18 Aralık 2018 Salı



“Gün Doğmamış Sabahta” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
18.12.2018

Paylaş :

15 Aralık 2018 Cumartesi

Kemaliye Konağı

(Bu çalışmama tema olarak seçtiğim ve her zamanki gibi yalnızca kendi çektiğim fotoğraf karelerinden birkaçı dışındakilerin hepsi Kemaliye yani Eğin’de olmasa bile Erzincan’da çektiğim resimler.)

Başını işinden kaldıramayacak kadar yoğun günlerdeydi Su. Öyle ki depremlere karşı güçlendirilmesi, sağlamlaştırılması için restorasyona başlamaları gereken Erzincan, Kemaliye’deki konaklarını görmek için  oralara gidecek vakit dahi bulamamışlardı henüz. Yedi yüz kilometre vardı Ankara Erzincan arasında. Ha denilince gidilemiyordu.

Kocası Erzincanlı olan mimar Su, eşine Kemaliye’deki dedesinden kalan yıkılmaya yüz tutmuş, kaderine terk edilmiş konağı  görür görmez  hayran kalmıştı. Sit alanı kapsamındaki konak kendisine kaldığı için pek de memnun olmayan kocası şaşıp kalsa da Su, ilk kez gördüğü oraların doğasının her yerden başka güzelliğine ve metropollerdeki beton dikintilere hiç benzemeyen konağa ısınıvermişti. Konak bir elden geçsin sonrasında her fırsatta Kemaliye’ye gitmek, metropolden uzaklaşmak niyetindeydi Su. 

Gel gör ki depremler, yılların ihmali, yağmur rüzgâr derken konakta çatlamalar oluşmuştu. Çatı akıtıyordu. İçinde gelinciklerin yuva yaptığını söyleyenler vardı. Ama Su kararlıydı. Böyle olağanüstü güzellikte bir doğada, böyle mimaride bir yapı karşısına çıkmışken o konağı yeniden yaşanır hale getirecekti.

Aslında iki yıl evvel  bir restorasyon firması ile anlaştı anlaşacaklarken  o firmaca yapılmış kimi işleri tesadüfen görünce caymışlardı. Konaklara yazık olmuştu zira. Harabe haldeyken daha fazla konağa benziyor ve tarihi değer taşıyorlardı sanki konaklar, restorasyon sonrası hallerine bakılınca.

Su, konağın bir an önce ayağa kaldırılması için kolları sıvamak gerektiğini biliyordu mimar gözüyle bakınca. Bu yüzden eşiyle birlikte yaptığı işleri görüp beğendikleri yeni bir firma ile Kasım ayında çalışmalara başlanması için anlaşmışlardı sonunda. Bir türlü gidemedikleri Kemaliye’deki işlerin başında olamayacakları, çalışmalar gözünün önünde yapılamayacağı için  hiç de memnun değildi Su.

Su, sık sık restorasyonu yapanları arayıp restorasyonun ne durumda olduğunu soruyordu. Her defasında da çalışmaların henüz başlamadığını, sürmekte olan işlere devam ettikleri cevabını alıyordu. Çok huzursuzdu içi. Biraz televizyon seyrederse aklındakileri  dağıtırdı belki.

Televizyonun karşısındaki koltuğuna geçti yemek sonrası. Haberlerde  dayanamadığı şeylere bakamadığından, kadına şiddetle ilgili şeyler  duymaktan da yıldığından artık ada satımları, eski evleri alıp yenileme, hurda  ve antika alımı gibi programlara bakar olmuştu. İşte alıcılara bir ev gösteriyordu yine tadilatçı karı koca.

Evlerin hepsi çiftlik eviydi. Çoğunun birkaç yüz dönümlük, kimisinin de yirmi dönümlük kocaman arka bahçeleri vardı. Kaldırım ile evler arasında hatırlı bir çimli alan bulunuyordu. Yani mahalledeki zaten geniş ön bahçeli evlerin girişleri, kaldırıma sınır olmayan bir yerleşim düzeni içindeydi. Haliyle evler hepten müstakildi. Apartman, kule filan uğramamıştı o programdaki kasabaya ya da şehre. Dolayısı ile hem bir metropollü olarak hem de bir mimar gözüyle böyle programları izlemekten  gerçek anlamda hoşnut kalıyordu Su.

Sattıkları evi,  alıcıların bütçesi dahilinde bambaşka bir hale getiren karı koca yeni bir ev göstermekteydi müşterilerine. Ev çok eskiydi. 1910 yılından kalma. Dökülüyordu. İçinde uzun zamandır yaşayan olmamıştı. Hatta sincaplar ve   Mickey adlı bir fare eve yuva yapmıştı. Bazen kirişlerin arasından kuş sesi geliyordu. Belli ki kuşlar da yuva yapmıştı metruk eve. Fiyatı da  programın yapıldığı ülkenin para birimi ile 30.000 kadardı.

Birkaç aya kadar bebek sahibi olacak yeni evli alıcı karı koca, bebek gelmeden önce kendilerine ait bir evleri olsun istemekteydiler. İlk çocuklarının da, sonraki çocuklarının da rahat oynayacağı  bir bahçe arzusundaydılar. Öyle sıkışık, komşu camına bakan evlerden köşe bucak kaçıyorlar, kendi özel alanlarının asla  göz önünde olmasını istemiyorlardı. Zaten öyle  dip dibe ev de yoktu açıkçası.

Birikimleri ancak 120.000 olan  yeni evli çift,  evi pazarlıkla 25.000’e aldı. Kalan para tadilata harcanacaktı.

Hiperaktif çocukluğunu geride bırakamamış gözüken dört çocuklu tadilatçı satıcı adam, keyifle, güle oynaya yıktı evi. Bizdeki gibi beton, demir kullanılmayıp sadece kalın tahta kirişlerden oluşan iskelet ve suntadan duvarları yıkmak hiç de zor olmuyordu. Tadilatçı çiftten kadın olan, dekorasyon konusunda gerçekten olağanüstü yetenekliydi. Üstelik evden sökülen keresteler ile o eve bir yemek ya da kahve masası yaptırıyordu mesela, marangozuna. Marangoz demişken… Marangoz, eşi ve iki çocuklarına  da 10.000’e aldıkları bir evi baştan aşağı elden geçirip öyle bir hale getirmişti kiii… 1800lerin sonlarından kalma evin yenilenmiş hali karşısında marangoz ve ailesinin sevinci görmeye değerdi.

Sorunlar da çıkıyordu yıktıkça, söktükçe. Su, elektrik tesisatı bekledikleri gibi olmayabiliyordu. Bazen yer döşemeleri hiç de göründükleri gibi çıkmıyordu. Bazı duvarları yıkıp mutfak ile salonu birleştirerek açık  plan uyguluyorlardı. Tüm onarım bitip, inşaat atıkları temizlendikten sonra da evin dekorasyonu sabaha kadar sürebiliyordu. Bu arada müşterilerin ne istediklerini, nelerden hoşlandıklarını iyi bildiğinden mutlaka onların seveceği bir sürpriz de yapıyordu tadilatçı kadın. Diyelim ki şöminenin üzerine tahta bir kiriş koyuyordu. Ya da çok eski, oymalı bir pencere pervazını bir duvara iliştiriyordu. Hatta bir keresinde bir müşterisinin bisiklet meraklısı eşi için Afrika’dan antika bisiklet bile getirtmişti hediye olarak. Tekerleri tahtadan olan bisikleti duvara asmıştı.

Programın sonunda hep aynı sahne tekrarlanırdı. Tadilatçı karı koca, yeni evlerini göstermek için müşterilerini gözleri kapalı halde karşı kaldırıma getirdikten sonra “gözünüzü açın” diyorlardı. Müşteri çift, gözlerini açtıklarında satın aldıkları evin eski, harap halinin resmi basılı dev bir paravan görüyorlardı evlerinin yeni hali yerine. Ardından tadilatçı karı koca  müşterilerine evlerini görmeye hazır olup olmadıklarını soruyordu. Heyecan içinde bekleyen çift,  hazır olduklarını söyleyince tadilatçı karı koca iki ucundan tuttukları paravanı açıyordu. Evlerinin yeni halini gören müşteriler, mutluluktan ağlarken tek bir şey söylüyorlardı; “Aman Tanrım; vay canına!”

Hayallerini aşan  biçimde yenilenmiş evlerini gören alıcı çifte, tadilatçı karı koca bu evde mutlu günler geçirmelerini diledikten sonra program bitmişti bugün de. Su, elinde olmadan Kemaliye’deki konağı düşündü.

Bu hafta mutlaka gidip görmeliydiler konaklarını. Kasımın ortasında  Erzincan’a gidilse gidilse uçak ile gidilebilirdi.  Çok soğuk olduğundan kalınamazdı da. İyisi mi uçakla gidip orada  araba kiralamak,  birkaç saatliğine de olsa işler ne durumda görüp,  akşama dönmekti. Yarın yani Cumartesi giderler, Pazar günü dönerlerdi. Uçak bileti ayırtmak için internetin başına geçti. Bu arada televizyondan hava durumunu duyunca hep yaptığı gibi kulak kabarttı.

Birdenbire bastıran soğuk hava nedeniyle üç gün boyunca aralıksız kar yağışı beklenmekte olduğundan Ankara’da uçuşlar iptal edilmişti. Su, ellerini ağzına götürüp “Aman Tanrım!” derken tıpkı az önce evi tadilattan çıktıktan sonraki mutluluğunu böyle anlatan kadına benzediğinin farkında değildi. Benzemeyen tek şey, Su’nun bu haberden mutlu olmamasıydı. Yine bekleyeceklerdi Kemaliye’ye gidebilmek için.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.11.2018



Paylaş :

Salyangozun Yoluna Tuz Dökmek

Günler tek Pazartesi’den başlayıp adlandırıldıkları gibi anılmazlar. İyisi vardır günün, kötüsü. Bir de karası var ki...
 
İyi günün kötülüğü, etrafınızda kim var kim yoksa kadim ya da değil diye yaftalamadan herkesin eş dost bilinip, birlikte gülünüp eğlenilmesidir. Kötü günün iyi yanı mı?  O gün deney tüpüne doluşmuş yakın bildiklerinizin hayat laboratuvarında işlem gördüğü gündür. Sonuç, yanınızda hep olacaklar ile sadece iyi günde sizi hatırlayanların ayrışmasıdır. Çoklukla güvenilen dağlara karların yağdığı tarihtir o gün. 
 
Çocukluktan bugüne epeyce tanıdık edinilse de şöyle yürekten, içten dost denileceklerin yokluğu, başka tür fakirliktir. Öyle ki an gelip kötü gün kapıyı çaldığında kan bağı bulunan kişiler bile el oluverirler. Hele konu tamahkârlığa uzanmışsa… Yürek açılan yürekler, katlanılan sıkıntılı havaların dağıtıcısı bildiğimiz gerçek dostlar aslında  dünyanın bulunması en zor cevheri. Bir ocak yok ki maden arar gibi hakikatli insan arayıp bulalım. Zor şey, arkadaki taş gibi sırtınızı yaslayacağınız hakkıyla arkadaş bulmak; sonrasında bu arkadaşlığı ömür boyu sürecek karşılıksız dostluğa taşımak. Zor; ama zorlar hep daha güzeldir.
 
Habil ile Kabil’den bu yana kardeşlerin bile düşman kesilivermesi an meselesi iken bir bakarsınız aranızda ne kan bağı olan ne  de hiçbir bir iyilik etmediğiniz birisi çıkıverir kötü gün dostu olarak. Uzanan el olur. Uzanan el demek,  kara gün tünelinin sonunda görülecek ışığa dek yanınızda olunması demektir. Hayatınızda zor günler olmuş, böyle bir eli görmüş, dostça çarpan yüreğin  sesini duymuşsanız eğer, öyle böyle değil, paha biçilemez servetiniz var demektir.

Elbette her kötü gün geçer, ardından güzel günler gelir nihayetinde. Ancak biliriz ki kara günler bir çöküp bastırdı mı sisi, pusu kolay dağılmaz. Bir de acılar üst üste gelirse hele. Böylesi zamanlarda seve seve yanda olan birileri varsa, kara gündekiler hiç “kara gündeyim” demesin! Öyle birisi yanı başta ya… Dahası var mı? Çoğu kişi kötü gün dostu bile olamıyorken kaldı ki kara gün dostu olmak! Bilmez miyiz,  sıradan bir günde dahi arkadaş bellenmişlerin  kimisi tiroidini, migrenini, panik atağını, çeri çöpü bahane ederek karşıdakini hiç dinlemez bile. Sohbeti dinlemek değil, dinlenilmek amaçlıdır çünkü. Bebekler gibi pışpışlanma beklentisiyle ne varsa soracağı, öğrenmek istediği,  listeyi sonuna kadar sıralayıp, heybesi dolu dönerken belki siz hatırı bile sorulmamış olarak kalakalıp arkasından bakacaksınız. İşi bittikten sonra ateş almışçasına hızla uzaklaşan öylesi kişilerin.  Hadi alışılmış “iyiyim” sözünü duymazsa o zaman karşıdakini avutacağından korktuklarından “nasılsın” diye bile sormazlar. Ama kendilerinin nasıl olduklarını anlatırlar, o başka. Herkesin taşıyabileceği bir insani nitelik değil besbelli kötü gün dostluğu.

Zor günlerde eş dosttan, yakınlardan, etraftakilerden ne beklenir peki? Hiçbir laf teselli edemez, olmuşu hiçbir şey değiştiremezken? Aslında öyle anlarda ihtiyaç duyulan şey, sözden çok sıcaklıktır. Yani yanınızda olması gerekenlerin yanı başınızda bulunuyor olduğunu bilmek, başınızı çevirdiğinizde onları görmek. Bundan başka istenecek ne olabilir? Olanlar olmuştur; şimdi seni düşünen yürekler var yanı başında mesajını almak, kor ateşleri söndüren  su  değil  midir?

İster sinede gizli ister çekmecede kilitli anı defterlerine zorda, darda geçen anlar olarak kaydedilen günlerdeki böylesi destekler, binaları taşıyan sütunlarca hatırlıdır. O günler deftere “yalnız değildim” notuyla işlenir. Acıya tuz değil, merhem olabilenler çok zor bulunduğundan hatta bazen ömür boyu bulunamadığında türküler bile yakılmıştır “bir dost bulamadım gün akşam oldu” diye.
 
Saniyelerin saat, saatlerin gün, günlerin yıl gibi geçtiği dardaki anları  daha da daraltıcı şey,  güvenilenlerin zora gelince sessizce sıvışmalarıdır. Oysa yalnızca yanda bulunmaları yetecekken sıvışmak... Bahanelere sığınmak. Tatlı canını sıkmamak, hazır yolundaki hayatını  birilerinin derdi ile tozlandırmamak… Sorunsuz günlerde hiç ayrılmadığı kapıdan zor günlerde  hemencecik ıramak iz bırakıcıdır. Salyangoz izince bir iz.

Salyangozlar bahçelere dadanır. Bahçe sahibini sevdiklerinden değil tabii. Bahçedeki sevdikleri çiçekleri yemek için. Bahçe sahipleri bir yere kadar buna göz yumar. An gelir, bıçak kemiğe dayanır;  ekilip dikilmiş onca bitkinin sabah yerle bir olduğunu göre göre. O zaman bahçe sahibinin eli tuz kavanozuna gider. Salyangoz yollarına tuz serper. Tuz, salyangoz için kurumaktır. Hiçbir salyangoz bunu bile bile tuza yanaşmaz, dokunamaz. Yoksa yok olur. Şimdiye dek istediğince har vurup harman savurduğu bahçeden pay alamayacağını anlar artık.

İşte eş dost, arkadaş bildiklerimizin bahçemizde neden gezdiğinden  bir an için tereddüde düşecek olursak bahçe yoluna tuz dökelim biraz.  Eğer tuza rağmen bahçeden ayrılmaz da yağmurla tuzun silineceğini beklerse o salyangoz kendi kadar  bahçe sahibini de düşünmektedir.  Bahçenin hakikatli dostudur.

Diyeceğim, dost bildiklerimizin samimiyetlerini, yaraya tuz olup olamayacaklarını rotaları anlatabilir.  Rota hep iyi gündeki limanlara yaklaşma, kötü gündekilerin  rıhtımından çarçabuk uzaklaşmaya kırıldığında  kırılan, tek rota olsa keşke… Güven, bir daha onarılamayacak kadar kırılır. Yürekteki depremin, fırtınanın altında kalmıştır artık o kavram. Malum, her kasırga ardında mutlaka yıkıntılar bırakır.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 04.10.2018

Paylaş :

13 Aralık 2018 Perşembe


“Ekose Şapkası Kürklü Adam” adlı çalışama

http://www.bizimsemaver.com/ekose-sapkasi-kurklu-adam

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 13.12.2018

Paylaş :

12 Aralık 2018 Çarşamba

12.12'de tam on ikiden kar


Ankara'da ilk kar.
2018'in 12.12'sinde,

Birkaç saat önce çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 12.12.2018

Paylaş :

9 Aralık 2018 Pazar

Gün doğumunun metropol çilesi


Sıra dağlar değil,
beton dağlar ardından, arasından
doğmaktaki dağa hasret günün sancısı renklere yansımış gibi. Ankara.
Ortam ne olursa olsun gün yine de vazgeçmiyor kendi gibi olmaktan.

Bu sabah saat sekize az kala çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
09.12.2018

Paylaş :

7 Aralık 2018 Cuma

Korunması gerekirken dilimize yapılan yanlışlara en güzel örneklerden


 Demin kulağıma çaldı da, “bahsetmenin tam  sırası” dedim.

Hani “ful dolu”, “yan profil” gibi şeyler deriz, duyarız ya…
“Ful” zaten dolu demekken.
“Profil” zaten yandan demekken.

Bir de “en ideal”, “en favori”, “yurt dışından ithal” deriz.
“Samimi ve içten”, “ilgi ve alaka” deriz.
“İlk icat eden” deriz.
İşte öyle ifadelerin iki dize halindeki en sanatsalını yazmak iyi olur galiba:

“Bab-ı Ali kapısından mürur edip geçerken
Yek bir atlı süvariye tesadüfen rastladım."


Bab, zaten kapı demek. Yani Bab-ı Ali, yüce kapı demek.
Yüce Kapı kapısından deniliyor böyle olunca dizenin başında.

“Mürur etmek” zaten geçmek demek.
“Mürur edip geçerken” denilince ikileniyor geçerken. “Geçerken geçerken” denilmiş oluyor.
Yek demek, bir demek.
“Yek bir atlı” denilince “bir bir atlı “ denilmiş oluyor aslında. Yani iki kez bir deniliyor.
Süvari, zaten atlı demek :)
Atlı süvari denilince J)))
Rastlamak, zaten tesadüf etmek demek. Tesadüfen rastladım denilince…
J
Bu güzel dilin, Türkçe'nin hep korunması dileğimle...
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.12.2018
Paylaş :


“Gelecek için Geriye; Bir Adım Geriye” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
07.12.2018

Paylaş :

3 Aralık 2018 Pazartesi


“Kemaliye Konağı” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
03.12.2018



Paylaş :

1 Aralık 2018 Cumartesi

Maviliklerde şahince bir kızıl süzülüş


Kimilerini en yakın olabilecek mesafe olan 










üç yüz metreden,






Tilki ve kızıl şahin. Çok uzaktaydılar. Bu netlikte çekebildim.



 kimilerini belki de yedi yüz metreden de fazla








Kızıl şahin ve saksağan. Yine çok uzaktaydılar onları çekerken.
 uzaktan çektim.










Zum, izin verdikçe.






Şahinleri görmek,
 buraların bitmez sürprizlerinden biri olmuştu






. Şehrin merkezinde tek güvercin,







 kumru, serçe, karga, 






saksağan bilinir kuş diye çünkü.







Bazen öyle anlara denk geldim ki 









çok uzakta da olsa görüntü  fark edebilmiş olmak büyük şans. 








Diyelim ki yuvalarında iki şahini









 birlikte fotoğraflamak.








Diyelim ki çok uzaklarda, 








nasıl olduysa oldu da






oralara o an bakasım geldi ve denk geldim,






 şahin ile tilkinin karşı karşıya gelmesi.








Diyelim ki yanı başına konmuş saksağanın




gagalamalarına karşı tetikteki şahin.








Çok sevgili blogger arkadaşımız Kiremithanem’e ithaftır şahinli bu bu kareler.







(Her hakkı saklıdır)









Ayşei Yasemin YÜKSEL



 (Acemi Demirci)



01.12.2018



Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci