20 Kasım 2012 Salı

DAĞLAR



Hep başı dumanlı mor dağlar olarak bilinirler. Alıp başı gidilesi yerlerdir türkülerde. Kaçkınların yeridirler. Şehir keşmekeşinden, gürültüden, betondan, yitmiş doğallıklardan gülümseyen, gülümseten doğallığa geçilen yamaçlardır, tepelerdir, zirvelerdir, vadilerdir.

Efsanelerin barınaklarıdır dağlar, tufanlardan kurtuluştur. Denizlerdeki adalar, zelzele sonrası başı dik kalmış dağ  zirveleridir.

Her renkte olabilirler. Yeşil ormanla kaplı koyu güzellikleri de olur, tek bitki olmayan boz ve büklümlü kadife kumaşımsı olanı da.

Bazen de keçilerin tırmanabileceği kadar sarp kayalıkların olduğu yosunlu yalçın güzelliklerdir.

Artık temiz havanın bulunabildiği tek ortamdır, kirlenmemiş suların, toprakların kalabildiği tek adres dağlardır.

Öfkelileri vardır kimileyin. Ateş püskürürler bir kızmasınlar. Lav saçarlar. Hırçın güzelliklerinden, suskun güzelliğe mutlaka geçerler her öfkeden sonra. Suskunlukları bir başka güzeldir.

Hiç pencereyi açıp da içeri dolan taze havayı soluyarak ileriye baktığınızda karşınızda, sivri zirvesi bulutlarla buluşmuşken, baştan aşağı kara bürünmüş haliyle sönmüş bir krater görmekten daha enfes bir manzara düşünebilir misiniz?

Ya da yaylalarıyla, vadileriyle, koyaklarıyla, kanyonlarıyla, şarlakları ve şelaleriyle, pınarlarıyla apayrı bir dünyayı barındıran bir dağın eteğinden yukarıya doğru bakıp, kartalların uçuşunu, bulutların dağbaşına verdikleri selamın sefasını izlemekten daha keyifli bir seyir biliyor musunuz?

Atatürk'ün en sevdiği tabloyu bilir misiniz? Ayvazovski'nin “Dört Mevsim” adlı tablosu. Bir dağ ve onun eteğinin anlatıldığı bir tablodur. Orada anlatılan dağın tepesinde kar var yani kış oradadır, tepelerde. Dağın eteklerinde çiçekler açarken düzlüğe yaz çoktan gelmiştir. Atamızın her konuda olduğu gibi sanat ve doğaya beslediği sevginin ne kadar ince olduğunu gösterirken, bir kez daha hayran bırakır bizi Atamıza dağ resimli bu tablo.


Bulutlar gezer dağlarda. Süzülerek. Çişeleyerek. Damla damla yağmur adlı gözyaşları döküp, dağ tepelerinde eriyerek.

Güneş dağların ardından doğar, dağların oyuklarında batar. Kartallar dağ başlarına yuva yapar. Sülünler dağlarda süzülür, el değmemiş yabanıllık orada barınır.


Çamlar ile kaplıdır genellikle dağlar. Doğu ladinleri, kara çamlar, fıstık çamları, göknarlar, kayınlar, kestaneler. Coğrafyasına göre ağacı da farklıdır dağların.

Koyu gölgelerin içinde, şekli de rengi de çeşit çeşit mantarlara rastlayarak yapılan dağ yürüyüşleri, trafik gürültüsünden, telefon sesinden, televizyon sesinden, kapı zilinden, itişmeden kakışmadan, keşmekeşten, hava kirliliğinden yalıtılmış bir ortamda tabiatın kucağında olacaktır. Yani huzurun merkezinde. Huzurun sakin göğsünde dinlenmektir dağ yürüyüşleri.

Huzur sözcüğünün sözlüklerde çeşitli tanımları olsa da, asıl tanımı dağlardadır. Dağ başlarına tırmanmak, bir vadiyi yukardan izlemek, oraya inmek, koyaklarda akan dere sularında ayakları serinletmektedir huzurun anlamı.

Kıvrım kıvrım, kırışık kırışık dağları uzaktan izlerken, avuç içinde buruşturulmuş bir kadife kumaşa bakar gibi olursunuz. Ne zaman dağların içine girerseniz, yumuşacık kadifede açan ısırganları da tanıma şansınız olur. O ısırganlar bile güzeldir dağın güzelliği içinde.

Dağlarda kaç çeşit dünya olduğunu bilmek pek olası değildir. Kuşların dünyası, böceklerin dünyası, taşların dünyası, çiçeklerin ve daha nicelerinin dünyası tek bir dünya olmuştur. O tek dünyaya dönüşmüş dünyanın içinde olmak, o dünyanın dışında olmaktan yeğdir. Ama her zaman olunamaz. Dağlarda olmak, sadece birkaç gün, birkaç saat ile sınırlıdır bir şehirli için.

Belgeseller vardır, dağların sırlarını anlatan. Seyrederken neden o belgeseli çeken ekipte olmadım diye hayıflanırsınız. Filmler vardır, kışın alabildiğine hüküm sürdüğü, kayın ağaçlı, göknarlı, uçurumlu dağlarda, bacası tüten bir kulübede, ocak başında ısınarak, odun keserek, avlanarak yaşayan bir şehir kaçkınını anlatan. Ona imrenirsiniz, onun cesaretine hayran kalırsınız; çünkü onun hayatı hayattır, suyu su, havası hava, kuşları her türdendir.

Her mevsime göre renge bürünür dağlar. Renkleri giyinir, kuşanır; çıkarır, soyunur. Renklenir de solar da; güler de küser de.

Baharda yedi rengi de, yedi rengin envai çeşit tonunu da fışkırtarak sunar. Topraktan çıkan çiçekler bir öncekinin renginden farklı, bir sonraki çıkacaktan arda kalmamak için çabalar yemyeşil çayırların arasında. Ola ola sade beyaz bir çiçek çıksa bile o da kokusuyla, dokusuyla, yapraklarının kıvrımlarıyla farklı olmayı becerir.

Baharın ulaştığı dağlar, sabah uykusundan kalkmış taze bir genç kız mahmurluğunu taşır. Bir telaşı vardır onca yamacın, eteğin, şırıltılı akan sularıyla vadilerin ilk baharda.

Giyilecek çok elbise vardır, kuşanacak çok renk. Uzun süren uykunun ardından renkli neşeler saçılmayı beklemektedir nicedir. Beyaz kışın ardından dağı taşı boyama vakti gelmiştir artık. Gözleri neşelendirmek, gönülleri eğlemek saatidir baharın gelişi.

Bahar telaşı başkadır dağlarda. Böcekleri davet edecek renkli çiçeklerle donanılacak, çiçek renklerine, kokuların renkleri karıştırılacaktır. Bayram yerine dönecektir dağlar, ağacıyla, çayırıyla, çiçeğiyle, kelebekleri ve kuşlarıyla .Cümbüş başlamak üzeredir, canlılık gelmiştir dağlara yeniden. Çiçeğe durmuş ağaçlardan neşe saçılmaktadır, her kayadan her taştan yaşama sevinci yayılmaktadır.
Dağlara bahar gelince taşlar taş olmaktan çıkar, yosunlu, çiçekli taşlar olurlar. Taşlar, taş yürekli olmaktan kurtulmuşlardır. Nazlı bir çiçek, onları tüm kış boyunca sabredilmiş yalnızlıklarından kurtarmıştır.

Dağ esintileri, baharla yeşermiş ağaçların yapraklarını yalayarak eserken, bin bir türlü kokuyu da harmanlayarak taşır getirir. Canlılık verir, duyguları uyandırır. Dağ esintileri, kavak yellerinden de ötedir, daha keyifli, daha içe işleyen yellerdir.
Bahar demek karıncalar için, kovuklardaki gelengiler için toprağın üzerine çıkmak;  sincaplar için ağaç kovuklarındaki uykudan kalkmak demektir. Kelebekler için bahar, renk cümbüşüne boyanmış desenli kanatlarını gere gere kondukları çiçekler ile havai bir çekişmeye girmektir. Ne çiçekler kelebeklerden daha güzeldir bu çekişmede ne de kelebekler çiçeklerden. Ancak çiçekler her zaman kokuludur kelebeklerden farklı olarak.


Dağlarda bir yürüyüşe doymak mümkün müdür tüm çiçeklerin açtığı, renklerin cömertçe serildiği, buram buram kokan patikalar arasında? Bir dağa tırmanırken vadiye bakan bir yamaçta, yosunla kaplı bir kayaya oturup rüzgarın fısıltını dinlemekten daha hoş bir sohbet olabilir mi? Ya da bir yabancının yuvalarına yakın olduğunu tüm kuş kolonisine haber veren bir kuşun şarkısındaki makamı dinlemek her zaman mümkün müdür?

Her adımda birbirinden farklı çalının, dikenin, otun ayaklarınızın altında olması kadar şaşırtıcı ne olabilir bir dağ çileğinin yeşil iri yapraklarının arasından arsızca kırmızı kırmızı gülüşü dışında.

Bal yapma telaşı içinde onca çiçek arasında dolaşan arıları görmenin yerini ne tutabilir? Hiç biri bir diğerine benzemeyen onca kuş sesini dinlemenin hazzını verebilen kaç senfoni vardır?

Hangi rengi en çok sevdiğini bilmeden, her renge sürünmüş, boyanmış süslü bir kız gibi, yetmezmişcesine bir de çocuklar gibi şen koca koca heybetli dağlar, ufkun renk yumakları olarak doyumsuz güzellikleriyle uzanır gider yolar boyunca.

Kışın sadeliğe ve masumiyete bürünür dağlar, beyazlar giyerek.

Zirveye düşen ilk kar, dağın boynuna sarılmış bir fular gibi durur, saçaklı inişlerle. Kısa zamanda saçaklar aşağıya doğru yayılır, dağın eteklerine uzanır. Dağ, fularından kurtulmuş tamamen beyaz bir elbise giymiştir o zaman, baştan aşağı kar kumaşından. Yumuşak başlı bir görüntüsü vardır karlı dağların. Yumak yumak kabartılarla uzanır gider beyaz bulutlara nispet yaparak, beyaz silsile halindeki kış dağları.

O beyaz masumiyet, seslenilmedikçe, topukla dokunulmadıkça masum kalır. Ama bir fısıltı bile değse karlı dağların tepelerinde yanıp sönen ışıltılı tanelerine, ardından onca çığlığın ağıt olacağı çığları salıverir yukarıdan aşağılara doğru.
Şehirlerde yaşarken artık dağları görmek hiç kolay değil. Görülen tek dağlar blok blok beton dağları. Onlar çiçek açamaz, her kuşu barındıramaz, koku saçamaz.

 Renksizdirler, boyansalar da tek renklidirler. Güneş doğmaz onların ardından, güneş batmaz, ay ışığında yürünen patikaları da yoktur, geceleyin ağaçların tepesine tüneyen kuşları da.

Dağları çok özlüyorum. Dağsız bir hayat, yaşanmamış çok şeyi barındıran bir hayat benim için. Esintisiz, renksiz, kuş ötüşü olmayan. Kayasız, vadisiz, su şırıltısız. Bir şeylerin eksik olduğu bir hayat yani. Ben, dağların sevdalısıyım.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 2009
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci