13 Kasım 2012 Salı

Müfide ve Çöpçatan Aba


Müfide ve Çöpçatan Aba

Bin dokuz yüz altmışların Aksaray'ıydı. Terekçakanlar'dandı Müfide. Yani eşrafın önde gidenindendi ailesi.

Her şey ilk onların dükkanında satılır, her yeni moda ilk Terekçakanlar'ın üzerinde görülürdü.   İstanbul'dan gelirdi elbiselerinin kumaşı.

Ticaretle uğraşan bir aile olarak, Terekçakanlar'ın  bir ayakları hep İstanbul'daydı. Hatta yurtdışında   iş kurup yaşamaya başlayanlar da vardı artık aileden.

Müfide, pek bir akıllıydı. Üç katlı taş konakta onca kardeşiyle birarada büyümüştü. Koca bir mutfak ve girişten oluşurdu alt kat. Orta katta gepgeniş bir konuk odası vardı. Odanın ortasında kocaman bir çini soba yanardı kış günleri.  İnce, dar  pencerelerden bakılıp oturulmak üzere sedirlerle kaplanmıştı duvarlar boylu boyunca. Sedirlerin üzeri Taşpınar halıları, Taşpınar halı yastıkları ile doluydu. Evin kadınları ve kızları o sedirlerde oturur, evin çalışanları da gün boyu peşlerinden koştururdu.

Müfide, ortanca kızdı. Az konuşurdu. Gerçi konuşmaya başlayınca susmazdı; ama önce hep dinlerdi. Konuyu istediği yöne çevirince de sadece o konuşuyor olurdu her zaman.

Müfide, yeni yetmeliğinden beri hep aklıyla anılır olmuştu. Kurnazlık mı yoksa akıl mı denmeliydi onun yeteneğine, kararsız kalırdı onu tanıyanlar. Yaptıkları hep çok akıllıcaydı Müfide'nin.

İdareciliği, çekip çevirmedeki ustalığı herkesce bilinirdi. Sarpa saran bir işe el attı mı çok geçmeden o iş yoluna girer, anlaşmazlıklar çözülürdü. Ne yapar eder, altından girer üstünden çıkar  o işi yoluna koyardı. Yoluna sokamadığı işler, sonradan başını ağrıtacaktı; iyi bilirdi.

Müfide, ne kadar akıllıysa, ne kadar kurnazsa, aklıyla çözemediği bir kusuru vardı. Boyu çok kısaydı. Çelimsiz ve gösterişsizdi. Zekadan ışıl ışıl yanan mercimeği andıran gözleri kısık kısıktı. Dikkatlice bir baktı mı karşıdaki, ciğerlerinin söküldüğünü sanırdı.

Kısacık boylu Müfide, aşık olduğu boylu poslu genç ziraat mühendisiyle evlenme hayali kurmaya başladığında aklına hemen Çöpçatan Aba gelmişti. Çöpçatan Aba, bir işe el attı mı o iş kına gecesiyle, nişanla, düğünle biterdi çoklukla.

Müfide, kendileri kadar zengin olmasa bile en az kendileri kadar itibarlı, saygın bir ailenin oğluna fena vurulmuştu. Ama oğlanın gözü de gönlü de bir başka kızdaydı. Hem de selvi boylu, ahu gibi güzel bir kızda. Yakında nişanlanacakları söyleniyordu oğlanla kızın.

Müfide, bunu duyar duymaz soluğu Çöpçatan Aba'da aldı.

Çöpçatan Aba, Aksaray'ın en bilindik çöpçatanıydı. Aksaraylılar'ın yarıdan çoğunu o evlendirmişti. Çoğu kişi, pek çok evliliğin ardında onun olduğunu bilmese bile pek çok evliliğin arkasında hep Çöpçatan Aba olurdu.

Aklının fikrinin hep onda olduğu boylu poslu oğlanın, bir başka kızla sözlenmek üzere olduğunu duyup deliye dönen Müfide, mezarlığa yakın oturan Çöpçatan Aba'ya gidebilmek için babaannesinin mezarını ziyaret etmeye kalktı sabah erkenden.  Güya rüyasında babaannesini görmüş, babaannesi kendisine küsmüştü.

Babası hemen izin verdi kızına. Evde çalışan kızlardan biriyle gidecekti kabristana Müfide.

.Müfide, babaannesinin mezarını ziyaret ettikten sonra tam Çöpçatan Aba'nın evinin önünden geçerken çok susadığını söyleyip şöyle bir etrafına bakındı. Sanki o an Çöpçatan Aba'nın evinin önünde olduğunu yeni fark ediyormuşcasına sevinç çığlıkları atıp, yanında gelen kıza kendisini yolun kenarındaki dut ağacının altında  beklemesini söyleyip, koşturarak Çöpçatan  Aba'nın evine girdi.

Neredeyse bir saat sonra Çöpçatan Aba'nın evinden çıktığında yüzü gülüyordu. Eşlikçi  kız,  bir su içmenin neden bu kadar uzun sürdüğünü sormaya cesaret bile edemedi Müfide'ye. Müfide'nin girdiği evin, Çöpçatan Aba'nın evinin olması da aklına hiç bir şey getirmemişti.

-İyi ki susamışım. Yaşlı kadın üşütmüş. Ona bir çorba yaptım çıkmadan, diyerek kızın aklına bir şey gelecekse de silip attı kökten tüm şüpheleri Müfide.

Çok geçmeden ziraat mühendisi oğlanın gönlünü kaptırdığı kızın başka bir oğlana yazdığı aşk mektupları, genç ziraat mühendisi Hulki'nin eline geçiverdi. Oğlan bir daha kızın adını ağzına almadı. Kız, yeminler edip, bu mektupları yazmadığını, bu mektuplardan haberi olmadığını söylese de Çöpçatan Aba tarafından oğlanın eline tutuşturulan mektuplar, Hulki'nin işin aslının ne olduğunu araştırmayı düşünmesine bile izin vermedi. Kız günlerce ağladı. Artık hemen herkesin bildiği  Hulki'ye  aşkı nedeniyle de hiçbir genç onu istemedi. Kızcağız evde kalmamak için kendinden on beş yaş büyük,  iki çocuklu, sümsük bir adamla evlendi. Hayatı boyunca hiç mutlu olmadı.

Müfide, Hulki ile evlendiğinde tüm Aksaray gelin kızın, damadın yanında ne kadar kısa kaldığını konuştu. Bardakla sürahiye benzetmişti Aksaraylılar çok yakışıklı ve boylu Hulki ile kısa, çirkin; ama çok akıllı Müfide'yi.

İşte o günler gelip geçmiş, Müfide bugün kızlarını da Çöpçatan Aba'nın yardımıyla evlendirdikten sonra tek oğlunu evermek için yine Çöpçatan Aba'nın kapısına dayanmıştı.

Çöpçatan Aba, Müfide'nin nasıl bir gelin istediğini çok iyi biliyordu. Hangi kızın onun istediği gibi bir gelin olacağını ondan iyi kimse bilemezdi. Müfide, gelininin zengin de olmasını istiyordu.

Evde dadılarla, aşçı, temizlikçi,  çalışan ordusuyla büyümüş, yemek yapmayı hala doğru dürüst bilmeyen  Müfide, hem zengin hem güzel hem akıllı hem de çok becerikli bir gelin istiyordu. Kim istemezdi ki öyle bir gelini.

Çöpçatan Aba da en az Müfide kadar akıllıydı. Bu söylenenlerin hepsinin aynı anda aynı kişide olmasının neredeyse imkansız olduğunu çok iyi bilse de Müfide'ye bir şey demedi. Sessizce gülümsedi sadece alttan alttan.  Ama olmazsa olur bir nitelikten mahrum, kalan nitelikler yerinde bir kızdan tam şimdi bahsetse, baştan “hayır “ diyeceğini biliyordu Müfide'nin.

Çöpçatan Aba, Müfide'yle kız bakmalara çıkmaya başladı bir iki güne kalmadan. En önce kime gideceklerini çoktan kararlaştırmıştı bile kendikendine.

Müfide ve Çöpçatan Aba, her gün bir kızın evine gitmeye başladılar. Sabah erkenden. Habersizce. Evin halini görmek,  dağınık mı, etraf yataktan kalktığı gibi mi bırakılmış, kahvaltıdan sonra mutfak ne halde daha iyi anlamak için.

Gittikleri evlerin hepsi de zengin evleriydi. Kimi evlerde kız daha uyanmamıştı bile tatlı uykusundan. Misafir geldiğini duyunca söylene söylene kalkmış ve zoraki bir gülümsemeyle konukların yanına çıkmıştı. Ne kahve yapmış ne de konuşmuştu. Bol bol esnemişti karşılarında üstelik.

Kimisi uyanmıştı uyanmasına; ama  kahvaltı bitmiş olmasına rağmen hala kahvaltı masasında çene çalıyordu. Keyif çayı içiyor, kalkıldığı gibi darmadağınık bırakılmış yataklar, açık kapılardan perişan gözüküyordu. Yer döşekleri hala yerlerde, yüklüklere kaldırılmamış haldeydi. Ortalık dağınıktı.

Ortalığın derli toplu olduğu bir iki evde de kızlar süzüm süzüm süzülmüşler, bir kahve bile ikram etmemişlerdi misafirlerine. “Kahve içer misiniz?” diye sormak da kahveyi ikram etmek de evin  hizmetkarlarına düşmüştü. Müfide'nin ne yapıp edip, “bugün ne yemek yapsak ki” diye telaşa düşermiş gibi yapıp “sen ne pişireceksin kızım bugün?” diye sorusuna da kız, aşçıya “bugün ne pişireceğini” sorarak cevap vermişti.

Müfide, gelin kızı olacak kızı,  en azından yoğurtlu çorba ve pilav pişirirken görmek istiyordu. Yoğurtlu çorbanın yoğurdunu kestirmeyen, pilavı da tek tek taneli demlendiren kız,  aradığı kız olacaktı Müfide'nin.

Müfide, oğlunun evine aşçı da tutacak, çalışan da tutacak varlıkta, güçteydi. Ama Müfide, akıllı, hesaplı kitaplı, her şeyi inceden inceye düşünen  kadındı. Dünyanın her türlü hali vardı. Ticaretin sağı solu belli olmazdı. O, elinden her iş gelen, evinin işini kimselere bırakmadan kotaran,  tutumlu, müsrif olmayan, kocasının kazancını çarçur etmeyen bir gelin istiyordu kendine; oğluna da oğlunu çekip çevirecek, birini. Oğlunun birini on, onunu yüz, yüzünü bin edecek bir gelin istiyordu Müfide.

Daha Müfide kızları görmeden kestirdiği sonuçtan Çöpçatan Aba, gittikleri her evde Müfide'yi göz ucuyla süzerken bir kez daha emin oldu. İçinden kıs kıs gülüyordu. Müfide'nin haberi yoktu Çöpçatan Aba'nın içten gülüşlerinden.

Çöpçatan Aba, gezdikleri onca zengin evindeki kızların hiçbirini beğenmeyen Müfide'ye bakıp, iç çekti, son gün.
-Çok yoruldum günlerdir mahalle mahalle gezmekten. Dizlerim ağrımaya başladı. Sanırım yağmur gelecek. Sonbahar kapıda. Yağmurlar başlarsa dışarı çıkamam. Ama senin hatırın için istersen bugün bir kız daha var, ona da bakalım, dedikten sonra durdu. Müfide'nin yüzüne daha dikkatlice bakarak,

-Zengin bir kız değil. Annesi babası kendi halinde. Ama bir derli toplu; bir eke; bir kadınkız.

“Eke”, yerinde hareket eden, yerinde konuşan, boşboğaz olamayan, ne yaptığını bilenlere denirdi Aksaray'da. “Kadınkız” da, her işte maharetli, hamarat, becerikli genç kızlar için kullanılırdı.

Müfide'nin dikkatinden kaçmadı, Çöpçatan Aba'nın ilk kez bir kız için “eke, kadınkız” demesi. İçinde merak uyandı. Gerçi kız zengin değildi; ama merak etmişti işte. Bir görmekle ne çıkardı hem.

Ertesi gün, diğer evlere gittiklerinden de erken saatte gittiler Çöpçatan  Aba'nın eke, kadınkız diye nitelediği ve sırf bu yüzden Müfide'nin içine merak düşen kızın evine.

Ev kendi halindeydi. Küçük bir bahçeden giriliyordu. Bahçenin demir kapısı sanki dün boyanmış gibiydi.

Bahçeden eve kadar uzanan kısa taş döşeli yol, çalı süpürgesi ile süpürülmüş ve süpürge kümesin yanına bırakılmıştı çoktan.  Kapı açılır açılmaz arap sabunu kokusu geldi Müfide'nin burnuna.  Hatta temizlik yapılmış bitmiş de yemek bile ocağa sürülmüş olmalıydı. Tereyağında kavrulmuş soğan ve kaynamakta olan nohutun kokusu eve yayılmıştı.

Ortada ne kahvaltı sofrası ne de en ufak bir döküntü vardı. Sanki hiç oturulmamış gibiydi sedirler. Halılar süpürülmüş, silinmişti belli. Yün halılar, pırıl pırıl yanıyordu.

Evin hanımı, giyinip kuşanmış; kızı da saçlarını bir güzel taramış, eline dantelini almış örüyordu.

Müfide, bu tabloya bakakaldı. Tam istediği tabloydu karşısındaki. Her şey tertipli, yerliyerinde, kip gibiydi. Aksaraylılar, tertipli, derlitoplu şeylere “kip gibi” derlerdi.

Müfide, bu gördüklerinin doğru olup olmadığına inanmak istermişcesine koltuğa oturur oturmaz kahve istedi. Kız hemen usulca yerinden kalkıp, süzülürcesine odadan çıktı. Mutfaktan patırtı gürültü gelecek mi; kız, cezveyi alırken neleri düşürüp kıracak diye kulak kesildi daha hayatında kimseye kahve yapmamış Müfide.

Sadece bir kahve kokusu değdi burnuna, beş dakikaya kalmadan. Ne ses duydu mutfaktan ne gürültü. Tıkırtı bile gelmedi kulağına.

Kız, fincanları, su bardaklarını üzerinde dantel bir örtü olan bir tepsiye koymuştu. Bir de İzmir'de büyümüş annesinin öğrettiği gibi bir küçük kase de sakızlı lokum sunacaktı kahvelerin yanında.

Müfide, fincanı almak için ellerini uzatmakta hiç acele etmedi. Uzun uzun baktı tepsiye. Tepside tek bir toz yoktu. Tepsi örtüsünde de tek bir leke. Aksine örtü, ütülü ve kolalıydı. Müfide, o güne dek kahvenin yanında lokum tutulduğunu hiç görmemişti. Çok hoşuna gitti bu usul.

İkram ve sunum o kadar hoşuna gitti ki hemen kahvenin arkasından bir de çay içmek istedi Müfide.

Çöpçatan Aba, bıyık altından gülüyordu. Zengin olmayan kız, zengin kızlarının geçemediği sınavdan geçecek gibi görünüyordu. Müfide, yakında her şeyin parayla pulla olamayacağını öğrenecekti. Görgünün, parayla alınamayacağını, zengin olmanın aslında her şeyde zenginlik anlamına gelmediğini anlayacaktı. Çöpçatan Aba, zenginlere hele de Müfide'ye hep bu dersi vermek istemişti. Bu güne kısmetmiş meğer hep vermek istediği bu ders. O da tadını çıkarıyordu zengin Müfide'nin, zengin evlerin kızlarında bulamadığı nitelikleri orta halli bir ailenin evinde, gözleri büyüye büyüye seyrederkenki  halini  görmenin.

Demine, kokusuna doyamadığı çayları içerken öğle yemeği vakti gelmişti bile. Evin hanımı, “yemek ikram etmeden konuklarını bırakmayacağını” söyler söylemez,  kız mutfağa geçti.  Müfide, teklifi geri çevirmek şöyle dursun “bir yoğurtlu çorba ile pilav yeseler iyi gideceğini” söyledi. Çöpçatan Aba, anlamlıca baktı Müfide'ye. Kızı yeni bir sınav bekliyordu. Yoğurtlu çorba ve pilav pişirme sınavı.

Müfide, oturmaktan ayaklarının uyuştuğunu söyleyip mutfağın ne tarafta olduğunu sordu. Ev zaten fazla büyük olmadığından konuk odasından çıkar çıkmaz geniş hole açılan kapılardan birinin mutfak olduğu görülüyordu.

Müfide hemen mutfağa daldı. Mutfak genişti. Bir köşede üzeri halı ile kaplı, yün döşekli bir sedir duruyordu. Hemen kuruldu sedire; ayaklarını toplayıp,  kıvrılırcasına oturup, küçük gözleriyle kızı izlemeye başladı.

Kız, Müfide'yi mutfakta görünce önce “bir isteği olup olmadığını” sormak için hamletmiş; ama Müfide “işine bakmasını, sadece ayakları uyuştuğu için biraz gezindiğini” söylemişti. Kız, bir an önce işine dönsün diye de “Çok acıktığını” da eklemişti sözlerine.

Müfide, kendine arkası dönük halde ocak başında yoğurtlu çorba ve pilav yapan kıza küçük gözlerini dikmiş, büyük bir merak ile onu izliyordu.

Kız, önce yoğurdu bir güzel özedi. Bir ara bir bardağa su koyup buzdolabına koydu. Müfide, “kız soğuk su seyiyor herhalde” diye düşündü. Sonra koyu bir ayran yapıp kaynatmaya koyuldu. İçine biraz erişte attı.

-Tuz atmayacak mısın kızım çorbaya, diye sordu Müfide.
-Eğer çorba kaynarken tuz atarsam, yoğurt kesilir. Kaynadıktan sonra atacağım.

Müfide dudağını büktü. Kendisi de bilmiyordu yoğurtlu çorba pişirmedeki bu inceliği.

Kız, karıştıra karıştıra pişirdi çorbayı. Ocağı söndürdükten sonra buzdolabına koyduğu bir bardak soğuk suyu, yoğurtlu çorbanın üzerine döktü.

Hah işte, kız ilk yanlışını yapmıştı. Müfide hemen doğruldu sedirden.
-Ne yaptın kızım, pişmiş aşa soğuk su katılır mı hiç?
-Katılmaz. Ama yoğurtlu çorba piştikten sonra bir bardak soğuk su ilave edilirse, o çorba kesilmez.

Müfide, bir kez daha dudağını büktü.

Gördükleri yetmişti. İçeri, kızın annesi ve Çöpçatan Aba'nın olduğu konuk odasına geçti.

Az sonra konuk odasındaki masaya masa örtüsü serilmiş, tabaklar yerleştirilmiş, salata yapılmış, küpten çeşitli turşular çıkarılmış, tane tane pilav, demlendirilip ortaya getirilmişti.

Müfide, kahvenin lokumla sunulanını, çayın en hasından demlisini, yemeğin parmak yedirtenini tatmış; çok da memnun kalmıştı. Aslında içinden hiç kalkmak gelmiyordu; ama bir an önce eve gidip, kocasına, oğluna kızdan bahsetmek ve en kısa zamanda da kıza dünürcü gelmek istiyordu. Hatta kendilerinden önce biri gelip de kızı isteyecek korkusu bile düştü içine. O yüzden kız masayı kaldırırken mutfağa gittiğinde  kızın annesine kaşla göz arsında,” kızı çok beğendiğini ve oğluna da kız aradıklarını” çıtlattı. Kızın annesi hiç şaşırmadı duydukları karşısında. Sadece tebessüm etti. Sabahın bu saatinde, Çöpçatan Aba ile habersizce gelip, öğle yemeğine bile kalındıktan sonra bunları duymanın şaşırılacak bir yanı yoktu kızın annesi için.

Müfide, sanki ille de zengin kızı diye tutturan kendisi değilmiş gibi kızın evinden çıkar çıkmaz Çöpçatan Aba'ya ”Neden bunca zaman kendisini gereksiz yere ev ev dolaştırdığı, ilkin buraya getirmediği” için bir güzel çıkıştı.

Müfide'nin, kendi istediği noktaya geldiğini çoktan görmüş, Müfide'nin bu çıkışmasıyla da haklılığı payelenmiş Çöpçatan Aba, onca söz söylemek, Müfide'ye eleştiride bulunmak, sırf paralı olmanın hiçbir kusuru örtemeyeceğini anlatmak yerine çok bilindik bir Aksaray deyişini mırıldandı usulca, alaycı bir edayla.

-Ehh Müdidem, eh. Sen zengin kadınsın, akıllısın, bilirsin; ama bir daha söylesem ne çıkar. Ne demişler. Asıl azmaz bal kokmaz. Kokarsa yağ kokar çünkü aslı ayran.

Müfide, hiç bir şey demedi. Sadece adımlarını hızlandırdı tez elden eve varıp, bir an önce kocasına kızdan bahsetmek için.
(Hakkı saklıdır)
 
Acemi, Demirci,  21.01.2012

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci