14 Şubat 2018 Çarşamba

Sazın Irmağı Boyunda Bir Yılkı Atı

"14 Şubat, kendisine iki anlam yüklenilmiş bir tarih.
Takvimde bugün, o gün.

Bugünün anlamlarından biri pek bilindik. “Sevgililer Günü”.

Pek bilinmeyen ikincisi,  “Öykü Günü” olması.

Bir Mehmetçiğimizin  nişanlısına yazdığı mektubu dinledim de sabah televizyondan.
Çok etkileyiciydi.

Bir öykücü olarak  bugünün, 14 Şubat’ın her iki anlamı için  2014 yılında yazdığım bir öykümü paylaşmak istedim tüm böylesi mektup yazan eller ve o mektupları bekleyenler için."

(Karakalem resim çalışmaları, çok uzun zaman önce çizdiğim kendi çalışmalarımdır.)

Sazın Irmağı boyunda bir yılkı atı

Güneşin doğmasıyla alıp başını gider olmuştu Ehliman, Necmifer’e tutulduğundan beri. O sabah, gün ışırken “tol” denilen  iki üç köycüğü geçerek varılan köyü  Yeşilova’dan,  Hasan Dağı eteklerine doğru  sürdü atını. Çoban köpeklerinin en iyisi olan Aksaray Malaklıları ile sabahın serininde yemlenen  tarla kuşlarının cıvıltısı şarkısı oldu. Yıl, bin dokuz yüz kırktı. Yaz bitmek üzereydi.

Nereye giderse gitsin içini boğan sıkıntının kendisiyle geleceğini bile bile dağlara, kırlara vuruyordu kendini son günlerde Ehliman.  Hasan Dağı’nın zirve çanakları yani iki krateri  aydınlanan hava ile iyice belirginleştiğinde bir tümseğin üzerine oturdu. Gözleri, püsküllü beyaz fular takmış gibi gözüken karla kaplı zirve çanağındayken Necmifer’e kavuşmanın o karlı zirvelere ulaşmak kadar çetin olduğunu düşünüyordu. Ne yaman işti Necmifer’e sevdalanmak.

Necmifer… Parabaşlı Mahallesi’nden Necmifer. Kaç kez istemişti Necmifer’i babasından. Vermemişti bir türlü Gültekin kızını, beğenip de Ehliman’a. Parabaşlı Mahallesi’nden  kız almak zordu ne de olsa.

Köyün zenginlerinden Gültekin’in oğlanı varlıklı bulmamasından değildi kızını vermemesi. Onca malı mülküne bit sokmamaktı derdi. Kızının kıymetini bilecek, kendinden düşecek tarlaları, ekinleri işleyebilip Necmifer’e gün yüzü gösterecek bir damat istemesindendi. Necmifer’i kıymetini bilecek birine verecekti. Öyle ne yapacağını kestiremediği, işleri eline yüzüne bulaştıracak, ayran akıllı, gelgeç gönüllü birine verip de kızının dünyası başına yıkılsın istemiyordu. Gerçi karısı Eşe gibi Gültekin’in de gözü oğlanı tutmuştu tutmasına; ama Ehliman’dan  adamakıllısından emin olmak için yine de işi biraz zora koşacaktı. Sırf bu yüzden Ehliman’ı karşısına çekip bir güzel konuşmuştu da. Bu kış ahırda azalan üç atının yerine ovadaki yılkılardan bir tane yakalayıp getirirse gözü arkada kalmadan kızını vereceğini söylemişti.

Yılkı yakalamak kolay iş miydi? Kementle yakalanırdı yılkılar. Öyle de güzeldi ki bu atlar. Aksaray’a indikçe izlediği kovboy filmlerindeki Kızılderili atları gibi alalı alalıydı  Yeşilova’nın dümdüz ovasındaki yılkı atları. Beyaz, kızıl, kara, ekin rengi alalı. Hareli hareli.

Yılkılar, ovanın köye uzakça yeşilliklerinde, Hasan Dağı eteklerinde otlarlardı. Kaç kez yakalamaya çalıştığı bu atlardan bir  kısrak  vardı ki! Onu defalarca tutmaya kalktıysa da eline yüzüne bulaştırıp kaçırmıştı. Her defasında çocuklar gibi ağladığı olmuştu. Kement atma ustalarıyla çalışmıştı sabahtan akşama. Ama o at ne yakalanıyor, ne de kemendi boynuna geçirtiyordu. Yılkı atını yakalayamamak, Necmifer’i unutmak demekti. Ehliman çaresizdi bu yüzden.

Köyde “kayış kanat kuşları” dedikleri kırlangıçlar uçuşuyordu düz ovanın üstünde. Gözleri, kayış kanat kuşlarına takıldı.

Nasıl da berraktı gökyüzü, gönlünün aksine. Kara dumanlar çökmüş içi biraz ferahladı bembeyaz, pamuk gibi bulutların yüzdüğü masmavi göğe bakınca. Bir de kayış kanatların fütursuzca süzülüşleri vardı tabii. Unutturuveriyordu içindeki darlığı.

Bugün Hasan Dağı’nı seyretmek  istemişti canı. Dün, Sazın Irmağı kenarındaydı. Geçenlerde Uzartık Tepesi’ndeki gelengileri seyre dalmıştı. Gelengi yuvalarının olduğu kimisinin Mıhlı Kaya dediği Çivili Kaya’daki her yuvayı bellemişti neredeyse. Ara sıra başlarını çıkarıp kendisinden korkup içeri kaçan gelengiler bile alışmıştı sonunda ona. Çekinmeden çıkar olmuşlardı yuvalarından, sincabı andıran sevimli  şeyler. Çivili Kaya’da günü sonlandırmadan önce de Camız Anağı’nda ya da Kum Bendi’nde balık tutarak eğlemişti kendini. Ne anası ne babası hiçbir işin ucundan tutmaz olan, aklı fikri Necmifer’deki oğullarına ses etmiyorlardı bugünlerde. Biliyorlardı oğullarının derdini. Onlar da genç olmuştu.

Ehliman,  ılgıt ılgıt esen rüzgârı dinledi, kayış kanatlar çığlık çığlığa varyetedeyken.  Ne tatlı bir şarkı söylüyordu rüzgâr. Kendisi de bir türkü mırıldanmaya başladı; “Acem kızı” diye.

Annesi geldi aklına. Şimdi tek başına şivteliyordu mutlaka ayçiçeklerini. Yani çekirdekleri çıkarıyordu. Yardım etse nasıl hora geçerdi annesine. Ama ne ana babasına yardım eder olmuştu ne de onca işin bir ucundan tutmuştu bunca gündür. Bugün de işte bir tümsekte oturup Hasan Dağı’nı izliyordu.

Koca ovada kayış kanat kuşlarının uçuşlarından başka uzaklarda iki yavrusuyla oynayan bir kızıl tilki gördü. Aksaray Malaklısı köpekleri tilkiye parlayacak gibi oldularsa da Ehliman onları engelledi. Malaklıların tilkiye koşturmak için sabırsızlandıklarını görünce hemen atına atladı. Biraz da su kenarına gidip oyalansa, tilkiyle yavrularını rahatsız etmese iyi olacaktı. Daha akşama çok vardı. Henüz öğlen bile olmamışken gün geç batıyorken biraz da Sazın Irmağı kenarında oyalanırdı. Nasılsa doru at hızlıydı. Ehliman atına atlarken kızıl tilkinin kulaklarını dikip kendisine minnetle baktığından emindi.

Sazın Irmağı’nın berrak sularında yüzen balıkları görünce acıktığını hatırladı. Bir balık yakaladı, üç kişiyi doyuracak irilikte. Annesinin dokuduğu heybesinden çakısını çıkarıp balığı temizledi. Etraftan topladığı çalı çırpıyla yaktığı ateşte pişirip yedi. Köpeklerine de içine biraz ekmek doğradığı yoğurtla süt verdi. Kocaman, iri iri balıkların oynaştığı Sazın Irmağı’nın sularına takıldı gözü. Nasıl berraktı su.

Aklına yine bir türlü yakalayamadığı o yılkı atı düştü. Bir keresinde yılkı tam karşısında durmuş onu seyrederken kemendi öyle ustaca fırlatmıştı ki yakaladı sanmıştı. Sonra nasıl olduysa yılkı aniden yan tarafa kaçıvermişti. Sağ ön ayağını kaldırıp çiğner gibi basmıştı kemendin üzerine.  Meydan okumuştu Ehliman’a açık açık.

Ehliman, yılkının peşinden günlerce umutsuzca koştu. Ya hiç göremedi onu ortalarda ya da kemendi her defasında boş kaldı. Ne zaman köy kahvesinde,  köy meydanında Necmifer’in babasıyla karşılaşsa Gültekin  hala bir yılkı yakalayıp getirememiş Ehliman’ın  yüzüne bile bakmadı.

Bir keresinde Sazın Irmağı’ndan su içerken görmüştü yılkıyı. “Bu sefer kesin yakalarım” diye düşünmüştü. Sessizce arkasından yaklaşmayı denerken yılkı birden dönüp tam Ehliman kemendi boynuna geçireceği sırada şaha kalkmış, öfkeyle kişnemişti.  Kement elinde öylece  kalakalmıştı Ehliman. O gün yine yılkıyı yakalayamadan dönmüştü eve. Yılgın halde.

Ehliman, Yeşilova’nın yemyeşil sulu ırmağının kenarında oturmuş yüzen balıkları seyrederken sanki yılkının kişneyişini duyar gibi oldu. Güldü kendi kendine. Kaç aydır aklında bir Necmifer bir de bu yılkı vardı. Artık Sazın Irmağı kenarında yalnız başına otururken bile yılkının kişneyişini duyar olmuştu. Deliriyor muydu ne?

Aksaray Malaklıları şöyle bir hareketlendi. Kulaklarını dikip burunlarını havaya kaldırdı. Malaklılar durduk yerde kulak kesilmezlerdi. “Belki şu sıralar gün batımı yaklaşmışken  hava serinlediğinden yuvasından çıkmak üzere olan bir tavşanın çıtırtısını duymuşladır; belki bir kaplumbağa geçiyordur yakınlardan” diye düşünüp, oralı  olmadı bile. Malaklılar daha bir tedirginleşti. Hatta huysuzlanmaya başladı.

Ehliman, bir kez daha duydu kişnemeyi. Durduk yerde yılkının sesini duyduğuna göre… Kesin delirmişti. Yılkıyı düşüne düşüne artık kişnemesini bile duyar olmuştu yılkı hiç ortalarda yokken. Malaklılar geriye doğru yekinince başını arkaya çevirdi. Arka taraf, önü meşe ağaçlarıyla dolu kayalıktı.

Sahiden bir ses duydu sanki. At kişnemesi de değildi üstelik bu ses. Çakal sesini andırıyordu. Çakallar vardı yakınlarında demek ki. Kayaların hemen arkasında olmalıydılar.

Çakısını çıkardı; gerçi Malaklılar yanındayken çakıya ihtiyacı olmayacaktı, biliyordu; ama yine de çıkardı. Koşarak  yüksekliği iki metreyi bile bulmayan kayalara tırmandı. Bu arada kocaman iki kertenkele akıl almaz bir çeviklikle kayalardaki yarıkların içine kaçıştı.

Tepenin üzerine çıktığında yüz metre kadar ileride sürü halinde koşmakta olan çakalların dişlerini göstererek kendisine baktıklarını gördü. Aksaray Malaklılarının da kendisinin de kokusunu almış olmalıydılar. “Çok kalabalık bir sürü halinde saldıracaklar bize” diye düşünürken o bildik kişnemeyi duydu. Kayaların dibinden geliyordu yılkının kişnemesi.

Yılkı, yavrulamıştı. Tay, hemen annesinin dibinde ayağa kalkmaya çalışıyordu. Giderek yaklaşmakta olan çakallar da çember halinde yılkıyla tayının etrafını kuşatmaya başlamışlardı.

Ehliman hiç düşünmeden rüzgâr gibi indi tepeden. Aksaray Malaklıları da. Yılkı ve tayın etrafını kuşatıp çakalların yaklaşmasını beklediler. Çakallardan birkaçı iyice yaklaştı. Dört Malaklı’dan biri hemen atılıp saldırınca gerisin geri kaçtılar. Çakal sürüsü uzaklaşıp beklemeye başladı.

Ehliman, az önce yavrulamış anne yılkının yanına yaklaştı. Başını okşamak üzere çekinerek uzattı elini. Yılkı, alnındaki akıtmayı Ehliman’ın  okşamasına izin verdi. Birazdan da yavrusunu yalayıp temizlemeye koyuldu.  

Yılkı elindeydi işte. En azından yavrusunu  alıp götürse ne yapabilirdi ki. Ama içi el vermezdi Ehliman’ın yavruyu anasından ayırmaya. Annesinin sütüyle büyüyecekti kızıllı, beyazlı alalı tay. En iyisi bu yılkıyı unutmasıydı. Belki başka bir yılkı bellerdi bundan sonra.

Hala bekleşen çakallar iyice uzaklaşmadan ayrılmamaya karalıydı Ehliman. Sabaha kadar da olsa bekleyecekti yılkıyı. Zira gece, tekin geçmeyecekti etrafta çakal sürüsü varken. Yılkıyla tayını çakallara yem etmeyecekti. Kararlıydı.

Bekledi de. Geceyi yılkı ve tayıyla geçirdiler. Ovada gece soğuktu; ama aldırmadı Ehliman. Malaklılara yasladı sırtını, ısındı böylece. Gece boyunca gözünü bile kırpmadı bazen dalacak gibi olduysa da.  Gecenin koyusunda çakmak çakmak yanan çakalların  gözlerinin parladığını görünce uykusu dağılıveriyordu. İyiden iyiye uyku bastırdığında Malaklılardan biriyle kayayı aşıp Sazın Irmağı kenarında  yüzünü yıkamış, uykusunu dağıtmıştı. Böylece yılkıyla tayı sabaha sağ salim çıkabilmişlerdi.

Sabaha iyice acıkan çakalların başka bir av bulmak için kayaların çevresinden ayrılmış olacaklarını umuyordu. Haklıydı da. Çakallar, umutlarını kesip arkalarına baka baka gidiyorlardı gün ışırken.
Ehliman, bir kez daha yılkının akıtmasına götürdü elini. Yılkı yine uysalca sevdirdi alnını. "Meğer nasıl da sevmişim bu kızıllı, beyazlı lekeli, Kızılderili atlarıyla aynı görünümde  yılkıyı” diye düşündü. Atları da, at binmeyi de çocukluğundan beri çok severdi zaten.

Artık vedalaşma zamanıydı yılkı ve tayıyla. Yılkının akıtmasını uzun uzun okşadı. Tayı da sevdi. Islık çalıp köpeklerini çağırdı yanına. Atına atlayıp atın başını köyü Yeşilova’ya doğru çevirdi.  Yılkı da orada kalacak gibi değildi. Burnuyla tayına dokunuyordu. Belli ki daha güvenli bir yere gitmeliydiler. Ehliman  yola koyuldu.

Kim bilir bir daha belki de göremeyeceği yılkıya bir kez daha bakmak için başını arkaya çevirdi Ehliman. Tay kalkmış, yılkının yanında yavaş yavaş yürüyordu. Tam arkalarından bir yol tutturmuşlardı.
*****
Karısı Eşe’nin su serpip yumuşattığı yufka ekmeğin içine çörekotlu göğermiş çömlek peyniri koyarak yaptığı dürüm, tahinli pekmez, sahanda yumurta, yanında çıtlık, tekercin otlarıyla  adamakıllı bir kahvaltı yapmıştı Gültekin. Şimdi de pencere önündeki sedire kurulup kahve içme zamanıydı. Pek severdi kahvaltının üzerine mangal közünde, bakır cezve içinde pişmiş kahve keyfini.

Köpüklü kahvesini yutarken keyiften gözlerini kapadı Gültekin. Kahvesini öyle höpürdetmişti ki sanki at kişniyor sandı pencerenin altında. Kahvesini yutmuştu; ama hala at kişnemesi geliyordu kulağına. Gözlerini açtı. Beyaz patiskadan, ucu kanaviçe işli kısa perdenin kapatamadığı camın alt kısmından pencerenin altındaki yılkıyla tayını görünce gözleri fal taşı gibi açıldı. Yavru henüz doğmuş olmalıydı. Ehliman az ilerden kendisine bakıyordu.

 İşte kahve keyfi buydu. Kahve dediğinin keyfi böyle çıkardı. Hem yavrusuyla birlikte yılkı atı sahibi olarak hem de kızını en üstesinden gelinemeyecek işleri yapan biriyle evlendirerek çıkardı kahvenin keyfi. Ehliman’a da “bundan sonrası size kalmış; var git ananla babanı dünürcü gönder” diyecek olan Gültekin, öyle keyifle bir yudum daha aldı ki kahvesinden karısı Eşe’ye “kapıyı açıp Ehliman’ı içeri çağırmasını” söylerken. Yılkı ve tayıyla  katmerlenmiş bir keyifti bu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.04.2014
Paylaş :

13 Şubat 2018 Salı

“Dere taşında patates soyan ellerden tuşlardaki ellere” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.02.2018
Paylaş :

12 Şubat 2018 Pazartesi

Üç, bir derken hiç; yani sığırcıklar bir pencerede bir pıırrr

Çalışırken bir ses. Sığırcık ötüşü. Bazen ciyak ciyak, avazı çıktığınca. Çıkışırcasına. Kavga dövüş var sanır insan o sesleri duyunca.


Üç sığırcık pencere kenarına konmuş.

İki pozdan sonra biri kaçtı. Kalan ikisi acele etmedi havalanmakta. Ama çok sürmedi, onlar da deklanşörün sesinden  ürktüler.


Bazen de nasıl bir ötüş o öyle. Kuş gırtlağından bir melodi, bir şarkı. Susup dinlemeli.

Öylesi bir müzik.  Sığırcık senfonisi. Baladı. Konçertosu.


Fotoğraf  makinem anında elimde. Sessizce storun arkasında yanaşıp birkaç kare çekmek kar zira. 

Gerçi çift cam pencere gerisinde ve yağmurlu geceden sonraki pencerenin kiriyle ne kadar net çıkar kareler belli de.


 O karelerden bazıları bunlar.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.02.2018
Paylaş :

10 Şubat 2018 Cumartesi

Sığırcık yuvası!!!!!

Dünya metropollerle doldu; metropoller de insanlarla.
Doğanın dağlarının değil beton dağların yükseldiği buralarda kala kala sığırcıklara yuva olarak yalnızca iş yerleri klimalarının arkası kaldı.

Dallara konamayan sığırcıklar, klimaların ızgaralarında konuyor.
Dün öğle sıralarında çektiğim gerçek yuvalara bakıldığında şimdi sığırcıkların sığındıkları yerler göz önüne alınırsa yuvasız sayılabilecek şehirli sığırcıklara ait karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.02.2018

Paylaş :

7 Şubat 2018 Çarşamba

“Külüboz Renkli Pisitüy ve Erpeten” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.02.2017
Paylaş :

6 Şubat 2018 Salı

Bir Ayna ki…


Bildiğimiz hiçbir ayna değil bahsedeceğim. Pamuk Prensesin üvey annesinin konuşan aynası hiç değil. Hani gizemli aynalar olduğu söylenir; öleli çok olmuş ilk sahibinin suretinin yüzyıllar sonra yeni kullanıcılarına göründüğü aynalar da değil. Hani  eskiler bu yüzden aynaların üstüne ille bir örtü atarlar süsmüş havası vererek. Geceleyin de tümden üstünü örterler ya da yatak odalarında ayna bulundurmazlar. Böyle gizemli aynalardan da değil anlattığım.

Eflatun’un aynalı mağara örneği, yansıma kuramı hiç değil. Onu da anlatmak isterdim gerçi. Kaç kişi çıkardı merakla okuyacak hiç kestiremiyorum, bilemiyorum ama. Kelime oyununda en sıradan sözcükleri “Yaa, hiç duymadım ama” geçiştirenleri gördükçe.

Hani kendimiz ola ola yalnızca takıp takıştırmakla, giyinip kuşanmakla biri olduk sananların çokluğunda   ve en önemlisi kadınlardan çok aslında erkeklerin boy gösterdiği boy aynaları da değil tabii anlatacağım ayna. Hani gerçek anlamda sanatçı ya da değil; ama gazeteler boy  boy resmini basınca ille sanatçı bellenmişlerin çoklukla da geçkince olanlarının, dahası onların günde bir saat bile belki kitaplara bakmaz olsa da doğuştan  magazinsel olmuş  çoluk çocuğunun  önünde poz verip de objektif karşısında nasıl durulacağı alıştırmaları yaptığı aynalara hiç benzemez bizim aynamız.

Kimi aynalar romanlarda, filmlerde kapıdır. İçine dalınır be o dalış ile  başka evrenlere geçilir. Hiç meraklı değilim ki o konulara da burada öyle aynaları  yazayım. O da değil bahsedeceğim ayna.

Kimi aynalar iletişim aracıdır. Filmlerde görmüşüzdür bir tepeden güneşe tutulan ayna yansıma yapar. Böylece yeri belli eder. Böyle bir nevi yol işareti ya da işaret dili olan ayna da değil.

Eski Türk filmlerinde çaptan düşmekteki bir şarkıcı, müzisyen ya da zor zamanlarda kendini koyvermiş  baş rol oyuncularının o  eski halinde çok uzak halini görünce  elindekileri fırlatıp parçaladığı filmlerin  vazgeçilmez aynaları da değil.

Hindistan’da, Pakistan’da ufacık ayna parçaları ile ne var ne yok kamyonundan otobüsüne, kırlentinden  çantasına kullanılan sırlı camdan süsleme  gereci olan  parçacıklar yani aynacıklar da değil. Zaten Süslenmiş halleri değil, süssüzkenki o en kendi olunan halleri anlatan aynaları   anlatmak varken.
 
Hangi ayna mı o zaman?

Bir ayna olsa mesela… Mesela sinema ekranı gibi. Bizim halimiz  oynasa o ekranda. Ne kadar akıldane, ne kadar güzellik içindeyiz ya da güzellik bellediğimiz çamurun içindeyiz; ne kadar eğri ne kadar doğruyuz? Sözlerimiz hangi tonda? Güven renginde mi; güvenilmez olalı çok olmuş koyulukta mı?

Çeşitli akıl oyunlarına, kurnazlıklara baş vururken içimizdeki tilkiyi mi desem  yoksa daha  zedeleyici başka canlıları mı desem , apaçık gösteren ayna olsa! İyi niyetten uzak niyetlerimizi  ortaya döküp saçıveren, Pandora’nın kutusunca  açılıveren ayna olsun ister miydik baktığımız?

Hiç gerek kalmasaydı “ayna ayna, söyle bana” demeye… Şöyle sağ omzumuzdaki de sol omzumuzdaki de meleklerin kayıtlarını değil belki ama dün, bugün, ondan önceki gün neler yapmışız, düşünmüşüz; gerçekten düşündüklerimizi mi yazmışız söylemişizdir yoksa öyle söylersek daha hoşa gider de  akıllarına yatar belleyip bambaşka mı konuşmuşuz…

Alışılmışın dışında yani kıyafetimde buruşukluk var mı, yakam yamuk mu, ceketim düzgün mü niyetiyle bakılsa da bakılmada da ille de içteki kırışıklıkları, düz olmayan her şeyi gösteren bir ayna.  Dış görüntüyü görmek isteyenlere gülüp geçen, işi işi bunlar değil, daha öteler olan ayna… Hani “açtırma kutuyu; söyletme kötüyü” diyenlerin bir solukta ortaya döküp saçtığı kabahatleri, kusurları, hataları, yanlışları, ikiyüzlülükleri, -mış gibileri, insanca olmayan, doğru bulunmayacak ne varsa döküp saçacak anı defterince bir ayna…
 
Kendimizi sanki bir başkasını izlermişçesine  izletecek;  kayıtların dağarcığını cömertçe sunacak bir ayna. Bizim cebimizden hoyratça saçtıklarımızla cebi dolu, iyiliklerimizi, kötülüklerimizi, doğrularımızı yanlışlarımızı, güzelliklerimizi çirkinliklerimizi, eğrisiyle doğrusuyla söylediklerimizi, art niyetinden iyi niyetine gizlimiz, kim bilir hangi hesaplarla allayıp pullamalarımızı, maskelerimizi şapkanın altından tavşan çıkarırcasına bir bir önümüze koyacak bir ayna.

Bir kitap  gibi, Yazılı değil resmedilmiş bile değil. Çekiminde başrolde olduğumuz kayıtların tekrarından ibaret bir ayna.

Açık sözlü olmak filan değil  gerçeğin taa kendisidir böyle bir ayna. Ancak aynanın gösterebileceklerini görmeye cesareti olanların bakabileceği bir aynadır böyle bir ayna. O zaman soralım mı böyle bir ayna olsaydı bakabilir miydiniz aynaya? Gözünüz yummadan?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
3 ‎Ocak ‎2018

‎‎














Paylaş :

4 Şubat 2018 Pazar

Kayısı kurularına iba düşmeden

(Gün geçmiyor ki bir vahşete dönüşen kadına şiddet haberleriyle üzülmeyelim. Bir kadını canından, çocukları annesinden, ana babaları evlatlarından eden ve giderek artan bu tür insanlık dışı ve ne kültürümüze, ne insanlığa, ne insan haklarına, yaşam hakkına ne de hiçbir inanca uymayan kadına şiddet olaylarına duyarsız kalmamak için çok seneler önce yaşanmış tamamıyla gerçek bir olayı öyküleştirdim)

Aktar Celal, bin dokuz yüz kırk yılında Aksaray’ın büyük tüccarlarındandı. Gepegeniş dükkânında unundan şekerine, sabununa, bakliyatından pekmezine her çeşit mal bulunurdu. Öfkesine gem vurulamayan, aniden parlayan Celal iyiydi, hoştu da biraz delimsekti. Sağı solu belli olmazdı.

Sessiz, sakin yaradılıştaki Urguş, delimsek kocası Celal’in kendisine gün yüzü göstermediği, tek bir gün olsun yüzünü güldürmediği için içerler dururdu.  Zehir gibi dili olan Celal tarafından hep itilip kakılmış. Horlanmış, sırası gelmiş. Gün geçtikçe daha bir içine oturur olmuş bu durum Urguş’un. Sonunda canına tak etmiş. Dayanamamış o sabah, iki elini çenesinin altında birleştirip, başını iki yana yavaşça sallarken  gözlerini yumup dertlenircesine  “bir gün olsun bana gün yüzü göstermedin” demiş. Tüm dediği bu…  

Celal’in gözleri yerinden fırlayacak gibi olmuş bu sözleri duyunca. Hızla yerinden kalkıp bir aşağı bir yukarı yürümüş, yumrukları sıkılı. Diş gıcırtısı neredeyse komşudan bile duyulacak. Sonra durup  “kayısıları hazırla” demiş tıslayarak. Tek bir laf etmeyip  de kuruyacak kayısıları düşünmekteki Celal’e şaşırmış kadın.  Kayıt damında bekleyen bir önceki günden çırpılıp toplanmış kalburlarca kayısının başına varmış.

Altında ahır, üstünde kiler olan toprak müştemilatın damında kururmuş kayısılar, güneş altında. Hayli yüksek merdiveni dayayıp kayısılarla birlikte dama çıkmış Urguş bir baksa ki Celal merdiveni omuzladığı gibi uzaklaşmakta. Sonra da merdiveni ahıra kilitliyor.

Damın kıyısına gelip bağırmaya başlamış Urguş. Celal duymazdan geldiği gibi, bağırtıyı duyup  taş konaktan çıkanları da azarlayıp gerisin geri eve gönderirken “sakın ha! Dama yaklaşılmayacak bile… Merdiveni almak için bir girişimde bulunulmayacak!” diye sıkı sıkı tembihlemiş kızlarına, damatlarına. Yoksa… Diye de devam etmiş. Zaten söylediklerinin tersini yapanlara işte az önce karısına yaptığı gibisinden neler yaptığını herkes bildiğinden korkudan seslerini çıkaramamışlar. Celal “çıkın” diyene kadar kimse dışarı adım atamayacakmış. Celal, taş konağın tüm pencerelerini de perdelerini de kapattırdıktan  sonra damın altına gelip seslenmiş, “gün yüzü görmemişsin haa! İşte sana gün yüzü. Sana gününü göstereyim de gör! Günü de yüzünü de. Gün kurusu kayısılarla güneşin altında kavrula kavrula gör gününü.”

Kadın, delimsek adamın öfkesi yarım saate geçer umuduyla serili kayısıların kıyıcığına oturmuş. Kaç yarım saat geçmiş üstünden. “Öğleye kalmaz öfkesi  geçer” demiş. İkindi olmuş. Güneş iyice başına geçmiş kadının. Susuzluktan karakmış,  dili dönmez olmuş. Acıkmış. Terlemiş. Her türlü ihtiyacını karşılamaktan uzak, güneşin altında damda kalakalmış. Atlasa olacak gibi değil. Beli kırılır en hafifinden. Elinden bir şey gelmeyen kâhya ürkekçe Celal’e yanaşıp, “iba düşmeden toplasak kayısıları”  demiş fısıltıyla. Aksaray’da kimileri çiğ yerine “iba” der.

Sırf çiğ düşüp bozulmasın diye akşamdan toplanan kayısılar için merdiveni dama dayatmış Celal.  Kayısıları indirtmiş. Bu arada karısı baygın halde damda yatmaktaymış. Kadının eline yüzüne su çarpmışlar. Güçlükle ayıldıktan sonra bir testi su içmiş kadıncağız. Çatlamasından korkmasalar ikinci testiyi de uzatacaklarmış. Kadın kendine gelince Celal höykürmüş, “gördün mü günü de yüzünü de?” Kadın ses etmemiş. Cevap verse kim bilir bu kez ne yapar bu adam korkusundan. Ama içinden “beni güneşin altında yaktın, susuz bıraktın. Senin de ciğerin yansın” demiş.

Belli edemeseler de annelerine yaptıklarından ötürü kızları babalarına çok kızmış. Henüz evlenmemiş, yaşları çok küçük kızlardan biri öyle öfkelenmiş ki annesinin düştüğü duruma,  başlamış ilenmeye. “Kabirden kabire taşın e mi baba. Bizi annesiz bırakacaktın.  Gün yüzü göstermediğin annemizi güneşin altında bile bile ölüme bıraktın. Ya ölseydi annemiz? Günyüzü göstermediğin gibi bunu duymaya da dayanamıyorsun. Ama annemiz ve biz senin tüm böyle delimsekliklerine, kötü davranışlarına, zehir gibi diline  katlanıyoruz.”
*****
Bir hafta sonra Celal, dükkânına şeker almak için Mersin’e gitmiş. Aldığı çuval çuval şekeri tuttuğu kamyona yükleyip yanındaki iki diğer tüccar ile Aksaray’a doğru yola düşmüşler. Dönemeçli dağ yollarında kamyon virajı alamayıp, devrilip ters dönmüş. Celal de diğer iki tüccar da şeker çuvalları altında kalarak oracıkta ölmüşler.

O zamanlar  telefon gibi iletişim araçları yok. Aksaraylı tüccarların üzerlerinde de kim olduklarını belli edecek tek bir belge yok. Köylülerin jandarmaya haber vermesi bile uzun zaman alıyor. Hava çok sıcak. Güneş altında  ölü bedenler ağırlaşmakta. Mersinli köylüler çareyi hemen oracıkta üçünü de gömmekte buluyorlar.

Celal ve arkadaşlarının  kazada hayatlarını kaybettikleri bir türlü Aksaray’a dönmemeleri üzerine jandarmanın çalışmalarıyla ortaya çıkıyor. Aileler haliyle mezarları Aksaray’a getirmek istiyorlar, gömülmüş bile olsalar. Ve kızının  bedduasından mıdır acep, Celal mezardan mezara taşınıyor.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.06.2017


















Paylaş :

PAZARLIK

Tarık Hadi, arabasını otuz dört bin lira bedelle satışa çıkarmıştı. Gel gör ki istediği parayı verecek alıcı bir türlü çıkmıyordu. Ara ara telefon geliyordu almaya niyetlenen kimilerinden. Ama hepsi düz fiyat olsun istiyordu; otuz bin. Ancak Tarık Hadi’nin o dört binin dört kuruşundan vazgeçecek hali yoktu. Yoktu çünkü almaya niyetlendiği  arabaya gücü  ancak böyle yetecekti.

İşyerinde her zamanki koşuşturmacası sırasında çaldı telefonu. Tarık Hadi, arabası için arayan  alıcıya her zaman, herkese hitap ettiğince  konuştu.
-Buyur hocam.
-Arabanızın ilanını gördüm de.
-Hee, herkes görüyor. Satış ilanı bıraktığım yerlerde. Herkese açık.
Biraz duraksadı adam,
-Evet, ben de orada gördüm herkes gibi. Otuz dört bin biraz pahalı değil mi o modele?
-Değil hocam.
-Pazarlık payı nedir?
-Hocam, yok pazarlık mazarlık.
-Olmaz mı canım, pazarda bir kilo domates alırken bile pazarcı ile şu kadara verirsen üç kilo alırım diye pazarlık yapmıyormuşsunuz gibi… Siz de…
-Gerçi domates değil araba ilanı verdim hocam; ama gül hatırın için otuz iki olur.
-Otuz olsun, düz olsun.
-Otuz olur da küsurda iki  bin olursa  olur hocam.
-Otuz veririm ben.
-Son otuz iki hocam. Otuz motuz yok.
-Kiminin parası kiminin duası kardeşim. Otuza ver; duamı al.
-Ah hocam duanı et gene, esirgeme. Deee… Asıl  ben sana dua edeyim şu iki bin için. Hatta bak… Bizim şirket bin kişi. Yarısını tanırım.  Onlara diyeyim de onlar da niyetlensinler, dualarında seni de ansınlar.  Şu iki bini tamamlaman, bulabilmen için.
-Yok kardeşim elimde, cebimde iki bin daha. Otuz bini zor çıkarıyorum zaten.
-Ben de o iki bin olmadan alacağım yeni araba için parayı tamamlayamıyorum ki hocam.
-Araba nerde?
-Evin önünde. Yatıp duruuu, görecekleri bekler.
-Görmek isterim.
-Gör hocam. Sis yok bugün. Hava açık. Arabaya branda neyim de geçirmedim. Kapalı garaj da yok zaten. Apaçık  ortada. Ufka kadar da açık bizim oralarda görüş. Eryaman’da hocam ev.
-İşte olduğunuza göre  ne zaman gösterebileceksiniz?
-Oğlum evde. Göstersin size.
-Çocuk okuldan gelince mi gösterecek yani?
-Ne okulu hocam? Üniversite biteli yedi yıl, askerlik biteli beş yıl oluyor. İşi gücü bu arabayı satabilmek benim oğlanın.
-Göreyim, göreyim de… Otuza olsun, kesin olsun.
-Yok hocam, otuz yok. Otuz iki var. Hani ağızdaki diş sayısı var ya. İşte ben satınca  keyiften gülünce görülecek dişler var ya. Şimdi  otuz olursa dişi dökülmüş ağız gibi  kaçar bu fiyat. Noksan kaçar, gedik kaçar.
-Bin daha vereyim hadi. Evet de, bitsin bu pazarlık otuz bir bine.
-Bin yok hocam.  Bir dişi eksik ağızla sırıtmak güzel kaçmaz.
-Beş yüz daha vereyim hadi. Bak bu son arttırışım haaa…
-Hocam, beş yüz daha ekle de o zaman  otuz iki olsun, hesap tam olsun.
-Pazarlık payı o beş yüz ama.
-Hocam, ben otuz dörtten indim zaten otuz ikiye.
-Otuz bir bin beş yüz. Tık para. Başka da para yok!
-Otuz iki bin hocam. Başka da lafa gerek yok!
-Bir düşüneyim o zaman.
-Düşün hocam. Şimdi düşün, ara verelim istersen, beş dakika daha düşün.  İstersen filmlerdeki gibi on beş dakika ara verelim, patlamış mısır yerken düşün. Eve giderken dolmuşta düşün. Yolda düşün. Gece uyuma, düşün. Ama bak sömestr kadar uzun ara verme hocam. Başkası çıkar alır götürür arabayı.
-Düşüneyim, düşüneyim.
-Düşün hocam, düşün. Yetmezse ben de düşüneyim yerine.
-Hele bir ölçüp tartıp düşüneyim.
-İyi öyleyse, hadi eyvallah hocam.
-Oldu, ben düşünürken sen de düşün Tarık Hadi Bey.
-Düşüncelerin sonucundan kim kimi haberdar etsin hocam?
-Sen düşünecen ya benim de yerime Tarık Bey. Düşün, beni ara sonra.


Tarık Hadi, arabasını almak isteyen adamın yerine de düşünme göreviyle yükümlü halde kendi işlerine koştururken “Vitesi boşa almıştım biraz. İşler seni bekler hadi Tarık Hadi, hadi” diyordu.
 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.01.2018



Paylaş :

TAKİP -2-

 (Bu çalışmama tema olarak birbirini takip eden mevsimleri seçtim. Her biri ayrı renkte, aynı çiçeğin, ağacın her mevsimde tomurcuktan meyveye, çiçeğe, sararmaktan kurumaya bambaşka hallerde olduğu mevsimler.

Her biri bir diğerini takip etmede gece ve gündüzle yarışan  mevsim görsellerini  yazdan başlayarak birbiri ardı sıra göreceğiz bu çalışmama seçtiğim görsellerde)

Nisan 2000, saat 20:00
Sungur Bey’in  biraz can acısından; ama daha çok sevinçten ağladı ağlayacak gözlerindeki ifadeyi herkes kendince anlamlandırırken herkesin içinde ağlanacak bir an var idiyse, o an işte şu andı Sungur için. Ve Sungur keyifle yumdu gözkapaklarını. kumun inciye yolculuğunca sabrın olgunlaştırdığı öykünün pırıltısı gözyaşı yanağından akarken o avucundaki kutucuğu daha bir sıkı kavrayıp koca salonun  ortasına doğru ilerledi
*****
Aralık 1998
İncek’teki sitenin ıssız yolunda otobüsten inen Berceste bugün de kendisini takip için bekleyen bir araba göremeyince şaşkınlığına düştü. Yoksa artık izlenilmiyor muydu? Demek ki  peşini bırakmışlardı.
*****
Ocak 1998
Berceste’yi kızı sanan adam, tuttuğu dedektif sayısını arttırdı. Yıllardır çatı katında olduğu gibi duran  karısına ait kutusundan çantasına ne varsa tek tek  bakma vaktiydi artık. 

Sarı renkli bir kutuda zarflar, kâğıtlar vardı. Zarflardan birinin içinden doktor faturası çıktı. Karısı doktora gidiyordu demek. Zaten kendisini terk etmeden önce garipleşmişti biraz hali tavrı. İçine kapanmıştı. Takvim yapraklarına işaretler bırakıyordu. Bazen başını arkaya atıp dakikalarca gözü kapalı dururdu.  Garip sorular soruyordu. Karısının sıla hastalığına tutulduğunu sanmıştı.  Açtığı pembe zarftan çıkanı görünce donakaldı adam. Hiç beklemediği bir şeydi  elinde tuttuğu kâğıt. Bir doktor raporuydu. “Bana neden söylemedin Celine?” dedi  kâğıdı kutuya bırakırken. Kâğıtta Celine’e konan tanı yazılıydı; şizofren…
*****
Haziran’ın ilk haftası, 1975
Celine, kızının  da ileride bu hastalığa yakalanabileceğini öğrendiğinden beri çok huzursuzdu. Şimdilik hastalığı ileri boyutta değildi ama çocuk doğurmasının pek akılcı olmadığını söylemişti doktor. Aynı hastalığı taşıyan anneannesinin  kendisiyle birlikte dedesini de yaktığını hatırladıkça kıvranıyordu.  Bir umut başka doktorlara da gitti Avrupa’daki ailesini ziyareti sırasında. Hepsi de aynı şeyleri söyledi.
*****
Şubat 1998
Haftalardır takip edilmeyen Berceste “oh!” mu desin, “neden?” mi desin kestiremiyordu. Alışmış mıydı acaba artık oyun gibi gördüğü takibe? Kendisini kızı sanan adam da bir daha karşısına çıkmamıştı. Besbelli aklı başına gelmişti adamın.
*****
Mayıs 1998
Şimdi de bu metalik gri araç ne sık çıkıyordu karşısına. Aklına yine takip edildiği geliyorsa da bunu düşünmek istemiyordu. Daha önce de öyle sanmıştı; ama birdenbire kesilmişti takip. Birilerinin o yolda işleri olmalıydı. Onların orada olduğu sıralar tam da kendisinin otobüsten indiği anlara denk geliyor olmalıydı, o kadar. Ama bu gri cip neden  yolu ortalamış kendisine doğru yavaşça  gelmekteydi ki? Camlara baktı. Siyah olmasını bekliyordu. Yok, siyah filan değildi. İçindekini de az çok seçebildi. Gençten bir erkeğe benziyordu sürücü.  
 
Gri cip o hafta  Berceste’yi her gün  takip etti.  Cuma günü araba yine bekler haldeydi. Kimse arabadaki, ne işi varsa oralarda, bir bilseydi Berceste’yi nasıl huzursuz ettiğini! Evet,  işte yine site girişine az kalmışken cip hareket etti. Tam yanındayken öyle yavaşladı ki neredeyse durdu sandı Berceste. Sürücü iyice eğilmiş kendisine bakan sürücüyü fark etti Berceste açık camdan. İri dalgalı saçlı genç biri.
*****
Mayıs sonu 1998
Danışmadaki görevli telefonda  bir ziyaretçisi olduğunu haber verince Berceste, Ankara’da işleri olup da sürpriz yapmak için habersizce geliveren arkadaşlarından birini göreceği umuduyla zemin kata indi. Bekleme salonunda oturanlara bakındı. Kimisi üçlü beşli sohbetteydi. Köşedeki cam kenarında kendisine bakmakta olan iri dalgalı saçlı birini fark etti. Gri cipte gördüğü sürücü olup olmadığını anlamaya çalışırken adam kalkıp Berceste’ye doğru ilerledi. Önce zahmet verdiği için özür diledi, ardından kendini tanıttı. “Efe ben, Berceste Hanım” dedi. Adını biliyordu! Galiba dinleyeceği uzun bir hikâye kendisini bekliyordu. Ağzını bile açmadan cam kenarındaki köşeye yürüdü. “Buyrun, dinliyorum” dedi tek.
*****
Haziran’ın  ikinci haftası, 1975
Hiç haber vermeden kızını alarak  kaçıp memleketi Lüksemburg’a gelmiş  Celine, geleceğinin anneannesi, dayısı gibi olacağını biliyordu. Belki bir tımarhaneye kaparlardı onu dayısı gibi. Aynı şey kızına da geçmiş olabilirdi. Kızında çıkmasa torununda çıkardı illa bir gün diye düşünürken çocuk bahçesinde oynayan diğer çocuklara göz attı. Çoğu otuzlu yaşlarına geldiklerinde  yuva kurmuş, evli barklı, çoluk çocuğa karışmış, işi gücü yerinde insanlar olacaktı Ya kızı?  Gözlerini yumup başını arkaya attı. Birkaç dakika sonra kaydıraktaki kızını  kucakladığı gibi delicesine tarihi köprülere doğru koşmaya başladı.  
 
Ertesi gün gazeteler genç bir anne ile kızının  köprüden düşüp can verdiğini yazıyordu. Görgü tanıkları kadının kızıyla birlikte intihar ettiğini söylüyordu.
*****
Ekim 1998
Berceste’yi sıkça ziyaret etmeye başlayan  Efe bu kez yalnız değildi. Efe’nin birlikte geldiği kişi, Berceste’nin tanıdığı biriydi; Sungur Bey.

 “Kaybettiğim öz kızımı aramak için  değil bundan sonra kızım bileceğim Berceste için buradayım” deyip ortamı yatıştırdı Sungur Bey. Ardından Berceste’yi öz kızı sanmasından  yabancı karısının ve kızının Türkiye’den ayrıldıktan kısa bir süre sonra öldüklerini yakınlarda öğrendiğinden bahsetti. Berceste’ye yine dinlemek düşmüştü.  
*****
Nisan 2000, saat 21:00
Sungur Beyin kendisi için bir kız beğendiğini duyunca kaçacak köşe arayan, gülmekten yanakları ağrıyan Efe, babasının bir ev almak ister bahanesiyle götürüp Ankara’da, İncek’te ıssız bir yolda otobüsten inen Berceste’yi “buralarda otobüsten inen tek kişi bu kızcağız olmalı” diye  gösterişini hatırladı nikah masasına otururken.  Oğlunun Berceste’yi gördükten sonra yapacağı hamleyi gayet iyi bilen Sungur Bey ertesi gün yine aynı saatte  oğluyla birlikte güya emlakçıyla buluşmak üzere oradaydı. Berceste otobüsten inince “yine denk geldik, demek her gün burada bu saatte iniyor bu cici kız” demişti. Sonra da oğluna bakıp, “Güzel kız, değil mi?” diye sormuştu. Efe o zaman anlamıştı emlakçıyla filan buluşmayacaklarını. Babası haklıydı ama. Kız güzeldi de Efe  babası gibi düşünmüyordu. Evliliğe vardı daha.

Sungur Bey Birgi’ye dönmüştü. Efe birkaç gün sonra bir baktı ki Berceste’nin otobüsten ineceği saatte kendisi de orada. İstanbul, yurtdışı, Birgi arasında mekik dokurken arada bir İncek’te mola verir olmuştu. Kendinden emin olunca konuyu babasına açtı. Sungur Bey hazırlıklıydı. Berceste’nin işyerinin adresinin yazılı olduğu kâğıdı uzattı oğluna. Ertesi gün Efe  camlı köşede Berceste’yi beklemiş, sonra da onun “buyrun, dinliyorum” demesiyle babasından hiç bahsetmeden Berceste’yi ciddi ciddi tanımak istediğini söylemişti. Zaten hayatında olmadık şeylerle karşılaşmaya alışmış Berceste ile o gün başlayan tanışıklığı şimdi evlilik ile sonuçlanıyordu.
 
Efe’nin annesi, Berceste’yi takip ettirdiğini hatırladıkça kızarıyordu. Meğer kocasının herkese sorduğu Berceste, oğlunun beğendiği kocasının da kimin nesi neyin nesi diye araştırdığı bu  mimar kızmış diye düşünüp kendine gülerken masadaki davetlilere “tam da istediği geline kavuştuğunu” söylüyordu gururla. Bugünkü düğünle sonlanan öykünün aslını daima üç kişi bilecekti yalnızca. Sungur Bey, Berceste ve Efe.
 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.01.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci