18 Eylül 2012 Salı

Küçük simitçi, güngörmüş demirci ve kunduracı

Küçük simitçi,  güngörmüş demirci ve kunduracı
Öylesine başını uzatmıştı dördüncü kattaki penceresinden. Hem dışarı bakmak hem de biraz hava almak istemişti sıcaktan bunaldığı bugünde. Dolmuşlarla, otomobillerle dolu caddede karşıdan karşıya geçmeye çalışan küçük bir oğlan gördü. Kocaman bir simit tablası taşıyordu başında oğlan. İki eliyle tablayı kavrarken yavaşlamış araçların arasından karşıya geçmek için çırpınıyordu. Çocuk, karşı kaldırıma geçince ellerini tabladan çekti. Birkaç adımdan sonra bas bas bağırtısı çınladı tüm caddede. Simiiittçiiyyyaaaaeee.
Kadın, biraz daha eğildi pencereden. Ne güçlü bir sesi vardı bu simitçi çocuğun. Öylesine gür çıkıyordu küçük oğlanın sesi sanki elinde bir megafon tutuyor da ona bağırıyordu. Mahallenin öte ucundan duyuluyor olmalıydı bu küçük simitçinin büyük sesi.
Emekli müzik öğretmeni Nuriye, çocuğa bakakaldı. Sesin kaç oktav olduğunu kestirmeye çalışırken. O son harfleri nasıl da usta bir gırtlak oyunuyla çıkarmıştı küçük simitçi. Dümdüz bir “simitçi”  çığlığı değildi çocuğunki. Basbayağı nağmeli bir çığırtkanlıkla haykırıyordu çocuk. Gür mü gür sesiyle, tek kelimelik bir şarkı söyler gibiydi sanki “simiittççiiyyyaaaaee” derken. Emekli müzik öğretmeni Nuriye, çocuk gözden ırak olana kadar ardından baktı. Dünyanın parasını kazanan pek çok şarkı söyleyenden çok daha güçlü bir sesti bu bir simit satarak birkaç kuruş kazanacak küçük oğlanın sesi. Başını içeri çekip, koltuğuna yürürken hala çocuğun sesini duyabiliyordu. Çocuk çoktan gözden yitmişti; ama sesi Nuriye’nin odasında çınlıyordu. Koltuğuna oturdu, televizyonu açtı. Çocuğun gür sesi karşısında televizyonun sesini işitemediğinden kumandaya uzandı Nuriye.
Klasik Türk müziğinin en ünlü icraatçılarından, radyodan emekli Salim, hasta yatağında uzanıyordu. Kulağına bir ses gelir gibi oldu uzaklardan. Ses giderek yaklaştı. Küçük bir oğlan çocuğunun sesi olduğu belliydi. Hafifçe gözlerini araladı Salim. Çocuğun sesi, aldığı ilaçlardan daha iyi gelmişti bir an için nefesinin tıkandığı göğsüne. Sese kulak kabarttı. Ne yanık bir seslenişi vardı küçük simitçinin. Haykırdığı tek bir sözcüğü öylesine içten, öylesine nağmeli ünlüyordu ki o an onu işitenlerin tümü bu çocuğun sesine kulak veriyor olmalıydılar. Kalkmak istedi hasta yatağından. Pencereye koşup çocuğa seslenmek, onu evine çağırmak ve yapabilirse sanatçı yapmak, elinden tutmak istedi. Ne güzel söylerdi bu ses klasik Türk müziği eserlerini.
Dirseklerinin üzerinde doğrulmaya yeltendi Salim. Beceremedi. Yabancı bakıcısına seslendi. Kız koşturarak geldi öte odadan Salim’in yanına. Salim, kırık dökük cümlelerle anlatmaya çalıştı derdini. Bakıcı kız, az bildiği Türkçesi ile “ilaçlarını almak istiyorsa henüz vaktin gelmediğini” söyledi Salim’e. Salim, anlatamadı bir türlü kıza dışarıdaki simitçi çocuğu yanına çağırmak istediğini. Çocuğun sesi giderek duyulmaz olurken Salim’in gözlerinden iki damla yaş aktı.
Başının üstündeki beyaz, kirlice patiska ile örtülmüş simitçi tablasıyla sokak sokak, mahalle mahalle  simit satmak için haykıran çocuğun sesi bir dubleks teras katından duyuldu. Terasta güneşlenen kadın, gözlerini kapamış, kemiklerinin kalsiyum ile dolması için şezlonga uzanmıştı. Kulağına gelen sesi duyunca biran canı taze bir bardak çayın yanında çıtır çıtır, bol susamlı simit yemek istedi. Sonra çocuğun sanki bir şarkı söylüyormuşçasına simitçi diye seslenişi karşısında gözlerini iri iri açtı. Ne güzel bir sesti bu böyle. Ne güçlü bir haykırıştı. Besbelli ki bir çocuk sesiydi; ama tüm sokağı doldurmuş, yüksek bloklarının teras katına kadar çıkmıştı.  Hemen kalkıp terastan çocuğa seslenmek istedi. Kocası bir müzik kayıt şirketi sahibiydi ve bu çocuğu mutlaka dinlemeliydi. Çocuk, çok iş yapan bir popçu olabilirdi. Kocası da çok kazanırdı böylece. Beyaz plastik şezlongdan kalkıp terasın demirlerine koştu. “Simitçi” diye seslenmeye başladı çocuğa. Kadının sesi o kadar zayıftı ki apartmanın alt katında oturanlar bile duyamamışlardı belki simitçiye seslenişini. Kadın, çocuğun ardından bakakaldı. Hayalleri birkaç blok ötedeydi ve sesini ona duyuramıyordu müzik şirketi sahibinin karısı.
 Durmaksızın bağırıyordu “simiitttççiiyyyyaaaee” diye küçük oğlan. Çın çın çınlıyordu sesi yollarda.
Sıcak mı sıcak yaz gününde, öğleden sonra tenis kulübünde ödül töreni vardı o gün. Bir gençlik dergisinin düzenlediği yarışta haftalarca birinci olmak için kapandıkları bir evde  yaşamış ve yaşarken de müzik eğitimi almış yarışmacılar, elene elene son üçe kaldıktan sonra  birinci olan işte bugün burada açıklanıyordu.  Sunucu, birinciyi açıkladı, bin bir nazdan sonra. Birinci gözyaşlarıyla sahneye çıktı. Ödülünü aldı. Bir de şarkı söyleyecekti sahneden ayrılmadan. Törenin kapanışı bu şarkı ile olacaktı. Sıkı sıkı tuttuğu ödülü elinde, şarkısını söylemeye başladı yarışın birincisi. Herkes susmuş, birinciyi dinliyordu. Şarkının sade bir girişi vardı. Geriden hafif bir gitar sesi geliyordu yalnızca. Birinci, gitar sesi eşliğinde ilk dizesini okudu şarkının.
Tenis kulübünün mazılarla çevrili sokak çitinin berisinden bir çocuk sesi duyuldu. “Simiitttçiiyaaaaee” diye bağıran. Yarışma birincisinin sesini bastıran bir ses doldu yemyeşil alanda yapılan tören yerine. Çocuk, üç beş kez daha haykırdı üst üste simitçiiyyyaaaee diye. Yarışma birincisinin sesi duyulmuyordu neredeyse elinde bir mikrofon olmaksızın çığırıp, bağıran simitçi çocuğun sesi yanında. Dinleyiciler arasında bulunan jüri üyelerinden  biri;
-Yoksa biz yanlış birini mi birinci yaptık, diye şaka yaptı yanında oturan diğer jüri üyesine.
Başında hala satılmamış onlarca simit olan çocuk, acele acele yürüdü tenis kulübünün duvarları boyunca. Daha kalabalık bir yere ulaşmak, yakındaki dershane dağılmadan dershanenin önüne gidip, simitlerini satmak istiyordu. Simit satarak karınlarının doymasını sağladığı çocuklardan kazandığı para ile evde beş çocuklu dul annesinin ve kendisinden küçük dört kardeşinin karınlarını doyurmak üzere ekmek almak için.
Dershanenin dağılma vaktine az kalmış olmalıydı. Diğer simitçilerden önce gidip, hemen dershanenin kapısının dibinde durmalıydı. Neredeyse koştururcasına yürümeye başladı. Telaşından kaldırım çalışması yapılan yoldaki yerinden sökülmüş bordür taşını göremedi. Ayağı takıldı koca taşa. Tökezledi. Küçük elleri hemen başındaki tablaya gitti. Yalpalarken hala tablasını tutmaya çalışıyordu. Taşın üzerine boylu boyunca uzanırken tablasının düşüş sesini duydu. Taşa çarpmış dizlerinin acısıyla büzdüğü gözlerini açıp baktı. Simitler yere saçılmıştı.
Demirci ustası Sabri ile kundura tamircisi İbrahim, kaldırıma attıkları sektelere oturmuş, müşteri bekliyorlardı. Yazın gelmesiyle pek çok kişi şehir dışına çıkmış ve zaten tadı pek yerinde olmayan işleri iyiden iyiye azalmıştı. Günü kurtarmaktan başka bir şey beklemiyorlardı bugünlerde. Tencerelerinde bir çorba kaynasın, evlerine ellerinde bir ekmekle gitsinler, yeterdi onlara.
Dükkânlarının önünde düşen küçük çocuğun yanına koştu Sabri ile İbrahim. Uğunup kalmıştı taşın üstüne düşen küçük simitçi. Hemen çocuğu kaldırıp, demirci dükkânına götürdüler. Elini yüzünü yıkadılar, su içirttiler. Küçük simitçiyi bir kenara oturtup, konuşacak kadar rahat nefes alır hale gelmesini bekledi demirci ile kunduracı.
Simitçi çocuk, oturur oturmaz ağlamaya başladı. Ekmek parası simitler, oraya buraya saçılmıştı, yerdeydi. Güvercinler, serçeler çoktan üşüşmüştü bile simitlere. Dökülen susamları toplamakla başlamışlardı işe kuşlar, ziyafet sofrasında.
-Ben şimdi eve ne götüreceğim. Bir ekmek alacak param var; ama annemin istediği patatesi nasıl alacağım. İki kilo patates alacaktım. Annem de onunla bize yemek yapacaktı.
Dört çocuklu demirci Sabri ile üç çocuklu kundura tamircisi İbrahim, simitçi çocuğun babasının iki yıl önce yol kenarında seyyar satıcılık yaparken aşırı hız yapan on yedi yaşındaki sürücüsünün arabanın kontrolünü kaybetmesi sonucu bir trafik kazasında öldüğünü ve küçük oğlanın o günden bu yana simit satarak ailesinin geçimini üstlendiğini dinlediler gözleri yerde.
-Kısmetten öte yol yoktur, değil mi İbrahim, diye arkadaşına döndü demirci Sabri.
-Öyledir ya Sabri, dedi kundura tamircisi İbrahim.
Sabri, simitçi çocuğa döndü. Eliyle etrafa saçılmış simitlerin başına doluşmuş güvercinleri işaret etti.
-Biz bu güvercinleri buğdayla besleriz her gün. Şu ağacın altına atarız yemlerini. Onlar da gelir yerler buğdaylarını, kalmış ekmekleri. Bugün buğdayımız bitmişti. Fazla ekmek de artmadı. Öğlen yaptığımız melemen ile yedik bitirdik ekmeğimizi. Biz de güvercinler bugün aç kaldı diye üzülüyorduk.
-Simitlerini bize satarsan güvercinlerimiz aç kalmaz delikanlı, dedi kunduracı İbrahim.
Küçük simitçi sevinçle yerinden fırladı. Simitlerini topladı. Teker teker saydı. Saydığı simitlerden bir noksan adedi kadar para istedi amcalardan. “O bir simidi de kendisi güvercinlere ikram etmek dileğinde olduğunu” söyledi güngörmüş kunduracıya ve demirciye.
Çocuk, boşalmış tablasıyla eve doğru ilerlerken, kapısının üzerinde kağıdı yıpranmış, sararmış, hat yazısıyla yazılmış besmele asılı olan demirci dükkânından içeri giren demirci Sabri çok mutluydu. Tıpkı koskoca, kalın ahşaptan, üstü kesikler içinde, kimi yerine siyah ya da kahverengi boyalar bulaşmış masasının dayandığı duvarın üstünde karınca duası asılı kunduracı İbrahim gibi. Kazandıkları üç beş kuruşu simitlere verdikten sonra doğru dürüst para kazanmamışlardı bugün; ama beş yetimle annelerinin hayır dualarını kazanmışlardı.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 2011
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

2 yorum:

  1. İnsanın yüreği zengin olsun..
    Paylaşmaktan daha güzel ne var..

    Teşekkürler Sevgili AcemiDemirci..
    Akmaya hazırlanan dolu gözlerle okudum güzel yazını..
    Sağol..varol..

    YanıtlaSil
  2. Ben de bunca güzel eleştirini üstüste okuyunca gözlerim sevinçten yaşardı. Ama kendimi tutmak gibi bir derdim de olmadı. Yüzüm gülerken gözlerim yaşardı.
    Çok teşekkürler.
    Çok sevgiler.

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci