5 Kasım 2012 Pazartesi

İki anakız; biri varendada, biri sokakta

İki anakız; biri varendada, biri sokakta
Havuza bakan varenda öğleden sonra güneş almadığından Suna ve annesi o saatlerde orada oturur, misafirlerini, yazlık sitenin Arnavut kaldırımlı sokağına bakan bu gölgeli varendada ağırlardı. Suna, elinde koca bir tepsiyle, mutfakla salonun bir olduğu alt kattan varendaya çıkarken yüzüne püfür püfür esen Çeşme rüzgârı vurdu. Annesini yine rüzgârın erişemediği en kuytu köşeye oturtmuştu.
Sabah kahvelerini başka bir komşuda içmiş sitenin gezenti kadınları, öğleden sonra da Suna ve annesini ziyarete gelmişlerdi. Havuza baka baka çay içmeye. Suna, misafirlerine ikram ettiği çayın yanına her zaman dolapta hazır beklettiği kuru pastalardan, kurabiyelerden, sütlü tatlılardan, sebzeli böreklerden koyardı. Bu varendada öğleden sonra havuza bakarak çay içmek, hem serinlemek hem de en özenlisinden ağırlanmak demekti.
Suna, ince belli çay bardakları ile dolu tepsiyi mavi, yeşil, mor çiçeklerle desenlenmiş keten örtülü masanın üzerine koyarken gözlerini tepsiden kaldırdı. Hemen bahçe duvarının dibinde durmuş kendisine bakan bir kız gördü. Gözgöze geldiler. Bayağı bir yokuşta kalan evlerinin yolunu çıkana kadar yorulmuş ve nefeslenmek isteyip duvara yaslanıp kalmış daha önce hiç görmediği bu kız, annesiyle birlikte sağa sola bakınarak bir tanıdıklarının evini arıyor olmalıydı. Anakızın gezmeye geldikleri belliydi, meraklı bakışlarından. Suna, gözgöze geldiği yirmi beş, otuz yaş arası kızın, bu sıcak havaya aldırmadan  annesiyle güneşin altında durmasına bakarak olsa olsa gezmek amacıyla buraya  geldiklerini  düşündü. Sıcağa rağmen gezmeye buralara gelmiş kıza neredeyse imrenerek baktığı komşularca fark  edilecek diye utanıp hemen gözlerini tepsiye çevirdi.
Komşu kadınların çaylarını masaya bıraktı. İzmirliler’in kahve ikram ederken hep yaptığı gibi bir de çifte kavrulmuş sakızlı lokum kâsesi koydu masaya. Kırmızı dolmalık biber, pırasa ve mantar kavrulup içine koyulduktan sonra kalem böreği gibi sarılarak galeta ununa bulanıp kızartılmış mis gibi kokan böreklerden ve evvelce yaptığı kurabiyeleri daha önceden masaya yerleştirmişti.  Komşu kadınlar, çayları masaya konar konmaz şeker kâsesine uzanıp bardaklarına şeker atmaya koyuldu. Böreğin kokusuna daha fazla dayanamayarak küçük cam tabaklarına ikişer üçer börek alma yarışına girmişlerdi bile.
Komşu kadınlar böreklerini iştahla yerken çayları hemen bitiveriyor, Suna da sık sık yerinden kalkıp komşuların çaylarını tazelemek için boş bardaklarla dolu tepsiyle içeri geçiyordu. Başı dönmüştü neredeyse girip çıkmaktan. Annesine de göz kulak oluyordu tüm bu telaşın içinde. Annesi “Rüzgârın biraz sertleştiğini ve üzerindeki şalın ince geldiğini” söyleyerek daha kalın bir şal istedi. Suna, çayları tazeledikten sonra annesinin orta kattaki odasına gitmek için merdivenleri hızlı hızlı çıkıp, şalı bulup getirdi.
Komşulardan Pınar, ağırlanmaktan ve ikram görmekten çok hoşlanırdı. Üç bardak çay içtikten sonra “bundan sonraki çaylarını limonla içmek istediğini” söyleyip Suna’dan limon istedi. Daha yerine oturalı birkaç dakika olmuş ve bir türlü fırsat bulup içemediğinden hayli soğumuş bardağından bir yudum çay almıştı ki, Suna yerinden bir kez daha kalkıp içeri koşturdu. Her seferinde varendadan içeri girmeden önce varendada giydiği dışarı terliklerini çıkartıp içeride bıraktığı ev terliklerini giyiyordu ayaklarına. Çok titizdi Suna. İçerideki terliğiyle dışarı çıkmaz, varendada giydiği terlikle de içeri girmezdi.
Suna, bir limonu küçük bir porselen tabağa dilimledikten sonra getirip, Pınar’ın önüne bıraktı. Tam yerine oturmuştu ki Pınar’ın annesi ve teyzesi susamışlardı, Suna’dan su istediler. Çok turşu yemişlerdi öğle yemeğinde, içleri yanıyordu şimdi.
Suna bir kez daha içeri girdi terliklerini değiştirerek. Sürahiyi ve su bardaklarını bir tepsiye koyup varendaya döndü. Bardaklara su koyup, isteyenlere ikram etti.
Pınar’ın küçük ve arsız kızı lokumlara dadanmıştı. Acele acele ağzına birbiri ardı sıra lokumları tıkarken lokumlar boğazına kaçtı. Çocuk öksürmeye başladı. Elindeki lokumu,  lokum kâsesine koymak isterken kâseyi yere düşürdü. Kâse, kırılıp tuzla buz oldu. Cam kırıklarıyla lokumlar etrafa saçılıp, birbirine karıştı.
Suna tekrar içeri koşturdu. Elinde süpürge, faraş ve paspasla geri döndü. O, varendayı temizlerken kimse yerinden kımıldamadan oturduğu yerde ayaklarını kaldırdı. Suna, kaldırılmış ayakların altına eğilip, ortalığa saçılmış cam kırıklarını temizlemeye çalışıyordu iki büklüm. 
Eğile büküle yeri temizlerken kan beynine sıçradı. Zaten sabah annesine banyo yaptırırken buhardan etkilenmiş tansiyonu hafiften oynamıştı. Üstüne de akşam yemeğe gelecek kardeşi  ve yeğenlerine onca yemek hazırlamış, koca bahçeyi sulamıştı. Tam işlerini bitirip öğleden sonraları gölge olan varendaya kaçmıştı ki neredeyse her gün bu saatlerde gelen Pınar, annesi, teyzesi ve gürültücü yaramaz kızı yine çıkagelmişti ikindi çayı içmeye.
Varendada çay içildiğini gören ve öğleden sonraları “migrenim tuttu” diterek içeri tıkılıp, misafir gelmesini önleyen Gülşen, tam karşı evde çay içilip kurabiye, börek yendiğini görünce hemen kapıdan fırladı. Soluğu Suna ve annesinin gölgeli varendasında aldı.
Suna, varendayı temizleyip, yerine oturmuş; artık iyice soğumuş çayından bir yudum almıştı ki Gülşen çıkageldi. Suna,  bu kez da hala bitiremediği kendi çay bardağını bırakıp, Gülşen’e çay getirmek için içeri geçti. Bir de tabak koydu önüne, masadaki börekten, kuru pastalardan, kurabiyelerden alabilsin diye.
-Lokum da ver Gülşen teyzene kızım, diye çıkıştı Suna’nın annesi. Suna, yerinden fırlayıp üçüncü kattaki buzdolabına koşturdu. Merdivenleri kolay çıkamadı bu kez. Dizleri tutmuyordu. Lokumlarla aşağıya döndüğünde, Gülşen çayını bitirmişti. Bu kez Gülşen’e çay tazelemek için yeniden içeri girdi. Pınar’ın huysuz kızı, yeni gelen lokumlara saldırıyordu; Suna, Gülşen’in çayını tazelemek için  içeri girerken.
Varendaya dönmüş koltuğuna daha yeni oturmuştu ki içerden cep telefonun sesi duyuldu. Annesinin telefonu çalıyordu. Suna, hala yarılayamadığı çay bardağına uzanmaktan vazgeçip telefonu almak için koşturdu. Telefonu açıp, annesine uzattı. Yaşlı kadının kulakları tam duymadığından telefonu yeniden Suna’ya verdi  konuşması için.
Arayan, akşam yemeğe gelecek olan kardeşiydi. Mangal yapmak istiyorlardı geldiklerinde. Suna, akşam için yemek yaptığını söylese de “hem yemekleri yiyeceklerini hem de oğullarının mangalda köfte istediklerini” söyledi kardeşi Suna’ya. Mısır közleyeceklerdi mangalın kalan ateşinde, köfteden sonra. Onlar gelmeden mangalın hazır edilmesini istemişti kardeşinin karısı.
Suna, yorgunluk çökmüş bakışları ile telefonu kapatıp bahçeye indi. Varendanın altındaki bahçe malzemelerini koydukları küçük deponun  ufak demir kapısını  açıp, mangalı çıkardı. Koltuğuna oturmuştu ki, gözü kolundaki saate ilişince ok gibi fırladı yerinden. Annesinin ilaç saati geçmek üzereydi. Bir kez daha annesinin orta kattaki odasına tırmandı. İlaçları buldu. Elinde ilaçlarla varendaya döndü. Annesine ilaçlarını içirdi. 
Yaşlı kadın ilaçlarını içtiği sudan bir yudum almıştı ki suyu soğuk buldu. Bardağı uzatarak suyu ılışlamasını istedi Suna’dan. Suna, elinde su bardağı ile hem mutfak hem salon olan alt katın varendaya açılan kapısından içeri girdi. Sıcak çay suyundan biraz ekledi ve annesine götürdü. Bu arada çaydanlıktaki suyun neredeyse bitmek üzere olduğunu gördü; ama üzerine su ekleyemedi. Annesi ılımış su bekliyordu ilaçlarını içmek için. 
Pınar, annesi, teyzesi, Gülşen, börekleri, kurabiyeleri yiyip bitirdikten sonra birer de keyif çayı içmek istediler havuz başında. Şöyle püfür püfür esen ikindi rüzgârına karşı. Etrafı yaseminler, hanımelleri ile çevreli varendada, mis kokular arasında. Bahçedeki ağaçlara konmuş onca kuşun cıvıltısı içinde.
Suna, gözü sadece üç yudum alabildiği artık  iyice soğumuş çayında içeri geçti. Çaydanlığa su doldurup döndü varendaya.
Kadınlardan bazıları keyif sigarası yakmışlardı. Suna’nın annesi rahatsız olup öksürmeye başlayınca sigaralarını alelacele ortada kül tablası olmadığından çay bardaklarına atarak söndürdüler.  Suna, misafirlerine temiz çay bardakları getirmek için içeri geçti bu kez de.
Kadınlar akşam çökmek üzereyken evlerine yollanırken annesi odasına çıkmak istedi. Suna, annesinin kollarına girerek onu güçlükle orta kata çıkarıp yatağına uzandırdı. Biraz dinlenmek istemişti annesi.
Annesini uzandırdıktan sonra varendadaki masanın üzerini temizlemek için Suna aşağı indi.  Çayı öylece yarım kalmıştı. Çoktan soğumuş, içilemez hale gelmişti. Kendisine tekrar çay koyup içecek gücü kalmadığından Suna, onca boş bardak, tabak olan masanın başına çöküp kaldı. Tek bir bardak dahi taşıyacak hali kalmamıştı yorgunluktan.Her öğleden sonra havuz kenarında keyifle çay içen misafirlerinin aksine o, varendanın keyfini hiç çıkaramadığı bir günün ardından akşama yapılacak mangalın yorgunluğunu düşünürken öfke ve yılgınlıkla  havuza baktı.
**************
Suna, elli yaşını geçeli hayli zaman olmuştu. Ancak yaşını hiç göstermiyordu. Taş çatlasa kırk beş gösterirdi en fazla. Liseyi bitirdikten sonra okumamıştı. Hoş birisiydi. Boylucaydı. Kilosu yerindeydi.  Yeşil gözlü, kumral, güzelceydi. Evlenmemişti. Evde kısmetini beklerken ablası üniversiteyi bitirmiş, evlenmiş çoluk çocuğa karışmıştı. Suna, ablası işteyken onun çocuklarına baktı, büyüttü. 
Evden dışarı çıkamaz olmuştu iki küçük yeğenini büyütürken.  Çocuklar okula başlayana kadar eve hapsoldu Suna. Sadece annesini hastaneye götürmek, bakkaldan ya da pazardan alışveriş yapmak için evden çıktığı olurdu.
Artık evlenme yaşı geçtiğinde, annesinin sağlığı iyice bozulmuştu. Annesi ile başbaşaydılar İzmir’deki evlerinde. Kardeşleri evlenip uzaklaşalı çok olmuştu.Ona bakmaya başladı bu kez Suna. Yine eve kapanmış, evin çekip çevrilmesi, temizliği, alışverişi, her şey onun üstüne kalmıştı.
Küçük erkek kardeşi bir yazlık aldı Çeşme’den. Annesinde solunum yolları rahatsızlığı baş gösterip, yazın İzmir’in insanı boğan neminden uzaklaşsın diye. İzmir’e yakın, gelip gidişi kolay; ama rüzgârlı bir yerde. Suna ve annesi böylece yazları Çeşme’de geçirmeye başladılar.
Suna, bu kez de Çeşme’de eve tıkılıp kaldı. Bütün gün hasta annesine bakıyor; annesini bırakıp bir yere çıkamıyordu. Zaten tek başına bir yerlere çıkmayı unutalı çok olmuştu. Korkar olmuştu son yıllarda, tek başına sokağa çıkmaktan. Ortalık kapkaççı, dolandırıcı ile dolmuştu.
Tek başına yaşayan anakıza çekinmeden her gün, her saat gelip gidiyordu komşu kadınlar. Artık her öğleden sonra Suna ve annesinin varendasında havuza bakarak çay içip pasta börek yemek adetleri olmuştu Pınar’ın, annesinin, teyzesinin ve Gülşen’in. Canına yetmişti bu ağırlamalar Suna’nın; ama hoşnuttu. Birileri gelsin, halini hatırını sorsun istiyordu. Oysa Suna, hiç olmazsa ara sıra birileri de onu ağırlasın istiyordu. Yaşı öyle genç değildi ki artık. Her gün, her gün onca ikram, ağırlama onu yoruyor, bunaltıyordu. Usanmıştı. Canından bezmişti nerdeyse.
Aklına, öğleden sonra bahçe duvarının dibinde duran, gezmeye çıkmış anakız geldi. En fazla otuz yaşında olmalıydı kız. Hatta o kadar bile değildi. Belki yirmi beş. Gözgöze gelmişlerdi kızla. İmrenmişti içten içe annesiyle elele verip gezmeye çıkan o kıza. Belki akrabalarının belki komşularının yazlığına çıkagelmiş olmalıydılar. O kadar öykünüyordu ki gezen tozan insanlara. İstediğinde evden çıkıp, şöyle bir dolanıp hava aldıktan sonra eve dönen anakızlara, kadınlara.
Oysa Suna, bu yaşında bile bilmiyordu sokaklarda yürümeyi, tembelce vitrin bakmayı. Hayatı dört duvar arasında geçmişti. Hala da dört duvar arasında geçip gidiyordu. Tarlasından topladığı sebzeleri satmaya gelen Fatma bile her gelişinde tam bahçe kapısının önünde durduğundan, alışveriş yaparken bile kapı dışına çıktığı pek olmazdı. Sadece çöpleri atmak için bahçe kapısının birkaç adım ötesindeki çöp kutusuna kadar akşamları bir iki adım yürürdü. O gözgöze geldiği, annesiyle gezen kıza ne kadar gıpta ettiğini düşündü.  
İsteyince yazın sıcağına bile aldırmadan kalkıp gezmelere gidebilen, istediğince yürüyen, dolaşan biri olmayı nasıl isterdi. O kızın yerinde olmayı nasıl da isterdi. Kıza öykündüğünü, imrendiğini anladı.
**************
Suna ile gözgöze gelen kız, gözlerini kaçırmadan baktı Suna’ya. Üstü böreklerle, lokumla, pastayla, kurabiyeyle dolu bir masada, efil efil esen gölgeli varendada havuza karşı çay içen bu insanlar ne kadar şanslıydı. Bütün yaz böyle püfür püfür esen bir yerde, ağaç gölgesi altında, yasemin kokusu içinde, kuş cıvıltısı dinleyerek keyif yapıyorlardı besbelli. Her gün mutlaka birisinde toplanıyorlar, her gün böyle yiyip, içip, gülüp, eğleniyorlardı besbelli ki. Kendileri öyle miydi ya. Üçkardeş, bir de annebaba beş nüfus, yazın daracık bodrum kattaki evlerinde İzmir’in boğucu, nemli sıcağında terden sırılsıklam, yapış yapış olurlar, kışın da nemli soğuğunda içleri üşür, tir tir titrerlerdi. Bir balkonları bile yoktu şöyle hava almak için çıkabilecekleri.  Oysa buradaki komşu kadınlar her gün bir evde, masalar donatılarak, açık havada, rüzgarın esintisinde güle konuşa çaylarını içiyorlardı, yanında börekler, çöreklerle.  Hepsi de pek keyfi yerinde görünüyordu. Hele köşede oturan o güngörmüş yaşlı teyze ne kadar memnun gözüküyordu halinden. Gözgöze geldiği kadın, belli ki bir dediğini iki etmiyordu o yaşlı kadının.
Masa başında havuza karşı varendada çay içen kadınlara bakan  bahçe duvarına yaslanmış kız, Suna varendaya çıkarken kapıyı örten sineklik aralanınca evin içini görmüştü. Bembeyaz mutfağa içi giderek bakmıştı kısa bir süreliğine, Suzan. Kocaman bir buzdolabı ve beyaz dolaplarla kaplı bir mutfak vardı sinekliğin gerisinde. Ocakta kaynayan büyük çaydanlık  da fark ediliyordu.
Burası yaz eviydi mutlaka o gözgöze geldiği kadının. Yazlığı böyleyse kışlığı kim bilir nasıldı. Yazlığı havuz kenarındaysa, kışlığı kim bilir nasıl bir manzaraya sahipti. Ne şanslı kadındı o gözgöze geldiği orta yaştaki, normal kiloda, boyluca, yeşil gözlü, açık kumral kadın.
Ne çok isterdi Suzan, kendilerinin de böyle bir evi olmasını. Yazları hatta kışları bile bahçeli, varendalı bir evde oturmayı. Sabah hangi taraf gölgeyse orada, öğleden sonra hangi taraf serinse orada oturup, çay kahve içmeyi ne çok isterdi. Babası, İzmir’deki evlerini zar zor almıştı. Yıllarca borcunu ödemişlerdi. Hatta o borcu öderken ne annesi ne de kardeşleri kuaföre gidip saç bile kestirememişlerdi üç yıl boyunca. Böyle bir ev almaları imkânsızdı.
Varendanın hemen altındaki mangalı da görmüştü Suzan. Belli ki akşam için hazır edilmişti. Akşama kim bilir neler pişirilecekti o mangalın üzerinde. Balık mı, köfte mi, tavuk mu?  Hem buraya daha sabahtan yola çıkıp ancak gelebildikleri İzmir’deki komşular “mangalda pişirilen etlerden sonra kalan közlerin üzerinde patlıcan ve mısır da közlediklerini” söylemişti. Bir de mısır keyfi yapılacaktı demek ki akşama mangal keyfinin ardından.
Anakız, komşularının Çeşme’deki yazlığından evlerine dönmek üzere akşam üzeri kalkarken mangallar yakılmaya başlanmış, yanan odun ve kömür kokuları burunlarına gelmişti.
Kaç yıllık komşularının yazlığına nihayet gelebilmişti Suzan’la annesi. Onları her yıl davet ederdi komşuları Çeşme’deki yazlığına. Yatılı kalacak halleri yoktu zaten ama hiç olmazsa görmek istemişlerdi hep oraları. Ancak İzmir’den Çeşme otobüslerinin kalktığı yere kadar iki dolmuşa sonra otobüse binecekler, otobüsten indikten sonra Çiftlikköy dolmuşuna bineceklerdi. Bu dünyanın yol parası demekti anakız için. Üstelik Çiftlikköy’ün içine on kilometre uzaklıktaki yazlık siteye gitmek için hiçbir araç yoktu. Çiftlikköy’den ya taksi tutacaklar ya da bir tanıdık gelip onları alacaktı. Komşuları telefon açmış ve “sitenin bekçisinin o gün bir iş için Çiftlikköy’e ineceğini ve kendilerini köyden alarak siteye getireceğini” söylemişti Allah’tan.
Daha o yazlık siteye gidecek yol parasını zar zor çıkıştırırken böyle bir ev almalarının imkansız olduğunu biliyordu kız. O yüzden daha bir gıptayla bakmıştı varendasında çay sefası yapılan eve ve evin sahibesi bellediği açık kumral kadına.
Suzan, o varendada çay ikram eden belli ki evin sahibesi kadını kıskandığını düşündü o gece, bodrum katındaki daracık rutubetli evlerinde iki kardeşiyle yattığı odadaki yatağına uzandığında. Ona imrenmişti, apaçık. Nasıl da istiyordu onun yerinde olmayı. Öyle çay saatlerinde, esintili bir varendada olmak nasıl da güzeldi. Nasıl da gıpta ediyordu o havuza bakan evin sahibesi açık kumral orta yaşlı kadına. O kadının da mangal isine bulanmış saçlarını yıkamaya bile hali kalmadığından, orta katta annesinin hemen yanı başındaki odada, yorgunluktan ayakları zonklayarak kendini fırlatırcasına attığı yatağında, gıptayla kendini düşündüğünü bilmeden.
O gece, birbirinin neler yaşadığından habersiz ama sadece gördüklerinden doğan sanılarla birbirlerinin nasıl bir yaşam içinde olduğunu hayal eden yirmi beş yaşındaki Suzan ile elli beş yaşındaki Suna,  bir diğerinin hayatına gıptayla, kıskanarak, imrenerek öykündü.
(Hakkı saklıdır)
Acemi Demirci, Temmuz 2011, Çeşme
acemi.demirci@yahoo.com.tr


Paylaş :

2 yorum:

  1. Ah, ah. Disi seni yakar, ici beni yakar.....
    Aceba Suna mi yoksa Suzan mi daha sansli?
    Ellerine saglik. Yine hayatin icinden bir hikaye...

    YanıtlaSil
  2. Sen öyküleri okumayı, ben de senin o öz mü öz yorumlarını okumayı çok seviyorum.
    ÖykünÜn anlattığı tıpkı dediğin gibi;
    "Dışı seni yakar, içi beni".

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci