28 Eylül 2012 Cuma

Rüzgara karşı savaşan gelincikler

Kadın Öyküleri-2
Rüzgara karşı savaşan gelincikler
Nasıl da kıpkırmızıya boyamıştı bahar yağmuruyla kabarmış toprağın böğrünü. Yağmur sonrası çiğlerin yapraklara tutunduğu, yüklü bulutların ortalığı pusa bürüdüğü günde.  Taptaze, incecik, küçücük   gelincik  baharın yeşil karnından doğan al renkli ulaktı o sabah. Hemen bir rögarın demir kapağının  yanında boy vermişti.
Çankaya tepelerinde, hırçın esen rüzgarla savruluyordu narin gelincik. İpince  sapının ucundaki al renkli yaprakları rüzgarın her değişinde savrulurken göbeğinde sakladığı kömür karası sürmeli, ceylan kirpikli gözü fettanca fırlıyordu kıpkırmızı yaprakların arasından. Avaz avaz uğuldayan rüzgar taze çimleri, baharın yeşilini hışımla yalayıp geçerken  rüzgarın hoyrat nefesiyle narin yapraklarının döküleceği tasasındaki gelincik, eğildikçe eğiliyordu yelin esişiyle. Deli yelin ardından, yumuşacık bir diklenişle her seferinde başını dimdik kaldırıyordu yeniden. Küçük kırmızı gelinciğin hoyrat rüzgara karşı savaşıydı bu. Eğilmek olabilirdi yaşamda, hayatın rüzgarı belini bükebilir, karşı koydukların senden daha güçlü olabilirdi çok zaman;  ama eğilmek, çökmek olmamalıydı.  Her eğilişin ardından baş yine dik durmalıydı. Rüzgar nasıl olsa dinerdi bir gün. Ama çöken kalkamazdı.
Has deriden yüksek ökçeli bir çift ayakkabı belirdi gelinciğin yanı başında. Son anda fark etmişti kırmızı pardesülü kadın, siyah gönden yapılmış yüksek ökçeli ayakkabısının dibinde rüzgarda dalgalanan, yere yatan, salınan gelinciği. Kendini o gelincikte,  kendinde de o gelinciği gördüğünden ansızın duruvermişti bir rögar kapağının yanında sert rüzgara direnen yapayalnız, bir başına gelinciğin yanı başında. Al renkli gelinciğin başındaki al pardösülü kadının, gelincik göbeği karası gözleri gelinciğe ilişti. Bir öykü uzaklardaki puslardan sıyrılıp çıkageldi.  Rüzgarda dalgalanan yeşil çimlerin üzerinde belirdi. Birbiri peşi sıra kapılar açıldı. O kapılardan neler taştı dışarıya ta eskilerden kopup gelen. Otuz yıl öncesine, daha küçük bir kız olduğu günlere  gitti al pardesülü kadının düşünceleri.
*****
Buğulu dağların büyülü kentinde, Kastamonu’da büyüdü gelincik karası gözlü Reşide. Mısır bahçelerinde, sarımsak tarlalarında tosbağa arayarak dolaştı çocukluğunda yalınayak.
Akşamları Kastamonu’yu ikiye ayıran ırmağın kenarında oturup kurbağaların sesini dinlerdi, ninesinin  masallarından önce.  Çıplak ayaklarını ırmağın serin sularına sokarken liselilerin okuldan çıkış saatini beklerdi sessizce.  Irmağın  öte yakasındaki konakta oturan Hasbeyler’in liseli oğlunun  yolundaydı en naif sevdanın dolaştığı gözleri.  Oğlanın kendisine baktığını görüp içi ılık ılık aktığından beri Nezih’in yolunu  gözlerdi okul çıkışlarında. Kurbağalara, su yılanlarına bakarmış, ayaklarını serinletirmiş gibi yaparken sevda çekerdi küçük kız gizliden.
Nezih, Hasbeyler’in üçüncü oğluydu. Lise son sınıftaydı. Önümüzdeki yıl üniversite okuması için babası onu yurtdışına  gönderecekti.
Reşide, Kastamonu’nun en iyi mahallerinden birinde oturan  en bilinen ailelerden birinin kızıydı. Hasbeyler kadar zengin değillerdi; ama halleri vakitleri yerindeydi. Reşide liseye başladığında Nezih liseyi bitirmişti. Babası, oğlanı  hemen yurtdışına gönderdi liseden sonra. Ekonomi okuyacaktı Nezih orada. Buradaki işlerin başında olması için önce ekonomiyi, pazarlamayı iyi bilmeliydi Nezih de tıpkı ağabeyleri gibi. Sarımsak, pirinç satacaktı sonra da  dünyaya.
Nezih, üniversite okumak için yurtdışına gittikten sonra Reşide onu hiç göremedi yıllarca. Nezih’in üniversiteyi bitirdiği haberini aldığında da sevinemedi.  Nezih dönmeyecekti gittiği yerden. Oradan bir kızla evlenip kalmıştı uzaklarda.
Reşide, Ankara’da okudu üniversiteyi. Hacettepe’yi bitirdikten sonra döndü geldi memleketine. İş kurmak istiyordu güya memlekette ama asıl amacı Nezih’in yolunu gözlemekti yine küçük bir kızkenki gibi. Bu kez ırmağın kenarına oturup beklemiyordu Reşide. Küçük bir kız gibi ayaklarını ırmağın suyuna sokamıyordu. Kurbağaların bağırışlarında Reşide’ye teselli şarkıları var gibiydi.
Daha küçücük bir kızken vurulduğu ırmağın öte yanındaki oğlana,  Nezih’e duyduğu aşk büyüdükçe büyümüştü  Reşide’nin  kendisi de büyürken. Ankara’da okuduğu  yıllarda çok arkadaşı olmuştu hatta flört bile etmişti bir iki kez; ama Nezih’in hayali  hep yanı başındaydı. Ne sürdürebildi arkadaşlıklarını Reşide ne de ona Nezih’i unutturan, unutamadığı biri oldu.
Kastamonu’ya dönüp Nezih’in evlendiğini öğrendiğinde yere yığılacak sandı kendini. Irmağın kenarında bir biblo gibi duran ahşap konaklarının kestane ağacından merdiveni başında kalakaldı öylece. Annesi ona bir bardak su getirdiğinde “yol yorgunu, aç olmalı” diye düşünüp  mutfağa koşturdu. Kızı için yaptığı emaye kaselerdeki   haluçka, banduma, mancayı üzeri kırmızı mor çiçeklerle yeşil yapraklarla  desenlemiş beyaz emaye siniye koyup getirdi bahçedeki masaya. Bir başka tepside de az önce fırından gelen etli ekmek vardı. Neredeyse dokunmadı bile Reşide ağaç gölgesine kurulmuş  masadaki yemeklere. “Çok yorulmuş kızım” diye düşündü annesi. Kolay mı, senelerce  Ankara’da koskoca üniversite okuyup bitirip de gelmişti Reşide. Yorgun olmasın da ne olsundu kızı?
Reşide, artık evli ve uzaklarda bir adamı sevdiği için çok kızıyordu kendine. Hatta ahlaki bulmadığı bile oluyordu bu sevgiyi. Gönlü dinlemiyordu Reşide’nin düşüncelerini, söz geçmiyordu sevdaya. Aklıyla kalbi çatışıyordu. Savaş vardı Reşide’nin al al, göz göz olmuş yüreğinde. Bir kendinin bildiği kıyasıya bir savaş.  Reşide’nin kendine karşı, kendiyle savaşı.
Kastamonu’ya döndükten sonra Reşide çarşıdaki büyük hanın giriş katındaki dükkanlardan birini kiralayıp mali müşavir olarak çalışmaya başladı. Dünürler de gelmeye başladı Reşide’ye. Önceleri eve bile sokmak istemedi Reşide onları. Dünürcüler oralı bile olmadı bu tavırlara. “Kız evi naz evidir” deyip gülüp geçtiler. Çok geçmeden de  Reşideler’in ahşap konağının kapısını bir kez daha çaldılar.
Reşide’nin çarşının göbeğindeki, göz önündeki iş yerine gidip gelen çok oluyordu. Esnaftan onu gözüne kestirenler, Reşide’yi eskiden beri beğenenler hep Reşide’ye tutturmak istiyorlardı defterlerini şu sıralar. Küçük yerde dikkat çekti bu. Laf söz çıkmaya başladı usuldan. Reşide’nin annesinin kulağına kadar gitti dedikodular. Babası duymadan Reşide ya dükkanını  kapatsın ya da evlensin istedi annesi. Reşide evlenmeyi hiç düşünmüyordu. Uzaklarda hem de evli bir adamdaydı gönlü. Nezih’i unutmadan hiç kimseyle evlenmek istemiyordu. 
Söylentiler giderek artınca Reşide oturup düşündü. Bunca savaşmıştı, direnmişti aşkı için. Annesi bezmişti kızı için her gün yeni bir laf söylenmesinden.  Sonunda Reşide’nin annesi söylentilere üzülüp bir de kalp krizi geçirince hem ailesini daha bunaltmamak hem de anne babasını kaybettikten sonra küçük bir yerde yalnız kalmamak için evlenmeye karar verdi Reşide. “İlk gelen talibimle evleneceğim, iyi mi kötü mü bakmayacağım bile” diyerek. Öyle de yaptı Reşide. İlk gelen talibiyle evlendi. Dediği gibi.
Evlenmişti işte, kapanmıştı laf söz edenlerin ağızları. Boylu poslu, yakışıklı bir adamdı kocası. Avukattı. Gezmeyi, eğlenmeyi seviyordu. Akşamları eve gelmeden önce arkadaşlarıyla bir iki kadeh içeceği bir yerlere uğruyor sonra evine gidiyordu. Reşide uyumuş oluyordu o geldiğinde çoktan. Uyumamış olsa da uyuyor gözükmeyi yeğliyordu.
Evliliklerinin beşinci yılında iki çocuk annesiydi artık Reşide. Mutsuz ve sevgisiz bir kadındı. Kocasının başka kadınlarla da gezdiği haberi ayyuka çıkınca hiç durmadı boşadı adamı. Avukat koca hayli uğraştırdı Reşide’yi; ama   öyle çok tanık vardı ki adamın eve uğramadığı, çocuklarıyla ilgilenmediğine dair. Tek celsede boşadı hakim Reşide ile kocasını.
Yeniden annesiyle oturuyordu Reşide ırmağın bu yanında, öte yanındaki Hasbeyler konağının karşısında. Babası bir kaç yıl önce  ölmüştü. Ana kız ve iki torun ırmak kenarındaki konakta sessizce yaşıyorlardı.
Reşide, şimdi dul bir kadındı küçük bir kentte. Küçük bir yerde dul bir kadın olmak, savaşların en yamanıydı. Zorlusuydu. Reşide’nin savaşları hiç bitmiyordu.
Reşide’nin  büyük handaki iş yeri olur olmaz herkesle dolmaya başlamıştı boşandıktan sonra. Daha otuzunda bile olmayan dalyan gibi, kara gözlü genç kadını, evlisi bekarı ziyaret eder olmuştu sudan sebeplerle. Kimisi defterlerini ona tutturmak istiyor kimisi de olmadık bir şey danışacakmış gibi gelip, cüzdanını açıp içindeki deste deste paraları gösteriyordu. Bir keresinde defterlerini Reşide’nin tuttuğu  aile dostları bir esnaf  tam kapıdayken o sırada iş yerinde yalnız olan Reşide’nin kapı ağzında  densiz bir adama haddini bildirişine tanık olduktan sonra  Reşide’nin işyerine dalmış ve adamı kolundan tuttuğu gibi dışarı  fırlatmıştı.  Yaşlı adam koltuklardan birine çöküp katıla katıla ağlarken Reşide de ağlamıştı onunla birlikte kadersizliğine. Kadere söylene söylene  hıçkırmıştı yaşlı adam kızı gibi sevdiği Reşide için  duyduğu üzüntüden.
Reşide, hava kararmadan iş yerini kapatıp eve dönmek isterdi. Gün ışığında dönerdi eve hep. Sokaklar ıssızlaşmadan, başına bir şey gelmeyeceğine emin olduğu saatlerde çıkardı işinden. Hava kararmadan eve girdiğini herkes görsün isterdi. İş yerini kapatıp çıktı Reşide o gün, gün inmeden. Hızlı hızlı yürüdü eve doğru, başını kaldırıp sağa sola bakmadan. Evin kapısını açmaya yeltendiğinde gözleniyormuş gibi hissetti. Döndü, arkasına baktı.
Irmağın öte yanındaki Hasbey konağının önünde yıllar önce yitirdiği silüet duruyordu. Daha olgunlaşmış, çok şık giyinmiş, saçlarını yandan ayırıp özenle taramış, o nasıl da aşık olduğu silüet. Nezih, ırmağın öte yanından Reşide’ye bakıyordu kıpırdamadan. Reşide çakılı kaldı olduğu yerde. Kurbağalar bile susmuştu.

Aralarında akan ırmak mıydı zaman mı bilemediler ırmağın iki yakasında sessizce bakışırken. Bildikleri tek şey her ikisi de ayrı yakadaydılar şimdi.
Nezih’in dönüşü uzun uzun konuşuldu Kastamonu’da. Nezih meğer yurtdışında kalabilmek için bir formalite evliliği yapmışmış; ama kadın sonradan Nezih’e aşık olup onu bırakmak istememiş. Nezih kadından bir türlü kurtulamamış. Zaten buraya da dönmek niyetinde olmadığından formalite evliliğini sürdürmüş. Sonunda bakmış olmuyor kadını da yurtdışını da bırakıp dönmüş baba ocağına.
Reşide’nin içi kanadı bunları bunca  zaman sonra duyduğu için. Bir formalite evliliği için mi onca beklemişti Nezih’i. Yoktan yere evlenip çoluğa çocuğa karışmıştı üstelik bir de sevmediği bir adamla. Sevmediği adam tarafından aldatılan kadın da olmuştu. Sonunda dul kalmış ve aç kurtlarla boğuşur olmuştu. Yüreğinden damlayan kanlar gözükmese de gözünden akan yaşlar denizleri doldurmuştu bunca yıl.
Reşide daha bakamadı Nezih’e. Hemen içeri girdi rengi atmış, elleri buz kesmiş halde. Reşide’nin keyifsiz, mutsuz haline alışmıştı artık annesi de herkes gibi. “Dertlenmiş yine bahtsız kızım” diye geçirirdi içinden kadın, kızının solgun yüzüne bakarken.
Reşide, o silüeti sık sık görür oldu gittiği her yerde. Nereye gitse ardındaydı gölge gibi. Düğüne gitse düğündeydi Nezih. İlla tam karşısındaki köşeye oturur Reşide’yi izlerdi düğün boyunca. Reşide ayrılmazsa da ayrılmazdı düğün salonundan. Reşide evine gidene kadar da arabasıyla ya uzaktan takip eder ya da bir köşede arabanın içinde oturur onu gözlerdi eve girene kadar.
Reşide daraldı, bunaldı sonunda annesine açtı bu konuyu. Annesi dellendi. Dul bir kadındı Reşide. Olacak şey miydi hiç iki çocuklu Reşide ile Nezih arasında ciddi bir şey.
Reşide’nin iş yerine bir bahaneyle geldi Nezih. Ne işten dem vurdular ne iş konuştular. Reşide "gizli saklı şeyler yaşayamayacağını, dul ve iki çocuklu bir kadın olduğunu" söyledi. Nezih, "evlenmek istediğini" söyleyince sevinçten ölecek gibi olsa da gözleri takılı kaldı Reşide’nin, Nezih’in gözlerine. Hasbeyler, Reşide gibi iki çocuklu bir gelini isterler miydi oğullarına.
Nezih çoktan konuşmuştu bu konuyu ailesiyle. Aile, oğullarını dinlememişti bile. "Olmaz" deyip kestirip atmışlardı. Reşide bunu duyunca belinin büküldüğünü hissetti. Ağır gelmişti bu sözler yıllardır neleri taşımış omuzlarına, ne savaşlar gelip geçmiş yaralı yüreğine. Nezih’i hemen gönderdi savarcasına, "kendisini bir daha rahatsız etmemesini" rica ederek.
Nezih hep izledi Reşide’yi. Reşide hangi düğünde, hangi sinemadaysa Nezih oradaydı. Annesi fena içerliyordu Reşide’nin. Kızının bir an önce biriyle evlenmesini istedi. Reşide de evlenmekten başka çözüm bulamıyordu artık. Uzunca bir zamandır kendini isteyen esnaftan dul bir adamla sözü kesildi.
Reşide’nin düğününe üç gün kala Nezih’in de evleneceği haberi yayıldı Kastamonu’da. Hem de Reşide ile aynı tarihte evlenecekti Nezih nazire yaparcasına. Ani karar verilmişti düğüne; ama yine de Hasbeyler büyük bir düğün yapacaklardı namlarına uygun.
Reşide’nin sade, sessiz sedasız, aile arasında  nikahının kıyıldığı gün Nezih, davullu zurnalı, çengili köçekli bir düğünle evlendi. Reşide nikah günü imza atarken idam fermanını imzalar gibiydi. Nezih de zil zurna sarhoş. İnat uğruna evlenmişti Nezih. İnatla şavaşılır mıydı hiç. İnat kazanmıştı sonunda. İçi kan ağlıyordu gelin Reşide’nin, yüzünden düşen bin parçaydı damat Nezih’in. Kastamonu iki nikah yaşadı o gün. Mutlu olanlar sadece düğünde eğlenenlerdi, evlenenler değil.
Reşide evlenmişti; ama hala Nezih’in gözlerini üstünde hissediyordu. Evlendiği adam görgüsüzdü, kaba sabaydı. Dayanamadı Reşide. Daha evleneli bir yıl bile olmadan boşanma davası açtı. Adamdan boşandıktan sonra artık Kastamonu’da kalamayacağını bildiğinden işini Ankara’ya taşıdı. Ulus’ta bir iş yeri açtı. İlkin hemşehri esnafların defterleriyle başladı işe. Eşin dostun tanıdıklara tavsiyesi üzerine kısa zamanda da tutundu Ulus esnafı içinde. Çıkrıkçılar Yokuşu esnafı başta olmak üzere Ulus esnafının pek çoğunun defterlerini tutmaya başladı Reşide.
Ankara, ortasından ırmak akmayan bir kentti. Reşide için bir daha hiç ırmağın öte yanı olmadı Ankara’da. Ne birisiyle ilgilendi ne de kendisiyle ilgilenenlere cesaret verdi. Nezih’i düşünmemek için çok didindi. Gezilere katıldı. Reşide’nin, üniversiteden arkadaşlarıyla sık sık Ankara dışında hafta sonu tatili geçirdiği oluyordu. Onlardan da evlenmiş boşanmışlar, hiç evlenmemişler vardı. Çocukları da alıp Amasra, Beypazarı, Safranbolu gezilerine çıkıp yenileniyorlardı kendilerini ayda bir kere en azından.
Nezih, her hafta sonu belki Reşide Kastamonu’ya annesini ziyarete gelir diye artık kendisinin oturduğu konağın penceresinden ayrılmıyordu. Karısı söylene söylene bir oluyordu herkes haftasonunu  İnebolu, Abana gibi yerlerde geçirirken Nezih pencere kenarında pinekliyor diye. Tablalar dolusu sigara izmariti kaldırıyordu Nezih’in karısı,pencerenin önündeki sehpadan.
Reşide, çok özlese de Kastamonu’ya hiç gitmedi Ankara’ya göçtükten sonra. Nezih ile hiç karşılaşmak, yüz yüze gelmek istemedi. Şimdiki savaşı Ankara’daydı ve yepyeni adımlar atıyordu burada. Farklı zevkler ediniyor, eğrisi olmayan doğru bir hayat kurmaya çalışıyordu çocuklarıyla.
Çocukluk aşkı, ilk ve tek aşkı sadece küllenmişti Reşide’nin yüreğinde. Sönmemişti; ama asla da alevlenmeyecekti bir daha. Aklı ile yüreği bir değildi madem Reşide’nin, madem aklı unut dese de yüreği unutmuyordu, Reşide de yüreğindeki o közü küllerin altına iteklemiş, gömmüştü. Közler yanar; ama alev almazlar. Küllerin altında için için yanacak, sönmeyecek;ama alev de almayacaktı o köz. Reşide bu savaşı mutlaka kazanmak istiyordu.
Kastamonu’dan ara sıra haberler alıyordu Reşide. Nezih’in gece yarısı ev halkı uyurken pencere kenarında onlarca sigara izmaritinin bulunduğu kül tablasının hemen yanı başına yığılarak geçirdiği kalp krizini atlatamayıp genç yaşta öldüğünü duyunca kendine gelemedi günlerce. Kendine geldiğinde de soluğu Kastamonu’da aldı.
Babasının mezarını ziyaret için önce kabristana gitti Kastamonu’ya iner inmez. Babasından sonra tanıdıkları da ziyaret etmek için mezarlıkta gezindi. Nezih’in kabrini görebilmek için her mezar taşını okudu geçtiği yerlerdeki.
Nezih, vasiyeti üzerine yüksek bir yere gömülmüştü. Tam Reşideler’in konağına bakıyordu mezarı. Nezih  şimdi de mezarından gözlüyordu Reşide’nin yaşadığı konağı. Mezarlığın en yüksek, tam  Reşideler’in konağını gören tepesinden. Tutamadı kendini Reşide, Nezih’in mezarı başında, ağladı. Direnemedi. Reşide çok savaşlar vermişti duygularına karşı; ama bu savaşı kaybetti. Haykırarak, yırtınırcasına ağladı. Reşide’nin gözlerinden akan yaş, Ankara’ya kadar dinmedi.
*****
Reşide, bir ahbabını ziyarete gittiği Çankaya, Oran’dan evine dönmek üzere arabasına doğru yürüyordu. Yüksek tepelere kurulmuştu bu şehrin merkezine  uzakça kalan rüzgarlı semt. Arabasına doğru yürürken küçücük bir gelincik fark etti bir rögar kapağının kenarında, çimlerin kıyısında. Bir yanındaki yeşil çayır çimen bir yanındaki rögar arasında dik durmaya çalışan bir gelincik. Deli gibi esen rüzgarda savrulan, eğilen; ama sonra hep ayağa kalkıp başını dik tutan, yeşil çayırdan yana dönen al giysili bir gelincik.
O zamana kadar hep koyu renk giymiş Reşide, kızının çok yakıştığını söyleyip alması için ısrar ettiği gelincik alı pardesüsü ile gelinciğin başında duruyordu. Rüzgar eğdikçe yılmadan her seferinde başını kaldıran gelincik, başını rögardan yana değil çayır çimenden yana çevirmişti. Ne kadar benzediklerini düşündü gelincikle. Küçücük gelinciğin en şiddetli rüzgar karşısında tek bir yaprağını feda etmeden verdiği savaşında, kendi savaşını gördü Reşide.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 2010
Paylaş :

4 yorum:

  1. Sevgili Acemi Demirci,
    yine yapmisin yapacagini ve muhtesem bir hikaye yazmisin. Yüregine, ellerine saglik.
    Okurken cok duygulandim.

    O kadar sevipte kavusamamislar Reside ile Nezih.´
    Aile icin, Ailenin beklentisi icin, birazda yasadiklari toplum icin hep sevgilerinden ödün vermisler. Kaybeden onlar olmus.

    Cok Selamlar.

    YanıtlaSil
  2. Uzaklardan Elifcim,

    Ben, senin yorumunu okurken en az senin benim yazdığım Reşide'nin öyküsünü okurken duyduğun haz kadar sevinç duydum.

    Böyle mutlulukları sıkça yaşamak dileğimle.

    Acemi Demirci.

    YanıtlaSil
  3. Kalemine saglik canim. Duygu dolu bir hikaye olmus.

    YanıtlaSil
  4. Baştan sona her satırını keyifle okudum, harika bir hikaye kaleme almışsınız. Emeğinize sağlık...

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci