5 Kasım 2012 Pazartesi

Nisan sonunda, bahar gelen yollarda

Gezi yazıları/1 

Sanatalemi.net/ESKADER tarafından 2011 yılında düzenlenen Beş Dalda Edebiyat Yarışması'nda Anı dalında mansiyon birincisi olan yazım:

 Nisan sonunda, bahar gelen yollarda


Nisan sonunda, bahar gelen yollarda

 
Erken kalkmanın o apayrı güzelliklerinin yanında “erken kalkan yol alır” lafının da doğruluğunu göstere göstere yaşatan Ankara baharının şu son günleri, tam da  Ankara'dan çok uzakta yaşanan doğu baharını anlatmanın zamanı  aslında.
 
Erken başlanan bir günde,  hatırı sayılır bir tepe kadar yüksek balkonumuzda, dingin sabahın serinliğinde deliceleri, karatavukları, kırlangıçları, takkeli corrukları, dağ bülbüllerini göz hizasında uçarken   seyretmenin keyfi içinde bahara yazı yazmadan olmazdı. Hele bir de baharı doğu dağları arasında kalmış bir ova kentinde, su serinliğinde, çağlayan sesiyle, dağ buğusunda karşılamışsam; kokusuna bulanmışsam.
 
 Bulutlarla tepelerin sarmaş dolaş olduğu, ama vefasız bulutların bu dostluğu çok kısa keserek tepeleri bitimsiz yalnızlıklarına terk ettiği Erzincan topraklarında bulunmak, şakacı baharın bir hediyesiydi bilinmedik ellerde, beklenmedik güzellikler içinde
 
Kuzeyinde Keşiş, güneyinde yabanıl Munzur dağlarının heybetli, tehditkar, vakur yükselişinin arasında, geniş ve yeşil bir ovada sakince uzanıyor Erzincan. Erzincan, görkemli dağlar arasında suskunca uzanan bir şehirken toprağın altı hiç de sakin değil öteden beri. Bazen bir depremle homurduyor yüzü yeşil, içi kızıl kor dolu bu topraklar. O yüzden Erzincan'da öyle aman aman bir tarihi yapı yok. Ancak Erzincan, depremler sonrasında yeniden inşa edildiği için düzenli, planlı ve rahat bir şehir. Buna bir de Erzincan’ın daha ilk anda sizi kuşatıveren sevimliliğini eklemeden olmaz.
 
İlk kez bu kadar doğuda bulunmak üzere  yola çıkarken merak ettiğim çok şey vardı insanların tavırları, yaklaşımları, hayatın akışı, anlayış farklılıkları, alışkanlıklar hakkında. Kısa bir süreliğine orada bulunacak olsam da üşüyeceğimden korkarak kalın, orta kalın ve baharlık giysiler aldım yanıma. Topu topu bir hafta için bunca kıyafetin çok olacağından nasıl da korkmuştum. Oysa Erzincan,  Atatürk'ün yatağının başucunda asılı olan Ayvazovski'nin “Dört Mevsim” adlı tablosu gibi idi. Bir günde her kalınlıkta giysi giyilebiliyordu Erzincan baharında.
 
Dağların tepelerinden ta eteklerine kadar inen karlar, koyaklarda yer yer erimişti. Eriyen karların altından  ortaya çıkan  kopkoyu renkli toprak gözüküyordu vadiler boyunca. Beyaz karlı kara dağlar,  üzeri krema kaplı koca bir çikolatalı pastayı andırıyordu.  Eteklerinde baharın şırıltısı, cıvıltısı konuşuyor;  patlayan dalların, yeşeren çimlerin, kır çiçeklerinin  kokuları kol geziyordu.
Her gün biraz daha eriyen dağ karları baharın  çoktan geldiğini  tepelerden de müjdeliyor, güneşin doğduğu yönden yaza az kaldı diyen pırıltılar, güle oynaya ovaya ulaşıyordu.
 
Erzincan doğası, bahara bürünmüş haliyle en güzel ağırlamalarından birini sunarken insanlıkta emsali bulunmayacak değerdeki  insanları da  bu topraklara ayak basanlara, yitmemiş değerleri, misafirperverliği alabildiğine gösteriyordu.
 
Koca metropollerde yaşarken her şeyin bir karşılık üzere gerçekleşebileceği olgusunu  eni konu benimsediğimizin farkına vardım ben oralarda. Oradaki karşılıksız yardımı içlerine sindirmiş; bozulmamışlığın, safiyetin,  arılığın, iyicil değerlere sahip insan odaklı insanları alıp Ankara'ya götüresiniz geliyor. Bunu onlara şaka yollu söylediğinizde, hemen ciddileşip, “buradan ve hallerinden çok memnun olduklarını” söylüyorlardı. İnsanın yaşadığı şehri sevmesi ve benimsemesi ne hoş bir duyguydu. Ne büyük bir şanstı.
 
Doğu ile soğuk yani kar eşanlamlıdır neredeyse. Oysa Erzincan biraz doğu biraz Karadeniz tabiatlı  Karadeniz ile arasında geçit vermez gözüken karlı dağlar olsa da hiç etkilenmemiş değil  o kıyılı, yeşil mi yeşil, her dem yağışlı Keşiş Dağı ardındaki daha kuzeydeki cennetten. Erzincan'da balığı Karadeniz'deki gibi denizden tutmasalar da, Gürleyik Şelalesi'nin civarında sunulan alabalıkların lezzetinin doyumsuzluğu  tekrar tekrar oralara geziler yapmak fikrini oldukça cazip kılıyor.
 
Coşkusunun dağları inlettiği Gürleyik Şelalesi'nin yukardan aşağıya hışımla, sere serpe serinlikle beyaz zerrelere dönüşerek inen gür sularının karşısında nefesler tutuluyor. Şelalenin dibindeki küçük mağaralar da ayrı bir vahşi güzellik katıyor koyu tabiatın yeşil derinliklerine.
 
Adına yaraşırcasına gürül gürül şarkısıyla Gürleyik Şelalesi, bir gelin tülü edasıyla ortalığı çılgın su taneciklerine bürüyerek dökülürken bembeyaz görünüyor. Şelalenin üstünden bağırtıyla aşağıya inen çağıl çağıl sular birdenbire  sakin şırıltılı küçük derecikler oluşturuyor, zarif kıvrımlarla ağaçların dibinden akıyordu.
 
Erzincan'da, su çağıltısı içinde  ardıç ağaçlarını, Manisa usulü dikilmiş Cimin üzümü bağlarını görmek, Erzincan’ın zenginliğini, bereketini görmekti. O yeşil ovanın şarkısı içindeki kocaman çiçekler açmış manolya ağacı, sanki Erzincan’ın bana sunduğu koca bir çiçek demeti gibiydi.
 
Buğday pazarında, yanyana dizili dükkanların önünde uçları kıvrık çuvallardaki  buğday, bulgur, pirinç, mercimek ve kurutulmuş meyveler üzerinde bildiklerimize hiç benzemeyen bir çift  kumru görmek, Erzincan'ı görmeye daha da anlam kattı.
 
 Kızılımtırak boz renkli kumruların kanatları, altından ucuna kadar gök renkli tüylerle kaplıydı. Gösterişli renkleriyle daha gösterişli olan kumruların koyu kızıl boyunları çok sayıda koyu kahverengi iri  benekle süslüydü. Renkli, benekli ve  görkemli kumruların resimlerini o kadar çok çektim ki gazeteci olduğumu sanmışlar. “Gazeteciysem, söyleyecekleri olduğunu” iletmişler arkadaşlarıma bazı buğday pazarı müşterileri.
 
Yollarda sık sık tezgahlara rastlıyorduk. Çoğu  yaşını başını almış erkekler tarafından satılan ve adını biraz zorlanarak, sonunda  ‘kiriş’ sözcüğünü anahtar edinerek  öğrendiğim ‘Çiriş’ bitkisini tanıdık bu tezgahlarda satılan. Daha önceden bilmediğim bir  bitki görürüm de hiç sorup öğrenmez miyim. Hemen sordum ve bu bitkinin alabildiğine vahşi hayatın sürdüğü, dumanlı mor dağlardan toplandığını öğrendim.
 
Çiriş, zambakların uç yapraklarını andırıyordu.  Tüm yapraklar, uç kısımda, tipik soğangiller özelliği taşır halde sarıcı beyaz kılıfla bir arada kavranıyordu. Çiriş, besbelliydi ki bitkinin toprak üzerinde kalan  yapraklarıydı.
 
Öyleymiş de. Çiriş, zambakgillerdenmiş. Soğanlı bir bitkiymiş. Dağların nispeten yüksek yerlerinde, Nisan'dan Mayıs'a kadar uzanan bir zaman dilimi içinde çıkar çıkmaz  köylülerce toplanırmış. Bu bitki, ıspanak ya da zeytinyağlı pırasa pişirir gibi pişirilirmiş. Çok şifalıymış. Bağırsak kanserine birebir olduğunu söylediler.
 
Çirişten bir kilo alıp Ankara'ya getirdim. Kendine has özel bir kokusu var. Satanlar sarımsak gibi koktuğunu  söyleseler de  çirişin kokusu sarımsağı hiç andırmıyor. Keskin ıtırlı, hiç rahatsızlık vermeyen bir kokuya sahip.
 
Tam tahmin ettiğim gibi Ankara'ya ulaşana kadar çiriş yapraklarının bir kısmı sararmış. Sararanları ve dış zarfını ayıkladıktan sonra zeytinyağında kavurduğum soğan ile dilimleyip kestiğim yaprakları kavurdum. Harika bir lezzet ile karşılaştık.  Erzincan'a ilk indiğimizde bir çorbacıda yediğimiz tiritten hiç eser kalmadı aklımda da, damağımda da; ama çiriş unutulacak gibi değil. Ayrıca sanki saplı küçük bir süngeri andıran ışgın bitkisini de gördüm buğday pazarındaki tezgahlarda. Almak istesem de bir sap üzerindeki mat yeşil renkli karnıbaharımsı bu bitkinin Ankara'ya gidene kadar bozulup çürüyeceğinden korkarak alamadım.
 
Erzincan yemeklerini bir kez tatmışsanız artık o yemeklerin müptelası olursunuz. Tulum peynirinin ve ekmeklerinin de. İç Anadolu'da büyücek bir daire şeklinde açılan yufka ekmekler orada daha kalınca ve yumurtamsı şekilde yapılıp,  vakumlu naylonlarda beşli olarak paketlenip fırınlarda satılıyor. O yufkalardan da aldım elbette. Akşam yemeğinde Erzincan yemekleri tatmak üzere onlarla  Erzincan usulü bir öğün hazırladım.
 
Ben, bir kaç kat yufkayı üstüste koyarak yufka sırasını çoğaltmışım; oysa tek bir yufka hadi bilemediniz bir yufkanın üzerine kırpık birkaç parça yufka dizilse,  lezzetinin daha ortaya çıkacağı bir yemekmiş bu. Üstelik yufkalar bölünüp, kırpılacakmış. Kırpılmış yufka, yayvan bir tabağa yayılıyor, üzerine süzme yoğurt kaşıkla bir güzel yediriliyor. Tereyağı tavada eritilip içine kırmızı pul biber ve nane ekleniyor, birlikte şöyle bir çevrilerek ocaktan alınıyor. Mis gibi kokan kırmızı pul biberli, naneli tereyağı, süzme yoğurt sürülmüş  kırpık yufkaların üzerinde gezdiriliyor. Her ne kadar ben yufkaları kalın tutmuş olsam da yanındaki köfteler ile harika gitti.
 
Baharı başka yollarda, başka dağların eteklerinde karşılamak, şiir gibi görüntüleri yaşamak, soluksuz  anlar içinde olmak demek.  Erzincan ve o dağların sunduğu tüm güzellikler, nimetler demek.
 
Erzincan demek, bulutlar demek. Kayakçılar için beyaz cennet, çim kayağı için yemyeşil  olan bayırlar demek. Bulutların ara sıra yalnız dağ başlarıyla arkadaşlıkları demek. Tepe başlarının koyu bulutlarla dumana bürünmesi demek. Bazen dağ başlarının yağmur yüklü bulutlardan gözükmemesi; ama sonunda mutlaka bulutların, dağbaşlarını temelli sürecek yalnızlıklarına terk ederek bir dahaki sefere kadar çiseleyen yağmur damlacıklarına dönüşmesi demek.  Düşen  çiselerin topraktan yükselen hoş ve taze sabah kokular oluvermesi demek. 
 
Bir de dağlar. Onca güzelliğin gerisinde onca acı ve ağıt barındıran dağlar. Erzincan demek, karlı, yüce, sarp dağlar demek. Dağ yamaçları, dağ havası, dağ serinliği dağların eteklerindeki kırmızı gelincikler, beyaz papatyalar demek.  Yabani ters lalelerle, sarı çiçeklerle süslü gizli, saklanmış, görmedikçe hayal edilemeyecek, gördükten sonra da unutulamayacak rengarenk bir neşe demek. Bereket, verim, bolluk demek.
 
Şekerin katısı, peki, çaya kırtlama olanı Erzincan'dadır. Çayın nasıl içileceğinin, şekerin hasının aslında nasıl olduğunun yerinde görülmesi için Erzincan ya da Erzurum'da  bulunmak kafidir.
 
Eski evlerin, mimarinin hası Erzincan’da. Kültür ve sanatın bileşkesinin evlerden estetik olarak yansıdığı Kemaliye'yi ne kadar görmek istesem de vakit kalmadı. Ahşaba olan tutkum, evin iç güzelliğinin dış güzelliğinin önünde olmamasına inancım ve mimarinin ince bir ruh sergisi olduğuna güvenime rağmen Kemaliye'ye ziyaret gerçekleşemedi. Bazı şeyler zaman ile sınırlı. Zaman izin verirse olabiliyor. Vaktiniz darsa, olanlarla yetiniyor ve bunların olsun gerçekleşmiş olmasının ne denli büyük bir şans  olduğunun farkına varıyorsunuz.
 
Buruk tadından dolayı “Eşki” su denilen, aslında suyu hiç de ekşi olmayan; ama  adı eşki suya çıkmış madensuyu kaynağına giderken sık sık koyun sürülerine, çobanlara ve bekçi köpeklerine rastladık. Sert doğa manzaralarının en mükemmelinin görüldüğü delice akan Fırat'ın kolu Murat Çayı’nı görünce orada rafting yapanların fotoğrafları geldi aklıma.  Dağ eteklerindeki hava  nemli ve uyandırıcı.
 
Küçük bir gölet var halkın ‘Eşki su’ dediği, giriş tabelasında ‘Ekşi Su’ yazan madensuyu yatağında. Göletin hemen yanı başında yükselen bahar giysili alçak dağ silsilesinin bayırlarında koyun sürüsü yayılırken dibi gözükmeyen durgun yeşil sular, su bisikletine binenlerin kahkahalarıyla  şenleniyor. Dönüşte Eşki suyun, eşki sularının aktığı musluklardan, elinizdeki boş şişeleri doldurmadan edemiyorsunuz. Ekşi suyun tadı, ne ekşi ne eşki; ama harika.
 
Erzincan içindeki Çırahane’ye uğramak hem Erzincan yemekleri tatmak hem de Erzincan'a ait eski eşyaları görmek demek. Çırahane’nin çamla kaplı duvarları eski hedikler, kar malzemeleri, radyolar, kızaklar, lambalar, gaz ocakları, kilimler, heybeler, mangallar ve yöresel pek çok nesne ile dolu. Çırahane’nin alt katındaki yemekten sonra da yukarıda patlamış mısır ikramının ardından saz çalan gençlerce önce yöresel türkülerle başlanan sonra isteklere geçilerek kuşkusuz Ankara havaları, Misket ve Hüdayda ile sürdürülen kısa ve özgün eğlence de  iz bıraktı.
 
Ağaç bir kaide üzerine yerleştirilmiş, bir metreden uzun ve yetmiş santimden enli eğrelti otu fosillerinin nakış gibi kapladığı masa taşının kenarındaki kocaman deniz salyangozu fosilini keşfettiğimde ben sevinçten delirecekken, aynı görevle orada bulunduğumuz arkadaşlarım da nasıl oluyor de hep böyle şeyleri seçip gördüğüme bir kez daha hayret ediyordu. Sevincim, bu masaya giden kısacık yoldaki çimlerin üzerine döşenmiş diğer taş parçalarında da ufak tefek fosilleri görmemle daha da arttı. Masanın hemen dibindeki irice bir taş parçasındaki kıvrılmış halde fosilleşmiş muhtemelen su yılanının çok belirgin başını ve tüm gövdesini fark etmemle iyice perçinlendi. “Bu taşların üzerlerindeki fosiller için mi masa olarak buraya konulduğunu” sorduğumda, “fosilden hiç haberleri olmadıklarını ancak böylesine hacimli, yekpare bir taşın değerlendirilmesi için irice dal gövdelerinden oluşan kaidenin üzerine masa olmak üzere yerleştirildiğini, yola döşenen taşların da rastgele seçildiğini” söylediler. Bu bilinçsizce yapılan; ama mükemmel bir tasarıma dönüşen masa ve ona giden kısacık yola döşenen taşlar, bazen ne güzel tesadüfler olabileceğini bir kez daha hatırlattı. Belli ki taşlar bir fosil yatağındandı.
 
Uyanır uyanmaz her sabah çıktığım sabah yürüyüşleri sırasında eğrelti otu fosilleri arasındaki salyangozun resimlerini defalarca çektim.
 
Güneşin ışıklarıyla yıkanan kumların sıcaklık saçtığı deniz, kum ve güneş ile anılan  tatil beldelerinin güzelliği elbette ki tartışılamaz. Ancak doğunun, yamaçları ladinler ile kaplı buğulu dağ başlarının nemli havasını solumadan da habersiz olduğumuz oradaki güzellikler bilinemez. Çirişler,  yabani orkideler, zambaklar, ışgınlar denizden uzakta, doğuda yetişir. Cimin üzümü bağları hangi ilde olduğunuzu unutturur.  Dört mevsim bembeyaz karlı başlarında pamuk gibi bulutlar gezinen  dağlar, deniz kenarlarını  hiç aratmaz güzelliktedir. Gürleyik Şelalesi'nden yayılan  serinlik, soğuk çaylardan tutulan lezzetli alabalıkların ızgara kokusu, yosunlu kayalar size her iklimi sunar. Gece  de gündüzki kadar coşkuyla öten dağ bülbüllerin ötüşleri yanıktır. Boynu benekli kızıl kumruların gezdiği Buğday Pazarı’nı gezmek hayatın akışının ita kendisidir. Tüm bunları gördükten, soluduktan sonra güzelin renginin sadece güneş ve deniz rengine; yönünün sadece batıya ve güneye indirgenemeyeceğini bir kez daha anlıyor gözlerimiz, ruhumuz.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14 Mayıs 2010 Cuma, 07:43:16
 






 

 

 



.


 

 

 
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci