdarlar yatık yatık. İçlerinde kuşlar cıvıldaşıyor. Eğer dik dursalar, yol kenarına başaklardan adam boyu çit örülmüş gibi gözükürlerdi. 


Tam durağa geldim ki bir belediye otobüsü durdu. Çoklukla karşı şantiyelerde çalışanlar iner bu durakta. İnşaat bitince  gözükmez olurlar, birkaç yıl boyunca tam o saatte orada inenler.


Bir kadın indi, gençten. Solgun, kederli gibi.  Ağladı ağlayacak sanki. Mutsuz gözüküyor.  Yorgun, bezgin. Her şeyinden belli ki bu sabah, buradaki bloklardan birine temizliğe geliyor. Yeni başlamış olmalı. Belki temizliğe ilk gelişi. Bilmediği insanlar, koskoca evler onu şimdiden tasalandırırken  aklının geri planında neler var kim bilir! Geçim derdi, belki işsiz bir koca, çocuklar, borçlar, boş bir buzdolabı? Onu ilk kez  gördüğümden ben de biraz temkinliyim. Artık en yakınlardan beklediğiniz durakta duran otobüsten indiği için ilk kez görüp  kim olduğunu bilmediğiniz hiç kimseye   güven duygusu ile yaklaşılmadığından beri…


Yüzü karmakarışık. Adım atacak hali yok sanki. Devrile devrile yürüyor. Oysa genç daha. Otuzu yakınlarda geçmiş olmalı eğer otuzun üstünde ise yaşı.  Bana doğru ilerliyor. Evet, yanılmamışım, temizliğe geliyor. Başı yerde. Eminim adım bile atacak hali yokken en küçüğü yüz elli metrekare olan evlerden birindeki başta duvarları kaplayan Ankara tarzı güverte camlarınca camlar, halılar olmak üzere temizlik gözünde büyüdükçe büyüyor olmalı böylesi sıcak havada.  Yanımdan geçip, yokuşu isteksizce tırmanmaya başlıyor.


Kırmızıda mı geçmiş bu kafa kafaya giden, yok,  aslında yarışan alabildiğine lüks iki araba? Biri sol, diğeri orta şeritte. Soldaki at başı önde. Birbirlerine o kadar yakın ve hızlı gidiyorlar ki. Yavaş olsalar sohbet ettikleri bile düşünülebilir. Bir sürtünme olsa bu sıcakta, fizik kuralları gereği arabalar alev alsa yeridir. Hiç umurlarında değil ama sürücülerin. Bir iki saniyeye kalmadan rüzgâr gibi geçtiler durağın önünden, onlar geçerken birkaç adım geri çekildiğimi fark ettim.


Servisi görebilmek için başımı yarışan araçlardan yolun aşağısına çevirdim. Kasasız, arkasında düz bir taşıyıcı olan bir  TIR geliyordu. Üzerinde  demin yarışanlar kadar lüks, kaza yapmış bir araba. En sağlamlardan. Ama nasıl bir kaza olmuş ise, aracın  önü dümdüz, ezilmiş. Sürücüye ne olduğunu düşünürken gözüm farkında olmadan yarışan arabaları aradı ilerilerde. Gözükmüyorlardı.


Bu sabah servise bindiğimde  aklım o küçük kaplumbağada, yılgın görünen gencecik temizlikçi kadında ve yoğun trafikli bir anayolda yarışan pervasız sürücülerde kaldı.
(Her hakkı saklıdır)


 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.07.2019


Not: Yazımı tamamladıktan sonra tarihi yanlışlık ile 2018 olarak atmışım. Kadinhaberleri internet gazatesinde de öyle çıktı. Ancak doğru tarih  2019)
Paylaş :

15 Temmuz 2019 Pazartesi

YİTİK SORULAR



İç sızlatan kavram nostalji. Müziğe kadar. Obur da. Ne heybesi dolacak ne de gözü doyacak gibi. Zaman, gözelerden doğmuş ilk damlaların dere, çay, ırmak olup denize akmasınca  geçerken her o an, yıllar sonrasının “ah, o günler!” denilecek nostaljisi olacak.


Geçmişin özlem duyulan anları kadar özlem duyulan olguları da var. Diyelim ki  iplikle atılmış  düğümlerle değil de  kan yolu ile, üzerinde yaşanılan toprak, kültür ile  kurulmuş bağlar. Akrabalık, hemşehrilik gibi.   


Köyler, kasabalar kaybolurken memleket olgusunun çekirdekten küreselleşmeye  dönüşmesiyle hemşehrilik kavramı söylenişine kadar  değişti.  Kolayından “hemşeri” denilmekte artık. “Hem” ve “şehirli” sözcüklerinin bileşimi olan hemşehri olgusunun en anlamlı olduğu ortamlar, köyler ve kasabalardı. Onların yok olması, megakentlerin   türemesiyle metropole her yerden gelmiş milyonlarca insanın tek ortak yanı ola ola araç plakalarındaki şehir kodu  oldu.


Hemşehri olmak, aynı toprağın çocukları olmak.  Aynı toprağın çocukları olmak da gelenek göreneklerine, alışkanlıklarına, adetlerine hatta  damak tadına kadar bir olmak anlamında. Her köyde ekmeğin yapılışı az çok farklı. Bir yerde ekşi mayalı, bir yerde siyez unundan, bir yerde tandırda ya da odun ateşinde. Eğer biriyle hemşehri iseniz onun sofrasındaki ekmeğin daha buğdayken tarladaki halinden mayasına, pişirilişine, kokusuna kadar bilirsiniz. Oysa şehirleşmek uzaktaki, daha uzaktaki her anlayışı  aynı kazana atıp bir güzel karıştırmak demek. Ortaya nasıl bir lezzet çıkacağı kestirilemeden.


Vaniköy, Erenköy, Feriköy, Arnavutköy, Ümitköy gibi köyleri saymaz isek köysüz kaldı kalacak  olan Ülkemizin vaktindeki kırk bin köyünden  birileri,  şimdinin metropollüsü olmak üzere Magirus kamyonun arkasında yollara düşüp İstanbul’a geldiklerinde kendileri hala  aynı olsa da yeni hayatlarına başladıkları  diyelim ki Kadıköy onlara el, onlar da Kadıköy’e yabandı. Gelenler,  geldikleri yerlere zamanla yabancılaştı. Yabancılaşmak, başkalaşmaktır.


Köyden  göçmüşlerin kentte doğmuş çocukları bloklarda, kulelerde büyümekte. Böyle bir kuşak için ne uzaklardaki köyü ona memleket artık, ne de köylüleri ona hemşehri. Öyle ki bu kuşağın memleketi, doğduğu metropolün  bütünü bile değil. Oranın bir mahallesi. Belki kenar, belki varoş, belki  gözde.  Hatta o mahallenin falanca caddesi, filanca sitesi.  Onların da gözü çoklukla göçmekte. Ama başka anakaralara.


Hal böyle olunca sadece kendi Ülkemizden değil neredeyse dünyanın her yerinden insanın bulunduğu, nüfusu belki de yirmi milyonu aşmış İstanbul’da yaşayan birisi, İstanbul’daki bir diğer kişiye ne kadar hemşehridir? Sakasından bülbülüne, ispinozundan sığırcığına, serçesinden üveyiğine aynı kafese konmuş; ama hiçbiri bir diğerine benzemeyen kuşlar kadar farklılarken.


Ayrı şehirlerden öte ayrı ülkelerde yaşamaya başlanıldığından beri giderek yitmekteki hemşehrilik anlayışına sıkı sıkı bağlı olan  yerler hala  var. Başta doğu bölgelerimiz geliyor bu duyarlılıkta. Öyle ki hangi kent, köy olduğuna bakmaksızın doğudan bir yerden olmayı peşinen hemşehrilik kabulleniyor ora insanı. Bu da onların “birbirlerine çok bağlı” olduğu kanısını oluşturuyor.  Oysa İç Anadolu insanında bu bağ vaktinde varsa bile şimdilerde inceldiği yerden kopacak ipleri andırıyor. Diyelim ki birbirlerine “çökelekçi”  ve “soğancı” diye takılan Aksaray ve Nevşehirliler dahi bu tatlı şakalaşmaları unuttu unutacak.


Bir yolculukta yan koltuktaki ile ya da  bir kuyrukta beklerken öndeki  ile öylesine başlayan sohbetlerin üçüncü, beşinci cümlesinin “hemşehrim memleket nere?” olması mutluluk verici galiba. Eğer verecek cevabınız varsa. Öyle ya, birer metropollü olarak hepimizin kökü, bizden önceki kuşakların kamyon ya da kamyondan bozma  otobüs ile bir şehre çıkageldikleri bir köy, taşra. Köy, kök demek. Köysüzlük, köksüzlük bir yerde. İşte o soru, aslında bir gerçeğin de yüze çarpılması. Köyümüz yoksa kökümüz kurumakta gerçeği, pek acı bir gerçek.

Kupkuru bir yaşam alanı olup çıkan metropollerde büyüyen çocuklar ileride korkarım ki hemşehrilik ne demek diye sözlüklere bakmasın.
 
Muhtemelen otuz yıla kalmaz “memleket nere?” diye sorulunca cevap olarak yurdun doğusundan, kuzeyinden, güneyinden, batısından bir köy, kasaba değil de bir metropolün merkezinden, kenarından, ücrasından bir mahalleden bahsedilecek. O zaman ne diye metropolleri özendiriyor, genişletiyoruz? Hemşehrilikten akrabalığa hatta komşuluğa yitsin;  insanlar yalnızlaşsın, diye mi?
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.07.2019

Paylaş :

Irmak Renkli Deniz ve Hayıt Kokusu


“Göz var, izan var” denilmesin artık. Çünkü ne göz var göz oyuklarında hakkıyla gören ne de izan.  Göz, bir şeyde gözü olmak anlamında artık. En başta güzelliklerde, güzelleştirenlerde. Ama güzeller, güzellikler gözbebeğimiz değil nedense. Paspasımız. Eze eze una dönüştüreceğimiz başağımız. Kuma çevireceğimiz dağlarımız. Yakıp yok edeceğimiz anıt ağaçlarımız.

Milyonlarca yılda bir santimcik oluşabilen mağara sarkıtlarını, dikitlerini ekin biçer gibi biçmekte; toprağından suyuna, dağından antik kentine silip süpürmekte sınır tanımaz  kesildiğimiz bu ondurmaz huyumuzun hemen yanından geçtim dün.

Bir şeyin herkesçe bellenmesi, onun sonu oluyor. Ondurmuyoruz sonrasında, yok edilme adayı ediyoruz hemencecik. İlle “o” derken aklımız ermediğinden mi; kalbimizin karalığından mı, “diğeri,  “öbürü”, “bilmediğimiz bir başkası” seçeneklerine yüz çeviriveriyoruz. Bulunmaz değerdeki doğasından  tarihine  elimizdeki her şeyi hoyratça yok ederken bir de bakmışız allanıp pullanmış komşunun tavuğu, bize kaz görünüyor. Örnek mi istersiniz? Bakın bir, hep istenilen yurtdışı rotalarına.  Bizde deniz kıyısındaki  yerler denizden dolayı cezalandırılırcasına çiğnenirken tutup, denizi olsa bile deniz kenarında oturup  vakit geçirilmeyen yağışlı ülkeleri seçeriz gezmek hatta  yerleşmek için. İngiltere gibi.  Ya da denizsiz; ama dağlık doğası muhteşem İsviçre’yi,  Macaristan’ı, Avusturya’yı diyelim ki. Irmağı, gölü gözü görmeyip, denizi diline dolayıp  deniz kenarına kaçıp, göçüp oraların doğasından, mimarisinden tarihine yok eden bizler, denizsiz yerlerin mimarisini, şehircilik anlayışını, kır yaşamını görmek için ta nerelere gideriz. Yok ettiklerimizi, korunup var oldukları yerlerde görmeyedir gezilerimiz  yani.

Karlı dağlarından doğan dünyanın sahip olmak istediği nehirleri gürül gürül akarken, ot çeşidine her yıl birkaç tür eklenen yerler, susuz kalmasına ramak kalmış, kilsi toprağında  her şey yetişmeyen yerleri gözüne kestirmiş bir kere. Kar yağan, feribotu, kaç baraj dolusu suyu olan nehirli yerlerden bir  akın var ki atmış yılda bir olsun karı görünce sokaklara çıkan,  nehri zaten yok, dereleri kirli, ovalarına kadar yazlık adlı betonların yiyip bitirdiği yılgın noktalara.  O noktaların başında da İzmir geliyor.


İzmir’i bunca sayıklayan varsa demek ki  cezbeden bir yanı var İzmir’in.  O yan nedir o halde? O büyülü yan,  ne deniz ne ot! Bu büyü, İzmir’e özgü her şeyde. Başta da insana bakış, yaklaşım, algı, zihniyet ve çalışkanlıkta.  Evet, dört yönün diğer üçünün birçok anlayışından, eğiliminden, alışkanlığından, hayat görüşünden çok farklı İzmir. Konuşurken belki İzmir’i kıyasıya eleştirenler bakarsınız sırtlarına denklerini vurduklarında tek yöne ilerlerler. O yön hep İzmir’dir. Peki dillerine pelesenk olmuş İzmir’e gidenler, oraya ait olabiliyor mu; ora ile bütünleşebiliyor mu?  Yoksa vurdusu kırdısı, trafik çılgınlıkları, para şımarıklığı, tüm görgüsüzlükleri, tüm aşırılıkları, açgözlülükleri, yok ediciliği, saygısızca ne varsa onlar ile  orayı kendileştiriyorlar mı? İşte İzmir, o sorunlarda bitiyor. Tükeniyor. Doğası, coğrafyası, otu, havası, suyu, denizi ile.
İzmir, dillerden düşmeyip yollarına düşülecek kadar  bunca seviliyorsa onca korunmalı iken dedik ya, gözümüz olanları gözbebeğimiz yapamadıklarımızdan. Gözüne gözüne vurup kör nokta haline getirdiklerimizden. Bu da bir gerçeği karşımıza çıkarıyor. İzmir yoluna düşenler asla deniz için düşmüyor yola. Işıkkent gibi duman altı, kirli hava rekortmeni yerlerde yaşayacaklar o yola düşüyorlarsa bunun tek bir izahı var; bir zihniyetten başka bir zihniyete kaçmak. İÇİNDE BULUNULAN ZİHNİYETTEN, İÇİNDE BULUNULMAK İSTENEN ZİHNİYETE KOŞMAK. Başka hiçbir cevap -iş konusu dahil-  bu durumu anlatamaz. Denizsiz; ama dağlık İsviçre’yi bunca beğenirken ora zihniyetini, yaşam standardını hedefleyip ora yollarına düşmek ile İzmir yollarına düşmek, denizli  bir kent ile denizsiz bir yerin kesişmeleri.  O ortak yan, zihniyet. Vurducu kırdıcı olmamak.
Yerli İzmirlilerin neredeyse hepsi Balkan göçmeni. Ya da adalardan göçenler. Boşnaklar, Makedonlar, Giritliler, Arnavutlar. Burada her şeye sıfırdan başlamalarının öykülerini dinlerken İzmirli olmanın aslında nasıl bir çile olduğunu göreceksiniz.

Makilik alanları tarlaya çeviren, iki odacıklı evlerini zar zor kuran Balkanlılar taş, diken içindeki toprakları tarlaya çevirirken zoru başarmanın tek yolunun çalışmak olduğunu biliyorlardı. Asla  armut piş ağzıma düş beklentisinde olmadılar. Hala da öyleler. Onlara göre bir zihniyet hiç değil zaten bu anlayış. Ellerini, dizlerini paraladılar. Yazlıkçılar buraları tüketirken yerliler hala doğayla iç içe yaşayıp ekmeklerini çalıdan, dikenden çıkarıyorlar. Nasıl mı?

Daha önce de yazdım. Diyelim ki İzmir’de zeytin, nar, incir var. Urfa'da zeytin, nar, incir ayrıca Antep fıstığı üstelik benzersiz akarsular var.  Son ikisinden mahrum İzmir insanı, bir bakıma çöl sayılabilecek makiliği ıslah etti; anavatanı bizim güneydoğu ve daha güneyleri olan zeytindi, zeytinyağıydı üretti. Tüm Türkiye ot ile kaplıyken otu İzmirliler doruğa çıkardı. Eti de, ortalığı gece gündüz mangal dumanına boğan  diğer yerler bir belledi, bir belledi.  Kimi yerler ille et derken İzmirli, adım attığı yerdeki ota dikkat kesildi. Sirken yani yabani ıspanaktan, cibes yani kesilen lahananın küçük yan sürgünlerinden, azmakların börülcelerinden, her kentte bilinen semiz otundan, her şehrin bildiği pazıdan, çıtlık yani hindibadan diğer otlara onları salata da yaptı, salamura da. Doğanın koynundan doymasını bildi.  Gün geldi tek et yiyenler, ot tek İzmir’de var sandı. İzmirliler ol git birkaç işi aynı günde yaparak evcek çalıştılar. Tarla, ne bulurlarsa o iş demediler bir de paragat ile avlandılar. Upuzun, kaç yüz metrelik misinaya, yem olarak ucuna mamun takılı iğneler bağlayarak.  Dağdan, yamaçtan topladıkları kekiklerden bile reçel yapıp sattılar. Kekik reçeli!!!! Şifalı bitki karabaşotundan dahi reçel yaptılar ki bu otun yetişmediği yer yok. Kimselere yük olmamak, ayakları üzerinde durmak için otundan çöpüne reçele dönüştürürken böylece İzmir efsanesi de yavaştan yazılmaya başlanmıştı; çalılı, dikenli makiliklerde kanayan eller ile.  Çabalamaktan vazgeçmeyen bu insanlar biliyorlardı ki eğer birinin omuzlarında uzun süre kalırsanız o omuzlar artık değil sizi kendini bile taşıyamaz. Hiç yük olmadılar. Ama şimdi başta yazlar olmak üzere Türkiye nüfusunun çoğunun yükünü taşır oldular…
İzmir’in belkemiği olan Balkan anlayışı böyle.  Gençlerinden pazarda, domates tezgahı başında bebek beresi, atkısı örüp otlu gözleme yapıp satarak ille bileğinin gücüyle, alnının teriyle para kazanan yaşlısına kadar didiniyorlar. Evcağızlarında  herkes çalışabilir; ama  paraların tek bir kişinin cebine girmesi yok sistemde. Ağalık yok yani. Belki de İzmir olgusunun en can alıcı noktası bu! Şimdi, İzmir’de yaşasın  yaşamasın kim bu zihniyette ise o gerçek bir İzmirlidir.  Çünkü İzmir artık sadece bir şehrin trafik kodunu anlatan plaka, otobüs bileti alınmış nokta değil; başlı başına bir anlayış.

Ne varsa oralarda şikayet edip de kaçıp kurtulmak istediği, İzmir diye diye yollara düşüp İzmir’e gelenler, ne yazık ki kaçtıkları şeyleri yanlarında getirip yaşıyor, yaşatıyorlar. O zaman yeniden kaçmaya kalktıklarında kaçacakları yer kalmaz olacak giderek. O halde neden geliniyor İzmir’e? Beraberinizde getirdiğiniz kimi alışkanlıklar yüzünden geldiğiniz yerler, kaçtığınız yerlerin aynısı olacaksa… Kaçılan yer ha  İzmir olmuş, ha benzeri… İzmir’e gelmekle İzmirli olunamadığına göre… O zaman yaşadığımız, bulunduğumuz yerleri İzmirleştirelim; nicedir bir İzmirdir tutturmuş gidiyorsak. Yok, bulunduğumuz yerden memnunsak diyecek bir şey yok. Bu yokların başında da İzmir gelmeli. Hem yerimizden memnunuz hem de İzmir düşündeysek bizde bir  yanlışlık var demektir.

İzmir sadece bir şehir değil öyleyse. Bir kavram. Çocuğundan kadınına, okumaktan otuna bakış.

Dönelim düne yine. Dün, birkaç yıldır süren milyonlar nicelikli göçün yorgunu bu hoşgörülü kent,  perişan görünümdeydi yine.  Bu kentin denizi ilk Belkahve’den az sonra görülür. Gri, kasvetli deniz eskilerde güneşsiz, yağışlı bir ada olan İngiltere’ye özgü iken şimdilerde İzmir bu renklerde. Belkahve’den iniş, kamyon, TIR keşmekeşinde. İndikten az sonraki mola yerinden ilerilere bakınca İzmir’in anlamının uçsuz bucaksız betondan bir sete dönüşmüşlüğü görülüyor. Ne ağaç, ne koru, ne yamaç kalmış.  Bir çaresiz bitmişlikte İzmir...

Dün İzmir denizi bulanıktı yine. Yeşilimtıraktı kâh, mavi yerine. Irmak rengindeydi koskoca Ege. Eee, haklı da aslında. Renk ile anlatıyor artık nasıl kirli olduğunu. Denizlikten çıkıp atık tankına dönüştüğünü.  “Artık üstüme varmayın” diyor kendi dilince. Ege, İzmir demek; Aydın demek, Muğla demek. Çanakkale demek. Buralar, her yer kadar gözbebeğimiz mi; yoksa gözünü çıkardıklarımız mı? Oturup düşünüp, ayrımına varmalı artık. Çünkü doğal eczaneler, oksijen fabrikası  olan o doğa giderse bunun geri dönüşü yok Allah korusun.

Hayıt kokusunu duyunca anlarım ben oralarda olduğumu. Ama hayıt kokusu da gelmiyordu bu kez. Dün,  denizi deniz renginde değil, ırmak rengine bürünmüş bu yorgun kentte!
  
Bu gidişle İzmirliler, yeni İzmirler kurmak üzere İzmir’den kaçacaklarmış. Yılmışlar artık. Hani dört yüzyıldan uzun zaman önce yeni keşfedilmiş anakaraya May Flower gemisi ile ilk gelenlerin kurdukları yerlere, Avrupa’da kalmış terk ettikleri memleketlerinin adını verirken başına “Yeni -New-“ sözcüğünü getirdikleri gibi. Güya deniz gerekçeli; ama işin aslı bambaşka olan yani tümden yaklaşım, bakış ve anlayışa dayanan olgu yüzünden başlarına gelenleri unutmayıp Yeni İzmirler kurmak üzere dağ başlarına, göl kenarlarına göçeceklermiş. Öyle diyor İzmirliler’in  çoğu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.06.2019

Paylaş :

12 Temmuz 2019 Cuma


“Çimler Sulanırken” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Not: Yazımdaki tarihi 2018 olarak yazmış olsam da gerçek tarih 2019.
Bir hata olmuş :)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.07.2019

Paylaş :

10 Temmuz 2019 Çarşamba

İri bir yumruk büyüklüğündeki taşı andırıyordu


Sulanmaktaki çimlerin üzerinde bir taşı andırmaya çalışırken yakalandı objektife.

Yolun hemen kenarında olduğundan korkuttu biraz.
Başını bekledim; başına bir şey gelmesin diye.
Hem de fotoğrafını çektim bu arada.

Ve tabii sadece kare olmadı bu küçük, henüz çok genç kaplumbağa.
Bu tosbağanın bir öyküsü var artık.
Yayınını bekliyor.

Bu sabah, çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.07.2019

Paylaş :

5 Temmuz 2019 Cuma




linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
05.07.2019

Paylaş :

4 Temmuz 2019 Perşembe

Gökyüzü tellerinde bir konuk



Alçaklı yüksekli tepelerdeki direklere çekildiklerinden eğimli
olan tellere bakınca görülen, sanki koruluğa düşen bir nota.


Az önce, çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

04.07.2019

Paylaş :

2 Temmuz 2019 Salı

Susuz derenin çamurlu yağmur suyu birkintisinde


Akmayan susuz derenin beton zeminini kaplayan yağmur sulu çamurda öğle yemeği arayan    -yanılmıyorsam- ak kuyruksallayan.

21.06.2019 günü, Çeşme’de  çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
02.07.2019

Paylaş :

30 Haziran 2019 Pazar

Tahta ve demirin inceliğinde zemberekli kapılar



Aksaray ve Aksaray eski mimarisi detayları denilince akla gelen ilk ayrıntılardan. Zemberekli kapılar.

2013yılında,  Aksaray’da çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
30.06.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci