13 Ekim 2012 Cumartesi

Bön oğlan Aliksanla akıllı kız Leyli

                                                            
Aksaray'ın Nevşehir'e sınır olan köylerinden birinde yaşıyordu Ali İhsan anasıyla. Ona uzun uzun Ali İhsan demezdi öyle kimse köyde. Kendisine Aliksan denildiğinden beri, biri ona Ali İhsan dese bile dönüp bakmazdı arkasına Aliksan.

Annesi Eşe, tek oğlu Aliksan’ı tek başına doğurmuş, tek başına büyütmüştü. Aliksan’ın babası bin dokuz yüz otuz yılında öldüğünde annesi ona hamileydi. Ölen kocasından yüklüce miras kalmıştı Eşe kadına. Biraz da bu yüzden çok isteyen oldu Eşe'yi  kocasından sonra. Evlenmedi Eşe, oğlu adamakıllı ortaya çıksın istedi önceleri. Oğlunun bön olduğunu herkes anladıktan,  oğlanın adı böne çıktıktan sonra Eşe kadın da gerçeği kabullendi.  Üvey baba, üvey  kardeşler oğlunu kandırır, elindekini avucundakini alır, ortada bırakırlar korkusuyla bir daha kocaya varmadı. Zaten ölen kocasının anası babası, kardeşleri ile yan yana idi evi. Onlar göz kulak oluyordu Eşe'ye de oğluna da.

Zengin kadındı Eşe, ele güne muhtaç olmuyordu. Ölen kocasının kardeşleri de kendi kardeşleri de yardımına koşuyorlardı o tarlaya tapana giderken, bağa bahçeye yetişirken; ama her işin ucundan ille o da tutacaktı. Bir müddet sonra bağa bahçeye, çifte koşan, her şeyi kotaran Eşe’nin kadın olduğunu herkes unuttu. Kendi bile.

Bal kabakları düz damın üzerinde.
Eşe,  yine o işten bu işe yetişmeye çabalarken emeklemeye başlamış Aliksan, damdaki kocaman tatlı kabaklarına ulaşmak için kesme taştan tek kat evin daracık, sivri taş merdivenlerini sessizce tırmanmıştı.  Güneşin altında, toprak damda dizili duran tatlı kabakları, koyu turuncu renkleriyle gözünü almıştı küçük çocuğun. Emekleye emekleye kabakların yanına varınca sevinçle ellerini çırptı  Aliksan. Çığlıklar attı.

Küçük ellerini kabaklara vurunca çıkan pat sesini işittikçe neşesi artıyor, öbür kabaklara da vurmak için ağzından salyaları aka aka emekleyip bir diğer kabağa koşuyordu. En uçtaki kabağa gelinceye kadar emekledi sıralı kabaklara vura vura. Damın köşesinde, en uçta duran kabağa vurmaya başladı gülerekten. Kabaktan çıkan pat pat seslerine kendi kıkırdaması karışıyor,  neşeyle daha hızlı vuruyordu. Aliksan kabağa vurdukça kabak iteklendi, yuvarlandı. Aliksan, kabağa abanmışken kabak damdan düştü. Aliksan da  düştü damdan; sarıldığı kabakla birlikte.

Yere düşen kabağın parçalanan sesi ile bebeğin düşüş sesi birbirine karıştı. Damdan yere düşen kabak  parçalanmış, içindeki lifli kısım etrafa yayılmış, çekirdekleri her yana saçılmıştı. Eşe kadın  sese doğru baktığında yüzüne gözüne kabak parçaları, çekirdekleri bulaşmış Aliksan’ın yerde sesi çıkmadan ağlayarak yattığını gördü.

Eşe kadın, allı güllü pazenden şalvarını savurtarak ok gibi fırladı yerinden. Oğlunu kucakladığı gibi yerden kaldırdı.  Oğlan nefes alamıyordu. Neredeyse morarmak üzereydi. Eşe, bağırmaya başlayınca komşular yetişti. Oğlanın sırtını, göğsünü ovaladılar, küçük ellerini, bacaklarını hafiften ovdular. Yüzüne su serpip peşkir ile havalandırdılar. Aliksan, yavaş yavaş gözlerini açtı. Boş boş bakıyordu gözleri.

Damdan düştükten sonra Aliksan bir daha güle oynaya  avluda emekleyen, gözü oyunda olan o eski bebek olmadı. Eskisi gibi ne çığlıklar attı ne ellerini çırptı. Oturduğu yerde oturuyor, öylece boş boş bakınıyordu gelene gidene konuşmadan.

Aliksan altı yaşındayken bir gün Eşe sabahtan  bağa gidecekti. Çubuk budamaya.  Hemen yan evlerde oturan kayınbiraderlerinin çocuklarını kendi avlusuna çağırdı Eşe; Aliksanla oynasınlar, ona bakar olsunlar diye.  Önlerine biraz kavurga, iğde, kuru siyah üzüm koyup Aliksan’ı da onlara emanet etti Eşe. Giderken de oğluna,
-Burada dölekçe otur, sakın kalkma yerinden. Irama ha. Bir yere gitme, dedi.

Bağdaki budama işleri bitip, akşam eve döndüğünde oğlunu oturttuğu yerde oturuyor buldu Eşe.  Kayınbiraderlerinin çocukları avluda oynamış, koşmuş; ama Aliksan, annesinin dölekce yani uslu uslu oturmasını istediği yerden kalkmamıştı. Onu oyuna çağıran amcasının çocuklarına da,
-Anam kalkma dedi. Kalkmam, ben dölek dölek oturacam burada, demişti.

Komşu evlerden birinde yufka ekmeği yapılıyordu. Eşe'yi de yardım için çağırmışlardı. Kadıncağız hemen koşturdu komşusuna yardım etmek için. Gitmeden önce de beyaz renginden dolayı köylülerin ak dedikleri ama ak sözcüğünü kısaca aa diye söyledikleri aa bakla yani kuru beyaz fasulye pişirdi akşam için.  Çömlekte, tandırın içinde. Kendisi evde yokken gelen giden olursa çömlekteki aa baklayı görüp yememeleri için çömleği, ters çevirdiği koca bakır kazanın altına sakladı. Oğlunu da,
-Kazanı yerinden oynatma. Çömlek görünmesin, diye tembihledi.

Eşe, komşuya yufka ekmek yapmaya gittikten biraz sonra komşu köyde yaşayan akrabaları  çıkageldi gittikleri av dönüşü. Eşe’nin akrabaları Demirciköy’deki göle ördek avına gelmişler, kendi köylerine dönmeden önce hazır buradayken Eşe'ye de uğrayıp, hal hatır sormak istemişlerdi.  Avladıkları angutlarla doluydu kemerleri. Akşama ördek ziyafeti çekecek oldukları hemen anlaşılıyordu.


Aliksan’ı görünce başını okşadı avcı akrabalar.  Eşe'yi  sordular  oğlana.
-Anam yok, komşuya yufka ekmek yapmaya gitti. Kazanı da yerinden kaldırmayın. Altında aa bakla saklı, kimse görmesin.

Tandırda pişmiş çömlekte fasulyeyi duyan akrabalar şöyle bir birbirine baktı. Dönüp bir de kemerlerinden sarkan angutlara baktılar. Köylerine varacaklar, angutları kesip, yolup, içini temizleyecekler sonra da karıları pişirecekti. Yani uzunca bir süre sonra yemek yiyeceklerdi. Avcı akrabalar kazanı kaldırıp çömlekteki fasulyeyi yemeye koyuldu. Çömlekte pişen fasulye lokum gibi olmuştu. O kadar lezzetliydi ki çömleğin dibi göründü. Çömleğin dibi görününce  daha eğleşmeden köylerine ulaşmak için yola düştü avcı akrabalar. Eşe eve geldiğinde çömleğin dibinde tek bir fasulye bile kalmamıştı.

Aliksan delikanlı olduğunda adı çoktan böne çıkmıştı köyde. Okumayı sökemeden okulu bırakmış, tarlada tapanda işe yaramamış, davarları güdememişti. Hiçbir iş emanet edilmeye gelmiyordu Aliksan’a. Anası onu tarlaya gönderse yolda nereye gideceğini unutup dönüp anasına soruyordu ya da anası onu bağa gönderdiğini sanırken oğlan kavaklığa gidiyor,  kavaklarının birinin altında, esintinin ninnisiyle uyuyakalıyordu. Anası Eşe koşturuyordu hala her işe.

Köyün kızları bu zengin ama bön oğlanı beğenmiyordu. Onu gördükleri yerde kıkırdaşıyorlar; dirsekleriyle birbirine vurup, oğlanı diğerlerine göstererek gülüşüyorlardı. Oğlan, kızların su başına gidiş vakitlerinde ortalarda dolanıp duruyordu; ama nafile. Kızlar gülüyordu gülmesine ancak bu gülüş o çapkın gülüşlerden değildi. Alaycı alaycı gülüyordu kızlar.

Eşe, gözü arkada kalsın istemiyordu kendinden sonrasını düşünerek. Oğlunun mürüvvetini görmek istiyordu. Evermek istiyordu oğlu Aliksan’ı. Baş göz edip, yuvasını kurmak niyetindeydi oğlunun, dünya gözüyle. Eşe, birkaç kez köyün güzel kızlarına dünür gitmek istemiş, beğendiği kızların evlerine haber salmıştı. Verilecek kızlarının olmadığı haberi gelmişti babalardan hiç bekletmeksizin. Çabaları boşa çıktı Aliksan’ın anacığının, everemedi oğlunu. Hevesi kursağında kaldı.

Eşe, oğlunu kendi köyünden everemeyince “Bu köyden olmazsa çevre köylerden kızlar olur o zaman” diyerek çevre köylerdeki kızlara dünürcü gitmeye başladı. Ya oğlanın bön bön bakan gözlerini görünce ya da daha evvelden namını duyduklarından olacak, çevre köylerin kızlarının babaları, kızlarını Aliksan’a vermediler. Hatta içlerinden tez elden oğlanla anasını baştan savanlar da çıktı.

Eşe, kendi köyüne uzak bir köyde fakir bir kız olduğunu duydu.  Çok da akıllı, becerikli  bir kızdı Leyli. Eşe de  zaten akıllı bir gelin istiyordu bön oğluna. Tarlaları, bağı bahçeyi, kavaklıkları, evi çekip çevirecek, oğlanın yapamayacağı ne var ne yok yapacak, kotaracak, her işe koşturacak bir gelin.

İpekli kumaşlar, kenarı iğne oyalı yemeniler, beş şiş ile ördüğü yün çoraplar, beşibiryerdeler, sarliralar, bilezikler ve anneannesinden kalma ucundan üç tane penes altın sarkan fes alınlığının ortasına takılan gümüş fes iğnesi, kızın babası için gümüşten enfiye kutusu, içi elmaslarla dolu köstekli bir saat koyduğu, üzeri kanaviçe işlemeli beyaz patiskadan bohçayı sırtlayıp kalktı. Dünürcü gitti uzak köye Eşe, yanında oğluyla. Aliksan’ı da sıkı sıkı tembihledi kızın evinde ağzını sakın ha  açmaması için.

Bön oğlan Aliksanla annesi Eşe, sabah tezce atlarına atlayıp yola düşmüş,  erkenden gelmişlerdi uzak köydeki kızın evine. Samandan damlı toprak eve gelince elinde taşıdığı büyükçe bohçayı açıp içinden kenarı iğne oyalı, üzerine küçük çiçekler işlenmiş daha küçük bir çıkını alıp, bohçayı evin giriş kapısına bıraktı Eşe.

Daha kızın babası ve abileri henüz tarladan dönmemişti Eşe ile Aliksan dünürcü olmak üzere geldiklerinde. Leyli’nin annesi, ana oğlu konuk odasına aldı, ağırlamak için. Kız da kulağı konuk odasında, dışarıda tedirgince konuşulacakları beklemeye başladı. Leyli’nin kulağına oğlanın bön olduğu çalınmıştı. Aliksan o kadar saftı ki onun bönlüğünü duymayan kalmamıştı çevre köylerde bile. Aliksan’ın köyünden bu köye gelin gelen kızlar, oğlanın bönlüklerini anlatırlardı çeşme başında, tokaçlarla çamaşır döverken ırmak kenarında ilk fırsatta.

Kızı pek beğendi Eşe.  Kız güzeldi,  akıllıydı da. Eşe’nin gözlerinin içi güldü kızı yakından tanıyınca. Hemen nişan yapmak istedi içten içe. “Kız ne isterse kıza onu alacağını,  takacağını yeter ki kızı oğluna vermelerini” söyleyecekti kızın babasına, abilerine.

Hal hatırdan sonra ikramlık neler istendiği sorulunca Aliksan süt içmek istedi. Eşe, oğlunun böğrüne dirseğini vursa da oğlan ille de süt içmek istedi. Sabah erkenden yola düştükleri için sütünü içememişti zira. Kızın annesi mutfağa koştu. Kilere baktı. Süt kalmamıştı. İnekten süt sağmak için ahıra gitti. Eşe de kadının peşinden seğirtti ne kadar zahmet verdiklerini, oğlunun kusuruna bakmamasını söylemek biraz da ahbaplığı ilerletmek için. Aliksan, konuk odasında tek başına kalakaldı. Dışarıdan,  içerde olup bitene kulak kabartan Leyli bunu fırsat bildi, konuk odasına süzüldü.  Kızı görünce nutku tutuldu Aliksan’ın. Olanca aklı da gitti başından.  Leyli de Aliksan’ın gözünün içine bakarak tatlı tatlı gülümsedi.

-Sen şu öte köyden beni istemeye gelen delikanlı mısın?
-He ya.
-Ananla geldin de mi?
-He yaa.
-Anan olmadan buradan kendi köyüne tek başına gidebilin mi?
-Suyla gidersem köyü bulurum. 
Kız dudaklarını bükerek gizlice gülümsedi.
-Cebinde kaç liran var, diye sordu kız.
Aliksan, elini cebine soktu. Bir tane beş kuruşu  iki tane de on kuruşu vardı cebinde.
-Paralarını saysana, dedi kız.
-Anamla sayarım. Anam olmadan şaşırır kalırım.
Kız avucunda sakladığı gümüş lirayı gösterip;
-Sana bunu versem bana cebindeki tüm parayı verir misin?
Oğlan, bir kızın elindeki tek gümüş liraya bir de kendi cebinden çıkan biri beşlik ikisi onluk üç adet paraya baktı baktı, bir daha baktı;
-Benim üç tane param var senin bir tane. Benim param senden çok. Beni kandırıyon sen, vermem, dedi.

Leyli Aliksan’a biraz beklemesini söyleyerek dışarı çıktı. Çok geçmeden döndü elinde kenarına zürafa yapılmış biraz eskice, sade bir bohçayla.
-Bu benden anana hediye.  Bunu ona verirsin sonra.

Kız daha konuşmadı. Gülerek çıktı konuk odasından. Oğlanın gerçekten bön olduğunu gözleriyle görmüş, anlamıştı.

*****


Leyli’nin babası ve abileri akşama doğru eve gelince Eşe küçük çıkını açıp hediyeleri dağıttı. Hediyeleri görünce kızın babasının gözlerinde beliren ışıltı, beşibiryerdelerin, gümüş enfiye kutusunun ve köstekli saatin pırıltısını söndürdü. Yüzü güldü Leyli’nin babasının. Köstekli saati hemen eski yeleğinin cebine yerleştirdi. Ucundaki gümüş zinciri yeleğinin düğmeleri arasından sallandırdı. Eşe, elinde tuttuğu kırmızı kadife kurdeleye dizilmiş yedi beşibiryerdeyi  göstere göstere  sadede geldi. Allah'ın emri peygamberin kavliyle Leyli’yi babasından istedi. Eşe, köyünden kadın başına sık sık bu uzak köye gelip gidemeyeceğini anlatıp, yanında getirdiği hediyeleri sunduktan sonra söz kesmek istedi. Kızın babası biraz düşünüyormuş gibi yaptıktan sonra kızını Aliksan’a verdiğini söyledi  Eşe’ye.






Leyli’nin anası odadan çıktı. Kızına, babasının onu Aliksan’a verdiğini söyleyecekti. Doğruca kızının odasına yollandı.

Aliksan, az ötesinde duran bohçayı annesine vereceğini hatırlar hatırlamaz bohçayı annesine uzattı. Eşe, bazı yerleri sandık sarısı olmuş nakışsız bohçayı aldı, açtı. Bohçanın içinden Eşe’nin ipekli kumaşlar, yemeniler, çoraplar koyduğu kendi getirdiği bohça çıktı. Bembeyaz oldu Eşe’nin yüzü. Başını kaldırıp bakamadı bile.
-Bohçamızı elimize verdiler  oğlum. Bize yol göründü, diyebildi sadece.

Leyli, evin hiçbir yerinde yoktu. Annesi samanlığa kadar baktı kızını bulmak için.  Komşulara sordu, onlarda da değildi kız. Akşam çoktan indiği için çeşme başında da olamazdı kızı; ama kadın bir umut oraya da gidip baktı. Leyli hiçbir yerde yoktu, kaçmış olmalıydı.
*****
Aliksanla anasının yaşadığı köyden geçen ırmak, kızın köyünden de geçerdi.  Irmak boyu takip edilerek bir köyden diğerine kolaylıkla ulaşılırdı. Çalılı, dikenli, taşlı ırmak boyunca gitmek hem zor olacağı hem de uzun zaman alacağı için sadece balık tutan avcılar bazen  bir köyden diğerine ırmak boyunca ulaşırdı. İki köy arasında gidip gelenler, daha kısa buldukları,tarlaların kenarından geçen toprak yolu kullanırdı. Aliksan, yol boyunca diğer köylere dönen  sapaklarda şaşacağından  “Suyla gidersem yolu bulurum“ diyerek aslında yol bel bilmediğini, ırmak gibi takip edilebilecek bir iz, işaret olmadan şu köyden şu köye gidemeyip kaybolacağını söylemişti kıza farkında olmadan. Kızın avucundaki gümüş lira tek olduğu için kızın parası az, değeri küçük sanmıştı Aliksan. Paranın değerinin para adedine bağlı değil de paranın üzerinde yazan değere bağlı  olduğunu bile bilmiyordu. Bön oğlan, kendi cebindeki otuz beş kuruştan ibaret üç adet paranın, bir adet gümüş liradan daha fazla değere sahip olduğunu sanmış böylece hesap kitap bilmediğini, rahatlıkla kandırılabileceğini, elindekini avucundakini kaptıracağını sezdirmişti kıza. Kız da oğlanın gerçekten bön olduğuna iyiden iyiye emin olmuştu. Aliksan’ın bön olduğunu yaptığı sınavla kendi gözleriyle gören Leyli ne yapacağına da o an karar vermişti.

Leyli, kendisini babasından defalarca istemesine rağmen babasının sırf zengin olmadığından kızını vermediği Adem'e haber etti. Adem zeki, akıllı fikirli, çalışkan bir taş ustasıydı. Akşama sevdiği kızın babası eve döndüğünde babasının Leyli’yi bu bön; ama zengin oğlana vereceğinden emin olduğundan kıza kaçmayı önerdi. Aslında kaçmayı değil, teliyle, al duvağıyla, davuluyla zurnasıyla, sinisiyle gelin olmayı bekleyen Leyli, bön oğlanla evlenmektense usta bir taş işçisi olan, ekmeğini taştan çıkaran zengin değil; ama akıllı, zanaat sahibi Adem ile kaçmayı yeğledi. Akıllı kızın tercihi akıllı kocadan yana olmuştu.
*****

Kızının kaçtığını anlayan anası, çaresiz konuk odasına girip utana sıkıla, ezile büzüle kızının kaçmış olduğunu söyledi. Aliksan pel pel baktı kadına. Leyli kendine kaçtı sandı ilkin. Durumu anlayınca “Kopun onun arkasından, kopun yakalayın. Ben onu isterim. Onu isterim ben” diye sızlanırken annesi Eşe kendi kendine;
-Oğlum deli malı ne etsin, oğlum akıllı malı ne etsin” atasözünü mırıldanabildi.

Haklıydı Eşe kadın. Aklı olmayan ne kadar malı mülkü olsa elinde tutamaz, saçıp savurur, bitirir eritirdi. Aklı olansa, aklıyla birini iki,  ikisini beş yapardı. Elindekileri en iyi şekilde değerlendir, ele güne muhtaç olmaz, rahatça yaşar giderdi. Akıllı kız, şu an varlıklı; ama varlıktan yokluğa düşmesi an meselesi olan bön oğluna varmayıp, şu an zengin olmayan; ama aklıyla, zanaatıyla karısını gül gibi geçindirecek hatta belli bir variyete bile ulaşması pek muhtemel taş ustasına kaçarak aslında akılsızca; ama zengin bir hayatı değil, kararında; ama akıllıca yaşanacak bir hayatı seçmişti. Bön bir dünyanın har vurup harman savrulacak zenginliği yerine akıl dolu bir dünyanın hayatı kolaylaştırıcı  ufuklarına kaçmayı yeğlemişti Leyli.
(Hakkı saklıdır)
Acemi Demirci, 2011

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci