21 Ekim 2010 Perşembe

Ayın ondördü kadar güzel bir sabah: Ekim’in 14. sabahı



 
Eski saatleri çok severim. Kurulan cinsten olanları. Hele de guguk kuşlarının öttüğü saatlerse.

Guguklu saatlerin evinde pineklemekten sıkılmış kuşları buçuklarda aceleyle, saat başlarında doya doya hava almak istercesine bir edayla yuvasından çıkıp, ötüp şakradıktan sonra evini pek özlemiş havasıyla küçük kovuktan içeri kaçar gerisin geri.

Her sabah iki saat çalar birkaç dakika arayla. Birincisi duyulmazsa eğer, ikincisi daha sabahın altı buçuğunda uyandırmak işlemini kusursuzca tamamlasın diye.
Hoş, ikinciye hiç ihtiyaç duymadım. Yine de saat kurmadan olmuyor. Çalışan psikolojisi olmalı. Eski model yuvarlak saat, canhıraş, öfkeli, yüksek tondan çalar. Kurulmalıdır. Mavidir. Üzerindeki kulpun iki ucu, saatin tepesinde duran kapağımsı iki kaideye yerleşiktir.

Kurmalı mavi saat, yağmurlu havaların gök gürültülerine özenircesine yüksek tonda sabahın altı buçuğunu haykırırken Ekim’in 14.sabahı da yağmur havasının ağırlığıyla, nemiyle dopdoluydu.

Ortalık alabildiğine karanlıktı. Güneş çoktan ağarmış olsa da kara bulutların ardında mahpustu. Puslu hava örtmüştü her yanı. Birkaç gündür kapalı olan hava bugün büsbütün kapanmış, yüklü  bulutlar yere inmişti.

 Arkamızda yüksekçe bir tepe öbeği uzanıp gider, aslında alçak bir dağ silsilesi olsalar da bloklar arasında tepe gibi algılanıyorlar nicedir. Güneş, o tepeleri aşıp, pencerelere ulaşana kadar gün ışığının sıcak, aydınlık yüzünden mahrum kalınır. Alaçatı pazarından alınma ucu mavi güllü kanaviçe işlemeli, kenarlarına pamuk iplikten püsküllü danteller dikilmiş buldan bezi perdeyi biraz aralayınca, arkadaki tepelerin sisten görünmez olduğunu fark ettim o sabah.

Bir bulut inmişti alçak dağ silsilesinin üzerine. Ekim’in 14. sabahında, kışa az kalmışken böyle bir görüntü görmek benim için en has manzaraların biriydi, sonbahara özgü.

Gece boyunca yağmur yağmış olmalıydı ki ortalık ıslaktı. Yağmur damlalarının camlardan akarken bıraktığı su tanecikleri hala duruyordu. Yollar kirli griydi.

Geçenlerde anız yakarken birden bire ters esmeye başlayan şiddetli rüzgarın etkisiyle arka tepelerin bayırlarına atlayan yangında  selvi, karaçam, mazı, meyve fidanları, çalılar ve henüz boyu iki karış bile olmamış düzinelerce çam fidesi, çıra kokusu bırakarak koyu bir dumanın içinde kül olmuştu. Yangından geriye kalan kül karası rengine bürünmüş yer, duman karası bir bulutla örtülmüş, yerin karasıyla göğün karası birbirine karışmıştı sabahın en erken saatlerinde.

Yangında dumanın, isin karaya buladığı bayırlar, tepeler bulut bulut inen sisin altında kalmış, bulutlar sanki yangının korunu soğutmak istercesine tepeleri sarıp sarmalamıştı.

Kurşun kadar ağır kurşuni renkli bulutlar ağır ağır çökmekteydi; o çok sevdikleri dağ başlarından ağır ağır kalkıp süzülerek gitmeden önce.

En son doğu Karadeniz gezimizde görmüştüm bulutların dağlarda yürüyüşünü. Dağın bir ucundan öbürüne kuşlar gibi süzülerek akışını. Üç bin iki yüz metrenin ağaçsız, boz, çıplak yüksekliğine ulaştığımızda, kartalların yuvasına çok yakınken. Kara kanatlarıyla başımızın üzerinde döne döne süzülen kartallarla birlikte bakmıştık bulutlara en tepelerden. Sanki ayağımızın altındaki devasa pamuk yığınına atlasak, kuştüyü mindere uzanacakmışız gibi  hissetmiştik. Uçaktan bakarcasına seyretmiştik bulutları kartallı dağ başlarından, ayağımız yere basarken. O manzara hiç unutulası bir görüntü değildi. Her zaman yaşanacak bir an hiç değildi.


Gezilerde, yolculuklarda bulutların alçaklara indiğini, dağları kapladığını her gördüğümüzde, başı dumanlı dağlara neden türküler yakıldığını daha bir anlamışızdır. Belki de türkü yakılan o başı dumanlı mor dağlardan birinde olduğumuzu düşündüğümüz de oldu  elbette.

Ekim’in on dördünde, saat altı buçukta tepelerimiz dumanlıydı, başları bulutlanmıştı. Efkardan mı bilmem. Daha önce şehrin göbeğinde yaşarken, üç dört metre aralıklarla dizilmiş apartmanlarımızdan bir tepe görmek en olasısız düşlerden biriydi. Gökyüzünü ancak yan ve arkadaki apartmanın çatılarıyla bizim çatımız arasında kalan dar boşluklardan görür ara sıra da şimşek çaktığına şahit olurduk o zamanlar. Şimşekleri görmediğimiz de olurdu. Gürleyen sesini duyarak bilirdik bir yerde havanın patladığını, şimşek çaktığını.
Böylesine kısıtlı bir dünyadan hiç olmazsa bulutun inişini görebildiğimiz bir dünyaya geçiş, tabiatın geçişlerine de yakından tanık olmak anlamına geliyor.

Arkamızda yükselen alçak dağ silsilesinin üzerine çöken bulutlar, dakikalar ilerledikçe  inceldi, yükseldi, yürüdü. Parmak uçlarına basar gibi sessizce, adım adım.
Kışın kükreyişine hazırlanan görmüş geçirmiş tepebaşlarında sessizliğin, serinliğin, sakinliğin suskun yürüyüşüydü bu. Bulut adımlarıyla.

Evden çıkarken bulutların tamamen kalktığını, tepelerin yine yapayalnız kaldığını gördüm. Az önce onları sarıp sarmalayan, kucaklayan, örten bulutlar buralardan hevesini almış, başka tepebaşlarına doğru kayıp gitmişti çoktan. “Bulutlar bir iz bırakmıştır yine de geçtiklerine dair” diye düşündüm. “Çiğ bırakmıştır, ıslak bir imza atmıştır çam ibrelerine, yosunlu kayalara” diye geçirdim içimden.

Günün hangi saatinde olursa olsun nadiren birilerinin belirdiği sokağımızda, aynı numaralı otobüsler aynı yolcularını almış tıslayan soluklarıyla yanımdan geçip, Eskişehir tarafına uzanan hızlı araçlarla dolu yoğun trafikli geniş yola inerler. Hızlı arabaların rüzgarından etkilenmemek için daima yola tam inmeden beklerim servisimi. Bu arada da asla süratin rüzgarını, sesini, çamurunu anlata anlata geçen onca arabanın akıp gittiği yola da öyle uzun uzun bakmam. Eskiden buğday tarlası olan, henüz blok dikilmediği için kurumuş otların sarı hüznünü yaşayan arsaya bakarım. Gökyüzüne bakarım, kuşlara.

Kuşlar, gepgeniş göğün kopkoyu kurşuni renge bürünmüş kısmından havanın daha açık olduğu yöne doğru uçuyordu ayın on dördüncü sabahında. “Güvercin sürüleridir” diye düşündüm uçan kuşlara bakarken. Gördüğüm ilk kuş sürüsünün ardından yine sürü halinde aynı yöne kaçarcasına uçuşan ardı ardına başka kuş sürülerini görünce bu uçuşlar pek  tesadüfi gibi gelmedi bana. Hiç sapmaksızın aynı yöne sürüler halinde uçan kuşlar, yağmur bulutlarından kaçıyorlardı.

Birkaç gün önce akşam servisten inip, yokuşu tırmanırken gözüm yolda değil kah sol tarafımdaki eskiden buğday ekilen; ama  artık blok dikilmeyi bekleyen insan boyu otların, dikenlerin kapladığı arsada kah gökyüzündeydi. Otların arasında ötücü kuşların yuvasının bulunduğunu sanıyordum çünkü yol boyunca ötüşlerini dinliyordum.


Zaman zaman ayaklarımın dibinden hızla otların içine kaçan kertenkelelerden etrafta çokça olduğunun epeydir farkındaydım zaten. Otsuz yüksekçe yerlerde, yakın aralıklarla pek çok delik açılmış olduğunu görünce bu deliklerin muhtemelen köstebeklerin ya da tarla farelerinin yuvaları olabileceğini düşünmüştüm. Topraktaki gediklerin yuva oldukları kesindi; ama o yuvalardaki canlıları görmediğim için emin değildim köstebek mi yoksa  kirpi yuvası mı olduğundan.

Otlarda göz gezdirirken, otların biraz yukarısında geniş kanatlı ve irice bir kuşun hafif sıçrayışlarla havalandığını sonra alçaldığını, havada kanatlarını çırparak uçmadan adeta durup otları gözlediğini gördüm. Birkaç saniye boyunca kanatlarını çırparak sanki asılıymışçasına, havada olduğu yerde kalıyor sonra sıçrar gibi bir kanat çırpışla biraz havalanıp yeniden alçalıyordu. Bu sabah havada asılı kalıp, otların arasında av aradığı beslenme saatine denk gelmiştim. Sessiz soluksuz izledim onun muhteşem gösterisini. Ürkütüp kaçıracağım korkusuyla hareket bile etmeden. İki, üç kez asılı kalma seyri sunduktan sonra uçarak uzaklaştı.

Havada asılı kalan kuşu açık seçik göremediğim için ilkin türünü anlayamadım. Havada durabilen kuşun, özellikle yaz akşamları sık sık yan apartmanın çatısına konup, bayırları, otla kaplı geniş alanları gözleyen kukumav kuşu olabileceğini düşündüm. Kızıl kahve renkli, beyazımsı göğsü benek benek alalı, başı her tarafa dönebilen, zekice bakan sarımsı yeşil, yuvarlak kocaman gözleri olan bu kuşun kendine has bir güzelliği vardı. Onların tek solukluk olmayan ötüşlerini gece gündüz duyabiliyorduk.

Bazen bir kedi miyavlamasını andırırcasına ötüyorlar bazen de sadece “kuku” deyiveriyorlardı. Adlarının neden kukumav olduğu, ötüşlerini dikkatlice dinleyen biri tarafından kolayca anlaşılıyordu. Çoğu gece alacakaranlığın sessizliğinde, uykuların en derin safhalarında yırtıcı bir çınlama, avcı bir kuşun ötüşü duyuluyordu önce giderek yaklaşan sonra giderek uzaklaşan tınıda.

Havada asılı kalarak avlanacakları bir canlı olup olmadığını gözleyen kuş türleri olduğundan haberdardım. Arıkuşlarının uçmaksızın kanat çırparak havada aynı noktada sabit kaldığını biliyordum. Yine arıkuşunun gökkuşağına bezenmiş, rengarenk bir kuş olduğunu da biliyordum. Nasıl da beceriyle havada asılı kaldığını gösteren bu kuş, renkli arıkuşu olamazdı. 

Gördüğüm kuş, arıkuşu değildi. Bir kere koyu renkliydi. Sanırım arıkuşundan epeyce de iriydi. O, bir gök başlı kerkenezdi.

“Ayın on dördü” bir deyiştir dilimizde. “Ayın on dördü” derken ayın en güzel hali anlatılır.
Parlak bir gümüş tepsi gibi karanlıklarda ışıyan, pırıl pırıl bir dolunay anlatılır bu deyişle. Mehtapların, yakamozların, aşıkların ayıdır, ayın on dördü.

Güzel kızların akça pakçalıklarını anlatmak için de sıkça kullanılır ayın on dördü benzetmesi.


Ekim’in 14. sabahı, başı puslu tepeleriyle, kuş sürüleriyle, sisiyle, yağmur bulutlarıyla, havada asılı kalan kerkenezle “ayın on dördü gibi güzel” deyişini, dört dörtlük doğruladı bu gün.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21 Ekim 2010 Perşembe
acemi.demirci@yahoo.com.tr
 

 

 

 

 

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci