4 Nisan 2020 Cumartesi

Sessiz Bahar


Dışarıda sessiz sedasız gelip geçmekteki bahar; içeride  salgının geçmesi bekleyişindeki insanlar.

İnsanlar içerideyken kendi kendine çiçekler açan bir bahar dışarıda sessizce geçiyor.

Dalında kurumuş, kararmış geçen yıldan kalma bademler, bu yılın çiçeklerine anlatacak çok şeye sahip gibi görünüyorlar.

Bugün çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci9, 04.04.2020

Paylaş :

29 Mart 2020 Pazar

Dünya Tatile Çıktı; İnsanlar Evde

Şehir dinleniyor…
Yollarıyla, parklarıyla, duraklarıyla, çarşı pazarıyla.
Dünya dinleniyor…
Her köşeden  el ayak çekmiş insanın ayağı ile   çiğnenmeyerek.
Kent merkezinden, mahallesinden, dağından, bağından, ormanından, denizinden, otogarına kendi halinde kalarak.

Mevsimlerden bahar.
En ıssız bahar bu bahar.
Fotoğraflık dalların çiçekleri kendi kendine açıp, dökülüyor.
Fotoğraf makineleri dinleniyor bir virüsün hayat yazılımına girdiği Mart ayında.

Kafalar dinleniyor…
Trafik gürültüsüz, kent uğultusuz, uçak sesi bile duymadan.

Arabalar otoparklarda dinlenmede, kontak anahtarları çantalarda, çanaklarda, çekmecelerde.
Kuşlara kaldı dallar, çatılar, meydan.
Köpekler şaşkın. Başlarını okşayan,  bir köşeye mama, su bırakan eller ortada yokken.

Gözler dinleniyor.
Ne egzoz salıp gürültü yayarak akan trafiğin karmaşık görüntüsü var caddelerde ne de   koşuşturan yorgun, yılgın insan  güruhu.
El ayak çekildi her yerden.   Bir çekildi, tam çekildi günlük hayattan.
İnsanlar, bir virüsten sinip  evlerine çekildi kentin her bir yanında,  dahası dünyada.

İnsanlar manzaralı manzarasız, havadar havasız, ferah boğucu, rutubetli ya da  değil, daracık ya da kaç katlı evlerinde hepten içerde.  Dışarılar tümden boş. Kapı dışı hayat dinlenmede.

Ne dedikodu var artık iki kişiden masa dolusu konuşmalara ne dertleşme.
Ne arkadan konuşan çıkabilir malzeme bulamayınca şimdi ne de arkamdan konuşan var mı  tasası çökebilir laf severler için.
Ne sabah duraktakiler ile başlayan günaydınlaşma var ne iyi akşamlar denilenler artık belli saatte.
Ne arabaya binmek var ne dolmuş, otobüs beklemek çoğu için.
Hayat dinleniyor.

Hafta sonu için randevulaşmak, uzundur bir arada olamadığınız arkadaşlarınız ile yüz yüze görüşmek, yani plan yapmak yok. 
Yarın nasıl geçecek merakı hiç yok. Ama kaygısı var.
Besbelli yarın da evde geçecek. Kaç gündür  hep evde geçtiği gibi. Planlar dinleniyor.

Alışveriş çılgınlığı bilebilir miydi bıçakla kesilir gibi kesilivereceğini belli ürünlerde? Gıda söz konusu oluncaya kadar.
Şimdiye dek ne alındı ise o giyilecek bilmem ne zamana dek. Yıllarca da giyilebilir eldekiler, çoğu gardıroplardakiler. Yani yeni kavramı dinleniyor. Eldekileri kullanmak olgusu, eskiler işler halde. Eldekilerin kıymeti bir bilindi, bir bilindi birkaç gün içinde.

İş giysileri, okul formaları, kimilerinin metro biletleri dinlenmede. İş yerindeki oda, masa, bilgisayar, koridorlar dinlenmede. Hafta içi her sabah şaşmadan uyandıran çalar saat dinlenmede.

Söz gıda  olunca durum öyle değil. Alınan sebzesi de, suyu da bir, iki güne biter. Bitmezse bozulur, kokar. Dayansa dayansa sıcaklara kadar dayanır bir baş karnabahar. Bal, tuz ve şeker dışında.

Ambarlar, kayıtdamları, kilerler yok artık, uzunca zamandır. Ola ola bir en fazla iki buzdolabı dolusu yiyecek bulunabilir bir evde. Hadi bir de erzak dolabı olsun,  erzak dolabı dolusu  diyelim.

Marketler, vızıltısız arı kovanı gibi sabahtan akşama dek. Raflar önünde alışılmadık bir telaş. Market rafları, evlerdeki raflara, dolaplara taşınıyor harıl harıl. Market arabaları ağzına kadar dolu. Alınanlar paketli ürünler çoklukla. Bakliyat, pirinç gibi. Makarna rafları bomboş, un kalmamış. Raflar dinleniyor yüklerinden boşaldıkça.

O kimilerinin yeme içme, alışveriş, gezinti, oyalanma,  zaman harcama alanları olan gereğinden fazla sayıya ulaşmış AVMlere kilit vurulmuş halde. Işıkları sönük, yürüyüş parkurunca koridorları insansız, sessiz, ıssız. Kapıları giren çıkanlarla dopdolu değil. Güvenlik görevlileri  de olmasa terk edilmişcesineler. AVMler dinlenmede. 

Giyiminden telefon dükkânlarına kapalı her yer; ama bankalar, eczaneler  marketler açık. Onlara dinlenmek yok. Sağlık çalışanlarına, hastanelere  hele, hiç yok.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.03.2020, 18:52

Paylaş :

27 Mart 2020 Cuma

DEV ve ZERRE


İlgi alanlarımızdan kimi  hafta sonları uğradığımız kitapçıya, planlı plansız dolandığımız her yana, arkadaş buluşmalarına kadar  bir dünya oluşturmuştuk her birimiz kendimize.  Bildik bileli vardı bu düzen, sür git de olacak bellemiştik. Dünyadaki dünyamız bu işleyişti.

Değişmeyen tek şey, değişim olgusudur ya… Alışmış giderken saatli yaşantımıza, bugünün dünün nerede ise birebir kopyası olmasına birden bire bir haber duyduk. Bir zerre ile ilgili.

Bir değişimin eşiğindeydik. Ama ne değişim! Hayatın bir anlamda raydan raya geçercesine ekseninin değişmesince bir değişim. Belli yaş üstünde olanların sokağa çıkamamasına, evin kapısının ne komşulara ne yakınlara açılmamasına dek.

Ulaşım kolaylaştıkça küçük bellenmeye başlanan dünyamız bu kez gerçek anlamda küçüldü, küçüldü. Bir ev  kadar kaldı.

Dünyamız, artık evimiz.
Gezegenimiz çapında değil, metrekareler ile ifade edilen alanda.
Bir site, blok sisteminde.

Dünyayı uzaylılar işgal edecek sanırken korona –covid 19- adlı virüsün işgali var; kuzeyden güneye, doğudan batıya. Sıcak iklimde, soğuk havada.
Dünyanın sonunu getirecek şeyin, tıpkı dinozorların sonunu getiren gibi  dev bir göktaşı olacağı varsayılırken  gözle görülemeyecek, milimden  küçük bir virüs ha getirdi, ha getirecek.

Her günün, gün içi saatlerinde iş bilgisayarı ekranına bakmaya alışkın gözlerin şimdi televizyon ekranında emlakçı programlarından, dizi tekrarlarından, haberlerden,  kaynana gelinlerin yemek kavgalarına kararsızlığı şaşkınlığına düşüverdik birdenbire. 

Küçümsemenin, küçümsenmesi gereken bir  zayıf yan  olduğunu koca koca insanlar olarak hala öğrenememişken gözle görülemeyecek bir tek hücrelinin,  çok hücreli gelişmiş canlılar olan insana öğreten olacağını kimseler düşünmemişti besbelli.

Veba, kolera, difteri, humma, veremden başka öldürücü salgın, gökyüzünü kaplayan çekirge sürülerinin dünyanın belli bir yerindeki kimi tarlaları istilasından  başka istila  tanınmaz, bazı griplerin insanları hayattan ettiği bilinirken bugüne dek  hiçbir gripinsanları  boğmamıştı. Suda da deği boğulma. Hastalar, hasta yatağında iken hem de.

Bildik bileli sokağa çıkmak isteyenlerin yüzlerinde gözlükten başka bir şey olmazken bir sabah ağızları, burunları kapatan maskeler takıldı. Ellere yüzükler değil, eldivenler geçti.

Hep  “insanlar ile araya mesafe koymaktan yanayım” derken sırrını, açığını vermemek, yüz göz olmamayı kastedenler bir anda araya sosyal mesafeler koyar oldu. Metre ile ölçülen cinsten.

Hayatından memnun olanlar da olmayanlar da büyük büyük planlar yaparken ellerini başları arasına alıp, ne eli ne başı ne de beyni olmayan bir virüs,  kökten değiştirdi her şeyi. Düğününden  öğrencilerin derslerini almalarına, iş hayatından yolculuğa kadar.

Herkesin bir gün o durağa geleceği bilindiğinden, görüp geçirmişliğe saygıdan tutup yaşlılar haftası koyulmuş yaşlı dünyada, virüsün  bünyeye girdiği seksen yaşındakilere tedavi bile yapılamayıp kendi haline bırakıldı bir haftada.

Dünyanın güneşe uzaklığı, çapı, güneş sistemindeki sıralaması, haritası hala aynı iken koskoca bir yuvarlak olan dünyanın düzeni, gözün göremediği  bir yuvarlak virüsle  altüst oldu. Sokakları boş kaldı. Gökler kuşlara kaldı. Dev dünyamız, zerre kadarcık bir virüsten çeker oldu. 
  
Hepi topu çapından kütlesine  milimden minik bir kütle, dünya çapındaki bir kütleyi altüst eder, insanları canından eder, susuz boğar, günün saatlerini değil ama hayatın akışının saatlerini yerle bir ederken atomu parçalamış, Ay'a gitmiş; ama virüs bulaşmasın diye evinden çıkamaz haldeki insan  bu zerre karşısında çaresiz mi çaresiz.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.03.2020, 20:50


Paylaş :

26 Mart 2020 Perşembe

AVMsiz bahar… İnsansız Sokaklar…


Her yan kapalı.
AVMler, kendi başına zincir olan mesela teknolojik ürünler satan yerler.

Dükkanlar, mağazalar hepten kepenkleri kapatmışlar.
Kapalı otoparklarına girilemiyor.
Kepenkler inmiş, kapalı.
Önünde de bariyer anlamında şerit var. İyi.

Kafeler, yenecek içecek yerler zaten kapalı ki onlara değil; ama bazen  bazı şeylere aniden  had safhada ihtiyaç olabiliyor.

Diyelim ki cep telefonunuz kırıldı. Suya düştü. Kayboldu. Tedarik şart o zaman. Ama böylesi şartlarda zor.

Kapalı satış noktalarının hepsi de kepenklerine A4 ya da A3 kâğıtlara yazılı notlar bırakmışlar. Salgın nedeni ile kapalı olduklarını ve verdikleri internet adresinden hizmete devam ettiklerini  bildirmişler. Kimisi çağrı numarası da bırakmış. Ama çağrı numarası asla cevap vermiyor.

Telefona değil; ama yeni tip çalışma koşulları nedeni ile başka bir ürüne ihtiyaç doğunca elbette  teknolojik ürünler satan yerlere bakmalı. Bakmalı daaa, kapalılar ama.

Adı, Ankara’nın antik geçmişinden bir  öyküden gelen, en yakın bir de sıkış tıkış olmadığından en tuttuklarımdan AVM’den ellerinde poşetle bir çıkanı görünce  AVM’nin açık olduğu belli oldu. Açık; ama içindeki onlarca mağaza değil de muhtemelen koskoca marketi açık.

Bir umut bilgisayar, televizyon, dizüstü, cep telefonu gibi şeyler satan oradaki mağaza açık olabilir mi acaba diye  girişteki güvenlik görevlisine sorunca “oranın kapalı olduğunu; ancak içerideki  bazı konularda en baştaki markamız olan ve sahiplerinin kökü de Ankara olan   beyaz eşya satan dükkana bir sormak gerektiğini” söyledi.

AVM’ye girişte daha,  hem de nasıl bir gariplik, bir gariplik!  Döner kapı, dönmez halde. Üç bölmesi de  bomboş. Kapı önünde beklemek yok. Biri gelse de dönüp açılsam diye bekler halde ama kapı.

İçeriye girince, bir an büyük bir şaşkınlık yaşanıyor.  Ortalıkta kimse yok. Sadece güvenlikçi bir kız var. Dışarıdaki gibi o da maskeli. Yürüyen merdiven de yanındaki benim hep tercih ettiğim düz olanı da  bomboş. Mağazalar tümden kapalı dolayısı ile insan görüntüsü, kalabalık, ses, gürültü olmadığı gibi  mağaza ışıkları yanmadığından loş. Hani terk edilmiş kentlerin resimleri olur ya, ıpıssız sokaklar, insansız parklar. Öyle.

Girişten sağa dönüp nerede ise yüz metreden fazla  gitmek gerek, sahipleri Ankara kökenli hem de asırlara uzanan tarihli  mağaza için. Oraya gidene kadar her mağazanın girişi kepenkli. Kimisi siyah, kimisi gümüşi. Muhtemelen alüminyumdan kepenkler. Nasıl da gece gündüz ayrımınca bir fark bu, daha birkaç hafta öncesinin çıfıt çarşısını andıran kalabalığı ile bugünün elayak çekmiş saatlerdeki kent tenhalığından da ıssız hali arasında.
 

İçeride iki kişinin olduğu mağazaya girip beyaz eşyalar, mutfak eşyaları arasında siz çaresizce bilgisayar sorunca beklediğiniz tek cevap var. Ama bir umut işte.

Cevap, mucize gibi. Satıyorlarmış. Ama sormalı bir düşündüğüm  modellerden var mı diye.  Biri varmış. Ve en geç haftaya Pazartesi elimde olmasını beklediğim  ürünün  “o kadar kısa zamanda İstanbul’dan gelemeyeceğini” söylüyor satıcı. Bu, hiç de beklediğim cevap değil. Ama “olmaz” deyip çıkmak da olmuyor. Açık tek yer şimdi burası. Ve istediğim ürünü sağlayabilecekler de.

Birkaç telefon açmam gerek bu durumda. Şartları öğrenmem gerek. Bu hafta elimde olamayacak  ürünü bekleyecek vaktim var mı diye. Öğreniyorum. Vaktim var. Bu, tam da  beklediğim cevaptı işte.

Gelmişken AVM’nin kapalı düzinelerce dükkanı arasında  kırmızı ışıklı E harfi ile açık olduğu belli  eczaneye ve koskoca markete kolonya da sormalı. Önce markete girip kapıdaki ağzı maskeli görevliye soruyorum. “Var.” diyor.” Oh, duymayı beklediğim bir cevap daha. Yine cep kolonyalarındandır; ama ne yapalım  artık” derken rafların önündeyim.

Rafta altı, yedi tane karton kutuda orta boy kolonya var. Burası çok uğrak yeri bir market değil. O yüzden kolonya kalmış demek ki. İki tane almalı.

Koronanın hayatı allak bullak ettiği tüm yaşamı,  çalışma biçimlerini ters yüz ettiği şu sıralar  virüsün hala etkin olması dışında, AVMAlerinden yollarına bomboş Ankara’da güzel bir bahar günüydü bugün. Yolun, asfaltın  rengi bile gözüküyordu, metal yığını arabaların zevkli zevksiz renkleri olmayınca.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.03.2020, 16:29

Paylaş :

25 Mart 2020 Çarşamba

Koronadan korkmak mı?


Evde kalmak zorunlu; ama evde bir şey kalmayınca ya da bazı şeyler kalmadığında çıkmak da kaçınılmaz.  Suyumuzdan maydanoza kadar bahçeden değil de ille onlardan edinmek durumunda olduğumuz marketlere uğramadan hayat sürmüyor malum.

Alışverişte baktım da…

Maskeli, eldivenliler var. Maskesiz, eldivensizler de var. Sosyal mesafe nerede ise yok. Eğer buralarda yoksa, başka yerlerde hiç olmaz.

Kimi market sabah saat  09:00’dan başlayarak hizmet veriyor. Kimisi öğlen 12:00’de açıyor.
Hepsinde de müşteri var. 12:00’de açılanların kapıları önünde bekleşmeler var.

Maske ve eldivene o kadar güveniliyor olmalı ki insanların çoğu dip dibe, yan yana, ardı, peşi sıra.

Bir market, çalışanlarına harika bir maske vermiş. Aslında kaynakçı gözlüğünce bir şey. Alnın üstünden  başlayan şeffaf bir siperlik yüzü çepeçevre kavrıyor ve çenenin altına kadar iniyor. Göz, burun, ağız kapalı. Yüzü kuşatan şeffaf gözlüğümsü siperin gerisinde kalıyorlar. Virüs de böylece işleyemiyor yüze. Çok beğendim bu maskeyi. Satıp satmadıklarını sordum. Market, sadece çalışanlarına veriyormuş.

Marketler şu sıra tam bir laboratuvar. Halimizin aynası. İnsanların kimisi korona virüsten  ya bıkmış, ya hiç oralı değil sağlıkmış, salgınmış ya hayatından bezmiş ya da ne olacaksa olsun ruh durumunda sanki. Siz, uzakta belli ki  mesafeli duruyorsunuz; ama  kimisi mesafe filan korumuyor. Gezenti hallerde her yanı adımlıyor. Çalışanlar, işleri gereği herkes ile iç içe. Raflarda yine kolonya yok. Kolonya; ama 80 derece olanı  altın filan hak getire panzehir gibi şimdilerde. Ama yok…

Nasıl da bolca kullanırmışız meğer daha beş on yıl öncesine kadar. Elimizin altında, raflarda, eczanelerde, mola yerlerindeki benzin istasyonlarında  istemediğiniz kadar  bulunurdu. Otobüs yolculukları ille kolonya ikramı ile başlardı. O günleri, hem de bu kadar yakın geçmişken özlemle hatırlamak… Keşke  yine öyle olsaydı… Kolonya  her markette istemediğiniz kadar bol olsaydı.

Bir marketin otoparkında, üzerinde  Eyüp Sabri Tuncer  yazan ve kolonya şişeleri, kutuları resimleri ile bezenmiş bir minibüs görünce markete  kolonya getirdiğini düşünüyor insan ilkten. Markette birkaç kolonya  var; ama cep kolonyası. Tek o markette vardı zaten kolonya. Ara ara bir koli geldiği oluyormuş ancak geldiği gibi hemen kapışılıyormuş.

Kolonya  firması minibüsünden yük indiren gence yönelip soruyorsunuz o zaman, “dağıtımda mısınız; markete mi veriyorsunuz?” diye. Öyle yılmış ki  minibüsteki bantla kapatılmış karton kutuları yere yığmaktaki genç bu sorudan. “Bunlar kolonya değil,  sıvı savun. Kolonya hiç yok. Daha da kolay kolay olmaz” diyor. Yani elinize kıymık batsa ilaç yerine bile yok kolonya.

Çocukluğumda cam kolonya şişelerine kocaman kolonya damacanalarından kalın bir lastik hortumun ucundaki bir pompa ile kolonya doldurtulurdu eczanelerde. O zaman bir de eczanelere sormalı. Eczanelerde de yok. Onlar da bu sorudan usanmışlar.

İnsanlar belki de kolonya bulabilmek için  marketteler. Kimisinin market arabası yok çünkü sürdüğü. Boş boş yürüyor. Sakınmak da yok, öyle gözle görülür derecede. Korkutuyor bu vurdumduymaz haller.

Bir marketin girişinde şeffaf plastik eldivenler ve dezenfektan var. Elinize sürüyorsunuz. Ovalarken elinizden hatır hutur sesler geliyor. Eller, artık keçeleşti. Yaralar oluştu. Çatlaklar var. Yıkarken o çatlaklara sabun değince de acı var.

O addaki marketlerde meyveler, seçenlerce  dokunulup virüs bulaştırılmasın diye, el değmesin diye poşetlenmiş. Her poşet en az iki kilo kadar. Tam stokluk. Belki  öğrenci olan ya da yalnız yaşayanlar birkaç tane ancak alacaklar; ama poşetlerde iki, üç kiloluk meyve var. Hatta daha fazla gibi.

Sosyal mesafe koymak ne gezer. İki metreyi geçtim bir metre boşluk koyan yok araya. Herkes, her şey eskisi gibiymişçesine bir havada. Sanki korona bizim gezegende değil de komşu bir gezegende imiş gibi. Hayret!

En şaşırtanı da  bir çocuk oldu. Boyu kendinden uzun market arabasını sürmeyeceğinden koluna bir market sepeti takmış. Hemen market girişinde üst üste yığılı duran  plastik alışveriş sepetlerinden birini.  Ağzında maske, elinde eldiven yok. Herkesin tam da yanında durabiliyor. İlkokul ikidir en fazla.

Sepetin içini silme doldurmuş.  Tost ekmekleri, hamburger ekmekleri Şimdi de kasa önündeki dondurma dolabından  sayabildiğim kadarı ile yedi tane  dondurma almasına rağmen hala sepete külahlar koymaya devam ediyordu.

Şöyle bir baktım etrafa. Annesi babası yok mu bu küçücük çocuğun diye. Arkada birkaç kadın var; ama  siyah saçları at kuyruklu, pahalı spor ayakkabılarının tabanı ışıklı, markalı bir eşofman giymiş koca kara gözlü güzel kızla hiç ilgileri yok. Tek başına mı bu kız şimdi? Yalnız başına gelmiş ve alışveriş yapıyor! Olamaz öyle bir durum; ama hadi oldu, hadi kendi içinde hallice bir AVMsi olan bu sitede diyelim ki hasta annesi ya da  yaşlı anneannesi ile yaşıyor ve mecbur kaldı alışveriş yapmaya. Ama…  Aldıkları  hiç de yaşlılar için  değil. Tost ekmekleri, hamburger ekmekleri, gofretler, çikolatalar, dondurmalar…

Durup oyalanmaya başladım. Kızı izlemek için. Kasada  hesap ödeyenlerin hemen dibinde duruyor. Kız için endişelenmemek elde değil.

Derken hesabı ödedi ve çıktı küçük kız. Peşindi ödemesi. Kredi kartı kullanacak hali yok o yaşta bir çocuğun elbet.

Marketin önünde dizili araçlardan birinin yanında gördüm kızı çıkışta. Çok lüks, upuzun bir arabanın açık kapısından içeridekiler ile konuşuyor.  

Arabanın  ön koltuğundaki kadın, kız çocuğuna bir şeyler söyledi. Çocuk da “anne” diye konuştu onunla. Aaaa, şimdi anladım. Korona virüs, çocukları etkilemiyor diye kız çocuğunu salmışlar alışverişe. Kendileri maskeleri ağızlarında arabada  beklemekte. Oysa çocuklar da  etkileniyor. Daha yakınlarda  üç yaşındaki bir çocuk bu virüs, covid-19 nedeni ile öldü. Hasta olmasalar bile taşıyıcı olabiliyorlar. Ne olur ne olmaz! O çocuk nasıl salınır oraya? Arabanın sürücüsü kadının da, ön koltuktaki kadının da canları çok kıymetli belli ki. 

Kız, bir türlü arabaya binmiyor. Hatta yeniden marketin kapısına koşturuyor. Kapı açılmıyor. Boyu yetmiyor herhalde kapının onu algılamasına.

“Anne, gel de aç kapıyı!” diye seslenirken market arabası sürmekteki, eldivensiz, maskesiz gençten bir kadın  yanında bitiveriyor kızın. Kapı açılıyor ve kız çocuğu onunla içeri girerken  çok lüks arabadaki annesi ve  arabadakiler onun demin marketten almayı unuttuğu her ne ise alıp gelmesini beklemeye başlıyor yeniden.

Koronanın nereden, nasıl, niçin çıktığı, çıkış amacı, bu virüsün insana mı yoksa dünyaya ve dünya yaşamına mı bir virüs olup olmadığını düşünmek şöyle dursun belli ki koronayı faka bastıracak yöntemler peşine düşmüşüz çoktan. Onu, çocuklarla kandırmak gibi.

Kendileri maske takacak kadar covid-19 ya da yaygın adı ile koronadan korkanlar, evde hamburger ekmeği, üstüne de dondurma kalmadığında yedi yaşlarındaki bir çocuğun  hastalanmasa da taşıyıcı olup hastalanmalara neden olabileceğini akıl edemeyecek kadar korkusuzlar.

Korona bizi sever… Çünkü halimize bakılırsa onu kaçırtacak tavırlara girerek rahatını kaçırmaya pek niyetli olmayanlar var.  
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.03.2020, 14:33

Paylaş :

24 Mart 2020 Salı

SATÜRN PARILTISI (Yoksa Venüs mü!)


 Havaya bakmak gerek ara ara.

Burnunun ucuna bakarcasına dışarı bakarak açık ya da kapalı, yağışlı mı, esintili mi, soğuk mu olmasını anlamaktan  başı yukarı kaldırıp gündüzün güneşi, bulutu, geceleyin ayı yıldızı görmeye.

Bir saat oldu, olmadı göğe baktığım. Yine gördüm  o parıltısı her yıldızın önündeki kocaman yıldızı.
Batıda. Kuzey batı.
Çok parlak ve diğer yıldızların yanında çok büyük.
Diğerleri tozdan simler gibi parlarken bu koca bir elmas gibi.
Büyük ve ışıl ışıl.
Sanırım  Satürn.

Çoklukla görürüm; fotoğraflamaya gelince o parlak nokta fır döner kadrajda,  ya çekim  parlak bir solucanı andırır nokta olmaktan çıkıp ya da çekimleri beğenmediğim olur.

Bu akşam uğraşınca  en beğendiğim görüntüleri yakaladım.

Yıldızlar güzel.
Uzaktan parıltılı çakıl taşları gibi, siyah kadife göğe gömülü elmaslarcasına parıldayışlarıyla güzel.

Gök, çok güzel. Bulutu, güneşi, ayı, yıldızları, saklıları, görünmezleri, derinlikleri ile.
Not: Satürn değil de Venüs de olabilir. O kadar uzmanlığım yok uzay hakkında.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci9, 24.03.2020

Paylaş :

23 Mart 2020 Pazartesi

Sarp dağlar arasındaki vadinin iki yanı... Bir yan eşsiz mimari öte yan el değmemiş eşsiz doğa

Hava çok soğuktu. Sarp dağların yalçın zirveleri arasındaki rüzgârın da etkisiyle. Gök, gözün gördüğünce alabildiğine uzanırken dağın, vadinin, bilmem kaç yüz metre altta akan soluk yeşil renkteki çayın, karlı zirvelerin görüntüsü, bir müzede değil, yurdumuzun en doğusundaki bir noktada dünyanın en bulunmaz doğa tablolarından birisi idi.


Yakıcı soğuğa rağmen ciğerlerin temiz hava ile, gözlerin el değmemiş doğa ile bayram ettiği sırada doğanın çiğnenmemiş güzelliğine, insan elinden çıkmış bambaşka bir mimari güzellik de eşlikçiydi.


Vadinin bu yanına her bir duvarının her bir noktası nakışlı, işlemeli, sanat eseri olağanüstü bir yapı güzellik katarken uçurumun hayli mesafedeki öte yanında, görülmeden gerçek olduğu inanılamayacak yabani hayat, bozulmamış doğa, suyun akışı gözlerden uzakta yaban güzellikte idi.


Köyden başka yerleşimi tanımadığından olduğunca kalmış bu anlatması zor, görünce de bırakması zor doğa, beton blokların değil dağların yükseldiği, suyun musluktan tıslamayıp, nehirlerle, çaylarla, derelerle çağladığı, şehir hayatı cenderesindekilerin ancak belgesellerde görüp göz kırpmadan izleyeceği her şeyi seyre sunuyordu. Boz tilkiler, şahinler, yaban hayatı kentliler için belgesellerin bulunmazı iken orada hayatın kendisi olarak göz önündeydi nereye baş çevrilse.


İki yanı arasında boğaz mesafeli uçurum olan vadinin bu yanından bakınca karşıda, koca bir kayanın yanı başında, dağın eteğindeki köyün evlerinden uzakça otlayan kara koyunlar, türkülerdeki mor dağların mor koyunlarından değildi; ama belli ki demir madenli olduğundan kırmızımsı topraklı yamaçların kahverengi, sütlü kahve, kara renkli koyunları, bu üç renkten oluşmuş dev bir yün yumağı halinde otlarken belki de türkü çığıran kaya başındaki çobanın sesi, duyulamayacak kadar uzaktı.

Uzaklar güzel. Uzaklar doğal. Uzakların güzelliğini oralara uzak olanlar biliyor.
13.03.2020, İshak Paşa Sarayı’ndan,Doğu Beyazıt, Ağrı'da çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.03.2020

Paylaş :

TEMİZLİKÇİ KADIN

(Yakınlarda bire bir yaşadığım bir olayı öyküleştirdiğim bu çalışmamda hiçbir zaman özelikle temizlikçi kadın resmi çekmediğimden tema temizlikçi kadınlara ait resimlerden oluşmayacak.  Ama… 

Her meslekten, kentlisinden köylüsüne her kadın zaman zaman evinde, zaman zaman insanların sorunlarında temizlikçidir az çok. Etrafındaki her şeyi kotarandır. Bu da sürüncemede bırakmamak dolayısı ile bir tür temizliktir. Sıkıntıdaki birisine bir gülümseme bile onun  içindeki karamsarlığı temizler, değil mi?


Bu yüzden bu çalışmama, saygı duyulası, gün görmüş, elinden geleni hiçbir zaman hiç kimse için esirgememiş Aksarayından, Şilesinden, Karadenizinden başka kentlere kadınların her zaman olduğu gibi elbette yalnızca kendi çektiğim resimlerini  eklemeyi uygun buldum.)

Ve... 



(8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, bu çalışmamı, başta en saygı duyduğum kişiler olan tuvalet temizlikçisi kadınlar olmak üzere ister evinde, ister tarlasında, ister bir işyerinde çalışan tüm kadınlara ithaf ediyorum.)

Tepemde dikilip duran garsonlar, masa aralarında sekip  koşturan çocuklar, AVM’nin yeme içme katında yere dökülen kırıntıları kapmak telaşındaki güvercinler ve onları yakalamak için peşlerine düşmüş yeni yürümeye başlamışından haylazına veletlere bir de  arka koltukta debelenip duran oğlanın koltuğunu ikide bir de geriye ittikçe  benim koltuğumun arkasına serseri bir geminin, rotasındaki başka gemiye bindirircesine çarpmasının sonucu başka şey olamazdı. Olacağı buydu tabii. Cibes otu, çatalımla birlikte üzerime düşüverecekti elbette. Deprem sandım önce; ama ne depremi. Arkadaki sonradan görme mi yoksa görgüsüz mü ailenin, toplum içinde nasıl davranılacağından habersiz, adını ilk kez kendisinin bağıra bağıra anlatması ile duyduğum üniversiteli oğlu umarım kaptan, pilot filan olmaz ileride. Hatta umarım ehliyet dahi alamaz. Nasıl üniversiteli bu böyle! Üniversiteli olmanın, bunu  etrafa anons etmek olduğunu sanan anaokulu kapasiteli bu velet, koltuğunu gıccııırrrrtt diye öyle bir itti ki, benim koltuğuma arkadan bindiren gemiler gibi yedi şiddetinde çarptığında elimdekiler düşüverdi. Üstüm başım  zeytinyağlı cibes otu ile desenleniverdi.
Kalkıp lavaboya gidip, üstümü temizlemeden önce şu densiz oğlana okkalısından güzel bir şamar indiresim var. Ankara gibi bir yerde, en  gözde semtlerden birinde görgüsüzlükten gözü dönmüş bu velet özür bile dilemiyor. İçimden geçen her şeyi yapmıyorum Allahtan. Ama nasıl hak etmişti düşündüğümü. Ne hale geldik şimdilerde!

Lavaboya giden koridor bir uzun ki, sanki bulvar. Git git bitmiyor. Bunca uzun olduğunun farkında olmalılar ki yolu şenlikli kılmak için duvarlara boy aynaları koymuşlar. Hani lunaparklardakilerden. Kimi uzatıp inceltiyor, kimi kısaltıp tombullaştırdıkça tombullaştırıyor. Ol git hiç sevmedim bu aynaları. Çocukluğumdan beri. Kafamı çevirip bakmadım bile.

Tam lavabonun kapısından aceleyle girecekken burun buruna geldim onunla. O ne surattı öyle! Gülmez mi bu kadın hiç! Gülse yüzü mü kırışacak! Ah, gülmekten kırışsın yüzler... Pek bir nemrut bu gülmez haliyle. Bakışları sıkıntılı. O, bir temizlikçi kadın.

Gün boyu gelenin gidenin belli olmadığı, üniversite öğrencisinin koltuğunu babasının çiftliğinin verandasındaymış gibi iterken arkasındaki koltuğa küüüt diye geçirse de özür bile dilemediği bu sonradan görmelerin, görgüsüzlerin,  giderek kabalığı pek bir halt sananların  kirlerini temizlemek zor elbet. Kış günü üstelik. İçerisi  sıcak olsa da ayakları, elleri su içinde tüm gün. Kadının  kupkuru, konur yüzündeki bezginlik, sıkıldıkça etrafı da sıkan o  iç karartıcı ifadesi bundan olmalı. Hayatı güç. Ama yine de burun buruna geldiği bir insana öyle bakmasa keşke! O ne bakış! İnsan gözlerini kaçırıyor nemrut suratı görmemek için.

Şirket  ambleminin  sol omzunda yer aldığı laciverte yakın cırtlak bir maviden temizlik forması içinde iyice kararmış bu geçkince kadın. Alnından bir tutamı ağarmış kıvırcık saçlarını paket lastiği ile arkadan tutturmuş. Şimdi, yarın, öbür gün, her dakika, uzun yüzünde tek bir ifadeden başka ifade olamazmış gibi  düşündürtüyor. Kaçırtıcı bir sevimsizlik giyinmiş hali, tavrı.

Deminki üniversiteli haytanın yaptığınca bu da omzuna çarpmasın diye yana çekilip yol veriyorum. Sinirli bir tavırla fırçalar, deterjanlar, bezler ile  dolu temizlik kova setine yöneldi. Demek ki biraz önce temizlediği buralar yeniden kirlenmiş, ıslanmış, etrafa kâğıtlar saçılmış olduğundan canı hayli sıkılmıştı.

Adı ne olabilirdi bu kadının? Hiç bir tahminde bulunamadım. Belki “kimsin, necisin?” diye bir soran olsa söyleyeceği tek şey vardı adı yerine. “Bu AVM açıldığından beri kâh bu katın, kâh öteki katların tuvaletlerinin temizlikçisiyim.”  

Lekenmiş kotuma  sıvı sabundan sürüp  ıslattığım kâğıt ile  emdiriyorum ki etrafa su sıçramasın. Aslında sabunun üstüne biraz su döküp,  tırnaklarımla kazısam iyi olur da… Kadın,  “bir de sen vur sırtıma,  dikkâtsizce yemek yerken belki de kim bilir neye kahkahalarla gülerken üstüne başına dök. Ben de kahrını çekeyim” diyecek içinden, eminim. Yok, o ürkütücü derecede asık suratın biraz daha asılmasında bir nebze de benim katkım olmasın.

Gömleğinin kolları dirseğine kadar sıvanmış bir çocuk, suyla oynayarak annesinin kucağında ellerini yıkıyor. Altı lavaboluk tezgâhta su sıçramayan yer kalmadı. Sonunda çocuğunun üzeri de ıslanmaya başlayınca anne, çocuğun yakasından, pantolonunun kemerinden tutturarak üstünü başını kâğıt havlularla döşedi. Ardından  da lavabonun etrafını kâğıtla kapladı. Çocuk güle oynaya, sular ile şakalar yaparak her yanı ıslattıktan sonra anne, çocuğunun ellerini durulayıp, lavaboyu öylece bırakıp çıkıp gitti. Paspas yapmaktaki temizlikçi kadının gözü  yerde olsa da her şeyi görüyor, fark ettirmeden.  Öfkeyle kâğıtları toplarken tezgâhı kuruluyor.

Epeyce kalabalık, her yaştan bir grup giriyor bu kez. Taaa nerelerden gelmişler buraya, alışveriş yapmaya. Zaman zaman gelirlermiş. Şimdi de aşiretlerinin düğünü için gelmişler. Kızlar üstlerini başlarını  kontrol ederken her lavabonun önü meşgul durumda. Ellerini yıkayacaklar sabırla bekliyor. Kızların kimisi saçlarını tarıyor. Upuzun siyah saç telleri,  beyaz lavabolara dökülüyor. Üç yaşına henüz gelmemiş çocuklardan biri  lavaboya kusuyor. Annesi, teyzesi, halası, nineleri, içinde ne varsa  kussun da arabaları kirlenmesin diye bekliyorlar.

Yavaşça paspas yapan temizlikçi kadının yüzü sanki daha bir siyahlaştı. Bu gidişle katran gibi olacak. Kim olsa bu kadına acır, ama daha çok takdir ederdi o an. Yani alnının teriyle, emeğiyle kazanmak için kusmuk da temizliyor,  tuvaletlerin pisi, kiri de demiyor. Sessizce  temizliyor kendisinden kat be kat parası olanların kirlerini. Öyle sessiz ki dışarıdan... İçinde bir kendinin duyduğu  çığlıklar yükseliyor, anlıyorum o an.

Bir AVM çalışanı kadın geliyor. Gençten. Elinde cep telefonu. Tuvalette bile telefonla konuşuyor! Çıktığında elini yıkamıyor. Ne su harcıyor, ne de kâğıt. Bu kızı demin kafede görmüştüm galiba. Kahvelerin yanına tiriliçe ve limonlu pasta ikram ederken. Iııyykk! Dışarıda yemek yemekten tiksinti duyurtuyor böyleleri.

 İki kız geliyor. Sigara içilen dış mekân çok soğukmuş,  içememişler. Öyle konuşuyorlar aralarında. Ve birbirlerine anlamlıca bakıp, kıkırdayarak tuvalete giriyorlar. Birden sigara kokusu kaplıyor her yanı. Temizlikçi kadın duraksıyor. Ne yapacağını ölçüp tartar gibi. Paspası elinde tuvalet kapılarına varıyor. Ses etmeksizin tıkırdatıyor yalnızca. Konuşsa kendisine kızacaklarından korkuyor olmalı. Ama tıklatırsa kimin yaptığı  belli olmayacak. Kızlar hiç oralı değil. Sigara kokusu devam ediyor. Kadın kapıları yine tıklatıyor. Kızlardan biri “ne vaar beee, öldün mü?” diye çemkiriyor içeriden. Hoplarcasına geri çekiliyor temizlikçi kadın. Korkuyor. Ekmek parası var işin ucunda. Kim bilir nasıl şikâyet ederler onu.

Sigaraları biten kızlar çıkıp, alaycı bakışlarla temizlikçi kadını süzüp,  kıkırdaşarak aynada kendilerine çeki düzen verip, gidiyorlar. El yıkama yok. Temizlikçi kadın yıkayacak, temizleyecek değil elbette onların ellerini de.

 Bu kadın gülemez. Bu kadının konur kara yüzü  bir gülümsemenin ışıltısı ile aydınlanamaz. Ay doğmuş geceler gibi. Bu kadın aysız bir gezen gibi.

Kotumun temizliğini bitirince duvara gömülü çelik çöp kutusuna kâğıtları atıyorum. Artık  çıkabilirim buradan. Kadın kapının yanında, paspasının sopasına abanmış halde. Belli ki dayanacak tek şeyi bu sopa onun için. Gözü yerde. Tam yanında durup,  isteyerek yüksekçe sesle, “kolay gelsin. İyi günler” diyorum. Gözünü kaldırıyor. Kendine baktığımı görmesine rağmen sağına soluna bakınıyor. Kimseyi görmeyince kendisine söylediğimi anlıyor. Bir gülüyor ki o zaman. O zaman, o konur yüz, gün doğumunu andırıyor.  O ne gülüş! Ağzı kulaklarında ve hiç kapanmayacakmış gibi. Belli ki hep beklermiş bir selam sabah. 

“Sağ olun, çok sağ olun” diyor. Hiç duymadığından böyle bir söz,  teşekkür ede ede bir hal oluyor. Onu fark edip, yorulduğunu görüp, kolay gelsin denmesine hiç alışkın değil, belli. Ve bu günde kaç kez hak ettiği söz karşısında güneş görünce eriyen kar gibi çözülüveriyor.

Gülümseyerek yanından ayrıldıktan birkaç adım sonrası benim yüzüm bulanıklaşıyor, eminim. Ruhu kirlenmişlerin sadece ruhlarının kirini değil, her türlü kirini  ekmek parası için temizleyen insanların halini görünce.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.12.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci