28 Kasım 2012 Çarşamba

Boz bir yolculuk



Gezi yazıları/2

Bir Ekim günü, Ankara’dan günübirlik bir gezi için uzaklaşırken Gölbaşı’nı geçtikten hemen sonra biçilmiş ekinlerden geriye kalan  sapların  buğday  sarısına boyadığı tarlalar uzanır yol boyunca.  Ağaçların yurt edinmediği  suskun dağ silsilesinin eteklerine oya gibi dolanmış halde.  

Rüzgarda ahenkle eğilen uzun sapların ucundaki dolgun taneli olgun başakların yerini artık  anız almıştır tarlalarda, hasadın ardından. Sarı bir feryat halinde. Hasat sonrası tarlada kalan buğday sapları,  saman olmak, sobada yakılmak üzere beklemektedir kuru bir hüzünle. Bağ çubukları ile birlikte sobalarda yakılan bu sap artıklarına kes denir. En iyi ısı için hep kes yakmak tercih edilir.

Ekinden arta kalan saplar, tarla kenarında yetişmiş çoğu diken türü olan yabani bitkilerle birlikte yakıldığından tarlanın  olgun buğdaylara has sarı rengi, yanık renge bürünür. Kararır leke leke.

Gölbaşı yolunu sağlı sollu sarmalayan, yetişkin çamlarla kaplı,  kırmızımtırak renginden belli ki toprağı demirli tepeleri geride bıraktıktan sonra alçak dağ silsilesi giderek ağaçsız kalır.  Ot bitmez olur tepeler. Eteklerindeki  tarlalar, ekinler biçildikten sonra büsbütün boz bir renk almışken, dağlar da o bozluğa ağaçsız, çiçeksiz bomboş tepeleri ile yoldaşlık eder.  Bozkır görüntüsünün alabildiğine hüküm sürdüğü yolları geçerken gördüğünüz köy isimlerinin de bozardığını görürsünüz. Ahiboz gibi.

Tek bir ağaç görmeksizin uzunca bir süre gidilen yolda, ara sıra gölgesine sığınmak için bir tarlaya dikilmiş ağacın yeşil yapraklarının etrafa renk katması sizi gülümsetiverir. Sadece renk katmaz boz tarlanın ortasındaki yeşil ağaç, bir dahaki bahara kadar uykuda kalacak geniş yazıya yani ovaya can da katar. Kuşlara yuva olacak dalları, tarlaya yüksekten uzanacak kollarıyla koca yazının yüzünde bir serin kucak görevi görür.

İç Anadolu, kavak ağacının sık görüldüğü topraklardır. Bir çocuk doğar doğmaz dikili bir ağacı olması için kavak dikilir ilk. O çocuk yetişkin olduğunda, evlenirken ya da iş kurarken muhtemelen inşaatlarda kereste olarak kullanılmak üzere bu kavak kesilerek satılır.  Geliri ile düğün masraflarına katkı sağlanır; işler kurulur.

Kavağın bile olmadığı tarlalar boyunca giderken sağ yanda, uzaklarda beyazımsı uzun bir şerit beliriverir. Tuz Gölü’nü uzaktan böyle algılarsınız. Uzun,  kirli beyaz bir şerit olarak. Aya ve mevsime bağlı olarak Tuz Gölü’nde renk oyunları görebilirsiniz. Mavinin her halini, mavilerin içine saklanmış kızıllıkları, eflatunun romantik gülümseyişini, moru. Gölün üzerine birbiri ardınca uzanan renklerin bir aradalığı, görkemli bir şenliktir.

Koca yazın sıcağında buharlaşıp erimiş Tuz Gölü, Ekim aylarında çekilir, küçülür, uzaklaşır yoldan arı arı.  Kışın kara, baharda yağmura doyduktan sonra  yeniden uzanacağı şimdilik çekildiği yerleri de boz otlar bürümüştür.

Bir keresinde, Ankara dönüşünde, Tuz Gölü’nün yanından geçerken gölün hayli çekilerek yoldan epeyce içerde kaldığını fark etmiştik.  Gölün çekilip toprağın belirginleştiği göl kıyısında epeyce insanın biriktiğini, kalabalık bir grubun göl içinde uzun bir sıra halinde yürümekte olduğunu görmüştük. Aynı yerde o kadar kalabalık olmasa da bu yolculuğumuzda da yürüyenler vardı. 

Tuz Gölü’nün sularının çekildiği, gölün tuzlu kısmının da susuz bir göl olarak uzandığı tuz deryasının albenisi karşısında biz de göl kenarına gittik. Pırıl pırıl ışıyan, iri iri taneli, basıldığında gıcırtılı bir ses vereceği hissi  uyandıran, buzlu görünüm almış göl yüzeyinde paçalar sıvalı, ayaklar çıplak halde yürümek, kolay rastlanacak ve yaşanacak bir an değildi.   Suyun tuzda boğulduğu; tuzun toprak gibi uzandığı gölde yürümek, herkesi memnun bırakıyor olacaktı ki insanlar arkalarına bakmadan gidebildiklerince gidiyorlardı. Tuza basa basa onca yürümelerine rağmen ufukta mavi mavi parıldayan  suya hala erişemiyorlardı. Şimdiki haliyle  aslında tuz çorağını andıran güya gölde, tuzdan  bir zemin üzerinde yürüyorlardı. Tuzun üzerinde yürüyenlere bakarken beyaz boşlukta yürüyenler, sonsuzluğa yürüme sevdalılarıymış gibi görünüyorlardı.

Toprağın karası, tuzun beyazı ve göğün mavisinden gayri her rengin  silindiği o sapsade ortama renk katan görüntüler de vardı. Kristaller gibi yanıp sönen, tuz tanesinden zeminde, tuz üzerinde çıplak ayakla yürüyenlerin ayakkabıları,  yan yana sıralanmışlardı göl kenarında. Kulaç kulaç dizili. Beyaz kıyıda, onlarca sahipsiz ayakkabı. Yarasına tuz basılmış kimsesizliği anlatıyorlardı sanki.  

Suyun çekilip toprağın ortaya çıktığı göl kenarında,  yeşilin pastel tonlarını giyinmiş, kırmızımsı, bordomsu renkleriyle alenen seçilen bitkileri hemen fark etmiştim. Bunca tuzlu toprakta, silik, siyahi yeşil renkli otların içinde kızılımsı, bordovari renkleriyle  hangi bitkinin yetiştiğini yakından görmek için eğildim. Çok iyi bildiğim bir bitki hemen ayaklarımın dibinde duruyordu. Hep alışık olduğum gibi koyu ve canlı yeşil rengi burada kızıla çalan yeşile dönüşmüştü.

Irmakların denize döküldüğü yerler olan azmaklarda; yani tatlı suların tuzlu suya döküldüğü yerlerde yetişen deniz börülcesiydi bu bitki. Tuz Gölü’nde bir azmak yoktu;  ancak azmakların tuzlu otu deniz börülcesi, buradaydı. Bir saptan çıkan pek çok yan dalın içindeki odunsu özün etrafı koyu yeşil renkte etli bir dış kısımla sarılan bu bitki, Ege’nin en sevilen otlarındandır. Özellikle İzmir’de nefis yemekler yapılır bu azmak otuyla.  O kadar tuzlu bir ottur ki eğer haşlama suyuna tuz atarsanız asla yiyemezsiniz. Kaynarken kendine has belirgin bir koku salar. Haşlanıp yumuşayınca, dere otu sapından biraz daha kalınca sapları  tek tek sıyrılır. Sıyrılan deniz börülcelerine  sirke ya da limon veyahut da yoğurt katılır.  Sonra da sarımsak, biraz da zeytinyağı  eklenerek  harika bir lezzet elde edilir.

Maydanoz demeti hacmindeki bir demeti maydanozdan çok çok daha pahalı  deniz börülcesini ilk Ege’de tanımıştım. Pazarlardan almış, usulünce salata haline getirmiştim. Severek yemiştik; ancak Çeşme pazarından aldığım bu bitki, İç Anadolu’nun göbeğinde, denizden çok ırak, azmak boyunca yeşermiş olmaktan hayli uzak; ancak yine bir tuzlu su kenarında, hemen yanıbaşımdaydı. Yapılacak tek şeyi yaptım, limonlu ya da yoğurtlu nefis bir deniz börülcesi hazırlamak üzere topladım.

İlerdeki dükkanda beni seyreden bir çocuk yanıma gelerek “onlarla ne yapacağımı” sordu. “Yemek hazırlayacağımı” söyledim. O da, “bazı kişilerin aynı  amaçla deniz börülcelerini topladıklarını anladıklarından beri bu bitkileri yememeleri için onları uyardıkları” söyledi. Nedenini merak ettim. Keşke etmese miydim. Duyduklarım deniz börülceleri adına da önümüzde uzanıp giden, güneş ışığı altında kristal gibi yanıp sönen tanecikler halindeki tuzlar adına da hiç iç açıcı değildi. Tuz Gölü, nicedir atıkların bırakıldığı bir göl olmuş meğer ve sağlık için artık ciddi bir tehditmiş buranın tuzları. Aklıma ‘Et kokarsa tuzlarsın, ya tuz kokarsa’ deyişi geldi. Tuz kokmuştu. Tuz yığını bile atıkların taşıdığı zararlı maddelerle baş edemez duruma gelmişti.

Tuz kristali  ışıltılı susuz gölde yürüyenleri seyrettikten sonra yeniden yola koyulduk. Yol boyunca çeşitli kuş türleri görebilmek amacı ile gözlerimiz tarla kenarındaki yabani bitkilerde, elektrik direklerinde gezinse de birkaç kumru ve serçeden başka kuş görememek, tarlalarda kullanılan ilaçların kuşlara bir zarar vermediği kuşkusunu düşürdü içimize.


Oldum olası boş tarlalarda küçük kabartılar görmeye alışkın olduğum bu yolda, taze topraktan kabartılara rastlamayınca köstebeklerin ve gelengi ya da geleni denilen yabani sincapların kış uykusuna yatıp yatmadıklarını  merak ettik.  Hem de daha havalar sıcakken, güneşli günler bitmemişken. Yoksa onlar da mı zararlı şeylerden etkilendiler de görünmüyorlar kaygısına kapıldık bir yandan da.


Anızlar arasında otlayan davar sürüleri, çıplak tepelerde açmış yünden papatyalar gibiydi.  Otlayan koyunların tepe yamaçlarında benekler oluşturduğu sonbahar günlerinden birinde, boz renkli tabiatın bağrında ilerliyorduk. 

Sık tepelerin yan yana uzandığı alçak dağ silsileleri avuçta buruşturulmuş mor bir kadife kumaş gibi kıvrımlarla uzayıp gidiyordu yol boyu.  Sol tarafımızda uzanıp giden dağ silsilesinin eteği kavak ağaçlarıyla kaplıydı.  Kavakların arasından gözüken  kırmızı kiremitli çatılar, köyleri haber veriyordu.  Uzun kavak ağaçlarının boylarıyla yarışan ince beyaz minareli köylerin serpiştiği dağ  silsilenin yamacında traktörler arkası çoluk çocuk dolu halde seçiliyordu. Arkasında toz bulutu oluştura oluştura  giden traktörler,  kim bilir hangi telaşın içindeydi.

Ne zaman ileride kavaklar belirse bir  köy vardır orda. Ne zaman söğütler ya da meşeler görünse bir ırmak akmaktadır orada.  Dağlar, Aksaray’a doğru boz renkten sıyrılır. Kırmızı renk alır. Selçuklular’dan kalma eserlerdeki kırmızı tuğlaların renklerini nereden aldıklarını sormasanız da  kırmızı topraklı dağlar,  size anlatır açık açık. Kızıl, mor renkli dağların, kirli pembe renkli taşlarından yapılmış evler, yine boz renkli bir mimari güzellik katar yol kenarlarına. 
Dünyanın bilinen en eski darphanesi, Aksaray

Uluırmak’ın ikiye ayırdığı bir kenttir Aksaray. Aksaray’ın içinden geçen ancak kaderi asla Avrupa’daki şehirleri ikiye bölen ırmaklar gibi olmayan Uluırmak kupkuruydu.  Yatağı susuzdu.  Irmak yatağı, ıslah için yol kenarına kadar betonlanmıştı. Bir ırmak susuz kalmışsa çıplak kalmıştır.  Çağlaya çağlaya akan yeşil, mavi, turkuvaz renkli sular yerine Ulu Irmak’ın yatağında görülen tek renk vardı. Beton bozu.  

Uluırmak’ın üzerindeki köprüler, vaktiyle su üzerine kurulmuş olsalar da şimdilerde susuz bir su yatağı üstünde üst geçit görevi görür gibiydi. Uluırmak, suya hasret kalmış yatağıyla kavisler çiziyordu betondan.

 Pizza Kulesi kadar ünlü olmayan; ancak bir o kadar eğri olan Eğri Minare yakınlarındaki köprülerden birinin altında, susuz ırmak yatağının beton zemininde çocuklar top oynuyordu. Maç yapıyorlardı susuz kalmış nehir  yatağında. Beton zemininde futbol oynayan çocukların kale işareti niyetine üst üste koyduğu taşlar, hiç de yosunlu ıslak ırmak taşlarını andırmıyordu. Uluırmak, ırmak gibi görünmüyordu. İçinde gürül gürül su akmıyordu; ama çocuklar bağrış çağrış top oynuyordu sanki  futbol sahasındalarmışcasına.

Şehrin içinden köpüklü yeşil sularıyla aktığı günleri özlemiş gibiydi Uluırmak. Daha yakın bir zaman öncesine kadar sabahları seslerinin birkaç mahalle ötesinden duyulduğu kurbağalar da yoktu ortalıkta.  Büyük Bölcek Mahallesi çocuklarının ırmakta yüzen su yılanlarını yakalayarak, ceplerinde sakladıkları  o zamanlar sanki çok gerilerde kalmış gibiydi. O çocukların  yakaladıkları su yılanlarını ve balıkları kavanozlara koyup, ilk akvaryumlarının ilk canlılarını edindikleri Uluırmak’ın ululuğu da ırmaklığı da sadece adında kalmış görünüyordu.  Bir damla olsun su akmıyor; su yerine ırmak yatağını kaplayan çimentonun boz rengi uzanıp gidiyordu.

Dönüş, akşamları olur günübirlik gezilerde. Dönüş yolunda, tekrar geçersiniz saatler önce geldiğiniz yoldan. Tarlaların kenarından geçerken hava kararmak üzereyse,  yakılan anızların saldığı ışımalar bir an için size yanılsamalar yaşatır. Küçük alev dilimleri sanki uzaklarda yalnız bir evin sıcaklığını yansıtır gibi gelir. Bir köy evinin penceresinden sızan ışık gibi algılanır.

Gün ışığı altında tozlu, kirli, donuk  beyaz renkte bir kuşak gibi gözüken Tuz Gölü kenarlarında gün ışığının solup yitmiş olduğu akşam saatlerinde, gün batımında bulunmak, renk farklılıklarına şahit olmaktır.

Güneş uzakta, ufuktaki tepelerin üzerine inmekteyken aksi de sarı bir tepsi gibi tuz tarlasına vurur. Batan güneşin aksi, açık, koyu kızıl renkte dalgalanmalarla yerleşir beyazımsı göl üzerine. Giderek en alçak tepeye ve nihayet suya iyice değen güneşten bir tane de sanki gölde yüzmekte olan var gibi gelir size. İki güneş görmektesinizdir o an. Birbirine çok yakın, cayır cayır yanan sarı renkte tepsi gibi iki güneş. Biri gölün hemen üzerinde batmakta olan güneş;  diğeri gölün hemen içindeymişçesine görünen batan güneşin aksi. Bu güzellik, fotoğraf makinelerinin kullanılması için en uygun gerekçelerden biridir.

Gün batımı, gün gidimi demektir. Gün giderken boz renkli koyunlar, çobanlarının peşinden ağıllarına doğru ilerlerler. Arkalarında uzun boz bulutu bırakarak tarla yollarını toza bulayan traktörler de yarına kadar dinlenmek için evlerinin hayatlarına bırakılmak üzere köye doğru yollanırlar.

Gölbaşı’na geldiğinizi anlamak, bir göl görerek olmaz gece saatlerinde. Bir uzun çizgi gibi birbiri ardınca dizilmiş ışık yolu size, gerisindeki ışıksız siyah boşluğun gece karanlığına gömülmüş göl olduğunu söylüyor gibidir. Yaklaştıkça renkli ışıklarla lunapark havası verilmiş gölün, göl değil de eğlence için oralarda olması sağlanmış bir gölet hissi verdiğini duyumsarsınız. Biraz sonra da şehrin kavşaklı, viyadüklü akışı içinde boz hayatı geride bırakıp kentin renkli ışıklı hayatına  dalıverirsiniz.

Boz yani renksiz, açık renkli hayatın rengini ancak boz bir yolculukla anlamak mümkündür.  Boz da güzeldir.

Bir yolculuk yapmak sadece bir mekandan ötekine gitmek değildir. Bir yolculuk yapmak, daha önce geçtiğiniz yerlerin, göllerin, nehirlerin değişmeye, başkalaşmaya yaptıkları yolculuklara da tanıklık etmektir.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 12.10.2009
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci