28 Eylül 2012 Cuma

Nadide Abla'nın emekli maaşı

Kadın Öyküleri-1
Nadide Abla’nın emekli maaşı
Bir azim, mücadele öyküsü bir kadında ad bulsa, o ad,“Nadide” olurdu mutlaka. Oldu da.
Lise yıllarımdan beri tanırım onu. Her zaman mizampli yapılmış kısa saçları, hiç makyajsız doğal güzelliği, zekice bakan iri siyah gözleri, öğrenme merakı, hiç bir şartta mücadeleyi bırakmayan kişiliğiyle.
Ara sıra öyle aramayla bulunamayan insanlar tanıdığımız olur. Roman kahramanları gibidirler. Hayatları da roman gibidir zaten. Duruşları vakur, başları dik. Gönülleri gani, gözleri toktur. Gurur, kibir bilmezler o vakur ve dik başlı görüntüye rağmen. Onur, onların tüm benliğidir.
Nadide Abla, kırk yılda bir tanınabilenlerdendir benim için. Hele şimdilerde aranılmakla da bulunacak değildir onun gibileri. “Nesilleri tükendi” diye tabir edilenlerden biridir o.
Annemin, çocukluğundan beri tanıdığı Nadide Abla’nın Ankara’ya kuaför dükkânı açtığını eşten dosttan öğrenmesiyle, onu tanıma fırsatı da ayağıma gelmişti. Annem ve Nadide Abla, birbirlerini peri bacalarının boy verdiği memleketlerindeki  ilk gençliklerinden tanır. Annem, Nadide’ye ablalık edermiş o günlerde. Nadide, o zamandan çok güzel bir çocuk, çok akıllı bir kızmış. Kara gözleri, daha çocukken iri iri bakar, zeytin gibi parlarmış. Ulu Irmak'ın kenarında içinde hünnap, kadıngöbeği erik, iğde, zerdali ağacı olan kocaman bahçeli evlerinde, çeşit çeşit çiçeklerin arasında oynar, ceviz ağacına kurulu salıncakta sallanarak eğlenirmiş.
Annesine çekmiş olmalı ki endamlı, uzun boylu ve her zaman koruduğu kilosu ile bakımlı ve kül rengine boyalı saçlarıyla özenli, temiz, çeki düzenin her halinden yansıdığı bir zarif hanımdır Nadide Abla.
Yüz, hal, tavır güzelliğine eğer kaderin güzel gitmesi de eklenirse, hayat da güzel olur kuşkusuz. Kader, hayatını çoklukla zora sokmuş Nadide Abla’nın.
Nadide Abla, kuaförlüğe peri bacalarını barındıran memleketinde başlamış. Almanya'da devam etmiş. Senelerce Almanya'da, Almanlar’ın saçlarına şekil veren zarif Türk hanım olarak çalışmış. Hasrete dayanamamış olacak, dönmüş.
Evlenmiş de Nadide Abla. Kibar gözüken bir bey ile. Eşi, bir kaymakamın oğluymuş. Eşinin babası yani kayınpederi her ne kadar kaymakam olsa da vaktiyle hâkimmiş bin dokuz yüz kırklı yıllarda. Arkadaşı bir hâkimin, suçsuz olduğunu herkes gibi kendi de bile bile sırf deliller onun aleyhinde diye bir zanlıyı idama mahkûm etmesinin ardından kendisinin de bir gün bu duruma düşeceğinden korkmuş. Hiç suçu yokken, masumken, darağacına gideceği günü gözü yaşlı bekleyen mahkûmun ve ailesinin kederini gördükten, mahkûmun suçsuz olduğunu bile bile delillere dayanarak idam cezası veren hâkimin de üzüntüden, suçluluk duygusundan, vicdan azabından aklını kaçırmasına tanık olduktan sonra da kesin kararını vermiş. Fark sınavlarına girerek bir nahiyeye yönetici olmuş, ardından Tokat'ın bir ilçesindeki kaymakamlık günleri gelmiş. Konaklarıyla ünlü bu ilçenin sokaklarında gezerken bir duvarın üstünü kaplayan sazdan örülme çelenlerin üzerinden gözü, konağın bahçesine ilişmiş. Endamlı, kara gözlü, boylu poslu henüz on altısındaki genç bir kız bahçede oturmaktaymış. Kaymakam vurulmuş kıza. Hemen istemişler kızı kaymakama. Kısa zamanda düğün dernek kurulmuş. Konağın on altılık güzel mi güzel kızı ile ilçenin kırkına merdiven dayamış olgun kaymakamı evlenmişler.
On altı yaşındaki yeni gelin yemek yapmayı yeterince bilmiyor. Bunun üzerine kaymakam, Şamlı bir aşçı buluyor. On altısındaki gelin, bu maharetli aşçıdan çok çeşitli yemekler öğreniyor. Daha ileride de Nadide Abla, ondan öğreniyor doyumsuz lezzetteki yemekleri.
Otuz beş yaşını geçmiş kaymakam ile on altı yaşındaki kızın evliliğinden olan oğulları, yakışıklı bir genç oluyor. Kızların çevresinde dört döndüğü oğlan, Nadide'ye âşık oluyor. Âşık olmasına âşık ama o kadar yakışıklı ki, kızların ilgisine de kayıtsız kalamamış. Nadide Abla ile evlendikten sonra da sürmüş bu ilgi. İki çocuğa rağmen yürümemiş evlilik bu nedenle.
Ne çapkınlığı bitmiş yakışıklı kocanın ne de evine tek bir ekmek getirmiş evlilikleri boyunca. Eve de çocuklara da hep Nadide Abla bakmış. Tek tabanca hissetmiş kendini hep. Evi geçindirmek, çocukları yetiştirmek ve hayatını kazanacağı dükkânının masraflarını karşılamak için dişiyle, tırnağıyla, gecesiyle, gündüzüyle çabalamış, didinmiş. Kadın omuzlarıyla üstlenmiş hayatın tüm yükünü. Ezilmiş bu ağırlığı taşırken ama pes etmemiş. Hep yokluğunu hissetmiş yanında ona destek olan, sırtını dayayacağı bir eşin yokluğunu. İç geçirip kabullenmiş tek başına mücadeleyi. Bir erkekten de yaman mücadele etmiş tüm çetin şartlarda.
Çok da yoruluyormuş hayatla başa çıkmaya çalışırken. Tüm yorgunluğunu, bir gün emekli olmak hayalleri kurarak dindirmiş. Beş bin iş günü tutarında prim yatırması gerekiyormuş emekli olabilmesi için sigortaya.
Her ay öder primlerini Nadide Abla, bir gün emekli olacağı, emekli aylığı alacağı ve bu aylıkla hayatının biraz daha yola gireceği, kolaylaşacağı  hayaliyle.
Dükkân kirası, ev kirası, kendisi ve çalışanları için yatırılan emekli sigorta primleri, baktığı iki çocuk bir de kendi üç boğaz Nadide Abla’nın eline bakar. Çok zorlanır bu düzeni yürütürken. Kıt kanaat günler geçirirken iki çocuğuyla, ayrıldığı yakışıklı eşi paralarını çapkınlıkta, eğlencede su gibi harcıyormuş yerleştiği İzmir'de.
Kocaman kara gözlerinden kara kaderine yaşlar akmış akmasına ama iki çocukla yapayalnız kalan genç kadın ağlamaktansa kollarını sıvayıp işine vermiş kendini. Giderek Ankara'nın en aranılan kuaförlerinden biri olmuş. Akıllı, yerinde ve tartarak  konuşmaları, onurlu ve düzgün hayatıyla çok sevilmiş. Üniversite hocaları, televizyon çalışanları, yakındaki ünlü otelde sahneye çıkan şarkıcılar, saçlarını onun yapmasını ister olmuşlar. Nadide Abla’nın elinden saçları yapılırken, kulakları da en keyifli, olgun sohbetlerle bayram etmiş onların.
İki çocuk ve bir dükkân ile yoluna devam eden Nadide Abla, çocuklarını okutmak, kimseye muhtaç etmemek için gençliğinin de yardımıyla çok didinmiş. Köklü bir aileden gelen annesinin, kardeşlerinin yardımlarını görmüş görmesine ancak el ayak çekilince, evinde kendi kendine kaldığında yalnızlığını iliklerine kadar hissediyormuş. Bütün gün ayakta durmaktan şişmiş ayaklarını dinlendirmek yerine mutfakta çocuklarına yemek hazırlarken, onları aklar paklarken, uyku akan gözleriyle ders çalıştırırken.
Kuaförlük zor zanaat. Tüm gün ayakta durmak gerek. Eğilip bükülmek, oturmaksızın çalışmak gerek. Sonunda varis olmuş Nadide Abla’nın bacakları. Ama o, varis ağrılarına rağmen çalışmaya, üniversiteye giden çocuklarına para gönderebilmek için didinmeye devam eder Farabi’deki işyerinde. Yetiştirmesi gereken çok para vardır kiralara, çocuklara, vergilere, çıraklara.
Oğlu Lütfü, Ankara dışında  okumaktadır Nadide Abla’nın. İstanbul'da, inşaat mühendisliğinde, teknik üniversitede. Oğlunun kaldığı evin altında bir kahvehane vardır. Kahvehanenin sahibinin oğluyla arkadaş olur Lütfü. Giderek pekişir arkadaşlıkları. Kahvehanenin sahibi ve oğlu, Lütfü’yü kendi ailelerinden biri gibi benimserler. Artık sanki o evden biri olan Nadide Abla’nın oğlu Lütfü. Evine de girip çıkmaya başlar kahvehane sahibinin.
Kahvehane sahibinin bir de kızı vardır. Lütfü, âşık olur kıza. Nadide Abla’ya açar durumu. Annesine, kiracısı olduğu evin ve altındaki kahvehanenin sahibinin kızına tutulduğunu, evlenmek istediğini söyler.
Nadide Abla, oğlunun muradını görmeyi çok istemektedir ancak henüz doğru dürüst bir işi yoktur oğlanın. Kız da işsizdir. Önce düzenli iş bulmalarını sonra da evlenmelerini salık verir oğluna. Kendisinin belli bir yaşta olduğunu, sağlık sorunları bulunduğunu, hayatın onu çok yorduğunu, bugünün koşullarında tek maaşla ev geçindirmenin, kira vermenin, çocuk sahibi olup onları iyi şartlarda yetiştirerek okutmanın hiç kolay olmayacağını anlatır. Düğün dernek yapabilecek, oğluna tek bir eşya alabilecek birikimi olmadığını bu yüzden oğlu işe girerse düğünün altından daha kolay kalkabileceklerini anlatır uzun uzun. Kendisinin oğlunun yanında olacağını ama gücünün de bir yere kadar yetebileceğini söyler.
Lütfü, annesinin bu sözlerinden alınır. Annesine gücenir. Tek bir laf daha etmeden ayrılır annesinin yanından. Çok geçmeden de Karadenizli kahvehane sahibinin kızı ile evlenir annesinin haberi olmaksızın. Askere giderken karısını, kayınpederinin evinde bırakır. Askerden döndüğünde kucağına ilk kızını alır Lütfü. Annesini ne arar sorar. Altı yıl sürer oğlanın sessizliği.
Bir kalfa alır yanına yaşı ilerlemiş, tek başına dükkânı kotaramaz olmuş Nadide Abla, onca sene sonra. Bir Trabzonlu’dur kalfası. O da evine, çocuklarına, karısına para götürmek için Nadide Abla’nın yanında, onun işyerinde çalışmaya başlar, kendi işleri bozulup, dükkânı dağıldıktan sonra. Ona da ailesine de kucak açar Nadide Abla, Trabzonlu kalfayı yanına alarak. Kendisini kıt kanaat geçindirirken bir de kalfanın evinin geçimini üstlenir dükkânı. Nadide Abla, dükkânında işveren konumundadır. Hem Trabzonlu iş arkadaşına hem de manikürcü kıza, çıraklara. Dükkânından gelen para ile kaç ev dönmektedir, geçimler sağlanmaktadır. Akşamları evlere ekmek götürülmektedir.
Kalfanın da eski müşterileri gelmeye başlayınca, dükkânın bereketi artar. Şakacıdır Trabzonlu kalfa Orhan.  Karadenizli olduğu sohbetlerinden bellidir. Şenlendirir dükkânı. Hiç sıkılmaz saçlarını boyatmak, kestirmek, yaptırmak için dükkânda bekleyenler Orhan’ın sohbetleriyle.
Trabzonlu kalfanın uzun zamandır süren rahatsızlığı depreşince eşi ve çocukları onu hastaneye kaldırırlar bir gece yarısı apar topar. Böbreklerinden rahatsızdır neşeli, konuşkan, dürüst, altmışlı yaşlarındaki Orhan. Ameliyata alırlar hemen onu, Ameliyat masasından kalkamaz Nadide Abla’nın kalfası. Karısının, çocuklarının üzüntüsüne tanık olurken, bunca zaman bir kardeş bellediği kalfasının kaybı, Nadide Abla’yı derinden yaralar.
Bir kardeş gibi benimsediği iş arkadaşını gömdükten kısa bir müddet sonra, 2000 yılında, küçük esnaf Nadide Abla çok zorlanır dükkânını çevirmekte.
Tam o günlerde emeklisi de gelmiştir. Nadide Abla, bir sigortalı olarak primlerini günü gününe yatırdığı beş bin iş gününü doldurmuş,  emekliliğe hak kazanmıştır. Eline artık her ay belli bir aylık geçecektir. Nadide Abla, düzenli bir geliri olacağı için mutluluktan uçmaktadır. Daha az çalışmayı, daha az ayakta kalmayı, bel ve varis ağrılarından kurtulmayı beklemektedir dört gözle.
Emekli olur Nadide Abla sigortadan. Emekliliğinin gerçekleşmesi için dilekçesini verirken çok neşelidir. Artık eline her ay belli bir para geçecektir. O gelir ile sadece kendisine gelen, çoğu memleketlisi en eski müşterilerinin saçını yapmak dışında bir işe karışmayacak, eline bir gazete ya da dergi alıp, dükkânın yere kadar inen camları önünde sırtını güneşe vererek oturup onları okuyacaktır. İşleri göz ucuyla takip ederken, çayını, kahvesini içecektir keyifle. Saçı yapılan hanımlarla sohbet edecek, sabahları işe daha geç gelecek, akşamları daha erken çıkacaktır. Eve gidince yemek yapamayacak kadar yorgun olmayıp, haşlanmış yumurta, zeytin, peynir ve biraz da reçelden oluşan kahvaltımsı bir akşam yemeği yerine içini ısıtan sulu ev yemekleri pişirebilecektir. Çalıştığı bunca yıldır zaman bulup da evinde hiç yapamadığı yaprak ya da lahana sarması yapmayı bile hayal eder emekliliğin tadını çıkardığı günlerde. Her ay gelen faturaları dert etmeyecek, müşterilerin azaldığı yaz ayları artık kâbusu olmayacaktır. Yaz, tatil mevsimidir ve müşterileri hep bir yerlere gider Nadide Abla’nın. Dönüşte, denizden, kumdan, güneşten  saçlarının çok yıprandığından yakınarak saçlarına adamakıllı bir bakım isterler. Nadide Abla, hiç gitmediği tatillerin nasıl olduğunu dinler onlardan. Bir gün kendisi de tatil yapmayı o kadar istemektedir ki bel ağrıları çekerken, varisli bacakları sızlarken. Televizyonda sık sık gösterilen ve pek çok müşteriden dinlediği Karadeniz yaylarını görmek için can atmaktadır. Emekli maaşı ile rahatlayacağını düşünerek, biraz para biriktirip bir Karadeniz turuna çıkmayı planlar, emekliliğinde. Soluksuz çalıştığı, koşturduğu yılların ardından emekli olunca sabahları işe giderken artık koşturmadan gitmeyi, iş yolunda telaşsızca ve yavaş yavaş yürüyüş yaparak ilerlemeyi, belki vitrinlere bile bakabileceğini düşünüp, sevinçle verir emeklilik dilekçesini.
Babasının vefatının ardından kendisine kalan üç beş kuruşla bunca yıllık birikimini denkleyip bir teras katı alır, nohut oda bakla sofa misali. Evi küçücüktür. Ama varillere diktiği renk renk güllerin, büyük saksılardan fışkıran mosmor ya da yemyeşil fesleğenlerin, nanelerin, maydanozların, dereotlarının, biberiyelerin kokuları arasında yaz gecelerinde, terasında, varisten ağrıyan ayaklarını uzatıp otururken bunca yıl sonra kira vermeden, kendi evinde oturmak, evin küçüklüğünü de eskiliğini de ona unutturmaktadır.
Dükkân, darboğazdadır. İşleri önce durgunlaşmış sonra iyiden iyiye azalmıştır. Sigortadan emekli Nadide Abla, emekli maaşı ile geçinmeye çalışmaktadır. Dükkândan elde ettiği gelirin tümünü çalışanları ve dükkânın giderleri için harcamaya başlar. Dükkânın tüm kazancını, dükkân kirası, vergiler, elektrik, su parası, çalışanlarının aylığı ve sigorta primleri  için ayırır. Kendisi için tek bir kuruş almaz kuaför dükkânından kazanılan paradan. Dükkân çalışmaktadır ama kazanç getirmemektedir. Kendi giderini de zar zor karşılamaktadır.
Bu da yetmemeye başlar giderek. Giderler, giderek ağırlaşırken dört beş çalışana iş vermenin ağırlığı altında enikonu ezilmeye başlar Nadide Abla. Bir yandan da artık iyice artan varis şikâyetleri, bel ağrıları tümden tadını tuzunu kaçırır. Varisler yüzünden bacakları sızım sızım sızlarken başka rahatsızlıkları da çıkmaya başlar her hastaneye gidişinde yüzüne vurulan.
Akşamın yedisine, yedi buçuğuna kadar iş yerinde; sonra da yemek hazırlayarak, çamaşır yıkayıp asarak, ütüsünü, temizliğini yaparak evde yılmadan çalışan Nadide Abla, hiçbir çalışanını işten çıkarmak istemez, ekonomik krizin etkisiyle günden güne bozulan işlerine rağmen. Ama dükkân kirası, artan vergiler, elektrik, su parası karşısında kazandığı para aciz kalır. Kendisini ucu ucuna geçindiren emekli aylığından ödediği de olur dükkân faturalarını.
Ankara’nın en büyük ve lüks birkaç otelinden birinde sahneye çıkan sanatçılardan, televizyon yapımcılarından, eşraftan olup bugün Ankara'da oturan memleketlilerinden, üniversite hocalarına kadar geniş bir yelpazede müdavimi olan dükkân, istemeye istemeye kapanır. Kazancı erimiş bitmiş dükkânın gideri artık Nadide Abla’nın emekli maaşı ile de karşılanamaz olunca onca yıllık dükkânını kapatır. Nadide Abla, dükkânının kapanmasıyla açıkta kalan çalışanları için gözyaşı döke döke onlara iş arar. Diğer kuaför arkadaşlarının yanında iş bulup yerleştirir çıraklarını.
Kapanan sadece bir esnafın senelerce emek verdiği, onca kişinin evine ekmek götürdüğü bir dükkân değildi. Bir saç kesimi, yapımı boyunca içine dalınan sanattan, geziden, yeni çıkan kitaplardan, televizyonda gösterilen belgesellerden, kültürden, maddi manevi her konudan sohbetlerin de kapanmasıydı. Kökünden eksilen saçlar gibi kesilip atılmıştı sıcak karşılamalar, evden uzakta evde hissettiren candan anlar.
Kapanmaktan, kepenk indirmekten başka bir çözüm kalmamıştır Farabi’deki dükkânı. Bunca yıldır iki çocuk büyütmek, iş yerini ayakta tutmak, çalışanlarının ellerine her aybaşında evlerine götürecekleri maaşlarını koymak için günde on iki saatten fazla ayakta kalmak zorunda kalan bir esnaf olarak hiç tatil yapmamıştı tüm hayatı boyunca Nadide Abla. Bu yüzden dükkânını kapattığı günün ertesi sabahı uyandığında kendini tedirgin hissetti, ne yapacağını bilemedi haftada altı gün dükkânında çalıştığı saatlerde evde bulununca. Dinlenmeyi akıl edemedi önceleri. Hiç bilmiyordu ki dinlenmeyi, akıl edebilsin.
Nadide Abla işyerini kapattıktan sonra ben de uzaklaşmıştım oralardan. Tunalı Hilmi Caddesi'nden Emek Mahallesi'ne geçmiştik. Nadide Abla’dan başka bir kuaföre nasıl alışabileceğim gibi çok büyük bir sorunla birlikte.
Nadide Abla’nın kapanan kuaför dükkânı içimi karartmıştı. Onun dükkânı sadece bir kuaför salonu değil aynı zamanda uzun zamandır birbirini göremeyen eşin dostun, memleketlinin, çocukluk arkadaşlarının uzakta oturup da birbirine gidemediğinden birkaç ayda, haydi olmasın senede bir orada karşılaştıkları, gelmişten geçmişten, ana ata dostlarından bahsettikleri  sıcak bir yerdi.
Nadide Abla’nın dükkânını kapatmasının ardından bir kuaföre asla iki kez gidememiştim. Gittiğim tek bir kuaförden dahi memnun kalmadan ayrılıyor, Nadide Abla’ya içten sitemlerle söyleniyordum dükkânını kapatıp beni ve başka birçok kişiyi makasından, fırçasından mahrum ettiği için. Kısa süre içinde sadece benim içimin kararmadığını, Nadide Abla’ya alışmış ve en başta onu çocukluğundan beri bilen cümle memleketlilerinin ve zaman içinde onu çok seven dostlarının ısrarı ile yeniden işini yapmaya başladığını duydum annemden. Hatırını kıramadığı dostlarının saçlarını ya kendi evinde ya da onları ziyaret ederek kesiyor, boyuyormuş Nadide Abla. Çok sevindim bu habere. Uçtum adeta.
Ancak Nadide Abla artık belinden ve varislerinden iyiden iyiye çektiğinden ayakta fazla kalamayacağı için her isteyene kesim, boya gibi işler yapmıyordu. Belli sayıda kıramadığı yakın ahbaplarına, hemşehrilerine, dostlarına kapısı her zaman açıktı. Beni de kabul etti. O an benim için bazı sorunlar çözüldü. En başta her saç kesiminde bir başka kuaförü denemek, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar güzel yapayım derse desin hiç birinden memnun ayrılmamak durumu eminin benimle birlikte Nadide Abla’nın saçlarını kestiği, yaptığı tüm diğer dostları için de bitmiş oldu.
Nadide Abla, altı yıl görmedi, kendisine kırgın  oğlu Lütfü’yü. Altı yıl konuşmadı oğlu onunla.
İki çocuğu olup, ekonomik krizin ardından işsiz kalınca çok bunalır Lütfü. Kirasını veremez duruma gelmiştir. Mama bekleyen, bakım bekleyen bebekleri perişandır. Kahvehaneleri maddi sorunların pençesinde olan karısının  anne ve babası hiç yardım eli uzatmaz onlara. Arkadaşlarından borç istemeye kalkar, utanır. Yardım talep ettiği bazı tanıdıklar da kibarca ona kendi yağlarıyla ancak kavrulduklarını söylerler. Çaresiz kalır Lütfü. Küs olduğu annesinden başka arayacağı, yardım isteyeceği kimsesi yoktur.
Annesinden yardım ister bir gün ansızın açtığı bir telefonla. Oğlunun işsiz kalmasına şükür bile eder Nadide Abla, onun sesini duyunca. Kuzusunun sesini duymuştur nihayet. Hemen yardımına koşar oğlu, gelini ve torunlarının. Önce ilk otobüse atlayarak İzmir’e oğlunun yanına gider. Elinde avucunda ne varsa yanına alır. Kolundaki bilezikten, sandıktaki kumaşa kadar. Taşıyabileceği kadar gıda da alır yanına. Börekler, kurabiyeler yapar. Gidince gözünün önünde oğlu, gelini ve torunları yesin de doysun diye zeytin, peynir, bal bile koyar bavula. Taşıyamayacaktır fazlasını. Gerisini İzmir’e indikten sonra almayı planlar.
Nadide Abla, sigortadan aldığı emekli maaşının tamamını, çektiği gibi işsiz ve gelirsiz oğluna göndermeye başlar.
Geçim kaynağı emekli maaşı, artık oğlunun geçim kaynağı olur. Onca yıl saatlerce ayakta durarak çalışmasının ardından dört gözle beklediği emekli maaşı, oğlunun aylık maaşı olmuştur. Torunları kimselere muhtaç olmasın, açıkta kalmasın, küçülenleriyle idare edemezler diye kazaklar, hırkalar, battaniyeler, yelekler örer onlara geceleri. Her geçen gün büyüyen çocuklar artık sadece  babaannelerinin gönderdiklerini giyinir olurlar. Tek bir gömlek alacak parası yoktur çocuklarına işsiz Lütfü’nün.  Her ay eline geçen annesinin emekli maaşı ile geçindirmektedir evini işsiz Lütfü. Sabahtan akşama kadar ayakta çalışmaktan, varis ağrılarından kurtulacağını düşleyerek emekliliğini bekleyen Nadide Abla, artık emeklidir ama emekli maaşına dokunamamaktadır. Keyfini sürememektedir. Emekli maaşını olduğu gibi oğluna gönderdikten sonra geçimini eski müşterilerinin saçlarını bu kez evinde yapmaya  devam ederek sağlar. Yarı tok yarı aç gezse de torunları ve oğlunun iyi olduğunu duymak, ona her şeyi unutturur.
Oğlu Lütfü’nün, Nadide Abla ile konuşmadığı, görüşmediği yıllarda kızı Handan, üniversiteye devam etmektedir. Kızı isteyenler de vardır. Çok hatırlı, varlıklı yerlerden talipleri çıkar kızın. Ama kız istemez. “Varlıklarıyla ezer onlar insanı” der. Ukala bulur her gün ayrı bir araba ile gelen, her gece ayrı bir pahalı restoranda yemek yiyen ailenin oğlunu. Aile çok bastırır ama kız okumak istediğini bahane eder. “Okuyup da ne olacakmış, evlensin, kızımız olsun” der aile. Ama sonuç değişmez. Kız, üniversiteyi kazanır; öğretmen olacaktır.
Bir erkek arkadaşı olur Handan’ın. Almanya’da doğmuş büyümüş. Lise çağlarında Türkiye’ye gelmiştir arkadaşı. Gurbetçi bir ailenin oğludur, oğlan. Sevimli, kibar, etkileyici bir gençtir. Yakışıklıdır da. Ciddi bir arkadaşlığa dönüşür giderek arkadaşlıkları. Okulun bitmesine yakın sözlenirler. Handan, üniversiteyi bitirir ve peri bacaları diyarındaki memlekette ilk görev yerine atanır. Daha öğretmenler odasına girer girmez, genç bir öğretmenin dikkatini çeker Handan. Bu genç öğretmen hemen araştırır Nadide Abla’nın kızını. Ortak tanıdıklar bulup, evlenmek istediğini söyleyince kızın sözlü olduğunu öğrenir. Üzüntüsünü içine gömer genç öğretmen Hakan, öğretmenler odasına uğramaz olur.
Yaz tatilinde evlenir Handan ve sözlüsü, Ankara'da. Oğlanın anne ve babası gelememiştir düğüne. Ama Almanya’da bir düğün daha yapılacaktır, Bu düğünde herkes bulunacaktır. Yol parası çıkışmadığından uçak bileti alamayan Nadide Abla dışında.
Almanya’ya büyük bir mutlulukla gider yeni evli Handan. Kocasının ailesini tanıyacağı için heyecan içindedir. Kocasının ailesinin evine giderler güle oynaya.
Genç bir kadın açar Almanya'daki evin kapısını. Bu kadın, kocasının Almanya’daki karısıdır. Yani daha iki gün önce evlendiği kocası, aslında Almanya’da evli bir adamdır. Beyninden vurulmuşa döner Handan. Apar topar evden ayrılarak, Nadide Abla’nın oradaki eski ahbaplarına sığınır. Annesinden yardım ister. Nadide Abla, bilet alır, borç harç bulup buluşturarak.  Borçlarını ödeyebilmek için günler boyu evdeki mercimek, nohut, makarna, un, bulgur, erişte ile idare etmesi gerekeceğini, uzunca bir zaman yemekleri belki de yağsız pişireceğini bilerek.
Handan, ilk uçakla Almanya’dan Ankara'ya döner. Henüz bir haftalık bile evli değilken aslında Almanya’da evli olan kocasından boşanma talebiyle dava açar. Boşanır da ilk celsede. Boşanmanın acısının yanında aklına gelmeyenlerin başına gelmesi, evli bir adamla evlenmesi içini dağlamıştır. Yaralanmıştır. Ruhu paramparça olmuştur Handan’ın. Güveni, inancı boşanmıştır hem de. Gencecik yaşta dul kalmıştır.
Annesi gözlerinin önündedir. Annesinin gencecik yaşta dul kalıp ne zorlukla iki çocuğunu yetiştirmek için nasıl didindiğini, hayatın yükünü üstlendiği omuzlarının nasıl da yıkık durduğunu, kadın olduğunu hiç hatırlamadan, gerektiğinde bir erkek gibi mücadele ettiğini, herkesin saçına ne modeller verirken kendi saçıyla uğraşmamak için hep kısacık kestiğini  hatırlar. Para kazanmak için insanüstü çalışan, biraz daha insanca yaşamak için bile kazandığı paradan kendisine hiç harcayamamış ama çocuklarına, çalışanlarına harcamış,  her zaman kısa saçlı  annesini.
Sevmiş, evlenmiş ama kandırılmış, tüm hayalleri başlamadan bitmiş Handan'ın toparlanması kolay olmaz. Nadide Abla, ne belini ne varislerini ne parasızlığını ne de yorgunluğunu hatırlayacak durumda değildir çocuklarının içinde olduğu şartlar karşısında. Ana yüreği ve güçlü, mücadeleci kişiliğiyle kızına şefkatle sarılır, bu yaraların kolay kapanmayacağını en iyi bilen biri olarak. Yeni yaralar kapatma telaşına düşer.
Eylül’de okulların açılmasıyla  Handan, görev yerine gider. Öğretmenler odasında Handan'ın başına gelenler konuşulmaktadır Handan dersteyken. “Nasıl da şanssız olduğu, bu zarif, iyi kalpli, iyi niyetli, uzun dalgalı saçlı genç hocanıma bunların nasıl yapılabildiği” fısıldanmaktadır. Konuşmaları Hakan da duyar. O dönem, öğretmenler odasından çıkmaz olur Hakan.  Handan'ın iki günlük evliliğin ardından boşandığını duyduktan sonra.
Hakan, Handan’ı içten içe sevmektedir hala. Bir yolunu bulup açar içini Handan’a. Handan oralı bile olmaz. Gözü korkmuştur bir kere. Olur a, bir kez daha kandırılmak duygusu ödünü koparmaktadır.
Nadide Abla, kızına destek olur, Hakan ile evlenmesi için onu yüreklendirir.  Bu arada oğlu Lütfü de iyi bir iş bulup, işe başlamıştır. Birkaç ay sonra annesinin gönderdiği paraya ihtiyacı kalmaz. Nadide’nin eline kalır artık emekli maaşı.
Handan, Hakan ile evlenmeye karar verince en çok annesi sevinir. Kızını evlendirir yine o emekli maaşıyla. Taksitle aldığı tüm çeyizi emekli maaşıyla öder yavaş yavaş. Babasından kalan memleketteki arsa da müteahhide verilmiştir. Her kardeşe bir daire düşmektedir. Nadide Abla, kiraya verse kira geliri elde edeceği memleketteki yeni ve geniş evine orada öğretmenlik yapan kızını gelin getirir. Hakan ve Handan oturmaya başlarlar Nadide Abla’nın baba yadigârı dairesinde.
Lütfü işe girmiştir, Handan evlenmiştir ve hamiledir. Emekli maaşı ve evde kabul ettiği müşterilerinden gelen kazançla gül gibi geçinip gitmeye başlar Nadide Abla. Ta ki Lütfü bir trafik kazası geçirene dek.
Lütfü ağır yaralanır o kazada. İki yıl sürer tedavisi. Patronu, Lütfü’nün işine son vermez ama aylığını da ödemez. Ne zaman tekrar işe başlayacaktır ancak o zaman, çalışınca maaşını alabilecektir Lütfü. Nadide Abla, bir kez daha asgari ücret tutarındaki emekli maaşını oğluna göndermeye başlar. Yaşı ilerlemekte, beli ve varislerinin yanında başka sağlık sorunları ile karşılaşmaktadır. Çalışmak, ayakta kalarak saç yapmak zor gelmektedir gün geçtikçe ama o bunlara aldırmaz.
Lütfü’nün çocukları okula başlamıştır. Bir kez daha Nadide Abla’nın emekli maaşı imdatlarına yetişir iki kız bir oğlan, üç torunun. Babaannelerinin emekli maaşı ile okumaktadır çocuklar. Oğlu ayağa kalkıp, işine tekrar dönene kadar emekli maaşına hiç dokunmaz Nadide Abla. Aldığı gibi Lütfü’ye gönderir bir kez daha emekli maaşını.
Bir emekli maaşı için her dakikası ayakta on, on iki saatlik çalışmayla geçen yıllar boyunca beklediği emekliliğe kavuşan; ama emekli maaşının gününü görmeye kavuşamayan Nadide Abla, Lütfü’nün işine gücüne dönmesi, kızının çeyizlerinin taksitinin bitmesiyle emekli aylığıyla buluşur yeniden.  Televizyondan gördüğü Doğu Karadeniz’i gezmek istemektedir hep, hayatı çalışmakla geçmiş ve hiç tatil yapamamış Nadide Abla. Emekli maaşından arttırmaya çalışır bu amaçla. Arttırır da. Karadeniz gezisine gider sonunda, memleketten aile dostlarıyla. Çok beğenir oraları. Anlata anlata bitiremez. Yakınlarda ablası da Mersin’den bir yazlık almıştır. Yazları davet eder Nadide Abla’yı biraz dinlenmesi, ayaklarını uzatıp oturması için. Oralardan da çok memnun döner her gidişinin ardından Nadide Abla.
Lütfü’nün üç, Handan’ın iki çocuğu ile büyükanneliğin tadını doyasıya çıkarır. Eli boş durmaz hiç. Onlara bir şeyler örer evde kendi kendine kalınca. Torunları ondan gelen hediyelerle dolu kolileri açarak sevinirler sık sık.
Hala aynı teras katında oturur Nadide Abla. Kıt kanaat geçindiği dönemler hiç bitmemiştir. Yetmişine merdiven dayadığı şu günlerde hala işini en coşkulu haliyle yapar. Saçını yaptırmak üzere evine gelen dostlarını sanki onlar misafirmiş gibi özenle ağırlar. Tepsilerle ikramlarda bulunur. Önceden hazırladığı yaprak sarmalarını, dolmaları, humusları, mantıları, ıspanaklı, kıymalı, peynirli börekleri, helvaları, tatlıları, tahinli, zeytinli çörekleri, reçelleri, turşuları yanına, kızarmış ekmekle birlikte kahvaltılık peynir, zeytin de ekleyerek sunar.
Her şeyi ölçülüdür. Beslenmesine dikkat eder. Buğday çimlendirir. Çimlenmiş buğdayları keserek onları rondodan geçirir. Kefir yapar evinde. Fazla olan kefir pıtırcıklarını biriktirir, dostlarına verir.
Parasını akıllıca kullanır, her sene evine ya badana yapar, ya eskiyen banyosunu yeniler, ya terasın tadilatını gerçekleştirir. Kullandığı temiz suları biriktirir, koca terasın yıkanmasında önsu olarak kullanır.
Terasında naneden maydanoza, dereotundan domatese, bibere, güle kadar çeşitli bitkileri vardır. Onlarla eğleşir, zamanını renklendirir. Dostlarına onlardan salata yaparak sunar, yaz günleri.
Özel sektörde çalışan ve her ekonomik krizde üç çocuğu ile zor günler geçiren oğlu ve gelinine yardımda bulunur. Onlara elinden geldiğince destek olur, hayatında kimseden destek görmemiş Nadide Abla. Yatak örtüleri örer, hırkalar örer, yastıklar işler, dantel kırlentler, perdeler işler, çeyizlerini düzer şimdiden torunlarının.
Buzdolabında önceden yapılmış ve birisi gelince çıkarılıp pişirilerek ikram edilmeyi bekleyen sarmalar, mantılar, börekler mevcuttur. Torunlarına giderken bunlardan yanına mutlaka çokça alır.
Para biriktirdiğinde, memleketten  tanıdığı kimi akraba bile geçen dostlarıyla senede bir kere de olsa bir tura gider. Karadeniz turunu hiç unutamaz bir de doğu Anadolu turunu.
Dostları onu öyle benimsemişler öyle sevmişlerdir ki, emekli olduktan sonra İstanbul'a yerleşen bir televizyon yapımcısı hanım, saçları için her defasında yaz, kış demeden Ankara'ya gelir. Saçlarını yaptırır yaptırmaz da gitmez, Nadide Abla’da kalır, onun doyumsuz ahbap toplantılarından payına düşenlere katılıp o sohbetlerin içinde yer alır. Bazen İstanbul’a dönerken Nadide Abla’yı da beraberinde götürür. Çocukları ve eşiyle Nadide Abla’yı ağırlamak için ellerinden geleni yaparlar. Onu Şile’deki yazlıklarında ağırladıkları da olur. Bayramlarda, kandillerde arayanı çoktur Nadide’nin.
Nadide Abla, adı gibi nadide bir insandır. Emekli aylığı düşü ile yaşadığı onca seneden sonra sonra emekli maaşını kendinden gayri herkese, dükkân çalışanlarının sigortasına, oğluna, kızına, torunlarına harcamış onurlu bir anadır. Düşünü kurduğu emeklilik günlerinde bile emekli olamamış, emekli aylığını ara sıra yiyebilen bir emek, sabır, irade, azim timsalidir.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 2010

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci