18 Kasım 2012 Pazar

Keşke, keşkeler olmasa



Bir saat gelir, keşkeler de gelir.
Ziya Dedem ortada. Evindeki odanın duvarında asılıydı bu resmi.

Keşkesiz yaşayan var mıdır? Pek yoktur gibime geliyor. Varsa eğer, bu yazımız keşkesi olanlara…

Fırsat varken yapmadıklarımızı; yakınındayken uzak durduğumuz kişileri; içine girmediğimiz, girip derinlerden görmediğimiz anları sonradan keşke ile anmaz mıyız? Keşke diye başlayarak cümleye, yapmadıklarımızı yapmış olmayı isteyerek, o anları hatırlamaz mıyız? Anarız da, hatırlarız da.

Ben de keşkesi olanlardanım. Çok şükür ki keşkelerim yok; sadece bir keşkem var. Vaktiyle tanıdığım, şimdilerde çoktan göçmüş ya da artık yakınlarında sıklıkla bulunamadığım, gelişmiş yönleri birden çok olan insanlar için benim keşkem. Keşke onların niteliklerini bu günkü gözle görebilseydim; keşke onlarda var olan derinliklerden daha çok yararlanabilseydim.

Bazen böyle bir tek insan bile tanınamazken ben epeyce tanımışım, birkaç tane.
Ziya Dedem'in askeri diploması

Onları tanıdığınızda o zaten yakınınızda ve bildiniz bileli hep bilge olduğu için kimle karşı karşıya olduğunuzun değerlendirmesini doğru yapamayabilirsiniz. Ya da tamı tamına değerlendiremeyebilirsiniz. Ne zaman artık yoklar, uzaktalarsa, bir boşluk doğunca, sorulacak soruların yönleneceği bir güvenilir odak bulunamayınca, bulunmaz bir zihniyeti, bilgeyi, güngörmüşlüğü, görmüş geçirmişliği, her sorunun bir cevabının olduğu uçsuz bucaksız derinliği tanımış olmaklığın ayrıcalığını ve mutluluğunu hissetmekle beraber artık o odağın yitmiş olmasıyla, doldurulması imkansız derin bir çukur gibi algılanan yokluklarını da apaçık görürüz.

Onların yanı başımızdaki kolayca ulaşılan bulunmaz birikimlerini yakındayken ne kadar değerlendirdiysek, derinliklerini ne kadar fark edip sığlıkları yeğlemediysek, o kadar kazançlıyızdır.

Bunlardan birisi Ziya dedemdi. Ziya dedem için çağın Nasreddin Hocası  diyenler  de var. Nüktedan, hazırcevap, Ziya Paşa’dan beyitler okuyan, Mesnevi’den konuşan, Prens Sebahattin ile sınıf arkadaşı bir koca Ziya Hoca idi o.

Özellikle kız çocuklarının okumasını çok önemser ve kız torunlarını her gördüğünde, “okuyun ve kendi paranızı kazanın” derdi. Kız çocuklarının kimseye muhtaç olmaması, ezilmemesine çok önem verirdi. Kafiyeli konuşur, yazdığı şiirleri çok güzel olur, veciz mahiyetinde sözler söylerdi. Sözlerinin kimisi çerçeveletilerek duvarlara asılmıştır.

Bize en güzel miras olarak kalan o sözler çerçevelerden seslenmektedirler bugün;

“Kötülüğün iki anası vardır. Biri yokluk biri cehalet”

Diplomanın altında, çerçevenin  bir yanında bize göre sağda  kız kardeşimin düğün fotoğrafı bir yanında, solda da Dedemin vefatının hemen ardından doğan yeğenimin resmi var.

“Cahil insan kanatsız kuşa benzer”

“Kazanırsan dost kazan düşmanı anan doğurur”

“Her zaman dosdoğru olun; çünkü çatal değnek yere batmaz”
diyen.

Her inanca, her yola saygılıydı Ziya Dedem. Ona neden herkesin aynı yaratılmadığı, neden farklı farklı inanç sistemleri olduğu sorulduğunda parmaklarını açarak elini uzatır “beş parmağın beşi bir mi; beşi de farklı, Allah hepsini ayrı yaratmış” derdi. Yaradılanı, yaradandan ötürü severdi.

Nüktedandı, hayatı da nüktelerle dolu olarak yaşamıştı, yaşatmıştı.

Babası onu tahsili için İstanbul’a göndermek isteyince sevdiği kızın yani anneannemin onca sene içinde bir başkası ile evlenebileceği fikri karşısında nişanlanıp öyle gitmek istiyor. Ancak henüz erken bulunuyor bu talep. Beklemesi öneriliyor. Ama dedem sevmiş ve işi oluruna bırakmak istemiyor. Ciddi olduğunu, bir gençlik hevesiyle davranmadığını anlatmak için çok uğraştıysa da anlatmada yeterli olamıyor. Sonunda bir ambar buğday ile bir ambar arpayı birbirine karıştırıyor ve İstanbul’a nişanlanmadan giderse böyle karışık bir halde olacağını gösteriyor. Mutfakta buğday ve arpa olarak ayrı ayrı kullanılacakken arpa ve buğday  karışımına dönen hububat  ise artık yem olarak kullanılıyor.


Askerdi Ziya dedem, bir zabit. Atatürk’ün ordusunda savaşmış bir gaziydi. Savaş çıkınca çok sevdiği atını orduya bağışlıyor. Sonra subay olarak orduda görev yaparken İnebolu’da atını görüyor, tanıyor. At da dedemi. Atın gözünden yaşlar akıyor. Dedem de ağlıyor. Atıyla birlikte ağlıyorlar savaşın ortasında. Dedem atın boynuna sarılmış halde.

Savaş çok çetin. Şimdi yol, otoban olan, yerleşim yeri olarak blok blok köy nüfusu niteliğinde insan barındıran topraklar, o zaman kuş uçmaz kervan geçmez yerler. Yol yok; etraf ya çorak arazi ya da tarla. Ülke savaşta, tarlalar işlenmemiş, yiyecek yok dolayısıyle. Akşehir'den Polatlı'ya yayan olarak gelirken günlerce yiyecek bulamıyor askerler, aç kalıyorlar. Çarıklarını kemiriyorlar. Çünkü çarıklar gönden. Hala içinde kalabilmiş olan besleyici unsurlar ile sağ kalabilmek için çarıklarını öğün yapıyorlar. Akşehir’den Polatlı’ya  yürüyüşleri sırasında nice yiğitlerin susuzluktan karakarak ne hallere düştüklerini içlenerek anlatıyor usanmadan.

Atatürk’ü görüyor cephede. Onu, tozdan, topraktan, kumdan bir heykele dönüşmüş; su yüzü görememekten, banyo yapamamaktan saçlarının her bir telinin toprakla sıvanmış gibi dik dik durduğunu anlatıyor torunlarına senelerce.

Doğruluk en önemli ilke onun için hayatta. “Kur’anı ezberlediğimde boyum sandalye kadardı” diyor ve doğruluktan hiç vazgeçmiyor. Gelişmiş manevi kişiliğinin getirilerinden birisinin ardından “Semavatı üç buçuk saat bu kıyafetimle gezdim.  Bütün kapıların üzerinde doğruluk yazıyordu. Kapıları açacak tek anahtar vardı, doğruluk” diye yılmadan bahsediyor hep. Aksaray’ın içinden akan Uluırmak boyunca karda, buzda, sıcakta, yağmurda yürürken hatim indirdiği biliniyor.

Bir ara belediye reisliği yapıyor köyünde. Köyü Yeşilova'nın ilk belediye başkanı oluyor.O zaman öğretmen bulmak zormuş, öğretmenlik de yapıyor lisede.

Müftülük öneriyorlar aydın, güvenilir ve bilgili kişiliğine yakıştırarak. Kabul etmiyor. Çok ısrar ediyorlar. “Olmaz” diyor. Nedenini merak ediyorlar. “Bu işler para ile yapılmaz, bana karşılığında para vereceksiniz, olmaz” diyor. “Vermeyelim o zaman” diyorlar. Bakıyor dedem, çok ısrarcı karşıdakiler.  O şakacı yanıyla onları korkutuyor, “cenazelerinizi ahır süpürgesiyle yıkarım” diyor ve bir daha müftülük konusunda ısrar etmiyorlar dedeme.

Dedem, müftü olmuyor; ama evinin az ilerisindeki camide hiç bir ücret almaksızın hocalığa başlıyor. Hala onun arkasında namaz kılmış olmakla gurur duyanlar yaşamaktadır Aksaray’da.


Dedemle ilgili bazı olağanüstülükler yaşanıyor Aksaray’da. Yaşayanlar soluğu hemen onun yanında alıyor. Dedem hiç oralı olmuyor onların anlattıkları karşısında. “Hayal görmüşündür, rüyadır” deyip çıkıyor işin içinden. Bu olaylardan biri dul bir kadının başına geliyor.

Beş çocuklu, beş parasız dul bir kadın var Büyük Bölcek Mahallesi’nde. Yakacak tek bir odun parçası, tencerede kaynatacak iki kaşık tarhanası bile yok o kara kış gününde. Çoluk çocuk soğuktan titriyorlar buz gibi evde. Karınları aç. Sıcak bir çorba özlemindeler.

Kadın ve çocukları uyuyakalıyorlar açlıktan, soğuktan. Sabaha karşı kadın aniden uyanıyor. Bir rüya görmüş olarak. Rüyasında dedemi görüyor. Dedem ona “Neden ahır duvarındaki gediğe bakmadın. Oraya sen ve çocukların için para bırakmıştım” diyor.

Kadın kendine gülüyor düşünü hatırlayınca. “Aç tavuk rüyasında kendini buğday ambarından görürmüş” diyor kendi kendine içinden. Ama aklı rüyasında.  İçi içini yiyor ahır duvarındaki gediğe bakmak için. Kalkıp ahıra gidiyor. Gediğe elini sokuyor. Epeyce bir altın buluyor orada.

Sabah güneş doğar doğmaz dedemlere geliyor. Ayşe anneanneme “İlle de Ziya Hoca’yı göreceğim” diye tutturuyor. Dedemin ellerine, ayaklarına kapanıyor kadıncağız. “Hep derlerdi senin nasıl biri olduğunu da bilmezdik. Meğer sen dediklerinden de öteymişin” diyor. Ayşe anneannem olayı anlayamıyor. Dedem de kadına “Sen sadece bir rüya görmüşün. Şimdi evine git, sobanı yak, çocuklarının karnını doyur. Bu rüyanda sende kalsın” diyor. Ama kadın cebinde altınları çarşıya odun ve yiyecek almaya giderken önüne gelene anlatıyor rüyasını da rüyasından sonra olanları da.

Çok hayırsever biri olan  Asaf, Aksaray’ın sayılı marangozlarından. Elinden geldiğince yardımda bulunuyor ihtiyacı olanlara. Elinden marangozluk işi geldiği için de daha çok bu işlerde yardımcı oluyor. Asaf’ın bir defteri var. Bu defterde yardıma ihtiyacı olan öncelikle dul kadınlar, yoksullar  kayıtlı. Yardımları karşılığında hiçbir bedel almıyor. En ufak bir para talep etmiyor. İstediği tek şey hayır duası.

Kocaları şehit olmuş, ölmüş ya da hayırsız çıkıp dul kalmış mahalleli kadınların hallerini herkese anlatamadıklarını biliyor. Bazılarının sıkıntıları da eş dost vasıtasıyla kulağına çalıyor. 

Asaf, defterinde kayıtlı olanların akan damlarını, tüten, tıkanan  bacalarını, çöken damlarını her sene kış girmeden onarıyor. Kapılarını, pencerelerini  elden geçiriyor. Bu durumdan sadece evleri, bacaları, damları onarılan onca çocukla tek başına kalmış yoksul kadınlar değil, mahalleli ve yardımda bulunduğu için Asaf da mutlu.

Marangoz Asaf bir ara sıkıntıya giriyor, eli çok daralıyor. Borçlanıyor. Borçlarını ödeyemez duruma düşüyor. Hayli  zora giriyor. Ona yardım eli uzatacak kimseyi de bulamıyor o an.

O kadar sıkıntılı ki yine o gün,  daralmış halde uykuya dalıyor.

Rüyasında ona” sıkılmaması” söyleniyor. “Sabah, onu marangozhanesindeki çekmecesinde Ziya Hoca’nın  çekmeceye koyduğu paranın beklediğini “söylüyorlar.

Marangoz Asaf uyandığında rüyası aklına gelince gülüyor. Dedemin kim olduğunu biliyor bilmesine; ama çok sıkıntıda olduğundan artık aç tavukların kendilerini rüyalarında darı ambarında görmeleri misali kendisinin de bu rüyayı gördüğünü düşünüyor.

Yine de marangozhanesine giderken aklında rüyası var. Ya doğruysa rüyasında gördüğü beklentisi var içinde
Marangozhaneye giriyor. Gözü çekmeceye takılıyor; ama açmaya eli varmıyor. Ya para yoksa? Hayal kırıklığı yaşayacaksa çekmeceyi açtığında?

Bir cesaret çekmeceyi açıyor. İçindeki gıpgıcır, yeni basılmış gibi parlayan paraları görünce soluğu dedemin yanında alıyor.
-Seni bilirdim Ziya Hoca bilmesine; ama yine de sen neymişin meğer, diyor.

Dedem,  “susmasını ve kimselerden bu rüyadan bahsetmemesini” tembihliyor marangoz Asaf’a.

Emekli olalı yirmi yıldan fazla olan teyzem, öğretmen okulu sınavına girecekmiş. Ders çalışmayı hiç sevmediğinden sınava çalışmamış. Birkaç gün sonra gün sınava girecek; fakat umutsuz. O gece kara kara düşünceye dalmış halde uyuyor.

Rüyasında babasını yani dedemi görüyor. Dedem,  rüyasında teyzeme “hangi kitaptan hangi sayfaları çalışması gerektiğini” söylüyor. Teyzem hemen kalkıp çalışıyor. Ve sınavda dedemin söylediği sorular geliyor: Teyzem sınavı kazanıyor. Öğretmen oluyor.

O zamanlar gayrimüslümler de yaşarmış dedemlerin olduğu yerde tek tük. Aksaray’da, Kapadokya’da. 1915 yılında gayrimüslümler Yunanistan’a göçmüş; Yunanistan’daki Türk nüfus da buraya gelmiş becaişle. Aksaray halkı, gayrimüslümlerle gayet iyi anlaşarak, birlikte yaşıyorlar. Komşuluk ilişkileri iyi hatta onların dertlerine çözüm bile buluyorlar.

Bir gayrimüslüm kadının ki gavur diyorlar; ama o vakitler bu rencide edici bir sesleniş değil, tamamen bir sıfat, karışıklığı önlemek için böyle anılıyor gayri müslümler, geliyor dedemin ellerine ayaklarına kapanıyor. Dedem onu yatıştırıp dinliyor. Kadının bebeği var; ama sütü yokmuş. Eğer sütü gelmezse bebek açlıktan ölecekmiş. Mama verilemeyecek kadar küçük, henüz yeni doğmuş, birkaç günlük bir bebek kadının kucağındaki.

Yanında bir de pişirdiği tavuğu getiren kadıcağız, dedemden muska yazmasını istiyor. Dedemin o konular ile hiç ilgisi yok. Bu işlerle ilgisi olmadığını anlatmaya çalışıyor elinden geldiğince; “bu konuların bambaşka konular olduğunu ve kendisinin hiç böyle meselelere bulaşmadığını, bir muska da yazamayacağını” söylüyor kadına.

Kadıncağız çok ısrar ediyor, yalvarıyor. Bir yandan da bebek susmaksızın ağlıyor, aç. Kadın da ağlıyor yavrusu ağladıkça. Ödü kopuyor kadının, sütü hiç gelmeyecek de çocuğu açlıktan ölecek diye. Para öneriyor ki bu hiç dedeme göre değil. Almıyor parasını, kadıncağıza aradığı kişinin kendisinin olmadığını anlatamıyor dedem bir türlü. Dedem ısrarla “yanlış kişiye başvurduğunu, kendisinin bu konulardan hiç anlamadığını” defalarca söylese de kadıncağız çaresiz.  Üstelik dedemin bir çözüm bulacağına emin. Bebek ve annesi ağlıyor dedemin karşısında. Biri açlıktan diğeri annelik duygularıyla ağlıyor. Kovsa da kadının gitmeyeceğini gören dedem çareyi “tamam, yazayım” demekte buluyor. Bir kağıda bir şeyler yazıyor ve kadına veriyor. Kadın büyük bir sevinçle gidiyor.

Birkaç gün sonra kadın yine büyük bir sevinçle geri geliyor. Mutlu mu mutlu. Dedemin yine ellerine ayaklarına kapanıyor. Teşekkürler ediyor.

Meğer dedemin yanından çıkar çıkmaz göğsüne süt gelmiş, çocuğu doymuş ve küçük bebek hayata dönmüş.

Herkes gözlerini dedeme çeviriyor. “Hani muska yazmazdın, ne yazdın o zaman kağıda” diye sorarcasına.

Dedem açıklıyor. “Çocuk ölecekti. Kadın medet umuyordu, ben de;
“Aksın gavurun biciği (göğüs, meme),
Aç kalmasın çocuğu ,
Hoca yesin cücüğü (tavuk, piliç) ” yazdım diyor.

Pek inanmıyorlar ve gidip bakıyorlar kadının elindeki kağıda. Aynen dedemin dediklerini yazılmış olarak buluyorlar kağıt parçasında.

Dedem bir gün duvar dibine oturmuş bir amele görüyor. Ağır işinin içinde öğle molasında, koca bir somunun içine bir soğanı bölmüş, koymuş, afiyetle yiyor iri cüsseli amele. Dedem durup onu izliyor. Katığı kuru soğan olan somunu bir güzel yiyip bitiren amele “Çok şükür” diyor. Dedem de ameleye dönüp,”Senin gibi bir babayiğit adam bir somun ve bir soğanla doyuyorsa, sen şükret şükretmesine de, Yaradan da şükretsin senin gibi kanaatkar bir kul yarattığı için ” diyor. Bu olay daha sonra meclis kürsüsünden anlatılmış, gazetelerde de yayınlanmıştı dedemin nüktedan, ders verici yaşanmış binlerce öykülerinden biri olarak.



Dedem rahatsızlanmıştı. “Her şeye hazır olmamızı” söylemişti doktorlar.

Kız kardeşim de ikinci kez anne olacaktı tam o sıralar. İkinci bebek, beklenen doğum tarihinde gelmemişti  gecikiyordu.

Annem, bir yanda babasının rahatsızlığı bir yanda kardeşimin her an beklenen; ama epeyce geciken doğumu ile yorgun, düşünceli ve sıkıntıdaydı.

Bir rüya görüyor annem. Rüyasında babası yani dedem, iki tarafı açık kapı olan uzun bir koridorda. Açık kapılardan biri dedemin arkasında diğeri önünde. Dedem de kapıların arasında. Rahatsızca duruyor. Rüzgarda kalmış gibi.  Ve dedem sesleniyor" Nerede kaldın kızım? Gel artık. Cereyanda kaldım" diyor. Hemen ardından dedem göçüyor, dedemin göçtüğü anlarda yeğenim doğuyor. Bir kız.

Onun bu nüktedanlığı, hazır cevaplılığı bu gün annemde devam etmekte.
Keşke daha çok yazılar yazacak kadar dinlemiş olsaydım Ziya Dedemi.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 03 Eylül 2009 Perşembe
 
acemi.demirci@yahoo.com.tr

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci