6 Aralık 2012 Perşembe

Aksaraylı babaanne ile İstanbullu saraylı anneanne



İrem'in annesiyle ablası telaşla oradan oraya koşturuyordu. İrem’in ablası Ayşe fırına bir tepsi börek sürdü. Masanın üzerinde duran tepsideki çay bardaklarını, gümüş çay tabaklarını ve kaşıklarını bir kez daha saydı. Kristal şekerliğin üzerine gümüş küçük şeker tutacağının koyulup koyulmadığına baktı. Peçeteler katlanmış ve peçeteliğe yerleştirilmişti.  Gümüş çatal bıçak takımı, porselen yemek takımının hemen yanında duruyordu.

Yaprak sarmalarının olduğu porselen kayık tabak ve zeytinyağlı barbunyanın koyulduğu cam kâse, üzerleri örtülmüş halde misafirleri bekliyordu. Çaydanlık çoktan ocağın üzerine konulmuş, altı yakılmaya hazırdı.

İrem'in ablası Ayşe, tertemiz, ucu dantelli havluları asmak üzere banyo kapısındaki annesine göz ucuyla bakarken bir yandan da sehpaların, sandalyelerin üzerlerine göz atıp, toz olup olmadığını kontrol etti. Bu arada guguklu saatin kuşu yuvasından çıkıp üç kez öttü. Bu, “Misafirler birazdan burada olacak” demekti.

İrem, annesi ve ablası, guguklu saatin ötüşünü duyunca, rahat terliklerini çıkarıp, evde misafirleri karşılarken giydikleri, dışarıya hiç kullanmadıkları ayakkabılarını geçirdiler ayaklarına. Aynaya şöyle bir bakıp, telaşla oradan oraya koştururken dağılmış saçlarını toparladılar. Babaları da traşını olmuş,  salona doğru yürümekteydi uzun koridordan.

İrem, bir köşede sessizce annesi ve ablasının ve koşturmacasını izliyordu, sanki her şey kendi dışında olan olaylarmış gibi. Biraz şaşkın, biraz korkmuş, biraz heyecanlı gözüküyordu. Az sonra onu istemeye geleceklerdi ve bu akşam sözlenmiş bir genç kız olacaktı muhtemelen. Her şey o kadar çabuk olmuştu ki inanamıyordu bugünkü telaşa.

İrem, kapıda birilerinin olduğunu haber veren zilin sesini duyunca, olduğu yerde kalakaldı. Annesi, misafirler için lavabolara havlular asmaktaydı. Kapı açılmayınca ikinci kez çaldı zil.  Ayşe, İrem’in kıpırdamadan olduğu yerde çakılı kalakaldığını görünce, kapıyı açmak için koşturdu.

Ayşe, taptaze kırmızı gonca güllerden oluşan kocaman bir demet ile kapıda duran misafirleri hemen içeri davet etti. En ilk, bembeyaz kısa saçları bigudi ile sarıldıktan sonra taranmış, güler yüzlü, güngörmüş bir İstanbul hanımefendisi olduğu her halinden belli Mükerrem Hanım girdi içeri. İrem'i isteyen gencin anneannesiydi Mükerrem Hanım.

Anne babasının ardından, Kağan da içeri geçti. Girer girmez de gözleri koridordan içeri kaydı. İrem'i arar gibiydi bakışları. İrem, yüzü karmakarışık halde odasından koridora çıktı. Koridorda beliren İrem'i görür görmez Kağan'ın gözlerinde yanan ışıltıyı hemen yakaladı Ayşe.

Misafirlere “Hoşgeldiniz” denildikten sonra koltuklara oturuldu. Ev sahipleri gözlerini yere dikti, halının desenlerini inceler gibi konuşmadan yere bakınıyorlardı. Misafirler, gözlerini tavanda dolaştırdı. Sonra pencereden dışarı baktılar bir müddet. Bir sessizlik çöktü ortalığa. Kimse ne konuşacağını bilemiyor gibiydi.

Güneş vurmuş salonun en güneş alan köşesine oturmuş Kağan'ın babası, hemen lafı güneşe getirdi. Sırtına vuran güneş, kireçlenmelerine iyi gelmişti.

Anneanne Mükerrem Hanım, İrem'e uzun uzun baktıktan sonra,
-Günün her saatinde salona güneş geloor mu kızım, diye sordu.
Koyu renk elbisesinin altına kısa topuklu siyah rugan ayakkabı giymiş, siyah rugan çantasını hemen ayaklarının dibine koymuş, bembeyaz saçlarıyla çok tonton gözüken, yedi göbekten beri İstanbullu Mükerrem Hanım’ın “Geliyor mu” demek yerine “Geloor mu” demesi, anne babası ve ablası gibi İrem'in de tuhafına gitmişti. İlk kez böyle konuşan birisiyle karşılaşıyorlardı.  Bu değişik konuşmaya şaşırsa da belli etmedi. İrem.
-Güneş evin içinde doğuyor, evin içinde batıyor. Ev,  tüm gün güneş alıyor.
-Biz de güneşin doğduğu ve içinde olduğu yere geldik zaten, dedi Kağan'ın babası, keyifle gülerek. Kağan da içten gülümsedi babasının sözlerine. İrem, hafifçe kızarırken Ayşe, kız kardeşinin ellerini nereye koyacağını bilemediğini görüyor, içinden gülmek geliyordu. Kendini zor tutuyordu Ayşe, gülmemek için.

-Ev, karşıdaki parka bakoor galiba, diye sordu anneanne Mükerrem Hanım, Botanik Parkı'nı işaret ederek.

Yine farklı konuşmuştu anneanne Mükerrem, “Bakıyor” dememişti. “Bakoor” demişti. “Bu yaşlı İstanbul hanımefendisinin dili, Aksaray'ın Demirciköy'ünden Sare babaannesinin diline ne kadar benziyor” diye düşündü Ayşe.

Sare babaanne, geçen hafta doktora gözükmek için gelmişti Demirciköy'den Ankara'ya. Demirciköy'e adını veren Demirci Ağa'nın kızı Sare de diğer köylüler gibi ora ağzıyla konuşurdu. Her Demirciköylü’nün konuştuğu gibi.

Bir keresinde onlara uğramış bir arkadaşları, Ayşe ve İrem'in babaannelerinin konuşmasını duyunca “Şu konuşmasına baksanıza, sizin babaanneniz de tam köylüymüş” deyip burun kıvırmıştı. Buna çok içerlemişti Ayşe de, İrem de. Köylü olmak ne suçtu, ne de ayıptı. Ama arkadaşlarının yaptığı saygısızlıktı.  Bu olaydan sonra tanıştıkları her arkadaşlarına punduna getirip ilk olarak köylü babaannelerini ve Demirciköy’ü ne kadar sevdiklerini anlatır olmuştu Ayşe ve İrem ilk fırsatta.  O densiz arkadaşlarını umursadıkları yoktu; ama babaanneleri hakkında saygısızca laf edilmesine de hiç tahammülleri yoktu iki kız kardeşin.

-Buralarda vakit geçmeeyooor oğlum, beni bir an önce köyüme götür, derdi her gelişinde Sare babaannesi.
-Burada kimse, kimsenin yüzüne bakmaayooor, halini hatırını sormaayooor, diye dert yanardı.
Babası, Sare babaannesinin biraz daha kalması için hiç olmazsa İrem'i istemeye geldiklerinde yanlarında olması için onca ısrar ettiyse de,
-Bıldır geldiğimde,  beni komadınız erkenden döneyim köyüme. Hiçbir şey oyalamadı beni burada oğlum. Bağ yok, bahçe çok. Çit yok, çubuk yok. Kulede oturur gibi otur dur küçük bir odanın içinde. Hapis hayatı, bu apartman hayatı. Ben dışarı isteyooruuum oğlum. Göynüm gitmek isteeyooor. Giden yıl olmadı ama bu yıl hacca gitmek isteeyooorum oğlum, bir an önce köyüme gideyim de hac için başvuralım.

Ne kadar ısrar etseler de, gelecek hafta torununa dünür geleceğini, onun da o sırada babaanne olarak, büyükleri olarak yanlarında olmasını isteseler de Sare babaanne buna yanaşmamıştı.

İrem’le Ayşe'nin babaannesi Sare, köyde doğmuş büyümüştü. Aksaray'ın Demirciköy’ünün ağasının kızıydı Sare. Çok akıllıydı. İdareciydi. Yedi gelininin hiçbiri ile kötü olmamıştı. Hepsine kendini sevdirmiş, hiçbirinin kalbini kırmamıştı bunca yıl.  Hiçbirinden de en ufak bir saygısızlık görmemişti bugüne dek.

Sare babaanne, torununun isteneceğini biliyordu bilmesine; ama hem apartman hayatında geçen bir saat bile ona çok boğucu geldiğinden hem de sabah namazına kalktıktan sonra işlerine koyulmaya alışmış bir köy kızı, kadını, anası olarak namazın ardından odasında ses çıkarmadan,  komşulara gürültü gidecek diye yerinden kalkmadan pencere kenarında oturmak ona hapse girmiş hissi verdiğinden hiç haz almıyordu şehirden de apartman hayatından da. Bir an önce içinde tavuklarının, ördeklerinin, kazlarının gezindiği kocaman bir hayatı olan koskoca taş evine dönüp, tavuklarına yem vermek;  uzun saplı çalı süpürgesi ile hayatı temizlemek; kışa gelinleri çorap örsün diye yün eğirmek; tandırda çömlekte fasulye pişirmek istiyordu. Köyünün kokusunu, tozunu bile özlemişti daha Ankara'ya iner inmez.

Sare babaanne, bordo üzerine yeşilli, pembeli, mavili kocaman çiçekli şalvar giyerdi hep, tıpkı Demirciköylü diğer yaşıtı kadınlar gibi. Yaşça daha genç kadınlar, iş görürken şalvarlı olur; ama gezmeye giderken şalvarlarını çıkarır, elbiselerini giyerlerdi. Sare babaanne,  asla rahat edemezdi elbise ile. Aydın'da yaşayan kızının anneler gününde ona aldığı elbiselerin paketini bile açmamış, gerisin geri kızının eline tutuşturmuştu kurdelalarla süslenmiş paketi. Kızları da ona gelirken bir şalvar çıkacak pazen ya da kadife kumaşlar getirmeye başlamışlardı hediye olarak ondan sonra.

Sare babaanne,  torununu istemeye geleceklerin İstanbullu olduğunu öğrenince daha bir çekinmişti, onlar gelmeden gitmek istemiş, Ankara'da kalmaktan iyiden iyiye korkmuştu. İstanbullular'ın nasıl kişiler olduğunu herkes bilirdi köyünde. Kendi köyündekilere benzemezmiş o nicenin şehrinin insanlarının oturması, kalkması, yemesi içmesi, adetleri, gezmeleri. Küpler dolusu tereyağı olurken Demirciköy'ün taş evlerinin kayıtdamlarında, şişeler dolusu zeytinyağı olurmuş İstanbullular'ın kilerlerinde. Zeytinyağlı yemek olmadan sofraya oturmazmış onlar. 

Kağan'ın, İstanbul Arnavutköylü anneannesi ile, sözlenmek için can attığı İrem'in Aksaray'ın Demirciköy'ünden babaannesi,  Ankara'da karşılaşamadılar böylece.

Kağan'ın anneannesi Mükerrem Hanım’ın ailesi saraylıydı. Osmanlı sarayında kuşaklar boyunca hizmet vermiş, sonra da denizcilikle ilgilenmiş bir ailedendi çok güzel piyano çalan; gençle genç olan; konuşurken bin bir şirinlik yapan; gençlere mutlaka mendil, çorap gibi hediyeler veren; kırmızı rujunu sürmeden misafirlerinin yanına çıkmayan hoşsohbet Mükerrem Hanım.

İrem'in saraylı değil; ama Aksaraylı babaannesi, Demirciköy'e adını veren Demirci Ağa’nın kızıydı. Demirci Mehmet Ağa, onca isteyeni içinden kızı Sare kimi isterse, kızını ona vereceğini söylemişti karısı Hatice'ye. Kızıyla konuşup fikrini soran Hatice de, Sare'yi, Nafiz'e vermesini söylemişti kocasına.

Sare'nin zamanında yeni gelinler, ses saklardı Demirciköy'de. Yaşmaklarını ağızları kapalı olacak şekilde bağlarlardı. Evlenirken de kaynanaların çenesinin altından geçirilen bir yemeni baş üstünden bağlanır ve kaynananın ağzı mecburen kapanırdı. Böylece çenesi çekilirdi kaynananın; ağzı dili bağlanırdı. Ama buna rağmen konuşmayan kaynana olmaz; gelinler olurdu. Ses saklardı Demirciköy’ün gelinleri. Konuşmazlardı büyüklerinin, kayınlarının yanında. Sare de ses saklamıştı kayınpederi, kayınvalidesi ve kayınbiraderlerinin yanında hep.

Yere serilen sofranın üzerine oturtulan tahta sininin başına akşam yemekleri için oturulduğunda, evin gelini olarak kapının yanında ayakta beklerdi yemek boyunca. Su isteyene testiyi uzatır, sofrada yufka ekmek biterse kayıt damına koşturur, ekmek yetiştirirdi. Boşalan kapları siniden alır, sofraya konma sırası gelmiş yemek taslarını siniye uzatırdı. Herkes sofradan kalktıktan sonra yerdi ancak yemeğini, kocası sekiz yıl askerlik yapmış Sare.

Dadıyla büyümüş Mükerrem, yedi kuşaktır İstanbullu olduğu için askere gitmemiş iç güveysi kocası ve anne babası ile her akşam Fransız ceviz masada yerdi yemeğini. Emektar Saliha Kalfa hazırlardı yemekleri. Masayı kurar, yemekleri tabaklara üleştirirdi. Bulaşıkları da yıkardı masayı topladıktan sonra. Her akşam yemekten sonra Mükerrrem, piyanonun başına geçer, keyifle yemek üstüne kahvelerini yudumlayan anne babası ve çok sevdiği kocasına piyano çalardı. Babası da, bir İstanbul türküsü çalarken kızına türküyle eşlik ederdi.

İrem'in ablası Ayşe, Aksaray'ın Demirciköy'ünden babaannesi ile İstanbullu, saraydan gelme bir aileden Mükerrem Hanım’ın karşılaşıp sohbet etmesini çok istemişti. Babaannesi o kadar akıllı, o kadar idareci bir kadındı ki, Mükerrem Hanım’ın onu tanımaktan çok memnun olacağına emindi. Kendisi de biri deniz kenarında büyümüş; yurtdışına defalarca gitmiş seksenlik İstanbul hanımefendisi ile, köyünden sadece daha yenilerde sağlık nedeniyle birkaç kez Ankara'ya gelerek çıkmış; tarla sürmüş; on beşine geldiğinde nişanlanmış; dokuz çocuk büyütmüş; davar gütmüş; inek sağmış; yoğurt çalmış; pekmez kaynatmış; domatesi kaynatmadan duvar üstlerinde,   günde kaç kez karıştıra karıştıra güneş altında bekleterek  “Mat” dediği salçayı yapmış; ikide birde bez yıkayacak su da zaman da olmadığından çocuklarının altını bezlerine koyduğu temiz kum ile bağlamış; şalvarının cebinde daima taşıdığı çakısı ile bağdan budadığı üzümleri hasırlara serip kurutmuş; askere giden kocasının yolunu sekiz yıl beklerken çocuğuna mı baksın, tarlayı mı sürsün yetişemediğinden hiç mahsul alamamış ve o kış babasının eline bakmış; kışın ocakta yakmak üzere  yazın her gün sığır terslerinin içine elini sokarak onları yoğururcasına karıştırdıktan sonra tezeğe şekil vermek  için kullanılan kalbura koyup sonra da  içi sığır tersi dolu kalburu hayatın yüksek taş duvarlarına şap diye vurup, tezek olacak tersleri yapıştırarak güneş altında kuruttuktan sonra toplayıp, duvar dibine sıra sıra dizip, kışlık yakıtlarını hazırlamış bir  Anadolu köy kadını; tarlada, bağda, evde hiç oturmadan çalışmış bir ana olan babaannesinin sohbetlerini dinlemeyi çok istemişti.

Kağan'ın babası, Ayşe ve İrem'in, Mükerrem Hanım’ın sürekli “Bakmoor, gelmoor, gitmoor” diye konuşmasına dikkat kesildiğini fark edince, kayınvalidesinden izin isteyerek Mükerrem Hanım’ın neden öyle konuştuğunu açıklamak istedi. Buna, İrem de ailesi de içten içe sevindi. Çünkü daha önce hiç böyle konuşan birine rastlamamışlardı. Demirciköylü babaanneleri “Bakmaayoor, gelmeeyooor, gitmeeyooor” derdi; ama yine de Mükerrem Hanım daha bir farklı konuşuyordu. Hem Demirciköylü de değildi. Saraylı bir Arnavutköylü'ydü Mükerrem Hanım.

Kağan'ın babası, Mükerrem Hanım’ın biraz farklı konuşmasının sebebini gayet kısa; ama anlaşılır şekilde açıkladı. Mükerrem Hanım’ın ataları, kuşaklar boyunca Osmanlı sarayında hizmet vermişlerdi. Ve sarayda böyle konuşulurdu. Mükerrem Hanım da o terbiye ile büyümüş ve böyle konuşurdu. Şimdilerde öyle konuşan kalmasa da Mükerrem Hanım, dilini çeviremiyordu. Zaten çevirmeye istekli de değildi.

Kağan, anneannesi Mükerrem, annesi ve babası kalkarken “Geçen hafta burada olan Sare babaanneyi göremedikleri, tanıyamadıkları için üzüntü duyduklarını,  güzel gelin kızları İrem'in babaannesi ile Kağan'ın anneannesinin tanışıp, iki seksenlik büyükanne olarak kim bilir konuşacak ne konular ne ortak yanlar bulacaklarını” söylediklerinde, Ayşe ve İrem göz göze geldiler. İkisi de birbirlerinin ne düşündüklerini hemen anlamıştı bu birbirlerinin her halinden hemen anlayan kız kardeşler.

İki kardeş Ayşe ve İrem,  iki büyükanne Mükerrem Hanım ve Sare babaannenin ortak yanının köylülük olduğunu düşünmüştü. Mükerrem Hanım Arnavutköylü'ydü, Sare babaanne Demirciköylü.  Her ikisi de aşağı yukarı benzer konuşuyordu. Mükerrem anneanne “Bakmoor” diyordu, Sare babaanne “ Bakmaayoor” diyordu. Mükerrem anneanne çok güzel piyano çalıyordu, Sare babanneleri dokuz çocuğuna söylediği ninnileri o güzel, içli sesiyle torunlarına da söylemişti. Hiç farklı değildi aslında, çok farklı gözükseler de saraydan gelme Arnavutköylü anneanne ile Aksaray'ın Demirciköy'ünden babaanne. İkisi de köy diye bilinen yerlerde yaşıyorlardı, ikisinin de dili neredeyse aynıya çalıyordu, ikisi de çocuklarının ardından şimdilerde torunlarının mutluluğu için çırpınıyordu.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 06.11.2011 Pazar, Kurban Bayramı 1. gün

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci