23 Eylül 2012 Pazar

Çünkü O Benim Yarım, Ben Onsuz Yarımım

Yağmur nasıl da yağıyordu Ankara’ya Nisan’ın kokularını saça saça. Baharın çiçekleri çoktan açmış, sitelerin bahçelerindeki ağaç dallarına beyaz köpükler gibi konmuştu. Japon elmalarının yakında kahverengiye yüz tutacak taptaze koyu yeşil yaprakları, bahar dallarının kirli beyaz renkli çiçeklerini bastırmaya bile başlamıştı. Güneş bir görünüp bir kayboluyor, hava ısınmış gibi yaparken soğuyuveriyordu Nisan’ın son günlerinde.  
Hızla yağan yağmurun altında işten çıkanlar, koşturarak yürüyordu epeyce uzakta duran servislere. İyice ıslanmışlardı.  Yanına şemsiyelerini almamış olanlar “İndikten sonra eve nasıl gideceklerini” düşünüyor, ince kaban giyinmişler de “Neden kapüşonlu,  kalın bir şey giymediklerine” söyleniyorlardı, saçlarından damlayan sularla ıslanan koltuklarına otururken.
 Uzunca bir yol kat ediyordu evlerine kadar servise binenler. Bahar yağmurunun giderek daha sert düşen damlaları, delercesine  iniyordu aracın  üstüne. Hışımla camlara vuran damlaların çıkardığı ses, bir an önce evde olmak isteği uyandırıyordu.
İneceği durağa yaklaşınca Ayşe, oturduğu koltuktan öne doğru hamlederken servisten sesler yükseldi.
-Şu kenara park etmiş bekleyen araba senin için mi? Eşin mi gelmiş yine? Eşin ıslanmanı istemediği için arabayla seni almaya gelmiş galiba, diyerek kıh kıh diye sırıttı Halide. Dışarıyı görebilmek için hep oturduğu şoförün arkasındaki koltukta iki büklüm halde çırpınıyordu.
Ayşe, yağmur damlalarının sızıntılar oluşturduğu camdan neredeyse görünmeyen dışarıya merakla bakanların dediklerine aldırmamaya çalışsa da sorular arsızca üsteleniyor, arabada bekleyenin Ayşe’nin eşi olup olmadığı ille de merak ediliyordu.
Erken kararan kış günlerinde, Ayşe servisten inerken ortalık enikonu karanlık olduğundan beklerdi Ayşe’nin kocası, Ayşe’yi indiği durakta. Ayşe ve Yüksel’in şehir merkezine uzakça kalan evine çıkan dik, uzun yokuş boyunca ne tek bir sokak lambası, ne de ışığı yanan bir ev vardı. Etrafta kalabalık sürüler halinde dolaşan epeyce köpek olduğundan, Ayşe ürküyordu tek başına, aydınlatması olmayan karanlık caddede yürümeye. Oldum olası köpeklerden korkardı zaten.
Ayşe’nin eşinin beklemesine uluorta laf atan servistekiler,  servis, Ayşe’nin durağına geldiğinde oturdukları koltuklardan başlarını neredeyse dizlerine kadar eğerek servisin pencerelerinden yola bakar ve Ayşe’nin eşinin gelip gelmediğini yetikler olmuşlardı. Tam o durakta sorulan tek soru vardı; günler uzayıp ortalık aydınlandıktan sonra bile:
-Eşin bugün seni beklemiyor mu Ayşe? Neden gelmedi bugün? Artık gelmeyecek mi?
Ayşe, yapacak başka işi olmadığı için kendine bu tür merakları iş edinenlerin sorularına aldırış etmese de, bu soru ısrarla sorulur ve kesinlikle cevap beklenir olmuştu. Ayşe hoşlanmamaya başlamıştı bu densizlikten.
O gün sabaha kadar yağmur yağmıştı. Gün boyunca da gökyüzü kapalı kalmış, yağmur serpelemişti. İş çıkışında hızlanan yağmur, Ayşe servisten inerken iyice şiddetlenmişti.  İşten dönen eşi, biraz sonra servisten ineceğini bildiği için ıslanmasın diye Ayşe’yi beklemeye başlamıştı, yol kenarına park ederek. Daha Ayşe arabayı görmeden servisteki meraklılar, Yüksel’in arabada beklediğini fark edip, Ayşe’ye boşboğazlılara özgü laflar etmeye koyuldular. “Kendilerini neden bir karşılayan yok da Ayşe yağmurda bile karşılanıyor” diye hayıflananların sesleri çoğalmaya başlamıştı Ayşe inerken. “İnsanların başka işleri yok anlaşılan” diye düşündü Ayşe, bu tuhaf çekememezlik karşısında.
Ertesi gün Halide, Ayşe’nin ziyaretine geldi öğle tatilinde. Her zamanki gibi hiçbir sebep yokken sırıtıyordu kendi söyleyip kendi gülen, geçkince Halide. Daha odanın kapısından girerken:
-Eşin bugün de durakta seni bekleyecek mi, diye sordu.
Ayşe, cevap vermedi densizce bulduğu bu soruya. Önce ne söylesin bilemedi Halide’ye. Sonra aniden kesin kararlı bir bakışla Halide’ye dikti gözlerini Ayşe. Ayşe’nin de soruları olacaktı cevap niyetine bu kadıncağıza. Beklemediği bir konuşma bekliyordu hala durduk yerde kocaman gülen Halide’yi.
-Siz evlendiğinizde eşin Ergun Bey çalışıyor muydu, diye sordu Ayşe.
Kadın afallamış bir yüz ifadesiyle baktı hiç beklemediği bu soru karşısında. Onun beklediği bir cevap vardı; ama Ayşe cevap vermek yerine soru sormuştu. Halide’ye.
-Elbette çalışıyordu. N’apacaktı çalışmayıp da. Üniversitede asistandı.
-Çalışandı yani. Aylık belli bir geliri vardı eşinin. Sen de çalışıyordun tabii.
-Evet.
-Evi geçindiren Ergun Bey miydi, sen miydin? Yoksa birlikte mi geçindiriyordunuz?
-Tabi ki Ergun’du Ayşecim. Erkek o, evini geçindiremeyecekse neden evleneyim onunla.
-Hani olur ya,  Ergun Bey siz nişanlıyken birdenbire hiç yoktan işinden olsaydı, aniden işsiz kalsaydı onunla yine de evlenir miydin?
-Hiç o durumda evlenilir mi ayol, tabii evlenmezdim. Sıkıntıya gelemem ben.
-Peki, daha ucuza çalışacak kişiler olduğu için eşinin anlaşması yenilenmese ve bir günde işsiz kalsaydı, evi sadece senin maaşınla çevirmeye tahammül gösterir miydin? Evin geçimini tek başına üstlenir miydin?
-Olur, mu hiç canım, sen de. Nasıl konuşuyorsun böyle. Erkek adam çalışır, evini geçindirir. Tek maaşla olur muymuş hiç geçim. Hem de kadının parasıyla. Benim maaşım benimdir. İster harcarım, ister çula çaputa veririm, ister biriktiririm. Ama koca maaşı eve harcanır.
-Evi sen geçindirmek istemezdin yani değil mi? İlle kocan çalışacak ve evi o geçindirecek.
-Tabii Ayşecim, normali bu.
-Diyelim ki normali bu ancak tam evlenmek üzereyken, nişanlıyken çalıştığı özel üniversite eşinin sözleşmesini sonlandırsaydı, sen nişanlınla evlenmez miydin yani?
-Amaan canım soru mu şimdi bunlar. Evlilik için gereken temel koşullar var. Onlar olmazsa mutlu olunur mu hiç?
-Yani fedakârlık yapamazdın öyle mi, diye üsteledi Ayşe.
-Canım daha baştan fedakârlıkla başlarsan sonu ne olur? Hadi hiç iş bulamazsa ne olacak?
-Hiç iş bulamasa da “Ben nişanlımı seviyorum ve benim kazancımla evimizi geçindiririz” demezdin yani?
-Ayşe,  bunlar çok saçma, kim der ayol böyle bir şeyi.
Ayşe cevap vermedi, güldü sadece.
-Eşin sana evde her konuda yardım ediyordur, değil mi Halide?
-Ediyor tabi. Edecek elbette.  Hayat müşterek.
-Masayı kuruyordur, yemekten sonra masayı topluyordur, alışverişi o tek başına yapıyordur.
-Ergun masa da kurar, yemek de yapar. Alışverişe gitmem ben. Ben sadece üst baş almaya giderim kızlarla. Ergun’u da götürmem yanımda. Sıkılıverir o, ben elbise, ayakkabı denerken. Söylenmeye başlar sonra.
-Kahvaltı da hazırlıyordur mutlaka sabahları size, dedi Ayşe.
-Evet,  hepimizden önce Ergun kalkar. Yumurtaları bazen haşlar bazen sahanda yapar. Çayı demledikten sonra bizi uyandırır. Biz de iyice uykumuzu almış olarak kahvaltıya otururuz.
-Seyahate çıkarken de her şeyi kocan hazırlıyordur Allah bilir.
-Ben kendi bavulumu hazırlarım, kızlar da kendilerininkini. Ergun’un yanına ne alacağına hiç karışmam. Koca adam, bavulunu da hazırlasın artık di mi ama. Akşamdan Ergun bavulları arabaya yükler, bagajı doldurur. Çok erken kalkar,  yola çıkarız. Ergun hepimizden önce kalkar hafif bir kahvaltı hazırlar, tostları yapar. Yolluklarımızı arka koltuktaki soğutucuya koyar.
-Evde bilgisayar başında oyun oynar mı Ergun Bey?
-Oynar ama geç vakitlerde, evdeki işlerini bitirince.
-Faturaları kim yatırır sizin evde Halide? Kim takip eder aylık ödentileri? Dekontları kim dosyalar?
-Ay, Ayşecim evin erkeği ne güne duruyor. Tabii ki tüm faturaları Ergun yatırır. Ben bankalara gidip sıra bekleyecek değilim ya. Eve gelince de dekontları dosyalar.
-Buzdolabında ne var ne yok, çürüyen, kokan var mı diye kim kontrol eder? Sen mi Halide yoksa kocan Ergun mu? Evde ne bitmiş, ne kalmış kim yetikler yani kolaçan eder?
-İkimiz de yaparız bunu. Ergun eve gelmeden önce ekmek almak için alışveriş yaptığından o daha titizdir bu konuda.
-Her akşam yemek yapmıyorsundur değil mi Halide, ille de masada salata da olsun, zeytinyağlısı da olsun demiyorsundur?
-Ay çok isterim Ayşe ama diyemiyorum. Eve külçe gibi gidiyorum bütün günün yorgunluğunun ardından. Evlilik programları daha bitmemiş oluyor gittiğimde. Onlara bakıyorum önce. Biraz oturup dinleniyorum böylece. Sonra sofraya oturuyoruz. Bazen iş yerine gelen, ev yemekleri yapıp satan kadınlardan hazır yemek alıyorum. Hafta ortası gibi yemekler bitince pide filan getirtiriz yakındaki kebapçıdan. Daha da olmazsa makarna pişiriyorum. Ergun yaparsa salata olur masada yoksa kim yıkayacak, kurutacak onca yeşilliği? Rendeleyecek, rondodan geçirecek, incecik doğrayacak?  Dizilerim kaçar sonra.
Ayşe daha üstelemedi. Gözlerini Halide’nin gözlerine dikti ve:
-Biz nişanlandıktan bir süre sonra Yüksel’in çalıştığı özel üniversite sözleşmesini yenilemedi. Orada en uzun çalışanlardan biriydi Yüksel. Yerine eşimin yarı ücretinden de aza çalışacak birisini buldular hemen. Tazminatını da kolay kolay alamadık eşimin. İki yıl uğraştık tazminatını alabilmek için. Bu arada ben aklımdan dahi geçirmedim eşimin işsiz olduğunu ve bunun sorun olacağını. Bunun yerine elime kâğıt kalem alıp hesap yaptım. Evin aylık giderini belirledim, faturaların tutarını saptadım. Sabit giderleri belirledikten sonra “Elimize kalanla da geçineceğiz” dedim. Bu arada eşim de iş bakıyordu ama iş bulmanın ne kadar zor olduğunu biliyorsun. Evlendikten sonra bir de taksit ödemeye başladık. Çok fazla taksit ödeyemeyeceğimiz için zorunlu olanlar dışında tek bir yeni eşya almadık. Eşimin bekârlık eşyaları, mobilyaları ile yetindik senelerce. Yüksel’in bekârlık buzdolabı o kadar eskiydi ki rengi sararmıştı ve su sızdırıyordu. Neredeyse on yıllık evliyken yeni bir buzdolabı alabildik. Eşimin arabası eski model ucuz bir arabaydı. Uzun yollarda yazın sırılsıklam olurduk terden. Çünkü kliması yoktu. Pencerelerini açardık arabanın ama hızın da etkisiyle içeri dolan uğultudan serseme dönerdik. İlk yıllar üst baş alamadık hiç. Eskilerimizle yetindik. Şık durmuyorlardı ama idare etmesini bildik. Bir kez bile “Ben eski giyiniyorum” diye dert etmedim. Eşim ne yemek yapmasını bilir ne de sofra kurup toplamaya alışık. Oturup yemeğin gelmesini bekler. Yemek konusunda en ufak yardımı dokunmaz bana. Ama ben yine de “Neden hep ben yapıyorum” demem. Salata yapmadan asla sofra kurmam. Eşim abur cubura düşkün olduğu için akşam yemeklerinde doğru beslensin isterim. Mutlaka sebze yemeği yaparım. Sabahları da domates, salatalık, maydanoz yıkar bırakırım bir tabakta, kahvaltısında yesin diye, evden çıkmadan. O benden sonra çıkıyor malum. Bir de kişniş tohumları, çörekotu koyduğum küçük bir kâse bırakırım masaya. Şifa olsun diye. Buradaki bankada saat sabah ondan önce kuyruğa girer, evin bütün faturalarını yatırırım. Böylece evin hesabını kitabını da ben tutmuş oluyorum. Tüm faturaları, dekontları ben dosyalarım. Hangi fatura ne zaman yatacak, aidatımız ödendi mi, günü geldi mi, geçti mi ben takip ederim. Eşim doktora gitmeyi hiç sevmez, çocuk gibi direnir doktora gitmemek için. Ne yapar eder senede en az bir defa onu sağlık kontrolüne zorla götürürüm.  Yüksel kendini korumayı da bilmez. Pencereleri açar, cereyanda oturur ve üşütür. Sık sık cereyanda mı değil mi diye kontrol ederim onu. O eve girer girmez ya masa başına geçip yemeğini bekler ya da oyun oynar. Ben de mutfağa geçer, yemekleri yaparım her gün. Makineleri ben doldurur ben boşaltırım. Çamaşırları ben asarım, toplarım, ütülerim.  Hasta olsam çorbamı kendim yapmak zorunda kalırım. Yüksel çorba bile yapamaz zira. Elinden gelmiyor. O yüzden kızamıyorum ona. Yoksa ne kadar iyi olurdu salata yapsa, hiç olmazsa bir çorba olsun pişirebilse, ara ara ütünün başına geçse. Ama hiç gelmiyor elinden. Evimizin eşyalarını seneler sonra birlikte aldık. Yüksel bir üniversitede tekrar hocalığa başladıktan sonra. Ben kazancımı asla benim param olarak görmedim. Kendime doğru dürüst bir şey almayı bırakalı da çok oldu. Önce evimiz için harcarım paramı. Artarsa turlara gideriz eşimle birlikte. Yurt içinde, bazen de yurt dışında.    
Ayşe, gizli bir bakış attı Halide’nin yüzüne. Halide uzaklara gitmiş gibiydi. Hayretle açılmış ağzı ve kocaman olmuş gözleriyle inanmak istercesine dinliyordu Ayşe’yi. Dinledikleri sanki yaşanılmışlar değil de bir masal gibi gelmişti ona belli ki. Yüzündeki o sırıtkanlık kaybolmuş, her zamanki merakı yerini hayrete bırakmıştı. Allak bullak bir ifade tüm yüzünü kaplamıştı. Ayşe, daha üstelemek istemedi. Sıralayacağı daha çok şey vardı ama bu kadarının Halide’ye yeterli olacağına emindi.
-İşte Halide, ben yılın her günü bunları yapıyorum. Eşim de tüm bunları yapan eşini yılın yağmurlu birkaç günü araba ile karşılıyor.
Halide, sadece bakıyordu. Hiç duymayı beklemediği şeyleri duymuştu belli ki. Saygının, sevginin sigortası olduğunu sanki ilk kez anlıyormuş gibi bakmaya devam ediyordu. Kendi doğrularının başkalarının doğruları olmayabileceğini anlamak, Halide için yeni bir duyguydu. O, herkes eşine aynen kendi gibi davranıyor sanıyordu. Paylaşmayı gerçek anlamda yaşamak, gerekirse seve seve fedakârlıkta bulunmak, ben değil biz olarak düşünmek gibi kavramları hatırlamak, Halide’nin tadını kaçırmıştı.
-Halide, tüm bunları severek ve isteyerek yaptım ben. Çünkü eşim, benim yarım. Ben, onsuz yarımım.
Kendisini asla eşinin yarısı, eşini de kendisinin yarısı olarak görememiş Halide hızla kalktı.
-Ben aşağıya sağlık birimine gidiyorum. Ya şekerim düştü ya tansiyonum gibime geliyor. Bir baktırayım.
Sırıtkanca gülümseyişin çoktan kaybolduğu allak bullak olmuş yüzü bir anda solmuş görünen Halide’nin arkasından gülümseyerek bakan Ayşe, yarın, hafta sonunun ilk günü yapacakları alışveriş listesini tamamlamak üzere önünde duran küçük kâğıda eğildi.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 2010
Paylaş :

2 yorum:

  1. Ardı ardına bir solukta okudum güzel yazılarını..
    muhteşem bir hayat dersi..
    ve keşke daha çok kişiye ulaşsa..
    Sevgili AcemiDemirci..eline..emeğine..yüreğine sağlık..
    Ayşe ve Yüksel'e ömür boyu,bundan önce de olduğu gibi..bundan sonra da.. sevgi ve saygıyla dolu dolu bir yaşam dilerim..

    meraklı bakışlar..daha çooook servis arabası camlarından iki büklüm eğilecekler..:)))))))))

    (aramızda kalsın sanki bir yerlerden tanır gibiyim kendilerini..:))

    İnsan ilişkilerinde Sevgı ve Saygının yeri ve anlamı çok büyük..
    ve günümüzde bu iki kavramı insanlar hoyratça kullanır oldular..

    Ayşe ve Yüksel'in o Saygı ve Sevgisinin gerisinde..insani donanımları ve muhteşem bir aile görgüsü olduğundan eminim..ne mutlu onlara..
    Allah, gördüklerinden..bildiklerinden ve birbirlerinden ayırmasın..

    YanıtlaSil
  2. Sevgili naile,

    Ben de onları tanıdığına eminim:))

    Her şey emek istiyor.
    Başlamak, yürütmek, insan kazanmak, kazandıklarımızı korumak.

    Emek vermek de zevk aslında.
    Yeter ki başka lüzumsuz kuruntular ve bir yerlerden çatlak bulup içimize sızmış bencilleşmeyi körükleyen duygular baskın gelmesin.
    "İnsanız, insana ne yakışırsa bir insan olarak onu yapayım" düşüncesi hakim olsun.

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci