12 Mayıs 2012 Cumartesi

Pancar motoru

Üst kat komşularının gürültüsünden çok çekmişlere ithaftır.

Pancar motoru

Ekinleri kaldırmıştı Kadir Emmi. Tarla tapan işleri bitmişti. Kimselere belli etmese de ağır geliyordu artık ona ekip biçmek.

Yaşlanıyor muydu ne? Bu sene pancar tarlasında çalışırken epeyce zorlanmıştı. Eşeğine hiç binmezdi aslında tarlaya giderken ama bu yıl binmişti. Karısı da yanında yürümüştü yol boyu. Çocuklar, gelinler, torunlar da ardından. At arabasına da doluştukları olurdu tarlaya giderken; ancak çocuklar koşa oynaya, düşe kalka yürüyerek gitmeyi pek severdi. Nedense pancar tarlasına gitmekten pek haz etmezdi Kadir Emmi.

Eskiden buğday diktiği tarlasında kuş sesleri, arı, sinek vızıltısı arasında düven sürmekten hiç şikâyet etmezdi. Alışkındı bu seslere. Oğulları, "herkesin yavaş yavaş traktör almaya başladığını, düveni bıraktıklarını" söylese de o bir türlü hasattan sonraki kazancı ile traktör almıyor hala öküzlerini sürdüğü düveniyle, kara sabanıyla işliyordu tarlasını. Atalarından öyle görmüştü çünkü.

Buğday tarlasının ortasında tek başına duran alıç ağacının gölgesinde yediği öğle yemeklerinin tadını başka hiçbir şeyde bulamazdı Kadir Emmi. Ağacın altına serilen yaygıların, hasırların üzerine oturulurdu dinlenmek istendikçe. Yemek zamanı, beyaz üzerine siyah geyikli, üzüm salkımlı, yapraklı, dallı, çiçekli nakışları olan sofra bezi serilir ve etrafına çömülüp bağdaş kurulurdu. Ortadaki koca bakır kap, henüz pişmiş  bulgur pilavıyla dolu olurdu.  Yufka ekmeklerden koparılan parçalara kaşığı andıran şekiller verilerek bulgur pilavına çalınırdı. Mis gibi tereyağı kokan bulgur pilavının yanında,  testide olduğundan hala soğuk kalmış manda yoğurdundan ayran koyulurdu bakır maşrapaya.

Kadir Emmi, ille de kocaman bir baş soğanı sofra beziyle üstünü örterek yumruğuyla kırar ve tuza bana bana yerdi bulgur pilavının yanında. Epeyce soğan kırılırdı bulgur pilavı bitene dek.

Kimselere belli etmese de hiç gönüllü gittiği olmazdı Kadir Emmi'nin pancar tarlasına. Çünkü pancar motoru çalışırdı pancar tarlasında, sulama işinde. Bir kol çevrilerek çalıştırılan bu motor, pat pat sesler çıkarırdı çalıştığı süre boyunca. Pancar motoru demek, gürültü demekti.

Yedi çocuğundan okuyanları, köyden çıkanları da vardı Kadir Emmi’nin. Onlardan biri de Ekrem'di. Ankara’da yaşıyordu Ekrem. Memurdu.

Ekrem, babası şehre gelsin, oğlunun evinde konuk olsun istiyordu. Bir de babasını muayene ettirmek istiyordu eni konu şöyle esaslı bir doktora. Gözleri pek iyi görmüyor gibi gelmişti Kadir Emmi’nin Ekrem'e, en son gördüğünde.

Ekrem, onca ısrarın ardından razı etti babasını Ankara'ya getirmeye. Kadir Emmi razı olmazdı olmasına ama yazın ayran testisine dolanan yılanı fark edemeyip testiyi tam kulpundan tutacakken, torunlarından birinin testiyi tekmelemesiyle son anda kurtulmuştu yılanın sokmasından. Bir göz doktoruna gitmeyi kabul etti istemeye istemeye böylece.

Ekrem, Ankara'da  bir apartman dairesinde oturuyordu. Üçüncü katta. Kadir Emmi içine çökelek peyniri, tereyağı, çömlek peyniri, yufka ekmek, iki koca tatlı kabağı, bulgur, buğday, fasulye doldurduğu koca sepetini merdivenlerden kendi çıkarmak için ısrar etmişti kolunda. Daha ilk basamaklarda nefesi kesilince, oğlunun hiç olmazsa sepetin ucundan tutup kendisine yardımcı olmasına izin verdi. Kan ter içinde kaldı baba oğul, koca sepeti üçüncü kata çıkarana kadar.

Kadir Emmi, pancar tarlasından sonra apartmanları da sevemeyeceğini anladı. Bu apartman dedikleri, düzayak olmayan, yükünü terlete terlete çıkartan bir yerdi demek ki. Hiç de Kadir Emmi'ye göre değildi apartman hayatı.

Köyünde, hayatı dışarıda geçerdi Kadir Emmi'nin. Yazın tarlalarında olurdu. Kışın kahveye giderdi. Ezan vakti abdestini alır; kahvedeki arkadaşları ile camiye yollanır; sonra cami avlusunda biraz oturup,  konuşurlardı. İsteyen yine kahveye döner ya da köy sokaklarında şöyle bir yürürdü. Emmioğlunun ya da dayıoğlunun evinden önünden geçerken bir iki laf edebilmek için.

Sokakta yürürken gördüğü herkes birbirini tanır, mutlaka selam verirdi. Hal hatır sormadan geçilmezdi karşılaşınca. O yüzden herkes birbirinin halini bilir; kimin bir sıkıntısı var, yardıma ihtiyacı var haberleri olur; yardım için koştururlardı.

Konuşacak birileri olurdu daima yanında yöresinde Kadir Emmi'nin. Hiç olmadı, evinin koca kapısından çıkar, hayat duvarının dibine çökerdi kasketini yan yatırıp. Gelen geçenle selamlaşırdı. Yanına çöken başka emmiler de olurdu ara sıra. Duvar dibine çömelmiş olarak sıralanıp konuşurlardı havadan sudan, tarladan tapandan, everilecek oğlanlardan. Konuşma uzayınca Kadir Emmi içerden sekte, ağaç kütüğü getirir, onlara oturup devam ederlerdi sohbetlerine.

Kadir Emmi, oğlu Ekrem'in evine geldiğinde biraz da koca sepetini zorlukla merdivenlerden taşıdığı için pek  hoşnut kalmadı apartman hayatından. Erkenden yatıp uyudu. Sabah beş olmadan gözünü açtı Kadir Emmi.  Horoz seslerine kulak kabarttı. Horoz sesi duyamayınca küçük odada tek başına oturup beklemeye başladı oğluyla gelininin uyanmasını.

Hiç horoz sesi gelmiyordu kulağına. Buranın horozları ya yanlış zamanda ötüyordu ya da ötmesini bilmiyordu. Ne kadar beklese de tek bir horoz sesi duyamadı Kadir Emmi. Ankara Kavaklıdere'deki apartman dairesinde. Canı sıkıldı. Horoz sesi duymadan uyanmak, sabahlamak olur muydu hiç? Şehirde yaşayan bu insanlar sabahın olduğunu nasıl anlıyordu?

İki saat sonra gelininin ayak seslerini duydu Kadir Emmi. Çok geçmeden oğlunun da. Sıkıntıdan bunalmıştı küçük odada tek başına. Hemen odadan dışarı çıktı.  Salonun eşiğinden atlarken kulağına guguk sesi geldi. Salonun duvarındaki guguklu saatin kuşu yerinden çıkıp,  yedi kere öttü. Buraların horozu buydu demek.

Gelini öğretmendi. Masa ve sandalyelerle iyice daralmış mutfakta kahvaltı masasını hazırladı gelin aceleyle. Kahvaltılarını bitirdikten sonra evden çıkacaklardı. Yer sofrasında yemiyordu ilk kez Kadir Emmi yemeğini. Pek rahat hissedemedi kendini masada.

Tam ikinci bardak çayını içmek üzereyken pat pat sesler duydu. Bir sağa bir sola baktı Kadir Emmi. Ses nereden geliyor diye merak ederek. Ses giderek şiddetlendi. Hoplama, zıplama sesine benziyordu duyduğu. Oğlu anladı Kadir Emmi'nin halini. “Üst kattakilerin çocuğu. Her sabah uyanır uyanmaz koşmaya, hoplamaya, zıplamaya başlar. Gece yarısına kadar da devam eder” dedi. Kadir Emmi, “hiç mi durumu yukarıdakilere anlatmadıklarını” soracak gibi oldu. Üst kat komşularının dört yaşındaki kızları Melike’nin çıkardığı gürültü kadar, Melike’nin anababasının çıkardığı gürültüyle çileleri ikiye katlamıştı Ekrem’le karısının. Konuşmuştu Ekrem de karısı da komşularıyla ama konuşma hiç kar etmemişti. “Dört yaşındaki kızlarının yürümeyi bilmediğini ve akşam saat sekiz buçukta uyuduğunu” söylemişti üst kattakiler.  Oysa gece yarısına kadar çocuk bağırarak pat pat koşturmaya, babası da güm güm sesler çıkararak yürümeye devam etmişti. Yetmezmiş gibi Melike’nin babası koca sesiyle bağıra çağıra konuşmayı, günün her saatinde matkapla, çekiçle oynayıp eşyaları itip kakmayı ısrarla sürdürmüştü. Ekrem de karısı da bıkmıştı, bezmişti enikonu üst kattaki gürültüden.

Yakınlarda savsaklığı yüzünden kovularak işsiz kalmış iri yarı adam, ayaklarını yere vura vura yürüyor ve sanki bütün gün bir elinde çekiç bir elinde matkapla dolaşıyordu üst katta. Ekrem, üst kattaki evin duvarlarını merak ediyordu matkap sesi duydukça. Delik deşik  halde olmalıydı duvarlar. Ne yaptıklarını hiç anlayamıyordu bu ailenin. Ya matkap ya çekiç ya da itmece kakmaca sesi gelirdi üst kattan, günün her saatinde. Ama illa bir ses geliyordu mutlaka yukardan.

Oğlu ve gelini işe gittikten sonra evde tek başına kaldı Kadir Emmi. Pek sıkıldı yalnız başına küçük bir apartman dairesine tıkılıp kalmaktan. Kaldığı oda ile mutfak arasında gide gele bir hal oldu. Dış kapıyı açsa, karşı dairenin kapısını görüyordu. Kendi köyündeki evi gibi kapıyı açınca hayattan dışarı çıkmıyor, gerekirse hayatın duvarı dibine oturamıyordu. Yukarıda oturanların dört yaşındaki kızı Melike'nin koşturmacası geliyordu aralıksız. Pat pat. Babasının da yürüyüşü. Güm güm. Kulağına pamuk tıkadı Kadir Emmi. Banyo girişinde asılı ecza dolabındaki pamuğun neredeyse tümünü kulağına doldurdu. Pamuk tıkadığı kulaklarıyla bile duyabiliyordu Melike ve babası Münci’nin gürültülerini. Neyse ki pamuk gürültüyü azaltıyordu.

Öğlene kadar zor sabretti. Öğlen evden çıkmayı düşündü.  Yolun sonundaki camiye sonra da az ilerdeki parka uğrar; birkaç kişi ile sohbet edebilirdi dışarı çıkarsa.

Parkta  selamlaştığı yaşlılar ile konuştu. Yaşlıların kimisinin kulağı zor duysa da yine de bu sohbetten memnun kaldı. Akşama doğru eve doğru yollandı.

Kadir Emmi, bayramlarda, düğünlerde bir de kasabaya giderken giydiği eski takım elbisesi içinde, arkaya doğru yatırdığı kasketi ile ağır ağır yürüdü. Otuzüçlük kehribar tespihini çektiği elleri arkada, belinin altında birbirine kavuşmuştu. Sanki her adımını uzun uzun tartıp öyle attığını düşündürürcesine ilerlerken oğlunun evine bakınıyordu.

Apartmanların hepsi de birbirine benziyordu. Hangi apartman oğlunun apartmanıydı acaba? Kadir Emmi evi bulamıyordu. Her bir apartmanın etrafında dolandı. Bakındı.  Bir türlü kestiremedi oğlunun evinin hangisi olduğunu. Bir de arkadan dolanmayı düşündü. Apartmanların arka bahçelerine girip başını yukarı kaldırıp baktı. Baktığı beşinci apartmandaki üçüncü katın balkonunda, akşam gelinin yıkayıp astığı pamuklu kareli gömleğini görünce çok sevindi. İyi ki gelini gömleğini yıkamış da asmıştı. Yoksa sokakta kalakalacaktı evi yitirmiş halde.

Üçüncü katın sahanlığında cebinden anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. Kapıyı açmasıyla Melike’nin pat patları, babasının da güm gümleri apartman sahanlığına yayıldı. Anne de bas bas bağırıyordu, çekmeceleri karıştırarak kremleriyle oynamış Melike’ye. Nasıl bir baba kızdı bunlar böyle? Ya o anne? Bunca insanla yaşarken onları hiç düşünmeden gürültü çıkararak nasıl rahat edebiliyordu yukarıdaki karı koca? Nasıl yüzlerine bakabiliyordu rahatsızlık verdikleri komşularının? Bunu köylü yapsa “Köylü işte” der küçümserdi mutlaka üst komşular; ama bir şehirli olarak vakitli vakitsiz, günün her saati, her gün gürültü yapıp, alt kattaki komşularını rahatsız ederken hiç yüzleri kızarmıyordu demek.  Demek ki buralarda ayıp ya bilinmiyor ya da başka başka biliniyordu.

İçeri girer girmez kulaklarına pamuk tıkadı Kadir Emmi. Yine de bomboş evde sesler duyuluyordu. Pat pat. Güm güm. Köye göre daha medeni bir yer olarak bilinen şehir, böyle bir yerdi anlaşılan. Alt kattakilerin, üst katta oturanların pat pat ve güm gümlerini dinledikleri bir yer. Köylüleri küçümsediğini oğlundan duyduğu üst kattaki Münci’nin şehirliliği de böyleydi anlaşılan. Gece gündüz gürültü yapmak. Eğer şehirli olmak ve şehir hayatı buysa, köylü olduğu,  köy hayatı yaşadığı için şanslı buldu kendini Kadir Emmi.

Akşamı zor etti. Oğlu yarın doktora götürecekti. Gözlerini göstereceklerdi. Bugün nedense çok ağrımıştı gözleri. Başının arkasına da vurmuştu ağrı. Muayeneden sonra köyüne dönerdi hemencecik. Nasıl özlemişti köyünü, daha şimdiden. Horozların ötüşünü, çalı çırpı kırılırken çıkan çıtırtıları, yanan otların kokusunu. Bir an önce üst katın pat pat ve güm gümlerinden kurtulup, köyünün seslerine kavuşmayı istiyordu.

Gözleri katarakt olmuştu Kadir Emmi'nin. Göz tansiyonu da çok yükselmişti. Oysa şimdiye kadar ne göz tansiyonu diye bir şey duymuş ne de böyle bir sorunu olmuştu. Olsa olsa gün boyu dinlediği Melike ve babası Münci’nin pat patları ve güm gümleri ile matkaplı, çekiçli çalışmaları,  itip kakmaca gürültüleri çıkarmış olmalıydı göz tansiyonunu. Şehre gelene kadar gözlerinden şikâyeti olarak sadece katarakt vardı. Oysa şehirde sadece bir gün yaşamış olmasına rağmen başına bir de göz tansiyonu çıkmıştı durduk yerde. Hemen kaçmak istedi Kadir Emmi, köyüne.

Doktor, “Ameliyat”  dedi. Kadir Emmi istemedi. Ekrem, babasına testiye dolanmış yılanı hatırlatınca Kadir Emmi razı oldu ameliyata. Ama bir şartla. Köyüne dönecekti ameliyata kadar. Zaten ameliyat da öyle uzun boylu bir şey olmayacaktı. Hastanede yatmayacaktı bile. Belki bir gün yatardı yatarsa, o kadar.

Doktorun yanından çıkar çıkmaz garaja gitmek istedi Kadir Emmi. İlk otobüs ile dönecekti evine. Burnunda tüten köyüne. Şehirden de şehirlilerden de kaçacaktı.

Oğlu da gelini de çok ısrar ettiler bir iki gün daha kalması, kalbini, ciğerlerini de göstermeleri için. Kabul ettiremediler Kadir Emmi'ye.

-Köyümde yaşarken yaşlanan gözlerime perde indi. Bu olacaktı zaten. Ama şehirde bir gün içinde gözümün tansiyonu fırlamış.  Benim köyümde kimse kimseyi rahatsız etmez. Konu komşu hakkı bilinir. Saygı esirgenmez. Ben, pancar motoru yalnızca yazları pancar tarlasında çalışır sanırdım. Ama pancar motoru, sizin üst katta çalışıyor gece gündüz, yaz kış. Sabah akşam durmadan çalışıyor. Pat pat. Güm güm. Bizde pancar motoru sadece tarlada çalışır. Şehirde ise tam tepenizde. Benim köyüm, sizin şehrinizden bin kez evla. Neyleyim komşu hakkı bilmeyen, konu komşuya saygı bilmeyen şehri de, şehirlileri de.
(Her türlü hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 2011
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci