26 Mayıs 2012 Cumartesi

Sare ve Anais

Bize göre sol baştaki annem, yanındaki Sare babaannem, en sağdaki rahmetli küçük halam. Öndeki gözlüklü kız çocuğu kızkardeşim;. beyaz elbiseli, kahküllü kız da ben
Babamın annesi rahmetli Sare babaannemin çocukluğunda yaşadığı ve bana bir kaç kez anlattığı  Anais ile arkadaşlığını,  benim 1993 yılında karşılaştığım bir olayla birleştirerek öyküleştirdiğim ve rumuzumdaki Demirci'nin kaynağını da anlatan bu yazı, Sare babaanneme ithaftır. Ruhu şad olsun.

Sare ve Anais
Üç günlük bir toplantı için Brüksel’deydiler.  Ayşe, bu toplantıya ilk kez katılıyordu. Toplantıyı düzenleyen kuruluşun otobüsünü bekliyorlardı durakta. Durağa gelen tanıdık tanımadık herkes bekleyenlere “günaydın” diyordu önce, gülümseyerek. Sonra kimi gazetesine bakıyor kimisi de sabah mahmurluğunu atamamış gözlerini otobüslerin numaralarında gezdiriyordu.
Sivri çeneli, ucu yassılaşmış kocaman burunlu, siyah saçları iri dalgalı esmer bir genç ile kısa boylu, şişman bir kadının kendilerine sertçe bakarak durağa geldiğini fark etti Ayşe. Eski katılımcılardan Gökhan Bey, onlara “günaydın” dedikten sonra Ayşe’ye dönüp gelenlerin Güney Kıbrıs’tan olduklarını söyledi. Ayşe içten bir tebessümle “günaydın” dedi onlara. Genç erkek katılımcı gönülsüzce belli belirsiz bir günaydın dese de şişman kadın kafasını öte yana çevirdi; diğer bekleşenlerle tek tek günaydınlaşmaya başladı.

Bindikleri otobüs katılımcılar ile dolup taşmıştı. Son duraktan binen Ayşe de, Rum katılımcılar da ayaktaydılar. Birkaç kez Rum kadınla göz göze geldi Ayşe. Her defasında gülümsedi kadına. Kadın hep aynı tavrı gösterdi, başını çevirdi. Genç erkek Rum katılımcı başını çevirmese bile yine de ne selamlaşmaktan ne de yüz yüze gelmekten hoşlanmıyordu, açıkça anlaşılır şekilde.
Toplantının son günü katılımcılar birbirlerini bir dahaki toplantıda görmeyi ümit ettiklerini söyleyerek tokalaşıp veda ediyorlardı. Ayşe kendilerinden çok uzakta durmaya gayret eden Rum katılımcılara yöneldi. Elini uzattı hoşça kalın demek için. Genç Rum tokalaşırken orta yaş üzeri şişman kadın aldırmadı; görmezlikten geldi kendisine uzatılan eli. Ayşe, kadının bu halini çoktan anladığından oralı bile olmadı.
Dostluk kadar dostluk dışı duyguların da olduğu bir dünyadaydılar. Hep aksi olsun, sevgisizlik değil de sevgi, hasmane tavırlar değil de dostane tavırlar kazansın istemişti Ayşe. Hep savaşsız ve nifaksız bir dünyada yaşasınlar isterdi ama dünya böyle bir gezegendi işte. Toplantı boyunca üç gün her sabah selam vermesine rağmen ısrarla başını öte tarafa çeviren sonra da toplantı bitiminde Ayşe’nin hoşçakalın demek için uzatılmış elini görmezden gelerek oralı olmayan Rum kadının tavırları Ayşe’ye Sare babaannesinin küçük bir kızken yaşadıklarını hatırlattı.
*******
Aksaray’ın Demirciköy’ünde yaşardı küçük Sare. Bin dokuz yüz on dokuz yılında doğmuş olmalıydı. Köyde on yedisine gelmeden evlenirdi kızlar. Demirciköy’e ismini veren Demirci Ağa’nın torunlarından Sare de evlilik yaşına gelince evlenmişti taş ustası, çiftçi Nafiz ile. Şimdilerde Sare’nin adı, torununun henüz iki yaşındaki en küçük kızına koyulmuştu.
Peribacaları diyarının boz topraklarında, peri bacalarının hemen eteğindeki İki Sivri tepesine bakan kesme taştan evlerinde Sare kardeşleriyle büyürken kardeş bildiği bir de arkadaşı vardı yanında hep. Daha tarlada çalışamayacak, ev işi yapamayacak kadar küçük olduğundan ne isterse onu yapardı Sare o yaşlarda; bolca oyun oynardı kardeş gibi sevdiği arkadaşıyla.
Demirciköy’de birkaç gayrimüslim aile de vardı bin dokuz yüzlü yılların başında. Zanaat sahibiydiler. Bir ayakları İstanbul’daydı o ailelerin. Ticaretle uğraşan İstanbul’daki akrabalarına gittikleri olurdu zaman zaman. İstanbul dünyanın öbür ucuydu o vakitler diğer köylüler için. Daha Aksaray’ı bile görmemiş yaşlılar vardı köyde. Demirciköylüler, kahvede, tandır başlarında İstanbul’u dinlerlerdi kendilerinden hiç ayrı tutmadıkları  gayrimüslim komşularından.


Henüz altı yaşındaki Sare’nin arkadaşı Anais, esmer, kıvırcık saçlı, siyah gözlü, kara kuru bir kızdı. Sare pek severdi arkadaşını. Anais’i görür görmez elinden tutar onu kendi evlerinin hayatlarına getirirdi oyun oynamak için. Anais’e hemen çıtır çıtır yemeyi çok sevdikleri  kavurga ikram eder, ceplerine koydukları kavurgaları  hayatın taş zeminine döke saça oynarken tavuklar da onların peşinden dökülen kavurgaları toplardı. Hayata açılan yüksek taş kemerin altından geçilen isli kubbenin altındaki tandır başında, Sare’nin annesi Hatice’nin yaptığı yufka ekmeklerin pişmesini beklerdi küçük kızlar sabırsızlıkla. Sıcacık yufka ekmeğinin üzerine bolca tereyağı sürer üzerine de çömlekte bekleyip olgunlaşmış hatta göğermiş çörek otlu çömlek peynirinden bolca serpip dürüm yapardı Hatice, Sare ve Anais’e. Hatice, çocukların önüne pekmez, kabaklı ağda ve süt de koyardı dürümlerine katık olsun diye. Anais, Sare’nin annesinin tandırda pişirdiği, çömlekte demlene demlene tav olmuş kuru fasulyeyi çok sevdiğinden Sare, annesi çömlekte fasulyeyi tandıra kor komaz Anais’e haber vermek için evden fırlar, Anais’i de alır gelirdi çömlek fasulyesine birlikte sokum çalmak için. İki küçük kız yufka ekmekten küçük parçalar kopararak onlara kaşık ucu şekli verir ve ikisinin önüne konmuş tek bakır sahandaki fasulyeye yufkadan kaşıklarını daldırır, birlikte yerlerdi. Anais, Hatice’nin kocaman küplere kurduğu sirkeli keskin  turşulardan yemeyi çok severdi fasulyenin yanında.  
Sareler’in evinin bir bireyi gibi olmuştu Anais. Sofranın artık alışılmış çocuklarındandı. Tereyağlı, çörekotlu çömlek peynirli dürümlerden birinin sahibiydi. Tandır başında, gömme patateslerin olmasını huysuzlanarak bekleyen sabırsızlardandı. Tandırdan ilk çıkan gömme patates daima Anais’in olurdu. Misafirdi ne de olsa Anais Sareler’in evinde. Hatice, gömme patatesin içine bazen tereyağı da koyar, Anais’e öyle verirdi gömmesini. Kavurga yapılınca Anais’in  payı mutlaka bir kenara ayrılırdı.
Anais, Sareler’e uğramakta gecikirse Sare’nin annesi sanki kendi çocuklarından biri ortalarda yokmuş gibi telaşlanır ve hemencecik Sare’yi Anaisler’e göndererek bir bakmasını isterdi. Sare, Anais’in oturduğu duvar dibinde güneşin vurmasıyla uyuyakaldığı haberi ile gelince de derin bir “oh” çekerdi Hatice.
Sare’nin annesi Demirciler’den Hatice, kurban bayramlarında yaptığı kavurmadan mutlaka Anais ve ailesi için de ayırırdı. Onların gayrimüslim olmasından ötürü ilkin çekine çekine kavurma ikram etmişti ama kavurması sevilince her bayram onlara da koca bir bakır sahana koyarak kavurma verir olmuştu. Bağbozumlarından sonra, bağları olmadığından Anaisler’e koca sepetlerle Aşeri üzümlerinden verilir, yapılan kabaklı ağdadan, şıradan ve pekmezden Anais’in payı bir kenara ayrılırdı. İrice doğranmış tatlı kabağı dilimlerinin kirece yatırılıp bekletildikten sonra pekmezde kaynatılmasıyla yapılan  ağdayı çok severdi  Anais. Kirece yatırıldığı için kıtır kıtır oldukları, pekmezde kaynadıkları için de siyahlaştıklarından kabak olduğu artık belli bile olmayan gevrek dilimleri yerken yüzü gözü pekmeze bulanırdı Anais’in. Saçları iki yandan örgülü küçük kızın elini yüzünü siler  bir güzel temizlerdi Hatice, Anais eve dönmeden önce. Hatice, Anais’in gönlünü yapmak için “Bu Anais’in” diyerek kirece yatırılmış kabak dilimleri ile dolu ortaca boyda bir ağda küpünü kayıtdamının bir köşesinde saklardı.

Çömlekte ya da tulumda peynirlerin; kışlık kuru erzakın; turşuların; şiniklerce, kilelerce  buğdayın, unun, şekerin saklandığı bir nevi kiler olan kayıtdamının anahtarını,  şalvarının beline doladığı kuşağa bağlardı Hatice.  Hatice, beş ince küçük şişle ördüğü çoraplardan arta kalan renkli yünlerden saç örgüsü şeklinde bir bağ yapar, ucuna kayıtdamının kocaman demir anahtarını iliştirirdi.  Beline doladığı kuşağına bağlanmış  anahtara Anais’in gözü takılır takılmaz Hatice, Anais’in elinden tutarak onu kayıtdamına götürür, kışlık çerez diye sakladığı  siyah kuru üzüm, iğde, pelit, kavurga, kabak çekirdeğinden  ceplerine doldurur, gönlünü hoş ederdi küçük kızın.
Anais ve Sare; biri gayrimüslim biri Müslim iki küçük kız, aşık atarlardı hayatta. Etli yemek yerken çıkan aşık kemiklerini saklar onlarla oynardı köyün çocukları. Tahtadan yontularak yapılmış beşikleri de vardı kızların. Sare’nin babası demirci  ustası Mehmet, iki kıza da birer beşik birer  tahta kutu yapıp vermişti.
Yazın at arabasının ya da kağnının  arkasına oturup  ayaklarını aşağı sallandırarak Sareler’le  tarlaya gittiği de olurdu Anais’in. Sare’nin kendisinden büyük erkek kardeşleriyle.  Sare’nin erkek kardeşleri at arabasından iner inmez ellerine tırpanlarını, yabalarını alır ekinle uğraşmaya başlar; babası da öküzleri kah sabana kah düvene bağlardı. Oğlanlar, düvenin altındaki çakmak taşlarına göz atar, düşen taş var mı diye sağına soluna iyice bakınırdı. Hatice, kocası, oğlanlar ve diğer köylüler tarlada çalışırken Sare ve Anais tarlanın ortasındaki alıç ağacının altına oturup düven sürenleri seyreder; acıktıkça da domates, salatalık, kocaman bir  baş soğanı katık ettikleri yufka ekmek ile bulgur pilavı yerlerdi. Yufka ekmeğin içine bulgur pilavı koyarak Hatice’nin yaptığı dürümlerini,  testiden bakır maşrapalara doldurup içtikleri  ayranla ıslatırdı iki küçük kız.  Testide ılımazdı ayran gün boyu. Akşama kadar soğuk  kalırdı. Sular da testilerde olurdu. Testinin sızdıranı makbuldü. Sızdıran testi, suyun soğuk kalmasını sağlardı.
Koyun, inek ya da manda yoğurdundan yapılmış ayranlarıyla yedikleri bulgur pilavlı dürümlerinin üzerine küçük kızların uykusu gelir, alıç ağacının gölgesi altında uyuyakalırlardı. Uyandıklarında üstleri başları, saçlarının içi sap saman, ekin tozuyla dolmuş olurdu. Güle oynaşa bu tozları çırparlardı Sare ve Anais, işliklerinin üzerinden.
Hatice, kızı Sare’nin saçlarını arkadan kırk belik halinde örerdi. Kırk ayrı, yan yana, incecik saç örgüsünün arasına da boncuklar, oyalar yerleştirirdi. Anais pek severdi Sare’nin beline kadar inen kırk beliğini. Dokuz çocuklu Hatice üşenmez, bir de annesinin hep iki yandan ördüğü Anais’in saçlarını da  kırk belik yapardı. Anais’in beliklerinin arasından çiçekli bir oya yürütür, oyaya gök boncuklar geçirerek satır satır süslerdi küçük kızın saçlarını. Anais pek sevinirdi saçları kırk belik halinde örülünce.
Hatice, Sare’ye dimi biçerken, şalvar için pazen alırken, libada dikmek için ataları gibi o da demirci olan kocası Mehmet’e kumaş ısmarlarken mutlaka Anais için de sipariş verirdi. Arife günleri de diktiklerini Anais’e verir, bayramlıklarını giymiş kızı Sare kadar sevinsin isterdi kızının arkadaşı Anais de.

Sare suyu çok severdi. “Su perisi” diyordu köyün kadınları Sare’ye. Anais ile köyün içinden geçen ırmağın kenarına giderler; kıyıda, çalıların dibinde,  ağaçların altında oturur; kütüklerin üzerinde güneşlenen su kaplumbağalarını seyrederlerdi.

Sare’nin babası demirci Mehmet,  bahçeleri sulamak için ırmağın önünü kesip, suyu bahçelere yönlendirince, bahçe ırmak suyu ile dolardı. Bahçeyi dolduran suda ırmağın balıklarından da olurdu. Bahçeden toplanan balıkları, Hatice temizler ve pişirirdi akşama. Sare ve Anais de afiyetle yerdi sebze bahçesinden tutulan balıkları.
Demirciköy’ün gelinleri, kızları, kadınları çamaşırlarını ırmak kenarında yıkardı. Irmağın iri taşlarına yaydıkları çamaşırları, uzunca, geniş bir çamaşır sopasıyla döve döve kirden arındırır; sabunlarını ırmak suyunda akıtırlardı. Bu işlemi köyün biraz uzağında yaparlar ve hep birlikte giderlerdi çamaşır yıkamaya ırmak başına. Sare ve Anais, yol boyunca yürümekten yorulsalar da su kenarında oynayacaklar, ırmaktan midye bulacaklar, yüzen balıkları görecekler diye çok sevinirlerdi.
Köyün kadınları yaz günlerinde taze patates yemeği yapmadan önce çağıl çağıl akan ırmağın taşlı, kayalı kısımlarına gider, patatesleri önce ırmak  suyuna daldırıp ıslatır sonra da kayaya sürterek incecik kabuklarını soyarlardı. Patateslerin tamamını soyduktan sonra  patatesleri ırmak suyunda iyice çalkalayıp yıkarlardı. Soyulmuş ve yıkanmış patateslerden toprak güveçlerde yemek yapmak üzere evlerine dönerlerdi köy kadınları. Sare ve Anais, Hatice kadının sepet dolusu getirdiği patateslerin çoğunu kayalara sürtüp soymaya çalışırken ırmağa düşürür, ziyan ederlerdi.
Demirciköy’ün kadınları, geçmek üzere olan tandır ateşinin içine patates yerleştirerek gömme patates yapardı. Külün içinde pişen patateslerin kabukları kurur ve kabararak patatesin etli kısmından ayrı dururdu. Hafifçe kızarmış ama yanmamış kenar kısımlar çok lezzetli olurdu gömme patateslerin.  Kokusu da içe çekilmeye doyulmazdı. Annesi tandırın geçmekteki ateşinin içine patates kor komaz Sare, hemen bulur getirirdi Anais’i neredeyse. İki kız birlikte gömme patates yerdi tandır başındaki sofra bezinin kenarına ilişerek.
Sare hayatta tavuklara, hindilere, ördeklere, kazlara yem verirken Anais onları kaçırtır, Sare’nin onlara yetişip yem vermek için çırpınışlarını kahkahalar atarak izler, eğlenirdi. Hatice de mutlulukla oynayan iki küçük kızın gülüşmeleriyle mutlu olurdu. Gerçi yüksek sesle gülmezdi Sare. Ama yüzüne yayılan tebessüm en yüksek kahkahalardan bile içten bir gülüştü. Saygı gereği gürültü yapmaz, sesini asla yükseltmezdi Sare.
Sare babannem , Demirciköy kadınlarının hep giydiği şalvarı ve üstlüğüyle en solda, öndeki iki küçük kızdan küçük olan kız kardeşim, daha öndeki kahküllü ben.
Demirciköy’de gürültü yapmazdı çocuklar. Sesleri duyulmazdı gelinlerin. Demirciköy’ün gelinleri, kayınbabaları, kayınbiraderleri ve aile büyükleri yanında ses saklar, konuşmaz ve yemek boyunca kapıya yakın bir yerde ayakta durarak sofradan çıkanları toplardı. İstenilenleri hemencecik getirebilmek için yer sofrasında yenilen yemek boyunca ayakta dururdu gelinler. Çocuklar da bağırmazdı uluorta. Çıtları çıkmazdı büyüklerinin yanında; ama sessizce gülerlerdi çoklukla. Sare de öyle gülerdi işte; sessiz ama içten.
Anais birkaç gündür gözükmüyordu. Kapıları da kapalıydı bir iki gündür. Sare’nin aklı Anais’te kalmıştı. Bugün annesi Hatice tandırda çömlekte fasulye pişiriyordu. Katmer de yapacaktı ayrıca. Açtığı baklava yufkaları oklavaya sarılı haldeyken  yufkayı bir ucundan ötekine doğru itekleyip büzerek yaptığı katmerleri bakır tepsiye yerleştirip ocağa sürecek, katmerler pişince üzerine kestirmesini dökecek ve üstüne bolca ceviz serpecekti. Sare, Anais’in hem çömlekte kuru fasulyeyi hem de katmeri çok sevdiğini bildiğinden doğruca Anaisler’in evine yöneldi.
Anaisler’in evinin hayata açılan dış kapısı açıktı. Sare, kapıdan hayata girdi. Avlunun içindeki kemerin altından geçilen kubbeli,  tandırlı bölmede Anais’in annesi ocağı yakmaya çalışıyordu. Ocağa hızla üflüyor, ateşi tutuşturmaya çabalıyordu söylene söylene. Sare, Roza kadının kızgınca söylediği ilk birkaç cümleyi anlamadı. Türkçe değildi Roza’nın söyledikleri; ama son cümleyi çok iyi anladı.
-Seni Türk gibi kahrolasıca, cayır cayır yanasıca ocak. Al alevlerde tutuşacısa Türkler gibi yakacağım seni, ne kadar inat etsen de. Sana bıçak işlemez; ama ateş işler, deyip ocağa tükürdü.
Sare’nin gözleri yandı, içi yandı, dili yandı, genzi yandı duyduklarıyla. Kadın sözleriyle de olsa yakmıştı Sare’yi. Sare’nin koşarak kaçan ayak sesleriyle arkasına döndü Roza. Sare’nin her şeyi duyduğunu fark edince en tatlı sesiyle seslendi ardından.
-Sare, gitme. Gel. Ben sana bir şey demedim. Ocağa kızdım da öyle konuştum. Sare, geri dön.
Sare geri dönmedi. Hızla eve doğru koştu. Kayıt damının üzerindeki kimsenin pek uğramadığı üst odaya çıkan merdivenleri hıçkıra hıçkıra ağlayarak tırmandı. Çıkarken alttaki odanın düz damına koyulmuş kocaman tatlı kabaklarına çarptı, tökezledi, az kalsın dar ve kalın taş merdivenlerden aşağı yuvarlanıyordu. Son anda merdivenin kalın kavak gövdesinden tırabzanına yapışarak kurtuldu. Odanın beyaz dantelli, kanaviçe işlemeli patiska perdelerini kapadı. Kapıyı örttü. Yerdeki minderlerin arkasındaki halı yastıklara sırtını dayayıp bir köşede gizlenmeye çalıştı. Çok korkmuştu. Kıvrıldı kaldı hıçkırarak. Annesi Hatice onu öylece ağlamaktan bitkin halde bulana kadar.

Hatice, merdivenleri ağlayarak çıkan Sare’yi görmemişti. Arkası hayata  dönük halde tandıra çömlekte kuru fasulye sürüyordu. Usul usul pişecekti fasulye orada. Çömlek tandırdan alınıp, hamurla kapanmış ağzı açılınca lokum kıvamında, lezzetine doyulmayan fasulyeden yemesi için kızına Anais’i de çağırmasını söyleyecekti.
Hatice, Sare‘yi göremeyince “Anais ile oynamaya gitmiştir” diye geçirdi içinden ilkin. Sare hala ortalarda görünmeyince az önceye kadar başında olduğu tandıra gidip baktı  korkuyla. Sare’nin tandıra düşmeyeceğini iyi biliyordu; ama köy çocukları için en büyük tehlike ya tandıra ya da su kuyusuna düşmekti. Sare çok şükür ki ne tandırda ne de kuyudaydı. Bir yerlerde uyumuştu demek ki. Güneşin altında otururken içi geçmişti anlaşılan. Yine de evin tüm odalarına bakmaya karar verdi.
Sare üst odadaydı. Misafirlerini ağırladıkları, kendisinin gelin odasında. Sare’nin gözünden akan yaşlar, Roza kadının üflediği ocaktan yüzüne bulaşan isle karışınca yüzü gözü is karasına boyanmış,  kirpikleri ıslanmıştı. Huzursuzca uyuyakalmıştı Sare,  minderlerin arasına kıvrılıp.
Usulca Sare’nin başını okşadı Hatice. Sare irkilerek, korkuyla uyandı. Annesini görünce kollarına atıldı.
-Ana bizi yakacaklar. Ana, Anais’in anası bizi yakacak, diye hıçkırmaya başladı.
Hatice, Sare’nin başını göğsüne dayadı. Onu okşayıp sevdi.
-Rüya mı gördün kızım, diye sordu.
Sare, hıçkırmaktan konuşamıyordu. Zorlukla bir şeyler geveledi ağzında. Hatice hemen anlamıştı olan biteni. Sare’yi kucaklayıp odadan çıktı; merdivenlerden hayata indiler. Kavisli  kocaman dış kapının yanındaki içinde üzüm çiğnenen koskoca taş tekneye bitişik çeşmeye götürdü kızını. Elini yüzünü iyice yıkadı. Ona bir de sormuk şeker verdi kayıtdamından.
Sare sakinleştikten sonra Hatice kızının gözlerinin içine bakarak,
-Roza kadın ne dediyse demiş. Sen bunları arkadaşın Anais’e sakın söyleme. Ona karşı yine aynı davran. Siz arkadaşsınız. Sen Anais’i, Anais de seni seviyor. O, bize gelince duyduklarını sakın hatırlama;  annesinin sözlerini unut. Tekrar duyarsan da sabret. Sabırla koruk helva olur.
Anais o günden sonra bir daha Sareler’e uğramadı. Çok geçmeden de İstanbul’da kuyumculuk yapan zengin akrabalarının yanında çalışmak üzere Demirciköy’den İstanbul’a taşındılar. İstanbul’da zengin olup Avrupa’ya göçtükleri duyuldu çok sonraki yıllarda Anais ve ailesinin.
*******
Ankara’ya dönmek üzere Brüksel havaalanı bekleme salonundaydılar. Erken gelmişlerdi alana. Gümrüksüz dükkanlarda ona buna bakıp vakit geçiriyorlardı. Ayşe, küçük birer hediye almıştı arkadaşlarına, buzdolaplarının üzerine iliştirilen Brüksel danteli işleyen yaşlı kadın mıknatıslarından. Ayşe, arkadaşlarının alışverişinin uzun sürmesi üzerine gümrüksüz mağazadan çıkarak bekleme salonuna yöneldi. Birkaç adım atmamıştı ki yeni yeni yürüyen dalgalı saçlı, kara gözlü, iki yaşında bile olmayan esmer bir bebeğin hemen yanında koşturduğunu gördü. Bebek dengesini kaybedip düştü. Annesi poşetleriyle meşguldü ve bebeğinin düştüğünü fark edememişti. Ayşe eğildi. Bebeği kaldırıp gözünden damlayan yaşları silerken annesi de düşen çocuğunu fark etmişti. Ayşe’nin bebeği yerden kaldırışını izlerken memnuniyetle gülümseyerek onlara doğru koşturdu. Esmer anne, İngilizce teşekkür etti Ayşe’ye. Bebeğini kucaklamak isterken Ayşe’nin elindeki ayyıldızlı pasaporta takıldı gözü. İri, aşağı sarkan gözlerini Ayşe’nin mavi gözlerine dikti:
-Türksünüz demek. Biz de Türkiye’ye gidiyoruz. Büyük anneannemin vasiyetini yerine getirmeye. Çocukluğunda ayrıldığı Türkiye’deki köyde unutamadığı bir arkadaşı varmış, Sare. O kadar çok anlattı ki büyük anneannem Anais bize Sare’yi, annesi Hatice’yi; hiç görmeden onları ve oraları sever oldum ben de. Tam anlatmadığı için pek bilemediğim bir şey olmuş bir gün. Onlar köyden ayrılmadan az önce. O olaydan sonra da Sare’yi hiç görememiş büyük anneannem.  Ne çocukluğunda ne de daha sonra kendisinin, annesi Roza gibi düşünmediğini hiç söyleyememiş Sare’ye, büyük anneannem Anais. Ama hep arkadaşını bulup onu çok sevdiğini söylemek istemiş.  Gidip o köyü ve büyük anneannem Anais’in arkadaşı Sare’nin  ailesini ziyaret edeceğiz. Kızıma da büyük anneannemin adını verdim, dedikten sonra eğilerek küçük kızını kucaklarken,
-Hadi Anais, uçağı kaçırmadan kapımıza gidelim, dedi.
Ayşe buğulu gözlerle baktı genç kadın ve bebeğinin arkasından.
-Ziyaretçin var babaanne. Küçük Anais geliyor. Arkadaşın Anais’in torunlarından. Senin mezarını ziyaret etmeye. Senin torunlarından küçük Sare ile dost olmaya.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci (Demirci Ağa’nın şimdilerdeki torunlarından), 2010



Paylaş :

8 yorum:

  1. Demirci Ağanın şimdilerdeki torunlarından Sevgili AcemiDemirci..
    yazını bir yudum da..
    bir solukta okudum..bittiğinde..göz pınarlarım dolu..boğazım düğüm düğümdü..
    yarattığın duygu seli için teşekkürler ve eline..emeğine sağlık..

    Muhteşem bir dostluk öyküsü..
    buram buram Anadolu kokan..
    paylaşmayı bilen...
    Dünyanın neresine giderse gitsin,sevgisini yüreğinde taşıyan,yaşatan,aktaran insanların öyküsü..

    Bugünden baktığımda çok gerilerde kalmış gibi görünen ama anıları hep taze kalan çocukluğuma döndüm..öykünü okurken ..

    o yıllarda..
    ya da,
    şimdiki Resmi kayıtlarda da
    "Gayri Müslim" ya da "Azınlık" diye mi yazar..inan bilmem..bilmek de istemem..

    çünkü ..
    onlar,

    yaşamı paylaştığımız Ayşe..Fatma teyzelerden, Ali..Osman Amcalardan hiç mi hiç farklı değildiler..

    onlar da..
    benim,
    bizim,
    Bakkalımız Tanaş Amcamız..en güzel dondurmaları yediğim Toma amcam..Yorgo..Niko Amcamız,Eleni Teyzemiz..Sofia Ablamızdı..
    ensesinde sıkı sıkı topladığı topuzuyla Matmazel teyzemizdi..

    Istanbul'da çocukluğumun geçtiği mahallede..
    aynı çatı altında yaşadığımız..aynı sofrada ekmeğimizi bölüştüğümüz..sevincimizi,tasamızı ortak paylaştığımız..insanlardı..

    Günün birinde..gücümüzün yetmediği bir rüzgar..kasırga birbirimizden kopardı ..onlar gittiler..
    ama geride..yüreklerde..sevgilerini..dostluklarını bırakarak..yaşamdan ayrılanlarına Rahmet olsun..kalanlara uzun ve güzel bir yaşam diliyorum..
    ve yine..bir gün, bir yerlerde rastgeleceğiz birbirimize..

    Güzel bir tesadüf mü demeli ..bilemedim..
    ama..
    Hatice Ana elinden çıkan ,Toprak kapta..ağır ateşte helmelenen Kuru Fasulyenin tadını artık hiç bir şey vermez..onu bilirim..

    Şu anda..Mutfakta ocağın üzerinde,dumanı tüten bir kap yemek var..yazını okumadan önce ocağa koyduğum..Kuru Fasulye..

    Bu akşam,ilk kaşığı almadan önce..iki can dost Sare ve Anais'e selamlar göndereceğim..

    Ve eminim..o iki can dost şimdi yine bir aradalar..ne güzel dostluk bırakmışız diye..
    geride kalanlarına sevgiyle bakıyorlar..

    Demirciköyü'nün can arkadaş olan ..güzel kızları Sevgili Sare ve Anais nur içinde yatsın..
    şimdilerde onların,anısını Adını yaşatanlara Tanrı uzun ömürler versin..
    o, iki özel kadının yalnızca adını değil..
    sevgilerini de yaşatsınlar..
    ellerini,yüreklerini birbirlerinden hiç bir şeyin ayırmasına izin vermesinler..

    Tekrar..Teşekkürler..Sevgili AcemiDemirci..

    YanıtlaSil
  2. Çok teşekkürler Ülkücüm.

    Ben de senin o güzel yazını bir solukta okuyup bitirdim.

    İnsana sevgi, dostluk ve birbirini anlamak yaraşır.
    Ziya dedemin hep dediği gibi "yalnızca sureta insan olmamalı insan".

    Çok sevgilerimle.

    Acemi Demirci
    26.05.2012

    YanıtlaSil
  3. ben şok!ciden o kadar tesadüf olabilr mi diye düşünrdüm öylesine bi yerde duysam :D

    YanıtlaSil
  4. Sonu, o bebekli kısım kurgu. Çünkü öyle bitmesini istedim bu öykünün. Dostlukla. Sevgiyle :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yaaa :)ama unutadığna eminim, ben de çocukluk arkaaşmı yıllar yllar snra buldum, nikah şahidi oldum :D

      Sil
    2. Ben de eminim. Babannem hiç unutmamış arkadaşını. Anlatmıştı. Hallarıma da anlatmış.

      Babaannem üç kez ikiz sahibi olmuş. İki halamın da ikizleri var. Birileri yurt dışında. Birileri de Türkiye'de. Onlarla da konuştum yakın geçmişte bu olayı, sırası gelmişti öylesine ondan bundan konuşurken.

      Sil
    3. maşallah 3 ikiz aman tanrımmm, aslında araştırılabilirdi; ama artık geç tabi

      Sil
    4. Babaannemden başkasında da duymadım. İki halam var. Onlar yeşil gözlü. Onların da ikizleri var.

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci