16 Haziran 2012 Cumartesi

Kumruların ahı


Kuşlara çok düşkünüm. Kuş gözlemciliğini de fırsat buldukça yaparız eşimle. Balkondan mesela. Arkadaki ağaçlandırılmış tepelerdeki kuş türlerini ve ötüşlerini ezbere bilirim. Onlar da beni  görür görmez mutlaka pikelemede bulunurlar. Ötüp, selam vermeyi de hiç ihmal etmezler. Kuşlar ve yuvaları için yazdığım epeyce  deneme ve öyküm  var. İşte avlanmalarına dayanamadığım kuşlardan kumruların öyküsü.

Kumruların ahı
Boz yeşil renkli ardıç çamı ormanıyla kuşatılmış ıssızdaki yazlık evlerin yalnızca kırmızı kiremitli damları gözüküyordu uzaktan. Titrek ardıç yeşilinin uzanıp gittiği tepelerde sarı kantaronlar açmış, mor çiçekli kekiklerin buram buram kokusu kaplamıştı her yanı.

Gökyüzü masmaviydi. Ardıç çamları boz yeşil. İlerdeki Soğuk Koy’un serin laciverti ile bir de çatıların kırmızısı alalamıştı ardıç ormanının boz yeşil  görüntüsünü. Onca renkten ola ola.

İki adam çıktı etrafı ardıç ormanıyla çevrili yazlık sitenin birbirine ters iki kapısından. Elinde değnek taşıyan daha uzunca boylu olanı, arka kapıdan çıkıp, Soğuk Koy tarafına yöneldi. Uzun, upuzundu değnek. Ucu da çatal mı çatal. Çamların, sakız çalılarının içinde soluklana soluklana, gözleri dallarda yürüyordu Nevzat. Sakız ağacı çalılarının içindeki keçiboynuzu ağacından gelen kuş seslerini duyunca oraya yöneldi. Nevzat, kuş cıvıltılarını duymaktan oldukça mutlu olmuştu.

Ön kapıdan çıkan orta boylu, dalgalı siyah saçlı, bıyıklı adam, falez gibi denize inen tepeye doğru seğirtti keçiyolundan. Attığı her adımda bir çekirge sıçradı yerinden. Gözleri ağaç dallarında, çalı diplerinde fıldır fıldır dolanarak ilerliyordu Burhan, sırtında tüfeğiyle. Patika boyunca ayağı onca şifalı bitkiye, çeşit çeşit ota takılıp yavaşladığında, pıtraklar sandaletinden girip battıkça söyleniyordu durmaksızın. Ardıç çamlarına, sakız ağaçlarına dolanan mis sarmaşığının dikenleri kollarını çizdikçe küfürler savuruyordu, en arsızından.

Otlara, pıtraklara, çalılara kızgınca söylenerek yürüyen tüfekli adam,  içten içe de karısına verip veriştiriyordu. Ne vardı avlanmak için bu dikenli, çalılık araziye gelecek. Ara sıra kim bilir hangi sürüngen, hangi tarla faresiyse hemen bastığı yerden hışırtı çıkararak kaçan, kendisini de ürkütecek. Ne güzel ayağına kadar gelmişti oysa kumrular sabah bahçede kahvaltı yaparken. Tam üstlerinden geçerken bir de selam verir gibi ötmüşlerdi hem.

Bir çift kumru o sabah kendiliğinden çatının üzerine konuvermişti. Burhan, kumruları avlamak için içerden tüfeği almaya gider gitmez, karısı uçurtuvermişti kumruları. Hep korkmuştu zaten avdan, avcılıktan Naile. “Avcı onmaz” sözünü duymaya gelemezdi Naile. Bir de kendisine “Tefecinin karısı” denilmesine hiç alışamamıştı.

Burhan, karısına veriştirerek dikenlerin, çalıların arasından ilerlerken martılar dolanıyordu başının üzerinde. Yakınlarda yuvası olan martılar, alçaktan, süzülerek uçuyordu merakla Burhan'ın tepesinde. Bir garipti ötüşleri martıların. Burhan, uzun uzun baktı çığlıklar atarak tam üzerinden uçan beyaz martılara. “Martı eti de yenmez ki” diye geçirdi içinden. Ah yenseydi keşke. Hazır dört martı tam tepesindeydi. Ama o, boz kanatlı kumruları arıyordu.

Birkaç yüz metre ilerde gövdesi kırıldığından tepesi düzleşmiş bir ardıcın üzerinde boz renkli bir oynaşma gördü Burhan. Keyifle sırıttı bir eliyle tüfeğine yapışarak.  Kumruları bulmuştu. Akşama rakı sofrasında mezesi hazır sayılırdı. Şimdi kendini saklayarak, onları ürkütmeden yeterince yaklaşacak sonra da tüfeğini doğrultacaktı ardıca doğru.

Bu yazlık sitede oturmaya başladığından beri Burhan’ın en sevdiği şey, avladığı kumrularla akşama rakı sofrası kurmak olmuştu. Kumru eti sayesinde çok da dost kazanmıştı.  Aslında tefecilik yaptığını öğrenen yazlık komşularının çoğu ondan uzak durmuştu önceleri; ama komşuların kimisi rakı masasındaki kumruları tattıktan sonra Burhan’ın sahibi olduğu galerinin arkasındaki küçük loş odada tefecilik yaptığını unutmuş; yalnızca sattığı arabaları konuşur olmuştu.

Soğuk Koy'a doğru yürüyen Nevzat, kuş cıvıltılarının geldiği keçiboynuzu ağacının altında durdu. Vıcır vıcır, vicir vicir ötüşüyordu kuşlar. Başını kaldırıp yuvaya baktı. Ağaçtaki kuş yuvalarını teker teker gözleriyle arayıp buldu. İki yuva vardı koca ağaçta. Nevzat, ucu çatal uzun sopayı doğrulttu; sopanın çatalını kuş yuvalarından birinin altına getirdi.  Çatalın sivri uçlarını yuvanın çöplerine iyice yerleştirdikten sonra yuvayı ustaca yerinden havalandırıp aşağıya indirdi. Yuvada, üzerinde hareler olan, firuze taşını andıran üç mavi yumurta vardı. Bunlar karatavuk yumurtası olmalıydı. Nevzat,  gülerek yumurtaları omzuna çapraz astığı kumaş heybeden çıkardığı asma yapraklarına sardıktan sonra heybeye yerleştirdi.  Diğer yuvadan da benekli dört yumurta aldı. Onları da asma yapraklarına sarıp, heybesine koydu.  Yedi sekiz yumurta daha bulursa yumurta toplama işini bitirecekti. Sonra yolda rastladığı otlardan toplardı. Annesi Dudu da sahipleri yaşadıkları şehirlere dönmüş komşu evlerin bahçelerinden maydanoz, dereotu, pazı, semizotu, yeşil soğan, ebegümeci, gelincik otu ve diğer otlardan toplar akşama çalkama yapardı. Daha hesaplı yemek olur muydu bundan? Komşu bahçelere sessizce girilip aşırılan otlar doğranıp, içine ağaçlardaki kuş yuvalarından toplanan yumurtalar, un, biraz da çökelek ekledikten sonra tavada kavurarak ya da bahçedeki taş fırına sürülerek yapılan çalkama, nefis bir akşam yemeği demekti. Hem de en ucuzundan.

Burhan, üstünü toz kaplamış bir sakız çalısının dibinde sessizce bekliyordu. Kumrular az ötedeki ardıç çamına tünemişlerdi. Yuvadan gelen cılız seslere bakılırsa yuvada yavrular vardı. İki kumrunun da aynı dalda olduğu anı kollayacaktı Burhan. Bir atımda vurmak istiyordu kumruları. Kendince ustalığını konuşturacaktı. Fişeklerini harcamaktan korktuğu yoktu; ama rakı masasında anlatacak şeyi olmalıydı av üzerine. Bir vuruşta iki kuş avlamak en öğündüğü şeydi.

Boz tüylerini kabartarak dalda tüneyen kumrular, yuvalarında, yavrularının yanı başındaydılar. Dişi kumru yavrularını besliyordu. Burhan, tüfeğini doğrulttu. Sadece bir kez ateşledi. Üzeri küt ardıçtan iki kuş düştü.
Tepesi küt ardıç çamına konan kumru

Demin yavrularını besleyen dişi kuş, yuvadan düşmemek için epeyce çırpındı. Kırmızı gözü yavrularında çırpındı, çırpındı; ama direnemedi. Kanatları kapandı, yere çakıldı.

Burhan, ellerini ovuşturarak ardıcın dibine gitti. Boz tüyleri kana bulanmış kumruları yerden aldı. İkisini ayaklarından birbirine bağlayıp avcı kemerine astı. Avcı yeleğinin önünü iyice açıp, arkaya doğru savurdu.  Boyunlarından kan sızan kumrular, Burhan adım attıkça öne doğru savrulup, Burhan'ın dizlerine çarpıyordu.  Kemerinden sarkan bir çift kumruyu savurta savurta yazlık siteden içeri girdi Burhan. Yüzünde zafer edalı gizli bir tebessüm vardı.

Evlerinin bahçesinde oturan komşuların kimisi acıyarak, kimisi özenerek Burhan'ın kemerinden sarkan, yürüdükçe belinden öne doğru fırlayıp bacaklarına çarpan kumrulara bakıyordu. Komşulardan Burhan'a övgüler gönderen de, kumrulara bakamayıp içeri kaçanlar da oldu.

O akşam yemeğinde Nevzat'ın tabağında, annesi Dudu'nun yaptığı kuş yumurtalı çalkama vardı, yanında yoğurtla. Ana oğul kuşların tekrar yumurtlamalarını diledi, çalkamalarını ağızlarını şapırdata şapırdata yerken. İçindeki yumurtalar için yuvaları ağaçtan sökülerek alınan kuşlar eğer tekrar yumurtlamazlarsa kuş yuvası bozguncusu Nevzat'ın sonraki günlerde yumurta ararken elleri boş dönmesi keyiflerini kaçıracaktı.

Kumru avcısı Burhan, tüm mezelerinden ayrı tuttuğu kumru kızartmasını rakısıyla indirdi midesine o akşam. Parmaklarını yaladı, iki kumruyu da yiyip yutarken. Karısı çok söylendi “Şu kadarcık kuşun etinden ne olur, madem eti bunca seviyordun git markete,  tavuk al. Izgara yap”,  diye. Hadi bu kuşların yavruları varsa, o yavrular daha uçamıyor bile idiyse ne olacaktı. Nasıl bir vicdansızlıktı bu böyle. O kuşlar ötüşleriyle, dalları süsleyişleriyle güzellik katmaktan başka ne yapıyorlardı ki etrafa. Hem onlar kuşların dünyasına dalmışlardı bir yazlık yapmak fikriyle zeytinlik alıp site kurarak. Kaç yıllık zeytin ağaçlarını kesip tripleks evler kondurarak. Ne zararları vardı şuncağız kuşların kendilerine. Hem kumrular her sabah evlerinin üzerinden geçer, öter, selam verirlerdi onlara.

Burhan, yumulmuş, elleriyle kumru yerken “Allahım bu adamı avdan vazgeçir, avlanamasın” diye dua eden karısı Naile'yi duymadı bile. “Avcı onmaz derler, ya doğruysa” diye korkuya kapıldı bir kez daha Naile. Üstelik tefeciydi de kocası. Faizle para verirdi. Kaç ocağı söndürmüştü o faizler. Kaç darda kalan, o faizleri ödeyemeyip canına kıymıştı. Naile, dini bütün bir kadındı. Faizin haram olduğunu bilir, kocasına da sık sık hatırlattığında Burhan  “Onlar bana geldi, para istedi. Ben onları çağırmadım ki. Adam olsaydılar da borca girmeselerdi. İşini bilselerdi de paralarına sahip çıksalardı. Ben şimdi faizle maizle; ama yine de onlara para vermekle suçlu mu oldum yani“ deyip çıkıyordu işin içinden.

O akşam bütün site Burhan'ın evinden yükselen; yavruları şimdi açlıktan ötüşüp duran kumruların kızartma kokusu ve Nevzatla annesi Dudu'nun evinden yükselen ardıç çamlarındaki yuvalardan çalınmış kuş yumurtası ile komşu bahçelerden aşırılmış otlarla pişirilmiş çalkama kokusuyla doldu.

********

Ertesi yıl Çeşme'deki yazlık siteye gelenler iki haberle irkildi.

Burhan'ın otuz beş yaşındaki oğlu, iki yavrusunu okuldan almaya giderken trafik kazası geçirmiş ve karısıyla birlikte ölmüş. İki küçük çocuk hem annesiz hem de babasız kalmış. Naile, Burhan'a bir gün kendilerini böyle bir akıbetin beklediğini bildiğini söyleyerek başlarına gelen her şeyin, Burhan'dan aldıkları yüksek faizli paraları ödeyemeyen ya da ödeyim derken tüm onurunu, varını yoğunu kaybedenlerle; yuvaları bozulan, yavruları annesiz babasız kalarak açlıktan ölen kumru yavrularının ahından olduğunu söyleyip, Burhan'ı suçlamış. “Allah evmez ama ihmal de etmez be adam. Bak gördün, neler geldi başımıza. Ne tefecilik ne kumru öldürmek sonu hayırlı işler değil. Harama el uzatmanın sonu bu” deyip durmuş. Erimiş bitmiş kederinden kadıncağız. Burhan, üzüntüden felç geçirmiş. Şimdi, o avlayıp beline astığı boyunları kanlı kumruların adım attıkça savrularak vurduğu bacakları da, tüfeğin tetiğine basan elleri de tutmaz olmuş.

Nevzat ve annesi Dudu, kaçakçılıktan yakalanmış. Yurtdışına tohum, bitki türleri, kuş türleri kaçıran bir şebeke ile işbirliği yaptıkları belirlenmiş. Hem kaçak içki de üretiyormuş ana oğul. Dudu, oğlunu ve kendisini kurtarmak isterken her şeyini satmış. Tuttuğu avukat ordusuna para yetiştiremediği için en son olarak üzerinde kuş yuvaları olan ardıç çamı ormanıyla çevrili yazlık evini de satmış. Yuvalarını bozdukları kuşlar gibi yuvasız kalan ana oğul, hapse girmeselermiş sokakta kalacaklarmış; başlarını sokacakları bir damları olmayacakmış.
(Hakkı saklıdır)
 
Acemi Demirci, 2011
 

acemi.demirci@yahoo.com.tr



07.08.2011,
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci