14 Aralık 2009 Pazartesi

Evcazım evcazım, sen bilirsin halcazım..

Anne ve babası Balkanlar’dan gelme eşimin anneannesinin söylediği bir tekerleme şeklindeki cümle çok hoşuma gider.

Bu cümleyi, eskiden matbaalarda çok kullanılmış olan, şimdilerde de levhalarda, tabelalarda, panolarda zaman zaman gördüğümüz bir yazı karakteri ile, renkli renkli işleme iplikleriyle etamine işleyeyim ve  kır tarzını andıran bir çerçeveye yerleştirerekevimin girişine asayım çok istedim.

Henüz yapamadım; etamin almaya vaktim olmadı. Ama bir gün o cümleyi işleyip asmayı çok istiyorum girişteki duvara.

Evime girince bizi karşılayacak olan, her bir harfi  cıvıltı, neşe, yaşamın tonlarını gösteren renklerle işlenmiş olacak o sıcacık sözler; kendi evini Balkanlar’da bırakıp burada ev edinmiş bir yüreğin içten, gönülden duyumsamasının bugün duvarlarda yerini almış hali olacak.
“Evcazım evcazım, sen bilirsin halcazım”.

Nereye gidersek gidelim, oranın evimizin yerini tutmadığını söyleriz hep. Hep yastığımızı, yatağımızı özleriz. Mutfağımızı özleri;  tuzluklara kendi tuz kavanozumuzdan tuz eklemeyi, kendi tencere tavamızda, kendi ellerimizle kendi yemeklerimizi yapmayı özleriz."Evim gibisi yoktur" deriz.

Evdeki rahatı, en konforlu yerlerde, otellerde bile özleriz. Evde ayaklarımızı uzatarak yaptığımız bir keyif, keyiflerin hasıdır.

Emekliler için her gün olabilecekken çalışanlar için belki sadece hafta sonları, pencere kenarındaki bir berjere ya da rahat bir koltuğa gömülüp sabah çayını yudumlayarak gazete okumanın ayrıcalığı, herkesin yaşabildiği bir an değildir. Hele de mevsimlerden kışsa, pencereniz karşı kaldırımdaki durakta soğukta otobüs, dolmuş bekleyenleri görüyorsa, onların nasıl üşüdüğünün an be an farkındaysanız, onlar da dışarıda soğuktan üşüyen ellerini, paltolarının uzun kollarının içine çekerek korumaya çalışırken size gıpta ile bakıyorsa yudumlanan çayın lezzeti çok özeldir.O özellik, dışarıda değil halcağızımızı bilen evimizde tadılabilir.

Soğuk kış günlerinde ya da bunaltıcı yaz günlerinde, manzarası ile uyanışı ya da bir süreliğine yokluğu anlatan bahar günlerinde dışarıdaki telaşı, içeriden ev keyfi katılmış halde izlemek, kıymeti iyi bilinir bir keyiftir hani. Ev keyfinin, en keyifli keyiflerindendir.

Ev aramaya çıkıp da ev almaktan vazgeçeni çok görmüşüzdür. "Benim evimden daha iyisi yok" diyerek onca gezmenin, ev bakmanın ardından.

Bizde nadiren olsa da batı kültüründe sıkça olan asırlardır, kuşaklardır aynı aileye ait olan evler, çok ilgimi çeker. Aynı ailenin her bireyinin doğduğu, büyüdüğü, o evin geniş tarlalarında, bağlarında, çalışanlarla birlikte sürdürülen ayniliğin, her kuşakta yaşandığı ve bir önceki kuşaktan bir sonraki kuşağa bırakıldığı, artık adı filancagillerin evi, bağı, çiftliği, konağı olarak anılan evlere çok saygı duyarım. Kök duygusunu, nereden gelmişlik bilincini, aidiyet duygusunu o kadar güzel anlatırlar ki. Bir de hele o evlerin içinde asırlardır bulunan mobilyasından, tabak çanağından, fincanından, aynasından, sandığından, hamur sinisine, tahtasına kadar saklanmışsa.

Eski şömineler vardır böyle evlerde. Aşınmış taşlarından, üzerindeki bezemelerin yontusundan o evin sahiplerinin kaç kuşaktır oturduğunu anlatacak kadar eski olan. Yenilenmemesi bir tarzdır o eskiliğin. Bakılır, gözetilir ve eski hali korunur o evlerin. Bu eskilik orada olmuşluğa, yaşamışlığa ait bir suskun imzadır.
Duvarlardaki, pencere kenarlarındaki eski taş oymaları, iç içe geçen yuvarlak demirlerin kare ya da dikdörtgenler oluşturduğu eski pencere demirleri, tahtadan eski kirişleri muhafaza edilir. Kaç kuşak önceki ebeler, dedeler, nineler, anneler hangi ocakta, şöminede ateş yakmışsa en son kuşak da aynı ocakta ateş yakarak o evin bacasını tüttürür.Bacası tüten ev, mutlu evdir; hayatın sürdüğü, tenceresinde aş kaynayan, akşam yemeklerinde koca bir ailenin buluştuğu, üşüyerek, acıkarak eve doluşanların ısındığı ve doyduğu yerdir.

 Eskiden karınlar doyunca yapılan sohbetlerin, şen kahkahaların yerinde şimdi televizyon dizilerinin müzikleri duyulmaktadır.

Evliliklerin, doğumların, düğünlerin olduğu, nice zamandır akrabaların sizi bulduğu tek yerdir o evler; o kaç kuşağın kendine yuva bildiği evler. Eski kuşakların, büyük büyük babaların da orada bulduğu   şimdiki torunların da   orada olduğu korunak, yuva, sığınak, keyif sürülen mekandır orası.

Böyle bir küçük çiftliği Hollanda’da görmüştüm. Bir peynir çiftliğiydi. Küçücük bir yer ama sahipleri tarafından öylesine benimsenilmiş, sahiplenilmiş, özdeşleşilmiş çiftlik kadar bu önceki kuşakların doğduğu, bugün hala yaşanılan ve bundan sonra da aynı ailenin yeni kuşaklarının da orada doğup, büyüyüp, evlenip, yeşlanacağını kabulleniş; çiftlik ile bütünleşme; çiftliğe ve çiftlik evine bağlılık beni çok etkilemişti. Doğan her fert, kendisini oranın bir parçası olarak görüyor; orada yaşamak ve orayı yaşatmak, yaşamının ilk ilkesi gözüküyordu onlara. Çok takdir etmiştim.

Bizdeki eski taş yapıların, artık yerine koyulması, benzerinin dahi yapılmasının neredeyse hayal olduğu taş ve ahşap işçiliğinin en güzel örnekleri ile süslenmiş eski konakların birer birer yok oluşunu hatırlayıp içerlemiştim o kuşaklar boyunca nasıl da sahiplenilmiş çiflikte.  Eski evlerin, konakların  bakımlarının  zorlaşması sonucu, bu benzersiz yapıların yeni nesillerce benimsenilmek bir yana eskiliklerinin öne çıkarılarak sit alanı ya da  tarihi eser sayılmaktan  bir an önce çıkarılarak yıkılıp yerine çok katlı blokların dikilmesi için nasıl can atıldığını anımsayıp utanmıştım. Onlarla birlikte kocaman bahçelerindeki ceviz, dut, hünnap, hanımgöbeği kayısı, zerdali, iğde, elma ağaçlarının da onca yıllık ömürlerine birkaç dakikalık elektriklki ağaç testeresi gürültüsüyle son verilişini hatırladıkça Hollanda’daki o küçük çiftliğin sahibi çiftçiyi daha çok takdir eder oldum.

Benimseme duygusunun gelişmiş olmasının bir yetenek olduğunu kavratmıştı bana bu örnek.

Umarım bahçesindeki ulu ağaçlara  tırmanacak afacan yeni neslin sahip çıkacağı;  içinde geçmiş, şimdiki ve gelecek kuşakların ayak seslerinin içiçe olduğu;  yaşı,  nice asırlara gidecek evlerimiz olur birgün.

Halcağızımızı bilen, dört duvarı arasında bizi koruyan, saklayan, sırdaş  çatısıyla barındıran.
(Hakkı saklıdır)

ACEMIDEMIRCI
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

2 yorum:

  1. Asemidemirci bu yazini cok dikkatla okudum,hemde uc-dort kere,insan kalbinin derinliyinde olan bazi sorgulara nasil tokuna biliyorsan bilmiyoram,bence buda senin ozel bir sirrin.Dogru nereye getsek bele kendi evimizin yerini vermez,hatta baba evinde bele rahatsizsan ,kendi evini ozlemeye basliyorsan,koyde, seher disinda bir evimiz var,orada olan zaman yenede bu,oturdugumuz eve ecele donmek isterim,yemek bisirmeyi sevmesem bele kucuk ,bana aid olan mutfakimi bele ozlerim.AKsamlar nerdese 20- 30 dakka penceremin onundeki durakta duran insanlari seyr etmek bende bir adet,,,,sen diyen kimi bir ev keyfi,...Eski evleri,konaklari bende severim,onlarin tarihini ,hanki aileye mensub oldukunu bilmek isteriM,elbbete sen haklisan simdi yeni neslin her seye sahib cikmak zamani gelmis,umaram oylede olur.

    YanıtlaSil
  2. Yuliacım,
    Senin güzel yorumların her zaman beni sevince boğuyor.
    Ben de aynı senin gibi nereye gitsem, eve dönüşte bir kavuşma hissi yaşarım.
    Özellikle yurtdışından dönerken havaalanlarında uçağa bineceğin gate denilen biniş lapılarındayken daha bu hissi kuvvetle yaşarım.
    Bu yazı biraz kısa oldu düşündüğümden.
    Tanık olduğum bir olay vardı ama onu yazmak metni çok uzatacaktı.
    Yazmadım.
    Belki başka bir yazının konusu olur o da.
    Sen de çok güzel yazıyorsun.
    Aslında dacadaki bir günü, dacanın çevresini, çiçeklerini, oradaki ağaçları,
    dacada kışı, baharı, yazı keşke anlatsan da dinlesek senin bir yeni yazında.
    Bizlere o asırlardır oturulan evler sadece küçük yerleşim yerlerinde kaldı.
    Büyük şehirlerde apartmanlar var onlarda 80 yıl en fazla kullanılıyor sonra yıkılıyor.
    Umarım bizimde asırlarca ayakta kalacak kalemiz, yuvamız, sığınagımız, evlerimiz olur bir gün.
    Çok sevgiler canım arkadaşım.
    ACEMIDEMIRCI

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci