13 Ekim 2012 Cumartesi

Hayat Yollarında Kaybolmak


Hayat yollarında kaybolmak

Bugünde olmak, geride pek çok gün bırakmış olmaktır.

Pek çok günün pek çoğunda olmasa bile çoğunda neler yaşanmıştır neler. Neler görülmüş neler geçirilmiştir. Gülünmüştür, ağlanmıştır, eğlenilmiştir, kederlenilmiştir.


Çocukluk ve öğrencilik çağımızda yaz tatillerinde memleketimiz Aksaray'a giderdik. O zaman Aksaray, Ulu Irmak boyunca sıralanan konakların taş işçiliğini doya doya yansıtan  mimarisiyle, Ulu Irmak üstündeki tahta köprülerin süslediği sokaklarıyla apayrı bir kültürü barındırıyordu. Eski bir volkan olan Hasan Dağı’nın gölgesindeki  sessiz ve içine kapanık kırmızı topraklı İç Anadolu kenti Aksaray, bağlar içinde bir yerdi.  Baharı müjdeleyen cemrelerin düştüğü aylarda taşlarında gezinen bin bir nakışın dantel giymiş kızlara benzettiği taş konaklardan gelen şen şakrak sesler,  gürül gürül akan Ulu Irmak’ın coşkun uğultusuna karışırdı. 

Dantel gibi yontulup duvarlara gömülmüş  taşından halısına işlemenin hası,  nakışın  göz nuru dökülmüş olanı görülen çocukluğumuz Aksaray'ının canlı nakışlarından biri, en renkli simalarındandı Selim abi. Orta boylu, çelimsiz, açık yeşil gözlü, sarışınca, iri dalgalı saçlı, İtalyan fotoroman oyuncularını andıran bir gençti. Akrabadandı. Üç kız kardeşinden biri bizden büyüktü. Diğerleri de emsalimizdi.  
.

Aksaray'ın hatırı sayılır tüccarlarındandı babası. Orada o zaman mobilya, beyaz eşya satan bir ya da iki işletmeden biriydiler. Tüm köyler, Selim abiden aldıkları mobilyalarla döşerlerdi yeni everdikleri oğullarının evlerini.

Aksaray'ın olanca kentlisi, köylüsü Selim abiden alırlardı çeyizleri; çünkü Selim abi bugün duygusal zeka anlatımında örnek gösterilen, diliyle çözemeyeceği hiç bir konu olmayan, ne yapan eden karşıdakini mutlaka yakalayacak bir nokta bulan, leb demeden leblebiyi anlayan bir pazarlama ustasıydı. Gönül alıcı, şakacı, konuşkan mı konuşkan bir tüccardı.

Eski Türk filmlerinde sıkça görülen köşkler gibi inşa edilmiş kocaman bir evde yaşarlardı. Yetişkin doğu ladinleri, kopkoyu yeşilin huzurunu yayıyordu gölgesiyle serinlettiği bahçeye.

Bir keresinde Selim abinin annesi ve kardeşleriyle, Aksaray'ın kaplıca bölgesi olan ve halkın Zığa dediği; ancak köy sınırındaki tabelaya göre  Ziga’ya gitmiştik.  Etrafı volkanik taşlarla, gelenge denilen sincabımsı, tarla faresini andıran boz renkli sevimli hayvanlarla kaplı bir yerdi. Sadece hanımlardan oluşan  toplam bir kaç aileydik. Bizi, annesi, kızkardeşleri, ablası, teyzesi ve kuzenleriyle birlikte Zığa’ya Selim abi getirmişti.  O da hava kararmadan Aksaray’a geri dönecekti.


Akşama, Selim abinin daha o gün gelirken bir ara durup köy kahvesine uğradığında tanıştığı köyün avcılarının  bize ziyafet vereceklerini öğrendik. Selim abinin hemen kaynaşıp ahbap olduğu avcılar, tavşan avından geliyorlarmış ve bize de avladıkları tavşanlardan ikram etmek istemişler. Selim abi bu, daha tanışır tanışmaz ziyafet sofraları kurdurtmuştu kendine.

Zığa’ya gideli birkaç gün olmuştu ki, Selim abi bir ihtiyacımız var mı diye çıkageldi. Yanımızda bir abi olmasından dolayı biz de cesarete geldik. Kapadokya'nın göbeğindeyken, çevredeki kaya kiliselerini gezelim istedik. Selim abi de nişanlanmak üzere olduğu Aksaray'daki kız arkadaşını bize anlatmak için can atıyordu, Ihlara’ya  doğru yapacağımız gezi bunun için uygun bir fırsat olacaktı. Ihlara’ya yürüyerek gidecektik kaplıca evlerinden. Zığa'nın taşlı topraklı yolları araba için uygun değildi; biz de yürüyecektik

Sıcak yaz güneşinin tepeden en dik vurduğu saatlerde biz, Kapadokya'nın derinliklerinde kaya kiliselerini gezmek, Ihlara'ya ulaşmak üzere yollara düşmüştük çoktan. Beş altı kişilik küçük bir grup olmuştuk. Köylülerin gözlerini kısarak kaya diplerinde oturduğu ve yanlarından geçerken mutlaka halimizi hatırımızı, nereli olduğumuzu sorduğu hatta ayran ve yufka ekmekten yapılmış dürüm, daldan koparılmış meyve, üzüm ikram ettiği tozlu topraklı,  taşlı yollardan ilerliyorduk.

Güneş tepemizdeydi, yanımızda ne su ne de yiyecek vardı. .Selim abi, henüz acıkmadığı için yol boyunca onca ikramda bulunan köylülerin ikramını geri çevirmişti. Hepimiz acıkıp susayınca ve köylerden de hayli uzaklaşınca bize ikramda bulunacak birilerine bakınmaya başladı. Volkanik kayalar arasında, tarlaların, bağların içinde dikenler kollarımızı, bacaklarımızı çizerken güçlükle ilerliyorduk.  Genişçe bir ırmağa ulaştık sonunda. Ortalıkta hiç kimse yoktu.

Kurbağalar ve su yılanları ırmakta özgürce yüzüyor, söğüt dalları ırmağa sarkarak hoş akisler oluşturuyordu. Irmağın yosunla kaplı kıyısındaki taşların üzerinde su kaplumbağaları bizi umursamadan  güneşleniyordu. Kaya kiliselerine ulaşabilmek için ırmağı geçmemiz gerekti. Su yılanlarının yüzdüğü ve derince gözüken ırmağı geçmeye hiç birimiz yanaşmadık. Üstelik bermuda pantolonlarımız ve keten ayakkabılarımız ıslanırsa yanımızda yedek giysilerimiz de yoktu. Selim abi ne yaptı ettiyse de bizi ırmağı içine girerek geçmeye ikna edemedi.

Susuzluktan dilimiz dönmüyor, konuşamıyorduk. Selim abi, “ırmağın ortasındaki suyun kaynak suyu olduğu için tertemiz olduğunu ve içebileceğimizi” söyledi. “Önce kendisinin ırmağın ortasına gitmesini ve avucuyla getirdiği sulardan bize içirmesini” istedik. Selim abi hemen önerimize uydu. Avucuyla bize su taşımaya başladı. O bir avuç suyla kıyıya gelene kadar avucunda hiç su kalmıyordu. Mecburen ortasında temiz su kaynağı olduğunu sandığımız ırmağa girdik. Suyun üstü ağaçlardan düşen dal ve yapraklarla kaplıydı. Yosunlar elimize ayağımıza dolanıyordu. Selim abi,  o mükemmel iletişim kabiliyeti sayesinde bizi o an kendi yöntemleri ile ikna etmeyi başarmış ve ırmağın ortasındaki sudan içmemizi sağlayarak hem susuzluktan ölmemizi, Aksaray’ın deyişiyle karakmamızı engellemiş hem de bize ırmağı geçirtmişti.


Irmak suyu kirliydi ve ortasındaki su da kaynak suyu değildi. Ama içmiştik, kurbağalarla göz göze gelerek, suyun yüzünde dik tuttukları başlarıyla bizi gözetleyen su yılanlarının meraklı bakışlarına aldırmadan.

Susuzluğumuz geçmişti ancak çok acıkmıştık. Tepeden vuran güneş bizi yakıyorken aç olmak, bir adım dahi atamamak anlamına geliyordu. Orada kalırsak ne olacağımız belli olmazdı.

Biraz yürüdükten sonra tarlasında bağdaş kurmuş, saptan, samandan yaptığı gölgeliğin altında oturan bir köylü gördük. Ona doğru ilerledik. Selim abi bize “köylünün yanına gittiğimizde bildiğimiz kadarıyla İngilizce konuşmamızı ve asla Türkçe konuşmamamızı tembih ederek olduğumuz yerde  beklememizi” söyleyip köylünün yanına gitti.

Selim abi köylüye selam verip konuşmaya başladı. Bizi göstererek bir şeyler anlatıyordu. Sonra bize el işareti yapıp yanına çağırdı. Gittik. Selim abinin tembihini tutarak bildiğimiz kadarıyla İngilizce konuşuyorduk. Aramızda haftanın günlerini ve yılın aylarını sayan, birden ona kadar sayıları sıralayan, renkleri birbiri ardınca durmaksızın söyleyenler vardı.

Çiftçi, azığında bulunan yufka ekmeklerden peynirli, domatesli dürümler yapıp verdi. Ayranından ikram etti. Meyve sundu. O ana kadar karşılaştığım en olağanüstü ziyafetlerdendi. Aç olmak her şeyin tadını daha da arttırmıştı.

Köylünün yanından ayrıldıktan sonra hepimizin şiddetle merak ettiği şeyi öğrenmek istedik. Köylü, neredeyse tüm azığını bize vermişti. “Nasıl oldu da azığını bize verdi” diye sorduk Selim abiye.

Selim abi, “bizleri yolda terk edilmiş olarak bulduğunu, bir turist kafilesinin kaybolmuş kişileri olduğumuzu sandığını” söylemiş köylüye. “Aç ve susuz olduğumuzu, bizi oralarda yapayalnız bırakıp gitmeye içinin elvermediğini, bu dağ başında bize yedirip içirecek bir şey bulamadığını ve bizim için yiyecek ve içecek aradığını” söylemiş gönlü zengin çiftçiye.

Köylü hiç ikiletmeden katığını bizimle paylaşmıştı. Hayatı tamamen şaka, yoğun iş koşuşturmasına rağmen hayatla dalga geçmek üzerine kurulu olan Selim abiye gülmeden edemedik. Katıla katıla gülmekten taşlı yollarda yürürken tökezleyip birkaç kez ayaklarımızı burktuk.

Selim abi, yemeğin üzerine bir sigara yakmak istedi ve elini gömleğinin cebinde taşıdığı sigara paketine götürdü. Paket boştu. Yanındaki tüm sigarasını yol boyunca içip bitirmişti. Acilen sigara bulması gerekiyordu. Dağ başındaydık, hiç bir bakkalın bulunmadığı Kapadokya doğasında, köylerden uzaktaydık.


Uzaklarda yayılan koyunlar gözüküyordu. Selim Abi, koyunlar varsa çoban da vardır diye bizi oraya doğru sürükledi. Koyunlara doğru ilerledik. Bu arada çoban köpeğinin bize saldırmaması için de artık görünür olan on dört, on beş yaşlarındaki yani tam bizimle yaşıt çobana sesleniyordu bir yandan.  

Çobanın himayesinde sürünün yanına gittik. Çoban oralarda hem de bu beline kadar ıslanmış kıyafetlerle ne yaptığımızı anlamak istercesine hepimizi hayretle süzüyordu.


Selim abi, çobanla tanışır tanışmaz hemen sohbete başladı. Sohbete birer sigara yakarak devam etmelerini önerdi. Çobanın gömlek cebindeki içinde birkaç tane sigara olan sigara paketine bakarak.


Genç çoban sigara ikramında bulunmadı. Az sayıda sigarası olduğunu; eğer Selim abiye sigarasından verirse kalan sigaranın akşama kadar kendisine yetmeyeceğini söyledi.


Selim abi, elini çobanın omzuna koyarak,” bizim buralara film çekmek için geldiğimizi, bir sürüye ve tabii ki iyi bir çobana ihtiyacımız olduğunu, benim Fatma Girik, kendisinin ortanca kız kardeşinin Müjde Ar, benim kız kardeşimin de yönetmen olduğunu” söyledi. Kendisi de yapımcıydı, şirketin sahibiydi. Geri kalanlar figürandı.


Fatma Girik ile tek ortak özelliğimiz kalın kara kaşlarımız ve mavi gözlerimizdi. Selim abinin kardeşine gelince geçekten Müjde Ar'ı andıran gözleri, bakışları, yüz biçimi vardı. Çoban çocuk  bizi dikkatle süzmeye başladı.


Selim abinin o sigarayı içip aklının başına gelmesi ve bizi bu dağ başından sağ salim tekrar kaldığımız kaplıca evlerine götürmesi gerektiğini bildiğimiz için oyununa sessiz kaldık. Ayrıca müthiş bir gün yaşıyorduk. Şaka gibiydi ve gülmekten düşme tehlikeleri atlatıp duruyorduk.


Annelerimiz bizi çok merak etmiş olmalıydılar. Evden öğleden önce çıkmıştık ve neredeyse beş altı saattir kimselerin kolay kolay uğramadığı ıssız dağ eteklerinde, tarlalarda, bağ aralarında dolanıyorduk. Hala kaya kiliselerine ulaşamamıştık. Oyunu bozmamalıydık.


Çoban çocuk aniden elini cebine götürdü ve Selim abiye sigara ikram etti. Selim abinin zekası yine sorunu çözümlemişti.


Bizi tepeden tırnağa ağzı açık halde süzen çocuğa Fatma Girik olarak, “benim hiç filmimi izleyip izlemediğini” sordum. Çoban, “hiç sinemaya gitmediğini; ama sakızların içinden çıkan artist resimlerinden görüp, bildiğini” söyledi. O zamanlar tek tek satılan sakızların kağıtları açılınca kimilerinin içinden artist resmi, kimilerinin içinden futbolcu resmi çıkardı.


“Resimlere benzeyip benzemediğimi” sordum. “Orada daha büyük gözüküyorsun abla, orada annen gibi duruyorsun, pek benzemiyorsun” deyince çok güldüm. Selim abi "Çok makyaj yapıyorlar da ondan." diye geçiştirdi keyifle sigarasını içerken.


Selim abi, “film çekmek için geldiğimizde çoban rolünde çocuğu oynatacağına, sürü olarak da kendi sürüsünü kullanacağına” söz verdi ve “bizim kaya kiliselerine nasıl ulaşacağımızı” sordu.


Rotamızı bilmeden, kaya kiliselerinin ne yönde olduğunu tahmin ederek, pusulasız; ama güneşe göre yönleri tayin edip ilerlerken kaya kiliselerinden çok uzaklaşmışız meğer. Gezelim derken kaybolmuştuk bu ıssız, zorlu yollarda. Çobandan kaybolduğumuzu öğrenince, Selim abi o zaman Zığa'ya nasıl gidebileceğimizi sordu. Zığa’nın arka sırtlarında olduğumuzu öğrenince de teşekkür etti. Hayli yorgun olarak akşama doğru kaplıca evlerine vardık.


Annelerimiz kapıda bir o tarafa bir bu tarafa koşuşturarak bekleşiyorlar, bizim yolumuzu gözlüyorlardı. Bizi görünce şükürler ederek ellerini havaya kaldırıp, koşarak yanımıza geldiler, kollarımıza girerek bizi kaplıca evlerine götürdüler.


*****


O Selim abi ile uzun yıllar sonra, yakınlarda karşılaştım. Mutlu bir olay için Aksaray'daydık ve o mutlu güne Selim abinin de davetli olduğundan haberdar değildik. Aksaray’daki işleri birkaç kez bozulmuş, tatsızlıklar yaşamış. İşlerinin bozulduğu sırada müşterilerinin çoğunu yeni açılan mağazalara kaptırmış.  Yakınları ile arası bozulmuş, içkiye başlamış, eğlenceye düşmüş. Bu yüzden Aksaray’daki tüm düzenini bozup İstanbul’a taşınmış. İstanbul’a gittiğinden beridir biz de onu görememiştik. Aradan geçen birkaç on yıldan sonra Selim abi de Aksaray gibi çok değişmişti.


Yıllar sonra bir araya gelen ben ve kaya kiliselerine doğru çıktığımız yolculuktaki diğer kişiler yani sözde Müjde Ar, yönetmen, figüranlar bir resim çektirmek üzere yan yana geldik.

Sağ tarafımdan kasketli, dişleri dökülmüş ağzında takma diş de bulunmayan, avurtları çökmüş, saçsız, bir kulağının kenarı biraz kesik yaşlıca biri beni itekliyor, poza dahil olmaya çalışıyordu. Tanıdık geliyordu; ama kim olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Kendisini tanıyamadığımı fark etti. “Ben Selim abinim, hatırlayamadın mı?" dedi dişsiz ağzından dökülen güçlükle anlaşılan kelimelerle.


O an, zamanın ne olduğunu; ayların, yılların, on yılların geçerken neler götürdüğünü hiç bir tanımlamanın yeterli olamayacağı bir gerçeklikle anladım.Şu an, ne kaya kiliselerine giden yoldaydık ne de o hayatla dalga geçen Selim abiydi karşımdaki zayıf, saçları ve kulağı yanmış, işleri bozulmuş, dişsiz ağzıyla güçlükle konuşan, torunlarından bahseden adam.


O an hayatın yollarında olduğumuzu anladım. Hayatın yolu zordu, çetindi. Ihlara’ya giderken yol kaybetmeye de  benzemiyordu, hayat yollarında kaybolmak. Hayatta yolunu kaybedince çok şey kaybediyordu insan.
(Hakkı saklıdır)


Acemi Demirci, Temmuz 2010


Paylaş :

2 yorum:

  1. Aksam, aksam simdi cökelekli dürüm, yaninda bahce domatesi cekti. Bu simdi yapilirmi bana :)
    Buram buram vatanimin kokusu geldi.....
    Tesekkürler.

    YanıtlaSil
  2. Kolayı var Elifcim,

    Ihlara'ya doğru bir yürüyüş yaparız. Biraz kayboluruz. Oranın gönlü gani köylüleri, çiftçileri hala yapıyorlarsa eğer yufka ekmek içine çömlekte çörekotlu peynirle dürüm yaparlar yiyelim diye, domatesle bize verirler. Olmadı Yeşilova'ya doğru yola çıkarız.
    Çok sevgilerimle..

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci