15 Eylül 2012 Cumartesi

Soğan kokmayan evde mutluluk olmaz

Hele de kalabalıksa bir arada ailecek yenen yemekler ve o yemekler hazırlanırken ortalığı bürüyen yemek kokusunda en büyük payı olan soğan için gözlemlerimden oluşan bir öykü yazmayı hep istemiştim.

Soğan kokmayan evde mutluluk olmaz

Güneşli bir Ankara baharında Aşağı Ayrancı'da bir apartmanın en üst katında bir araya geldi üç teyze kızı; Emine, Halise ve Vildan. Emine’nin  beş yıl önce boşanan oğlu, uzun bir süre evlenmeye yanaşmamış, yakınlarda evlenmeye karar vererek bir yuva kurmuştu. Halise ve Vildan hayırlı olsuna gelmişlerdi bu nedenle Emine’ye. Vildan,  Ankara  dışından kalkıp gelmişti  hem, Aksaray’dan.

Hepsi de şıktı o gün teyze kızlarının. Saçlarını güzelce taramışlar, kendilerini ince gösterecek giysiler seçmeye çalışmışlardı. Epeydir birbirlerini görmediklerinden daha genç gözükmek, “görmeyeli kocamışın” lafını  işitmemek için ellerinden geleni yapmışlardı.

Merdivenleri çıkıp Emine’nin  dairesinin  kapısına gelince apartman sahanlığını bürüyen mis gibi yemek kokuları geldi burunlarına. Daha kapının açılmasıyla tereyağında kavrulmuş soğanın kokusu taştı sahanlığa.  Bir evi, doyulan, ısınılan, yenilen, içilen yani yuva yapan koku olarak misafirleri karşıladı kavrulmuş soğan kokusu, Emine’den bile önce .

Geniş salonun hemen girişindeki yemek masasına oturan Halise ve Vildan,  fırından az önce çıkan börek kokusunun da yayıldığı evde,  bir köşede kedi gibi mutluluktan mırıldanarak kıvrılıverecek kadar sıcak bir ev ortamında hissetti lerkendilerini.

Yemek kokusu ne kadar yakışıyordu bir eve. Yemek kokusu bir eve yuva anlamını katıyordu. Mutluluğu solutuyordu kapıdan girenlere. Açsalar o evde doyacaklarını, üşümüşlerse kokusu evi bürümüş çorbayla içlerinin ısınacağını  haber verirdi mutfaktan yayılan kokular.  Evi, ayakların gidesi bir yer haline getiriyordu ocaktaki tencerelerden, fırındaki tepsilerden sızan kokular.

Ev sahibesi Emine, tavuk suyuna sebzeli çorba,  tavuk sote, şehriyeli pilav, taze fasulye kavurması, karışık salata, börek, zeytinyağlı biber dolması, sütlaç pişirmişti nispeten soğuk bu günde teyze kızları  için.  Beyaz masa örtüsünün üzerine yerleştirdiği küçücük pembe çiçekli kaselere, kayık tabaklara koyduğu  dolmaları, salataları özenle süslenmişti, dereotuyla, limonla.

Sıcacık çorbalarını kaşıklarken bir yandan da sohbete başladılar. Halise biraz dertliydi bugünlerde. Oğlu, üç yıl evvel boşanmış ve yeniden evlenmeye yanaşmaz olmuştu.

Vildan, oğlunun neden boşandığını sordu Halise’ye. Halise’nin yüzünde bir keder dolaştı. Gözleri uzaklara kaydı.

-Semih çok seviyordu aslında Melike'yi. Ne dese ikiletmiyordu. Evlendikten sonra çok değişti Melike. İş çıkışı eve geç gelmeye başladı. Öyle ki gece yarısında sonra gelir oldu.  Hatta bazen daha geç  dönüyordu eve. Kimileyin de içip içip sızdığı yerlerden arkadaşları telefon açıyor,  Semih gidip onu oralardan topluyordu. Melike'nin evliyken tek başına gezip tozması, orada burada sızıp, kendini kaybetmesi Semih’in çok ağrına gitti. Kabullenemedi.
-Semih ne yapıyordu evde tek başına, ne yiyip ne içiyordu Halise abla, diye sordu Vildan.
-Semih önceleri Melike’yi akşam yemeği için beklermiş. Sonra bakmış ki Melike’nin geleceği yok; yumurta haşlayıp yemiş akşam yemeği niyetine. Melike artık her gün geç gelmeye alışınca Semih de yumurta haşlamayı bırakıp, bana geldi karnını doyurmak için.
-Nasıl karar verdi Semih boşanmaya, diye sordu Vildan.
-Gelinimiz yani Melike işte çok bunalırmış. O yüzden işten sonra eve gelmeden  oraya buraya uğrar, arkadaşlarıyla  görüşürmüş. Semih’e “yemek yapan, ev temizleyen, örgü ören biri olamam” dermiş hep. Normal bir aile hayatı yaşayamadılar o yüzden. Evlilik  ağır gelmiş anlaşılan  Melike’ye. Kendisi de yürütmek istememiş zaten. Çoluk çocuk olmadan yürümeyen bu evlilik bitsin isteyip, boşandılar.

-Sizin ilk gelin de Melike gibiydi değil mi, Emine abla, diyerek Emine’ye döndü  Vildan.

-Bizim ilk gelin ev sorumluluğunu  üstlenemedi. Ne yemek yapıyormuş ne temizlik. Geç saatte uyanıyor, uyanır uyanmaz sokağa fırlıyormuş. Alışveriş merkezlerine gidiyormuş her gün.  Alacaklarını aldıktan sonra oradaki ayaküstü yenilen yerlerde bir şeyler atıştırırmış. Bizim oğlan işten eve dönünce de “benim karnım tok; sen bir şeyler yeyiver” diyormuş. Oğlum da ekmek peynirle geçiştiriyormuş akşam yemeklerini. Hafta sonları kahvaltıya bize geliyorlardı. Kalan börekleri, kurabiyeleri koyuyordum yanlarına. Onlar da bitince yiyecek bir şeycik  kalmazmış evde. Oğlum bir keresinde çok üşütmüş; ateşlenip yatmış. Bir çorba olsun yapmamış  kız. Böyle yürümedi tabi. Kendiliğinden bitti evlilik.

-Kerem de boşanmış, dedi Vildan.
-Saliha'nın oğlu Kerem mi, diye sordu Emine.
-O ya. Ne düğünle evlenmişlerdi. Ne para dökmüşlerdi onu evlendirirken. Gelinliği Fransa'dan gelmişti kızın. Saliha ile kocası, oğullarıyla gelinlerini balayına Avrupa'ya göndermişlerdi. Ev araba ne isterlerse verdiler.
-Neymiş de sıkıntıları boşanmışlar? Ev var, araba var, ne isterlerse önlerinde. Rahat mı batmış bu çocuklara, diye sordu Halise.
-Yok canım. Kız mutfağa girmezmiş. Yemek vakti ya pideciye ya pizzacıya telefon açarmış. Kerem alışmış tabi annesinin zeytinyağlısından, etlisinden, tatlısına bir de  çeşit çeşit salatayla donattığı masalara. Kızı çekip konuşmuş Kerem. Kız da yemek yapmayı öğreneceğine söz vermiş. İnternetten yemek tarifleri bulmuş. Yemek yapmaya başlamış; ama bir iki gün sonra sıkılmış, “ömrüm mutfakta geçiyor” deyip, yemek yapmayı bırakınca Kerem annesine gitmeye başlamış yemek için. Kız da kendi annesine gitmiş. Kopmuşlar işte yoktan yere.

-Hay Allah, yemek yapmamak yuva yıkıyor demek. Oysa yemek yaparken soğan kokutuyoruz ortalığı diye telaşlanırdık biz de, dedi Vildan.
 -Bizim için sabah kalkıp, çocukları okula gönderip, yataklarını toplayıp, ortalığı toparladıktan sonra ilk iş tencereyi ocağa koymaktı. Öğleye kadar işlerimizi bitirir öğleden sonra da hangi komşuda toplanılacaksa ona giderdik. Orada da bir yandan hal hatır sorar konuşur bir yandan da dantel ya da yün örerdik. Mutlaka çorbamız, sebzemiz olurdu akşam masamızda. Çocuklar okuldan gelince önlerinde sıcak bir kap yemek bulmazlarsa olmazdı, dedi Emine.
-Sizin zamanlarda öyleydi Emine abla. Şimdi çok değişti her şey. Kızlar yemek yapmayı bilmiyor. Oğlanlar analarının kuzusu. Evli barklı olsalar da gençlerin çoğu her şeyi hala büyüklerinden bekliyor. İçlerinden evlerinde yemek pişiren,  evde akşam yemeği için masa kuran olursa, düzenlerini iyi kötü sürdürüyorlar, dedi Vildan.

Boşalan çorba kaselerini topladı ev sahibesi Emine. Pilavı, sotelenmiş koca bir kase dolusu tavuğu getirmek için mutfağa seğirtti.  Pilavın da tavuğun da üstlerinde dalgalanan buğulardan nefis kokular yayılıyordu. Konuklar salata tabaklarına salata koyarken kısa bir sessizlik oldu.

Sessizlik, Halise'nin masadakilere hala kızı Esma’nın oğlunun boşandığını duyup duymadıklarını sormasıyla bozuldu. Bunu duyan Emine ve Vildan lokmalarını zor yuttu.
-Bunca yıldan sonra mı, diyesordu Emine, öksürerek.
-Ne dertleri varmış da boşanmışlar üç çocuktan sonra, diye öfkeyle söylendi Vildan.
-Boşanmak da evlenmek kadar haktır. Bazen de gereklidir; ama bunların bir sorunları yoktu ki niye boşanmışlar durup dururken, diye üzüntülü bir sesle konuştu Emine.
-Çok mutluydular. Sağlıklı, gül gibi çocukları vardı. Yan dairelerine yeni komşular taşınınca olmuş olan. Komşu kadın pek gezentiymiş. Eve barka bakmazmış. Çocuklar okuldan gelince kendi yemeklerini kendileri yaparmış. Buna rağmen de başarılı, akıllı çocuklarmış. Esma’nın gelin, sık sık gidip gelmeye başlamış yandaki gezenti kadına. Sonra onunla alışveriş yapmak için gezmelere çıkmışlar. Esma’nın gelin, evi barkı ihmal eder olmuş; çocukların önüne bir kap yemek çıkaramamış. Ev yemekleri yapan bir lokantayla anlaşmış. Her öğün eve yemek gelmeye başlamış. Giyime kuşama pek düşmüş gelin. Kredi kartına yüklenmiş. Kolay mı evi tek maaşla geçindirmek. Ödeyememişler onca kredi kartı borcunu. Sonunda kavga dövüş başlamış. Esma’nın oğlan evi terk etmiş. Esma’nın gelin de anasının evine kaçmış. Çocukları da babalarına bırakmış. Yanına almamış.
-Vah vah, olacak şey mi?  Şimdi onca borcu kim ödeyecek? Kim o çocukların başında duracak, diye dizlerini dövdü Emine.
-Çok yazık olmuş. Huysuz, ahlaksız, içen, söven, döven kocalardan  boşananlara  sözüm yok. Anlaşamayan eşlerin boşanmasına hiç yanmıyorum. Ama durduk yerde, hiç yoktan yere üç çocukla gül gibi yuvaların yıkılmasına içim dayanmıyor, dedi Vildan.
-Benim de, dedi Emine ve Halise.

-Duyan da sanki yuvalar  hep gelinlerin, kadınların yüzünden dağılıyormuş  diye savunuyoruz sanacak. Tesadüfen eviyle ilgilenmeyen, hiç yemek yapmayan gelinlere düşmemiz nedeniyle oğullarımızın yuvaları dağıldığından öyle konuştuk. Yoksa savunduğumuz bir şey filan yok. Ne yuvalar dağılıyor çocuklarının rızkını, yemek yapsın diye karısının avucuna değil de olur olmaz yerlere bırakan adamlar yüzünden. Karılarını döven, günyüzü göstermeyen kocalar yüzünden. Karısını gece vakti kapı dışına koyanları duyuyoruz. Ama bizim oğlanların sorunu,  ev düzeni olmayınca  aile hayatının sürdürülememesiydi  de o yüzden sanki hep gelinleri suçlar gibi konuştuk, dedi Emine.
-Tabii canım, bizim başımıza gelen üzüntülerin nedeni  yüzünden öyle konuşuyoruz; yoksa yuvaları yıkılmasın diye nice uğraşan ne kadınlar var; saçını süpürge yapan, dedi Halise.

Pilav ve tavukla dolu tabaklar  boşalmış, yumurtalı fasulye kavurmasına gelmişti sıra. Fasulye kavurması, Aksaray'ın baş sebze yemeklerindendi. Masadakilerin hepsi de Aksaraylı olunca yumurtalı fasulye kavurması, baş köşede yerini alıyordu sofrada  elbette.

-Ellerine sağlık Emine abla, hepsi de çok nefisti, dedi Halise.
- Allah sana da güzel yemekler yapan bir gelin versin inşallah Halise, dedi Emine.
-İnşallah, dedikten sonra Halise, Emine'ye dönüp,
-Şimdi oğlun mutlu, öyle  değil mi? İlkinki gibi değil bu gelin herhalde, diye sordu.
-İyiler çok şükür. Becerikli bir kız gelinim. Her işe girişiyor. Evi pırıl pırıl. Bal dök yala. Yemek dersen neredeyse ben ondan öğreneceğim yeniden yemek yapmayı. Allah bozmasın ağız tatlarını. Hep böyle gitsin inşallah.

“İnşallah” dedi, Vildan ve Halise bir ağızdan.

Damak tatları gelmişti bunca güzel yemekten sonra. Ama hayatın tadını anlatan “ağız tadı” deyimi, teyze kızlarından bazılarının  ya yerinde değildi ya da uzun süre yerinde olmamıştı.

Emine, peçeteyi  ağzına götürdüğünde  yemeklere doğrarken ellerine sinen  soğan kokusunu duydu.
-Onca yıkadım hatta krem bile sürdüm; ama ellerim hala soğan kokuyor. Soğan kokusu bir türlü çıkmıyor.

Halise, çiğnediği lokmasını hızla yutup,

-Aman çıkmasın. Soğan kokusu mutluluğun kokusudur. Soğan, yemek yapılan evde kokar. Yemek yapmak, o eve emek vermektir. Sevgi demektir. Düşünmek, sakınmak, korumak demektir. Tavada, tencerede kavrulan soğanla başlar her kadın yemek yapmaya. Bakın sabahtan beri evlerinde yemek yapılmadığından düzenleri bozulan, boşanan gençlerden bahsediyoruz. O gençlerin elleri soğan koksaydı, masalarında güle oynaya yemeklerini yeselerdi, akşam yemeklerinde sofra başında bir arada olabilselerdi eğer, belki de yuvaları dağılmayacaktı. Soğan kokusu mutluluğun kokusudur. Soğan kokmayan evde mutluluk olmaz.
(Hakkı saklıdır)
Acemi Demirci, 2011
Paylaş :

9 yorum:

  1. Ah..o gözlerimizi yaşartan soğan..:))

    meğer katmanlarında mutluluk saklarmış..

    hazırın kolaycılığına kaçılan günümüzde, önemsiz gibi görünse de..
    birlikte kazanılıp..birlikte paylaşılan bir kap yemeğin tadı-anlamı hiç bir şeyde yok..

    evi ev..
    aileyi aile yapan..
    dumanı tüten bir ocak..

    YanıtlaSil
  2. naile,

    Senin yorumlarının, en az yorum yaptığın yazı kadar okunması zevkli, çok güzel uslupta , nefis satırlar olduğunu biliyorsun değil mi?

    Ben de o güzel ve seçkin cümleleri okumaya doyamadım.

    YanıtlaSil
  3. birkaç gündür annemin göndediği koli ile geçiniyoru, geçen haftada hastaydım yemek yapmadım, aayyy

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :)))
      Ne güzel.. Koli gönderenler var :)))
      Kuru patlıcan dolmasına kadar vardır :)

      Sil
    2. y yok sarma var o zor geliyo bana, patlıcan basit iş, sana asıl işin sırrını vereyim 'kuyruk yağı' :D

      Sil
    3. Sarma çok vakit alıyor. Bende dolmayı kolay buluyorum. Ama lahana sarması yerine daha kolayını buldum onu yaparım ara sıra. O bile çok vakit alıyor.

      Sil
    4. belim ağrıyo sıkılıyorum sar sar bi tabak etmiyo

      Sil
    5. Aksaray'da sarmaları komşular imece usulü yapıyor. Her gün birisine sarıyorlar. Ama on kaın bir evin tenceresini hemencecik sarıp bitiriyor... Kolayı aslında. Burada bu kolaylık gerçekleşemeyecek kadar zor :)

      Sil
    6. ay gerçekten çok iyiymiş o imece usulü

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci