10 Temmuz 2012 Salı

Asil bir sadakat öyküsü: Kontes


Kontes'in bendeki tek resmi. 
Bir anımı öyküleştirdiğim "Asil bir sadakat öyküsü: Kontes" adlı çalışmamı, köpek seven ve besleyen tüm yakınlarıma ve arkadaşlarıma ithaf ediyorum. Eşimin dolayısıyla benim de kardeşim İnci'ye, Neva'ya, on beş yıl beslediği Beyaz'ı  unutmamış Sevda Çabuk Uçar'a ve bir zamanlar köpeği olmuş arkadaşlara hediyemdir bu hikaye. Uzuncadır; ama en sevdiğim öykülerimdendir.

                                               

                                                                      Asil bir sadakat öyküsü: Kontes

Neredeyse yirmi yılı geçiyor.

Deniz kenarında bir ev sahibi olabilmek için uğraşırken yaşamadığımız kalmamıştı.İşte sonunda gerçekleşmişti düşümüz.

İlkin Akdeniz’de başlayan yazlık ev alma çabalarımız, Ege’de Romanyalı işçilerce inşası tamamlanmış bir kooperatif evine kavuşmamızla sonlanmış, senelerce gezindiğimiz dolambaçlı yol düze çıkmıştı; ama  borç da boyumuzu aşmıştı. Sonunda yazlığımız olmuştu olmasına; ancak ev tamam olmamıştı. O zaman gerçek bir köy olan Çiftlikköy’de, adalara hakim burunda yer alan evimiz nihayet adres olarak belli olmuş, ev sahibi olduğumuz da resmiyete dökülmüştü; ancak  kupkuru bir yapı olmak dışında ortada hiçbir şey yoktu gerçek bir eve dair.

Nar, incir, sakız, zeytin  ağaçları ile kaplı denize yüksekten bakan,  Sakız Adası'nı karşısına almış burunlardan birinde, İzmir'in en uç köşesindeydi evimiz. Çeşme'de. Onlarca penceresi olup da hiç bir pencereden evin önünü, bahçemizi, yolumuzu göremediğimiz  yazlığımızdaydık nihayet.  Evimizin çoğu penceresi, yan odanın duvarına ya da  penceresine bakıyordu.


Gövdeleri lif lif, tel tel kabuk bağlamış nicenin ardıç çamlarıyla dopdolu kuytu bir orman kuşatmıştı dört bir yanımızı.  Esintili yüksek bir tepeden ibaret burnun  ucundan  bakıldığında aşağıdaki ıpıssız koyun huzuru  alabildiğine duyumsanıyordu.  Ege mavisi, avuçta buruşturulduktan sonra etrafa saçılmış mavi hareli ipek kumaş gibi uzanıp gidiyordu adalar arasından. Aşağıdaki koyun taşlık sahilini okşayan deniz, çırpıntısında martıların salınarak yüzdüğü beşik gibiydi . Koya dik inen sarp kayalığı saran sakız çalıları arasında  gizlenmiş kovuklarda  kızıl tilkilerin yavruları büyüyordu.

Parlak siyahi tüylerine kirli beyazımsı benekler düşmüş sığırcıklar, gün boyu  ağaçların altında eşeleniyordu.  Kırmızı gagalı karatavuklar, görünmeseler de çıkardıkları seslerle orada olduklarını duyuran ağaçkakanlar, kukumavlar, ishak kuşları, kumrular, bülbüller ardıç dallarında geziniyor; kimi sabah erkenden kimi akşamları kimisi de geceleri öterken ıssız ve sessiz burnumuz şenleniyordu. 

Sakız Adası’nın önünde denize  gri birer benek gibi konmuş  iki küçük adanın arasından akşam üstleri geçen   balıkçılar,   Ege’nin bu sularını motor sesleriyle selamlardı. Kayalık sahilleri hırçın dalgalarca her an dövülen  adalardan daha küçüğü ıssızdı. Büyük olan adadaki deniz fenerini bekleyen karı kocanın ihtiyaçları, her hafta kıyıya yanaşan Çeşmeli bir kayıkçı tarafından  karşılanıyordu. Tam karşılarında alabildiğine Sakız Adası uzanan bu iki Türk adası, denizde soluklanan sarp kayalıklardı aslında. Martılar yoruldukça konaklıyordu buram buram sakız ağacı reçinesi kokan  adaların çalılarında. 


Denizin masmaviden turkuvaza sonra giderek kopkoyu  bir laciverte dönüşen renk oyunlarıyla uzanışı, doyumsuz bir seyirdi koyun tepesinden karşılara bakarken.

Bunca güzelliğin  içindeyken ne doğru dürüst bir yol vardı Çeşme’den köyümüze, ne de gelen geçen. Köyden burna sapan yolun ortası yağmur sonrası iyice oyulup, oyuklar bir ufak krater ağzını andırdığında  buralara ne araba gelebiliyordu ne de dolmuş. Issız küçük ada kadar ıssızdık biz incir kokan, sakız kokan,  kekiklerin mor çiçekleriyle renklendirdiği  burnumuzda.

Yolu beli olmayan evimizin içi, Romanyalı ustaların her türlü hayal gücünü yansıtan ve bir çocuğunkinden daha acemice resimler ile dopdoluydu, duvar boyu çizilmiş. Onları kapatmak için taşındıktan sonra her gün yeni bir kat badana çeksek de birkaç yılda ancak kapanabildi o karalamalar.

Çıkan ihtilaflar, maddi sorunlar nedeniyle yıllarca kabası bitmiş halde beklemiş kooperatif evimizin doğramaları kurumamış çam kerestesinden yapıldığından pencereler, kapılar yerlerine takıldıktan sonra güneşte ve rüzgarda kurumuş; kuruyunca da küçülmüştü. Kuruyup küçüldüğü için ölçüsü artık kapılara, pencerelere uymayan doğramaların açıklıklarından eve toz doluyordu. Çam kerestesinden yapılmış  kapının aralıklarından gün ışığı giriyordu huzme   halinde, deste deste. Böcekler de.

Boş evlerin  açık kapıları ve pencere kanatları, gece gündüz esen hırçın rüzgarda gürültüyle çarpıp duruyordu. Uğultuyla esen rüzgarın önünde yuvarlanırken  yerdeki çalı çırpıyı da yakalayıp giderek büyüyen diken tomarları  kovboy filmlerini hatırlatıyordu. Tozu, dumana katan deli rüzgarın içinde savrulan çalılar, sitenin henüz taş döşenmemiş toprak yollarında savruldukça yükselen toz bulutundan göz gözü görmüyordu.

Yolu olmasa da hiç kullanılmadan harap olmuş olsa da evin sorunları taşınmadan çözülemeyecekti. Yazlığa gitmek için bekleyen eşyalar gitmedikçe de tıklım tıklım dolu Ankara’daki kışlık ev, nefes alınır hale gelemeyecekti. Çeşme’deki evi oturulur hale getirebilmek için yazın oraya taşınmak kaçınılmaz olmuştu. Yolsuz da olsa, oralarda henüz kimseler yaşamasa da biz sitemizin ilk oturanları olmaya karar vermiştik.

Oraya taşınan ilk aile olacaktık. Tıpkı “Amerika kıtasına giden ilk gemi olan May Flower’dan inenler gibi” diye şaka yapıyorduk aramızda. Biz de kendi sitemizin ilkleri olacaktık. Zorlu şartlarda, alıştığımız hiçbir imkanın olmadığı bir yaşam sürecektik bir müddet. Yine de ilk olmak bizi korkutmadı. Ardımızdan gelenlerin olacağına emindik.

Öyle de oldu. Çeşme’nin Çiftliköy’ündeki yazlığa eşya götüreceğimizi duyan yan komşu da bizimle gelmeye karar verdi. Bir komşumuz olacağı için çok sevinmiştik. Denklerdeki, hurçlardaki, karton kutulardaki eşyalarımızı bir iki güne kalmadan kamyona yükledik. Öğlene doğru yola çıkan kamyon gece boyunca ağır ağır yol alacaktı. Biz,  geceden çıktık yola. Sabah Çeşme’de olacaktık. Eşyalarımızı taşıyan kamyon, bizden sonra gelmiş olacaktı.

Kamyon, hesapladığımız gibi  Çeşme’ye bizden sonra ulaştı. Akşamleyin yan komşular da geldi. Böylece kaptırmadık birinciliği. İlk gelen bizdik dağ başındaki, duymadığımız bilmediğimiz kuş ötüşleriyle şenlenen ıssız sitemize.

Ankara'dan koliler dolusu yiyecek, içecek, sirke getirmiştik. Meyve suları,  Beypazarı kuruları, makarna paketleri, teneke kutularda peynirler, kuru yemiş, un ve başka ihtiyaçlar  ile birlikte. Kuru gıdalar; zeytinyağı; kibrit paketleri; temizlik malzemeleri; ilk yardım malzemeleri, ilaçlar, kremlerle, güneş yanığı için, kesikler için, yaralar için  merhemlerle doluydu karton kutular. Bu kutular burada bizim için hazine kadar değerliydi. Zira bir müddet ıpıssız dağ başında yaşayacaktık.


Gün inmeden yerleşmeliydik. En azından öncelikli olan her şeyi, yatakları, masayı, tabakları, çarşafları, örtüleri yerlerine koymalıydık. Güneş battıktan sonra hiçbir iş yapamayacaktık.  Zira elektriğimiz yoktu.

Bahçe, belimize kadar gelen otlarla kaplıydı. Otların içinde her türlü sürüngenin gezdiğini bilsek de otların içine girmekten başka çaremiz yoktu bahçe  temizliği için.

Kamyona vermeyip yanımızda getirdiğimiz, sırf temizlik malzemeleri ile dolu büyücek bir çantada ne var ne yok ortaya saçtık.  Temizliğe nereden başlayacağımızı bilemiyorduk. Her yer temizlikte öncelikli görünüyordu. Her yer son derece kirlenmişti; batmıştı. Ev, inşaat süresince içinde  kalan ustalarca  çok hor kullanılmış, tek bir banyo karosu dahi pisletilmeden bırakılmamıştı. Evin her yanı, merdivenler, mutfak, banyolar, odalar boya, kireç, çimento kalıntısı, lekesi içindeydi.
İşimiz çoktu, çalışma vaktimiz gün ışığıyla kısıtlıydı. Yol yorgunluğunu atmaya fırsat dahi bulamadan  güneşin doğuşu ve batışı arasında kalan  çalışma saatlerimiz içinde iş bölümü yaptık. Evin önünde duran koca bir tankerden suyumuzu karşılıyor, yıkanacakları oradan sağladığımız suyla yıkıyorduk.


Annem, içinde her türlü zararlının, sürüngenin kolayca barınacağı bahçedeki yüksek otları, dikenleri kesmekle başladı işe. O işleri özellikle kendisi üstlendi. Yılan olabileceği korkusuyla benim otların içine dalmamı istemedi.  Budama makasını, bıçkısını, nacağını alıp işe koyuldu. Çok geçmeden baltayı da aldı eline.


Babam, karyolaların kurulması, ağır eşyaların yerleşmesi, çalışmayacak olsalar da buzdolabını, çamaşır makinasını  yardımcılar ile üst kata taşımak gibi beden gücünün daha yoğun istendiği işleri yüklendi. Kardeşlerimden biri İstanbul’da bebek büyütüyordu diğeri de askerdeydi. Yanımızda değillerdi. 

Ben öncelikle "temiz olmalı ki temiz olmamıza yardımcı olsun" diye düşündüğüm banyodan başladım işe. Orta kat ve alt kattaki lavabolar da  duşlar da  öyle bir görünümdeydi ki oraların kazınması, her bir karonun tam anlamıyla temiz olması birkaç gün batımı alacaktı. Ancak buralar her an kullanılacak yerlerdi ve acilen sağlıklı bir hale gelmesi gerekiyordu. Kirin altından banyo karosunun mavi renklerde bir deseni olduğu fark edilse de asıl desen bütün karoların neredeyse tüm yüzeylerini kaplayan kirin kendisiydi.

Evin durumunu ve bizi bekleyenleri önceden bildiğimiz için deterjanın en sökücü olanını, yoğununu, mikrop barındırmayanını getirmiştik yanımızda kutu kutu. Şişelerce sirkeyi, tel fırçaları, toz bezlerini, silme bezlerini, yer paspaslarını, eşyaları getiren kamyona vermeyip otobüste beraberimizde getirmiş olduğumuza fazlasıyla sevindik hiç vakit kaybetmeden işe koyulurken. Araba ile de gelememiştik, araba o bozuk mu bozuk yollarda kalırsa, kalırdı çünkü.

Kaba pislikleri temizleyip, tozdan topraktan, donmuş kireç ve çimento parçalarından, tuğla kırıntılarından, kesilip oraya buraya atılmış, saçılmış kablolardan arındırdığım banyoyu,  ihtiyaç duyduğumuz her an elimizi yüzümüzü, çamaşırlarınızı yıkayabileceğimiz  hale tam anlamıyla sokmanın uzun zaman alacağını daha ilk bakışta anlamıştım.

Her köşesinin kazınıp pırıl pırıl olması uzun sürecek banyonun şimdilik kullanılabilir olmasını  tamamen deterjanın insafına bıraktım. Duşlara, lavabolara, zemine burnumuzun  direğini kırarcasına kokan, içe çekilince insanın boğazını yakan en yoğun deterjanlar ile duş yaptırdım. Banyoları bu deterjanlardan arındırmak için de defalarca suyla yıkadıktan sonra şişelerce sirke ile temizliğe temizlik kattım. Bunları yaparken burnumu ve ağzımı bandana olarak kullanılan renkli küçük kare eşarplar ile kapattım. Elime eldivenler giydim.

Yine de bu temizlik, dip köşe bir temizlik değildi.  Arındırıcı bir temizlikti ilk elden ihtiyaç duyulan. Daha çok iş vardı oralarda. En garibi de ne kadar temizlersek temizleyelim, birkaç yıla kalmaz buraları yıkıp yenileyeceğimiz gerçeğiydi.

Odalara geçip inşaat kalıntılarını topladım. Süpürge ile her yeri süpürdüm, toz içinde kalarak. Süpürdükten sonra paspas ve duru su ile ince kalıntıları alıyordum birkaç kez. Temizlik kovasını boşaltıp boşaltıp dolduruyordum. Simsiyah sular döktüğüm kovanın dibinde her defasında  kalın bir balçık tabakası  oluştuğunu görüyordum. Her su yenileyişimde temizlik yaptığım kovayı dibinde biriken  kalın balçık katmanından arındırıyordum.

Kovadan döktüğüm duru su artık siyah değilse yerleri  arapsabunu ile paspaslamaya başlıyor, son elde de sirkeli su ile silip diğer odaya geçiyordum.  Gün batana kadar süren bunca yorgunluğun semeresi, elimizi yüzümüzü yıkayabileceğimiz beyaz lavabolar ve içinde temiz yatakların kurulduğu rahat nefes alınabilir, uyku göz kapaklarımızı ağırlaştırdığında gönül rahatlığıyla uyuyabileceğimiz mis gibi kokan odalar olmuştu.

Akşama kadar bahçede dikenlerle uğraşan annemin eli kolu çizilmiş, pantolonunun paçasına yapışan pıtraklar sutaşı gibi dizilmişti. Dikenleri kesmek hiç de kolay değildi, öyle kolay kesilmiyorlardı bahçe eldivenli ellere rağmen. Arka bahçenin bir kısmının temizlenmesi ertesi güne kalmıştı.


Gün indi. Gece karanlığı kademe kademe çöktü  griden siyaha doğru.

Elektriksiz bir gece geçirecektik etrafı ardıç ormanıyla çevrili koca sitede.  Bekçiden ve bizimle gelen aileden başka kimsenin olmadığı, sadece baykuşların ötüşü ile  köpek havlamalarının duyulduğu gecede, karanlığa bürünmüş ormanın esrarengiz ve çok korkunç göründüğü bu dağ başında yalnızdık.

Yarım ay halindeki ay, tepemizde tüm yardımseverliği ile ışıklar saçarak bulutlar arkasında kalmamaya özen gösterip bizi aydınlatıyordu. ilk kez ay ışığının nasıl da bu kadar ortalığı aydınlattığını görüyordum. Şehirdeki gibi değildi buradaki ay ışığı. Karanlığın içinden, yukardan ışıklarını saçan koca bir fener gibi aydınlatıyordu etrafı. Eni konu ışımıştı ortalık ay ışığı ile. Toprak yollar, ay ışığı altında gümüşi bir renge bürünmüş, örme taş duvarlar  ay ışığı ile yıkanmıştı. Daha uzaklar giderek belirgin olmayan bir hale dönüşse de yakınlar, ay ışığı ile açıkça seçilir olmuştu. Ay ışığı altındaki bahçemiz, evin içinden daha aydınlıktı.

Civarda elektrik  olmadığından, ışık kirliliği yoktu. Işık kirliliği olmayan ortamda, gece karanlığında ay ışığı altında görüş de temiz oluyordu. Koca bir gümüş tepsiyi andıran aydan dökülen ışıklarla,  kopkoyu  karanlığın altında kalan ormanın kıyısındaki ardıç çamlarının karaltıları olabildiğince seçiliyordu. Tatlı bir rüzgar esiyordu denizden, fısıldarcasına.

Romantizm bu olmalıydı. Gece, ay ışığı, rüzgarın sesi.

Gece kuşlarının sesleri ve içinde rüzgarın gezindiği ağaçların yaprak hışırtılarından başka bir kıpırtı duyulmuyordu bu ıssız gecede. Karanlığın içindeki bir ağaca tünemiş baykuşların, kukumav kuşlarının çığlıklarını, uzaklardan gelen köpek seslerini daha fazla dinleyemedik. Dışarıda oturmak korkutucu olmaya başlamıştı. İçeri girip kapıları kapattık. Başucumuza mum ve kibrit koyup uykuya daldık.

Issız burnumuzdaki rüzgarlı gecede, çoğunun kapısı açık olan  boş evlerin kapıları gürültüyle çarpıyordu. Her çıtırtı  ürkütüyordu ıssızlığın kol gezdiği sitemizde. Dışarıda neler olduğunu anlamak için raptiye ile pencerelere perde niyetine geçici olarak tutturduğumuz eski çarşafları, pikeleri, örtüleri aralayıp bakmaya cesaret edemiyorduk.

Ertesi gün sitenin başındaki evlerden birinde oturan bekçiye uğradık. Kapıda yatan köpeğini gördük ilk. Eğer bir köpekle karşılaştığımı bilmesem, onun bir zebra olduğunu düşünürdüm. Boz tüylü derisi zebrayı andıran çizgilerle kuşanmıştı. Vücudunu çevreleyen koyu renkli  kalın çizgiler zebraları kıskançlıktan çatlatacak cinstendi. Hiç böyle bir köpek görmemiştim daha önce. Bekçi, köpeği bağlamıştı. Bize alışmadan da serbest bırakmayacaktı köpeği anlaşılan.

Bu zebra derili köpeğin adını da öğrendik. Adı Kontes'ti. Kontes, daha o gün bize alıştı. Kalan yemeklerimizi ona götürerek kısa sürede dost oluverdik.

Birkaç gün sonra bekçimiz siteden ayrılacağını haber vermek için bize geldi. Taşınıyordu. Kontes, sitede bizimle kalacaktı. Siteyi beklemeye devam edecekti.

Babam, eşyaların geldiği hafta sonu, Pazar akşamı Ankara'ya dönmüş; bekçi de oğlu okula kaydolacağından Çeşme’nin içindeki başka bir siteye gitmişti. Dağ başındaydık, yalnızdık. Cep telefonlarımız çekmiyordu. Telefonu ne zaman çevirsek “Nee” diyen Sakız Adalı bir Yunan açıyordu. Haberleşme imkanımız yoktu acil bir durum karşısında.


Bekçiliğimizi yapan Kontes epeydir ortalarda görünmemişti o gün.  Annem kaygılanmış, bu ıssız yerde ne bekçi ne de bekçi köpeği olmaksızın kalmak fikri onu ürpertmişti. Başka bir şey düşünemez olmuştu birkaç saattir.

Örme taştan  bahçe duvarlarının derz dolgusu  için gelen kumlar, dış kapının önüne indirilmiş, kapının önünde oldukça yüksek bir kum yığını oluşmuştu. Tam kapının önünde oluşan bu suni tepe, iğreti bahçe kapısından giriş çıkışımızı ve sokağı görmemizi de engelliyordu. Bahçe kapısı kapalıydı kum tepeciği nedeniyle. Taş duvarın üstünden atlayarak girip çıkıyorduk.

Birden kum tepeciğinin üzerinde bir hareket fark ettik. Kontes, kum yığınının üstüne çıkmış ve kendisini göstermek istercesine zıplıyor, hopluyor, dikkat çekici hareketler yapıyordu. Başka türlü kendisini bize gösterememişti Kontes. Bahçe duvarlarını aşıp gelememiş, kapalı olduğu için kapıdan geçememiş, tam bahçenin önünü kapatan kum tepeciği yüzünden onu göremediğimiz için buralarda olduğunu anlatamamıştı.  O da kum tepesinin üzerine çıkıp hoplayıp zıplayarak kendini bize göstermiş ve içimize su serpmişti.

 Evvelce kapımızın önüne yığılmış kum tepeciğini hızla erittik.

Kontes, sitede yaşayan yalnızca iki aileden ilki olarak sürekli bizim evin önünde dolanıyordu bekçi gittikten sonra. Arka bahçeye geçtiğimde bir bakıyordum Kontes uzanmış ve öğle uykusu çekiyordu; ön bahçeye çıktığımda dış kapının önünde dolanıyordu. Bizi bekliyordu gece gündüz.

Uykusuz bir gece geçireceğe benziyorduk rüzgar uğultusunun çınladığı evimizde. Çatı kapağından içeri dolan rüzgar merdiven boşluğunda esiyor,  çığlık çığlık odalara dalıyor,  çatı katındaki karton kutuların kapakları şiddetli esintiyle açılıp sağa sola çarptıkça ürkütücü  sesler çıkıyordu.  Bu sesler, sanki yukarıda dolaşan biri varmış gibi geliyordu kulaklarımıza.  Bize o ana kadar çok yabancı olan gecenin sesleriyle korkmuş, korkudan  üst kata çıkıp bakamamıştık bile. Böyle bir gecede hiç uyuyamayız diye düşündüm. Tahmin ettiğimin aksine yatar yatmaz uyudum. O kadar yorgundum ki.

Ellerim inşaat tozundan yara bere içinde kalmış, parmak uçlarımdaki deriler incelmişti. Çay bardağı, kalem tutamaz olmuştum parmak uçlarımla. Tam bir inşaat işçisi olmuştum yani.  İş kanununa göre de çalışmıyordum üstelik. Daima fazla mesaim vardı. Gün ağarır ağarmaz kalkıyor, kahvaltıyı hazırlıyor, ev içi temizliğe başlıyordum ilk.

Esas işleri deliler gibi yaparken iki arada bir derede vakit bulunca da bahçe ile ilgileniyor, bitkileri yeni yerlerine yerleştirme telaşını yaşıyorduk. Ellerimizle dikip büyüttüğümüz, Ankara’dan saksılarda getirdiğimiz bitkileri dikmek için annemle birlikte kazmayla, belle bahçede yuvalar açıyorduk her hafta sonu gelen babamın krizmasını yaptığı bahçemizde. Yakındaki ağılın  koyun sürüsünün geçtiği yerlerden tüm İç Anadolu'da 'kığ' denilen koyun gübresinin güneşte yanmış olanlarını topluyor, dikeceğimiz bitkiler için açtığımız hayli derin yuvaların dibine koyuyorduk.  Dibine kığ koyduğumuz yuvaların içini su ile dolduruyor,  şerbetliyorduk. Toprağın suyu çekmesini bekliyorduk. Toprak suyu çekince yuvayı yeniden su ile dolduruyorduk. Böylece derinlerde kalmış toprağı hem besliyor hem de yumuşatıyorduk. Toprak kıvama gelince de akşama doğru bitkiyi dikiyorduk.


Bu arada koliler açılıyor ve getirdiğimiz onlarca iş eldiveni  de yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. O kadar ağır işler yapıyordum ki eldivenleri iki günde paralıyordum. Kazma, kürek, bel, mala, keser, spatula sürekli elimdeydi. İşim biriyle bitiyor diğeriyle başlıyordu.

Arka verandada bulunan şöminenin kırmızı tuğlalarının her birinde donmuş koca koca çimento parçaları ve kireç kalıntıları vardı. Onları mala ile çıkarmak için uğraşırken bu lekelerin sirke ile çıkabileceğini öğrendim. Yerden orta kata kadar uzanan ve orta katın balkon çıkıntısı altında biten şöminenin onlarca kırmızı tuğlasını sirke ile temizledim.

Gerçekten sirke çok yararlı oldu lekelerin çıkmasında; ama ellerimde de hal kalmadı. İnşaat işçiliğim sırasında çimento tozu, kireç tozu, taş tozu ile haşır neşir olup yara bere içinde kalan  ellerim, sirke değdikten sonra günden güne daha da kötüleşti. İşaret parmaklarımın her ikisi de yandan çizgi çizgi yarıldı; derisi ayrıldı ve eti gözüktü. Ellerimi yıkarken yaraya kaçan sabun  acı veriyordu.

İşlerimin arasında taş taşımak da vardı. Taşlar, duvarlar için kırılan kayalardan kalanlar ve yağmur nedeniyle oyulan toprağın içinden çıkan irili ufaklı parçaların toplanmasıyla sağlanıyordu. Evin temeli etrafına taşlar döşenmeliydi. Öyle üç beş tane taş da değildi taşıyacaklarım. İrice taş parçaları toplanacak, evin tüm çevresi bunlarla en az yirmi otuz santim yükseklikte çevrelenecek ve sonra da üzeri betonlanıp, traverten döşenecekti.

Çok taş taşıdım. Çocukken "çok yorulduğumuzu" söylediğimizde babam bize “taş mı taşıdınız” diye şaka yollu sorardı. Büyümüştüm ve taş taşıyordum. Çok da yoruluyordum.

Taşları bulmak kolaydı;  ama taşımak zorluyordu. Taş tozu değmiş ellerim artık gerçek bir amele eli olmuştu.

Bir tane çok eski, paslı, tekerlekleri ters dönen el arabası vardı siteye ait. Kim sabah erken kalkıp ona el koyarsa o gün araba ile taş taşıma hakkına kavuşuyordu. Araba olmaksızın kucakta taşıyordum taşları. Biz harıl harıl çalışırken Kontes karnını doyurmak için geziniyor, acıktıkça bizim eve uğruyordu.

Bir gece rüzgar çok şiddetli esmeye başladı. Önüne kattığı dal kırıklarını, tozu dumanı, tahta parçalarını savuruyor, bunlar kapıya pencereye değdikçe çıkardıkları sesler bizi ürkütüyordu. Eğer birileri gece yarısı evi soymaya gelse, rüzgarın çıkardığı sesten dolayı hiç fark edilmeyecekti bile. Görmek zaten neredeyse imkansızdı böyle birini. Çünkü elektriğimiz yoktu.

Taş taşıyan, toprak kazan, portatif  merdivene çıkıp şöminenin en üst tuğlasına kadar malayla kireç kazıyan, sirke sürülmüş pamukla şöminenin her tuğlasını silen biri olarak yine çok yorgun düşmüş; güneş indikten sonra yemek yemiş; hava karardıktan sonra biraz oturup  sonra uyumaya gitmiştim. Gün ağarır ağarmaz kalkmak ve gün batana kadar durmaksızın çalışmak üzere. Hemen uyudum.

Sabah, annem kolay uyanmadı. Nedenini sordum, yorgunluktan kaynaklandığını sanarak.

Gece uyuyamamış annem.  Rüzgar,  uğultular çıkararak hiç durmadan dolanmış evin içinde geceleyin.  Çatı katının açıklıklarından  içeriye her türlü seslenişte bulunmuş. Önünde savurduğu dal, odun parçalarının çarpmasından olacak kapıdan pencereden sesler gelmeye başlamış. Kapıdan sesler gelince annem kapının zorlandığını düşünmüş. Usulca aşağıya inmiş. Elinde bizi korumak için sadece ingiliz anahtarı ve kerpeten varmış.

Bir yanı mutfak görevi gören alt kattaki salonun arka bahçeye açılan kapısını geçici olarak örten eski patiskayı aralamış tüm cesaretini toplayarak. Sanki bahçede dolaşan yabancı birisi var korkusu taşıya taşıya. Arka bahçe verandasına açılan kapının önünde yatan Kontes'i görmüş. Kontes uyuklamaktaymış; ama annemin örtüyü araladığını fark edince bir gözünü açarak  anneme bakmış. Sanki göz kırpıyor gibiymiş. Sanki “Sen telaş etme. Rahatça uyu. Ben nöbetteyim” demek istercesine. Annem yukarı çıkıp bu sefer rüzgarın sesini kendine tasa ederek değil ninni ederek, içi rahat uykuya dalmış. Kontes’in bizi beklediğini bilmenin huzuruyla.

O yıl işlerin bir kısmını ertesi yaza bırakarak Ankara'ya döndük. İznim bitmişti. İlk kez kesintisiz kullandığım dört haftalık iznim tamamlanmıştı.

Denize bir kez bile giremeden Ankara’ya döndüm. Ben ağır işçiydim o yıl ve ağır işçiliğin de hakkını vermiştim. Epeyce zayıflamıştım Ankara’ya geldiğimizde. Taş tozundan, inşaat pisliğinden ellerimde oluşan  yaralar, Ankara’ya döndükten iki ay sonra iyileşebildi. Yine de ne zaman ellerime bir toz değse hassaslaşırlar.

Çeşme'den uzak olduğumuz kış ayları boyunca dağ başında bekçisiz bir sitede Kontes'in bizi kollayışını hatırlayıp, andık.  Beş, altı bayan  birkaç yaşlı erkek nüfustan ibaret  sadece iki aile olarak  yazın ıssız bir burunda, ormanla çevrili sitemizde yaşarken Kontes'in bizi nasıl da beklediğini konuştuk ertesi yaza dek. Ankara’nın kestane kokulu uzun kış gecelerinde.

Ertesi yaz izin döneminde, kalan işleri bitirmek, evi daha bir hale yola koymak üzere Çeşme’ye gittik. Babam da izin süresince bizimle olacaktı.

Kontes bizi görünce çok neşelendi. Akşamları yemek için bahçe duvarının dibinde bekliyor, kendisi için ayrılmış yemekleri iştahla yiyordu. Pişen her tavuğun kemikleri, balık kılçıkları, peynirin suyu, yoğurdun bir kısmı onundu. Onun için her gün ekmek alıyorduk yan sitenin bakkalından.

Ankara’da, Siteler’de yaptırdığımız rustikleri getirmiştik ve pencerelerin üzerine yerleştirdik. Halkaların ucundan salınan dantel perdeler, geçen yıl pencereye iğreti olarak iliştirilen eski örtülerin, pikelerin yerini alınca pencerelerin görüntüsü birdenbire değişiverdi.  Çeşit çeşit dantelden, perdeleri olan pencerelerimiz içerden de dışarıdan da çok şirin gözüküyordu. Dantellerin bir kısmı beyaz patiskanın ucuna dikilmişti.

Geçen yıl diktiğimiz ve Temmuz'u geçirirse tuttukları kesinleşecek olan fidelerimizin hepsi de Temmuz'u sağlıklı bir şekilde geçirmişler ve bu sene biraz daha büyümüşlerdi. Evin önü, yanı, arkası az da olsa yeşillenmişti.

O sabah arka tarafta kahvaltı masasını kuruyordum arı ve sinek vızıltıları içinde. Ödüm kopuyordu peynire, zeytinlere, domateslerin salatalığın, üzümün, balın  üzerine sinek ya da arı konacak diye.

Kahvaltı hazırdı; çayları bardaklara doldurup masaya getirmiştim; ama ortada kimse yoktu. Annem ve babam bir türlü ön taraftan arka tarafa kahvaltıya gelmiyor ben de masayı bırakıp gidemiyordum onları çağırmaya. Yiyeceklerin üzerine sinek konacak, arı gelecek korkusuyla. Kontes beni izliyor, verandaya çıkmaksızın ön tarafa doğru uzanan yandaki traverten zeminin üzerinde tembel tembel sabah yemeğini almaya geldiğini haber vererek duruyordu. Birden “Kontes, git annemleri çağır” dedim. Der demez de kendi kendime gülmeye başladım. Kontes annemleri çağıracaktı öyle mi?

Kontes gitti. Öylesine uzaklaştığını düşündüm Kontes’in. Birkaç dakika geçti. Kontes gelmedi. Biraz daha bekledim. Kontes yine gelmedi. Annemle babam da  gözükmüyordu. Beş dakika kadar olmuştu Kontes  ayrılalı. Hala kimse yoktu. "Çaylar iyice soğuyacak" diye düşünürken annemin söylene söylene geldiğini duydum.
“Kontes, dur, bırak paçamı” diyordu.
 Beni görünce;
-Kontes’e bu sabah bir haller olmuş. Dosdoğru yanıma geldi, elimi tutmak ister gibi patilerini uzattı. Çekiştirir gibi bir hali vardı.  Ben patisini tutmayınca ne yapacağını şaşırdı. Bu sefer paçalarımı tutmaya çalıştı, dedi.

Donakaldım. Annem bana "Kontes'in onu yönlendirmeye çalıştığını, ona bir şeyler anlatmak istediğini" anlatıyordu.  Benim onu çağırdığımı Kontes’in kendisine anlatmaya çabaladığını bilmeksizin.

Şaşkınlığım geçer geçmez gülmeye başladım ve “O sizi kahvaltıya çağırdığımı anlatmak istiyordu sana” dedim. Anneme, "Kontes’ten kendilerini çağırmasını istediğimi" söyledim. Arkasından da kendimizi tutamayıp gülmeye başladık.

Kontes çok zekiydi. Ondan ne istediğimi anlamıştı ve anlatmak için de yapabileceklerini fazlasıyla yapmıştı.

Güneşin batışını seyretmek için üzerinde bulunduğumuz yarım adanın sınırlarını oluşturan, denize dik yarın kenarındaki sanki sinema koltuğu gibi yan yana ve oturmaya elverişli yapıdaki kayalara gidiyorduk birkaç akşamdır. Artık bu tür güzellikler ile ilgilenir, ara sıra başımızı işimizden kaldırır olmuştuk bu yıl.

Çok nefis bir manzara vardı tam karşımızda.  Güneş denizde, Sakız Adası'nın tepelerinin üzerinde batıyordu ortalığı kızıl tonlarına bürüyerek. Kızılın her katmanı, sarının yumurta içi gibi olanı, pembenin yedivereni, turuncunun katmerlisi gökyüzünde geziniyor; bulut oluyor; salkım saçak dökülüyordu Sakız Adası tepelerinden gri denize.

"O akşam,  güneşin batışını  dik kayaların üzerindeki yardan aşağıya inerek izleyeceğimizi ve böylece ilk kez deniz kenarına da inmiş olacağımızı" söylemiştik bizden önce yola çıkan babama. Babam, yan siteye uğrayacak, bazı işler için oradaki usta ile görüşecekti güneş batırmaya gelmeden önce. Biz de gün batımına az kala işleri bırakıp, güneşin batışını izlerken  oturduğumuz kayalara gittik  annemle.

Gün batımlarını izlediğimiz beyaz kayalara gelince babama bakındım gelmiş olmasını umarak. Babam gözükmüyordu. Yan sitenin yoluna göz attım; ancak etraf ardıç çamıyla dolu olduğundan babamı kolayca görememem kuvvetle muhtemeldi.
Rüzgar yine olanca kuvvetiyle esiyordu. Şapkalarımızı uçuruyor, yüzümüze kamçı gibi iniyordu. Geç kalmıştık aşağıya inmek için. İnmesine inerdik de çıkmak karanlığa kalacaktı. İrili ufaklı, basınca kayan taşla kaplı toprak yolda akşam üzeri uzunca bir tırmanış tehlikeli olabilirdi. Kızıl tilkiler de geziyordu o vakitler o yamaçlarda. İnsana zarar vermezdi tilkiler.

Kontes de bizimle gelmişti güneş batırmaya. Bizi getiriyor ve götürüyordu gün batımlarını seyretmek için akşam yürüyüşleri yaptığımızdan beri. Bir ara aşağıya baktım, deniz kenarına. Babam dik ve çıkışı zor mu zor yokuşu inmiş, koyda yürüyordu. Babama seslendim. Sesimi değil aşağıdaki babam az ötemdeki annem bile tam duyamamıştı şiddetli rüzgardan.

Babam bize arkası dönük olarak yürüdüğü için beni görmüyor; ama ben yine de sesleniyor, el kol hareketleri yaparak dikkat çekmek istiyordum.  Babam beni görmemişti. Bense, babam o sert havada, şiddetli rüzgarda aşağıda daha fazla kalmasın, güneş indikten sonra hatırı sayılır diklikteki uzun yokuşu tırmanmasın istiyordum.

Kontes, beni izliyordu. Sanki beni anlamış gibi zıplıyor, ileriye doğru yekiniyor, havlıyor ve kuyruğunu sallıyordu. Hiç planlamadığım, birdenbire kendiliğinden oluşan bir şey yaptım.
-Kontes, git babama yukarda olduğumuzu söyle, o bize bakınıyor aşağıda. Çıkmak için iyice gecikecek yoksa, dedim. Dedikten sonra da, "bir köpeğe ne rica ediyorum, nasıl anlasın da yardım etsin" düşüncesiyle kendime gülecektim ki Kontes ok gibi fırladı. Koşarak bir çırpıda aşağı indi. Sahilde arkası bize dönük yürüyen babama yetişti. Eline sıçradı; önüne geçti; yürümesine engel oldu ve başını yukarıya kaldırıp sanki burnuyla bizi işaret edercesine bize doğru havlamaya başladı. Babam anlamış olacak ki başını arkaya çevirdi. Bizi gördü. Her ne kadar aşağıdan bakınca yukarıdan denizi seyredenler oldukça küçük gözükseler de tanınabiliyorlardı aşina gözlerce.

Babama el salladık ve yukarıya çağırdık. Sesimiz ulaşamıyordu rüzgardan; ama hareketlerimiz görülebiliyordu.
 
Kontes, babamla birlikte deminki hareketliliğini terk etmiş halde usul usul yokuşu tırmandı, yukarı çıktı. Bizimle birlikte kayalardan koltuklara ilişip güneşin batışını izledi. Ağır ağır yürüyerek bizimle siteye döndü sonra da.

Geçen yaz asker olan kardeşim terhis olmuştu. O da birkaç güne kadar Çeşme’ye gelecekti.

Sabah otobüsten indiği saatte onu karşıladık ve eve geldik.  Kahvaltıya oturmak üzereydik. Çay birazdan olacaktı. Demini almasını bekliyorduk. Kontes oralardaydı.

Kontes, yavaşça kardeşimin yanına geldi. Karşısında çöktü. Sağ ön patisini kardeşimin eline doğru uzattı. Kardeşim anlamaya çalışarak Kontes’e baktı.

Annemle ben göz göze geldik ve hayretler içinde kaldık. Bir yandan da gülüyorduk. Kontes, kardeşime "hoş geldin" diyordu patisini tokalaşmak üzere uzatarak. Ne kadar çok şey öğrenmişti Kontes insanlardan. Hoş geldin demeyi, tokalaşmayı ne ara öğrenmişti.

Kontes, siteye bekçilik yapıyordu, dolayısıyla bekçinin evindeki kulübesinde yatıp kalkıyordu. Kontes'in beklenilen yavruları bu kulübede doğdu. Köpekler bir batında çok sayıda yavru doğururlar. Kontes de dokuz on tane yavruladı. Henüz gözü açılmamış yavruları görmemiştik bile. Kontes şefkatli bir anne olarak artık sadece yemek vakti kapımıza geldiğinden "biz onu görmezsek de aç kalırsa" korkusuyla bahçe kapısının sokak bölümüne koyuyorduk yemeklerini.  Kontes, sessizce gelip yemeğini yiyor ve yavrularının yanına dönüyordu.

O gün, yan sitenin bekçisi bize ısmarladığımız balıkları getirmişti. Yavruları olan Kontes’i düşünerek fazladan iki tane balık sipariş vermiştik. Henüz köpeklerin balıklardan çok hoşlanmadığını bilmiyorduk. İri balıklardan ikisini Kontes ve yavruları için ayırdık. Kontes gelmeden de kapının önüne bırakmadık. Kediler alıp gitmesin diye.

Kontes geldiğinde balıkları önüne koyduk. Kontes, dokunmadan balıklara baktı, sonra dönüp bize baktı, biraz uzaklaştı. Döndü geldi; bir balıklara bir bize baktı. Balıkları dişlerinin arasına aldı aldı yere attı.

Yaptıklarına hiçbir anlam veremiyorduk. Balıkları bırakıp tekrar uzaklaştı. Gezmeye gitti sandık. Anlaşılan biraz dolaşıp yeniden bizim kapıya geldi. Balıkları yemek için istekli görünmüyordu. Bir kez daha balıkları bırakıp gitti. Başka yemek bulamamış olacak ki geri döndü, balıkları aldı. Yavrularını beslemek için uzaklaştı. Komşu site bekçisinden köpeklerin balıklardan pek hoşlanmadığını öğrendikten sonra bir daha Kontes’e balık vermedik.
Sitedeki evler tam anlamıyla bitmediği için sitede daima tadilat, onarım işleri sürüyordu. Bu işleri, arkası kesilerek yük taşımak için uygun hale getirilmiş, motoru kendince hırıltılı bir ses çıkaran kırmızı Anadol kamyonetin sahibi olan usta yapıyordu.

Kontes, ustayı ilk gördüğünde site sakini olmadığını anladığı için biraz havlamış, asabi bir yapısı olan usta da Kontes'e hayli sinirlenmişti. Bekçiden öğrendiğimize göre Kontes, yavrularını beslemek için bırakılan yemekleri yemek üzere yuvasından ayrıldığı sırada Kontes’e kızgın olan bu usta, tüm yavruları kamyonetin arkasına doldurmuş ve yuvasına dönmekte olan Kontes'in gözü önünde yavruları başka bir yere taşımış. Kontes, kamyonetin arkasından gücü tükeninceye kadar koşmuş; ama kamyonet arayı açarak gözden kaybolmuş.

Biz bu olanları görememiş ve müdahale edememiştik. Çünkü o gün gerçekleşen güneş tutulmasını seyretmek için hepimiz denize inen dik yokuşun civarında, burnun sarp kayalıklı ve çalılı uç kısmındaydık. İsli camlar, renkli şişe kırıkları, özel gözlüklerle güneş tutulmasını ilk kez açık alanda, ortalığın kararmasına tanık olarak izleyecektik. İzledik de.

Kontes, yavruları götürüldükten sonra kedere büründü. Gözleri mahsun mahsun bakıyordu. Her yeri kokluyor; günde kaç kez kamyonetin gittiği yoldan geçerek yavrularına ait bir iz bulmaya çalışıyordu. Ne Kontes ne de bizler yavruların izini bulamadık. Neredeler ve ne oldular hiç öğrenemedik. Kontes'in kederi bizi de üzüyordu; ama bir şey yapamıyorduk.

Yavruları kırmızı kamyonete doluşturularak uzaklaştırıldıktan sonra artık kulübesinde pek durmayan Kontes, sokak kapısının önünde yatıyordu. Az önce yemeğini yemişti. Üstüne öğle uykusu çekmek istemişti belli ki. Birden hırlayarak kalktı. Deli gibi havlamaya başladı. Huzursuzluğu giderek arttı; çılgın gibi sitenin girişine doğru koştu. Onun arkasından bakakaldık. Ne olmuştu Kontes'e de uyuklarken birdenbire vahşice hırlayarak kalkmış ve çılgınlar gibi havlayarak koşturmaya başlamıştı. Durup dururken sadık ve koruyucu tabiatının dışına çıkarak saldırgan ve korkutucu bir görünüme bürünmüştü.

Kontes'in yavrularını götüren kırmızı Anadol kamyonetin, sitenin kapısından girdiğini gördük. Kamyonetin motorundan çıkan hırıltılı sesi de artık duyabiliyorduk.

Birkaç kez daha bu kamyonet gözükmeden Kontes’in motor sesini duyar duymaz çılgına döndüğünü, hırlayarak, deliler gibi koşup kamyonete doğru hamlettiğini görünce Kontes'in motor sesini ve kamyoneti çok iyi tanıdığını, emzirdiği yavrularını yuvasından çıkarıp kim bilir nerelere götürüp bırakan hoyrat elin direksiyondaki el olduğunu çok iyi  bildiğini anlayıp, analık hislerinin bir köpekte de ne kadar derin olduğunu yakından gördük.

Kontes,  kırmızı Anadolu ve sürücüsünü hiç affetmedi. Kırmızı Anadol kamyonetin motor sesini ne zaman duysa çıldırdı; hırladı; deli gibi koşturdu.

O yıl iznim bitince yeniden döndüm Ankara'ya. Ertesi yıl gelmek üzere.

Ertesi yıl Kontes sitede yoktu. Bekçimiz yeni kurulan başka bir sitede işe başlamış, Kontes'i de beraberinde götürmüştü.

Kontes'i görmek istiyorduk. Yürüyerek yirmi dakikada ulaşılan, denizden yüksekçe, sarp bir yokuşla çıkılan eski bekçimizin çalıştığı siteye gittik. Tabiat içinde bir siteydi burası, Soğuk Koy’a bakıyordu.  Deniz kenarındaki yamaçlardan yürüyerek yolu uzattık  oraya giderken.

Martılar denize dik yamaçlara yuva yapmışlardı. Kıyıdaki sığ suların dibinde genişçe bir taşlık uzanıyordu. Turkuvazdan laciverte, cam göbeğinden yeşile çalan her tonda renge bulanmıştı deniz. Ebru kağıdı batırılacak kabın içindeki su gibiydi deniz suyu. Renkli ve canlı.

Kıyıdaki sığ suların dibinde bir plaka gibi uzanan çatlamış toprağı andırır kesik kesik kayaların üzerine yapışmış  deniz minareleri, midyeler, çatlakların arasında gezinen ufacık balıklar  bir akvaryuma bakıyormuşuz hissini veriyordu. Martılar, yuvalarının yakınlarında yabancıları gördüğü için huzursuz olmuş; başımızın üzerinde çığlıklar atarak dönüp duruyor, kavisler çiziyordu.

Siteye girdik. Her sokağı adım adım gezdik.  Bırakılmış bir yemek kabı var mı diye her kapının önüne baktık Kontes’i bulmak için. Her gölge veren  ağacın altına merakla bakındık. Kontes ortalarda yoktu.

Sitenin sınırlarını belirleyen çit epeyce yukarılara uzanıyordu. Üst kısımda öyle çok ağaç da yoktu birkaç zeytin ve mimoza dışında. Daha çok boz toprak hakimdi görüntüye. Boz toprağın üzerinde bir köpek kulübesi vardı. Koşar adımlarla hafifçe yokuşlu toprak yolu tırmandık.

Kontes, köpek kulübesindeydi. Yan yatmıştı. En az dokuz on tane yavru, Kontes’in karnı boyunca sıralanmıştı. Kontes yavrularını emziriyordu. “Kontes” diye seslendik sadece, yaklaşmadan. Bu ona selam verişimizdi. Yanına yaklaşmadık, kalkmasın, yavrularını doyursun diye.

Bize mi öyle geldi bilmiyorum; ama bizi görünce Kontes’in gözünde beliren ışıltıyı hepimiz  fark ettik. Kontes, hem yavrularına kavuşmuştu hem eski dostlarına.

Kontes iyiydi. Yavruları vardı. Güvendeydiler. Biz de çok mutlu olmuştuk bu görüntüden.

En mutlu eve dönüş yollarından birisindeydik dönerken.  Kontes'i yeni yuvasında, yeni yavrularıyla bırakırken içimiz çok rahattı.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 2009 

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci