18 Aralık 2012 Salı

'Hak', güzel; 'Hak gözetmek' sorumluluğu ağır kavramdır

“Hiçbir miras doğruluk kadar zengin değildir.” Shakespeare 

Epeydir tasarladıkları yeni otellerini yapmayı kararlaştırmışlardı uzun uzun toplandıktan sonra. Sıra otelin projesine gelmişti.

Şirketin yönetim kurulundakiler çoktan belirlemişlerdi projeyi hangi mimara çizdireceklerini;  ama şirketin sahibi Efdal bey, eğer bir yarış düzenlerlerse hem ellerine hiç bir bedel ödemeden ilerde kullanabilecekleri pek çok proje geçeceğinden hem de dünyaları harcasalar anca tanıtabilecekleri kadar otellerinin reklamı olacağından bir yarışma açılmasını önerdi. Üstelik ödül olarak öyle aman aman bir meblağ da koymayacaklardı. Efdal beye göre en büyük ödül, zaten ödül almış olmaktı. Oy birliği ile kabul edildi bu öneri.

Yeşim, iyi bir mimardı. Otuzunda, mesleğini seven biriydi. Gazetelerde çıkan ilanı görünce hiç düşünmeden katılmaya karar verdi. Çizimlerinin iyi olduğunu herkes bilirdi. Kendi de.

Hazırladığı birkaç projeyi yarışa sundu Yeşim. Ardından sonuçları beklemeye başladı. Çizimlerinden yana içi rahattı. Çok güzel olmuşlardı, her ayrıntıyı enikonu düşünmüş, otelin yapılacağı alana binayı en iyi nasıl yerleştireceğine ince hesaplar yaptıktan sonra karar vermişti. Yarış için hazırladığı projeyi hocalarına göstermiş onlar da “bu çizimleri geçerek birinci olacak daha güzel çizimler varsa eğer, kendilerinin de bunları merakla bekleyeceklerini” söylediklerinde Yeşim’in ümidi artmış, içi genişlemişti. Yeşim ve üniversiteden hocaları umutla beklemeye koyuldular sonuçların açıklanmasını.

Sonuçların açıklanma tarihi gelmişti. Gazetelere ve şirketin internet sayfasına bakmaya başladı Yeşim. Henüz açıklanmamış olmalıydı sonuçlar. İlanda verilen tarihte olmalarına rağmen henüz sonuçlardan haber yoktu. Bir aksilik olmalıydı.

Ertesi gün sonuçlar hala açıklanmamıştı. Yeşim’in canı sıkıldı.

Bir sonraki gün sonuçlar hala açıklanmamıştı. Mutlaka seçim yapmakta zorlandı seçiciler diye düşündü Yeşim. Kim bilir ne kadar güzel, olağanüstü projeler vardı seçicilerin karşısında. Hangisinin daha önde olduğunu kılı kırk yararak tespite çalışıyor olmalıydılar. En akılcı, her şeyi en iyi şekilde değerlendiren ve hesaplayan, ihtiyaçlara en uygun olan seçilecekti mutlaka. Besbelliydi ki bunca mükemmel proje içinden seçim yapmak zorluyordu elbette seçenleri. Yeşim, seçicilerin yerinde olmak istemedi bir an. Zor durumda olmalıydılar. Titizlikle seçmeye çalışıyorlardı hak edeni; hak gözeterek elbette.

On gün gecikme ile sonuçlar açıklandı. Yeşim ilk üçte değildi; ama umut veren mimar olarak onu da ödüllendirmişlerdi.

Çok sevindi Yeşim ödül almasına. Hocalarına yetiştirdi haberi önce. Hocaları da sevindiler. Yarışta birinciliği alan otel projesi tamamlanıp, otel açıldıktan sonra Yeşim’in ödülünü o otelde kutlamaya karar verdiler. Yeşim hocaları ve ailelerine orada bir beş çayı ikram edecekti. Kutlama biraz zaman alacaktı; ama beklemeye değer bir kutlamaydı Yeşim için de ona emek veren hocaları için de.

Ertesi yıl bahar girerken gazeteler ödül kazanmış bir projeye göre inşa edilmiş otelin açılış haberi ile doluydu. Yeşim haberi görür görmez hocalarını aradı. Herkes için uygun bir tarihte, otelin açılışının hemen ertesi günü kutlama için yer ayırttı. Herkesin çok beğendiği kendi çizimlerini geçen, sadece kendisini değil yarışa katılan diğer projeleri de geçen bir çizime göre yapılmış oteli göreceği için de sabırsızlanıyordu. Ne incelikli, hesaplı kitaplı, her ayrıntı düşünülerek çizilmiş olmalıydı otel projesi. Birinciliği hak edecek ayrıcalıkları olacaktı mutlaka ve Yeşim öncelikle bu sonucu getiren etmenleri gözleriyle görmek istiyordu. Aslında sadece kendisi değil teknik üniversitedeki mimarlık fakültesindeki hocaları da görecekti.

Otel büyük bir şaşaa ile açıldı. Ertesi gün kutlama vardı otelde. Önce Yeşim gitti hocalarını karşılamak için.

Henüz otel uzaktan göründüğünde bakakaldı Yeşim. En ufak bir mimari özellik taşımıyordu yapı. Dümdüz, kupkuru, duvar ve pencerelerden oluşan bir binaydı. Bir lojmanı andırıyordu. Sevimsizdi. İç karartıcı bir görüntüdeydi.

“Belki içi başkalıklıdır” diye düşündü. Hızla içeri girdi.

Dışı neyse içi de oydu otelin. Aydınlatmaları, yer döşemeleri, oturma grupları, pencereleri, merdivenleri olacak cinsten değildi. Buruldu. Birinciliği böylesine iğreti ve kaba bir çalışmaya vermelerine üzülmenin yanında yarışta hakkın yerini bulmadığını düşünerek çok içerledi. Belki kendisinden daha güzel çizimler yapmış başka mimarlara da haksız edilmiş olacağını düşünerek gözleri buğulandı. Haksızlığa uğramak, hakkının yenildiğini görmek neymiş  o an yaşadı. Yaşayarak anladı. Kendi çizimleri gözünün önüne gelince bu çizimin kendi projesinin yanında çok acemice olduğunu düşünmeden edemedi. Yine de “belki de kıskanıyorumdur, gözümden kaçanlar vardır” diye düşünerek annesinin babası olan Yusuf dedesinin sözleri geldi aklına;

“Varsın bizim hakkımız onlara geçsin tek; onların hakkı bize geçmesin de.

Yeşim, dedesinin sözlerini hatırlayınca rahatladı. Gözlerindeki buğu yitmese, yüzü gülmese de hocalarının oteli gördükten sonra ne diyeceklerini merak etti.

Hocaları geldiğinde dikkatle yüzlerine baktı Yeşim. Kendi göremediği güzellikleri görüp takdir dolu bakışlar gezinmesini umuyordu onların bakışlarında. Hiçbir gözde takdir ışıltısı yoktu; ama hepsi de ağızları açık, şaşkınlık ve hayal kırıklığı ile bakınıyordu otelin her yanına.

Yeşim, masadakilerden izin isteyip kalkarak anne ve babasına bakınmak üzere otelin kapısına hamletti. Önünden iki kişi yürüyordu. Orta yaşı geçmiş kır saçlı adam koluna girdiği ahbabına otelini anlatıyordu. Oteli yakın çevresinden iş ilişkilerinin de bulunduğu arkadaşının oğlunun projesine göre yapmaya çoktan karar verdiğini; ancak reklam olsun diye de bir yarış düzenlediğini anlatıyordu otel sahibi, ahbabına. Yeşim’in dizleri titredi duyduklarından. Yüreği kanadı. Midesi kalktı.

-Öyleyse niye onca mimarı ayaklandırdın sen de? Yazık değil mi onca emek veren, gece gündüz masa başında çizim yapan, göz nuru dökenlere? Daha iyi projeler vardıysa ve onları göz ardı ettiyseniz kul hakkına girmediniz mi? Ben o dediğin oğlanı bilirim. Türkçe’yi doğru dürüst konuşamaz bile. Derdini anlatamaz. Beş cümle kursa aynı sözcüğü en azından beş kez kullanır. Her cümlede aynı sözcük geçer. Hem sen saygınlığını hiç düşünmedin mi? Bunca senelik inşaat firması sahibisin. Namın var. Bir adın var. Adına uygun eser çıkarmak yakışmaz mı sana? Sen ne yapmışın ama? Bu oteli gören buna eser mi diyecek; müsvedde mi? Bunları da geç. Hak yediysen eğer, nasıl ödeyeceksin kul hakkını? Daha iyi çizimler yapanlar bu oteli görünce ne diyecek? Helal olsun mu? Yoksa haram olsun mu? Keşke bunları düşünseydin yarıştan önce. Madem vaktinde düşünmedin yarışı açtıktan sonra düşünseydin o halde. Olmamış Efdal, olmamış. Sana hiç yakıştıramadım. Sen doğru yaptın mı şimdi, zaten ölçütünü belirlediğin bir projede bundan habersiz olan ve iyi niyetle katılacak onca mimarın hakkına geçerek? Çok yazık, diyerek Adil, öfkeyle Efdal’in kolundan çıktı. Cebinden arabasının anahtarlarını çıkararak otel kapısından fırladı.

Efdal’in yüzü duyduklarından ötürü kıpkırmızıydı. Sırf ticari kaygılarla, estetik ve hak kavramlarını gözetmeksizin; dernek ve kulüp yemekleri vereceği, müşteri sağlayacağı gerekçesiyle yarışı bir dostunun oğluna kazandırdığını ve karşı çıkanlara da baskı yaparak onları susturduğunu çok iyi biliyordu. Vasat bile değildi oğlanın projesi diğerleri içinde. Hele de Yeşim adındaki bir mimarın çizimleri yanında çok sönük kalmıştı. İyi ki Yeşim adlı o mimarı tanımıyordu. Nasıl bakardı yoksa onun yüzüne bu otel gün yüzüne çıktıktan sonra.

Bir set gibi Yeşim’in önünde duran Efdal, Adil’in kolundan çıkıp otelden ayrılmasıyla geri döndü ve Yeşim’e çarptı. Yeşim, yüzü kırmızıya kesmiş  adamın gözlerinin içine baktı. Allak bullak olmuş yüzündeki bakışları da samimiyetsizdi Efdal’in. Çünkü haksızlık edebilen, çifte standart uygulayan bir adamdı. Ancak böylelerini bir de atıp tutarken görmek gerekti. Mangalda kül bırakmazlar, hakkı hukuku sanki kendilerinden başka kimse daha iyi bilmez, korumaz gözükürlerdi. Ne zaman bir otel projesi gibi bir yarışı düzenlerlerse, o zaman önce kendilerini daha iyi tanırlardı. Kendilerini bile kandırabildiklerini açıkça itiraf edemeseler de öğrenirlerdi.
Yeşim, “affedersiniz” bile demeyen Efdal’e gülerek verdi mesajını;
-“Hanım yaparsa kaza,
Halayık yaparsa ceza.”

Yeşim, söylediği dizeleri otel sahibi Efdal’in anlamadığına, daha evvel hiç duymadığına emindi. Kısaca çifte standardı en edebi şekilde söylemişti adama gözlerine bakarak. Yani, eğer Efdal’in yanında çalışanlardan biri bu otelin projesini seçseydi neler gelmezdi başına. Hakkında neler söylenir, atılır tutuldu. Kesinlikle işin içinde bir kayırmaca olduğuna inanılırdı. Bir yarışa girse bile derece alması imkânsız bu eğreti, özensiz, ehil olmayan bir gözün bile anında tüm eksikleri, kusurları görebileceği otel; projesini çizenin de seçenin de aynasıydı. Atalar boşa “ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz dememişler” diye geçirdi içinden Yeşim. İş kişinin aynasıydı.

Anne ve babasıyla masaya döndüğünde hocaları hoşnutsuz görünüyordu.

-Değerlerimiz yıkılıyor bir bir. Estetik anlayışı birçok şey gibi yozlaşmış. Bu binada ne gibi bir mimari unsur var ki yarış kazanmış? Bunu herhangi bir usta da yapardı zaten. Yarış birincisi olmak şöyle dursun yarışa katılması halinde ön elemeyi bile geçebilecek bir çalışma değil bu.

-Haklısınız Ender hocam. Geçmişimizde mimarinin en güzel örneklerini vermişiz. Müzikte, edebiyatta şaheserler ortaya çıkarmışız; oysa bir de şimdiki anlayışla bakın. Bu otel bir yüzkarası, dedi Emin hoca.

-Belli ki bu otelin projesini birinci yaparken mimari alanındaki ölçütlerden çok farklı ölçütler kullanmışlar değerlendirmede. Ticari kaygılar gibi. Eş dost kayırmaca gibi. Bunu ben demiyorum. Bunu otelin kendisi yani birinci seçtikleri eser bas bas bağırıyor, dedi Alim hoca.
-Yeşim, kızım bu yarış, bu oteli gördükten sonra bizim tarafımızdan ciddiye alınamaz. Ayrıca ortaya bir eser de çıkmış değil. Ama ben en çok bunu birinci yapan seçicilerin saygınlıklarını neden hiç düşünmediklerini bunca eksiğin, gediğin, kusurun aktığı bu projeye olur vererek kendi saygınlıklarını göz ardı ettiklerine hayret ediyorum, diye hayretle söylendi Selim hoca.

.*****

Yaz mevsiminin ortalarıydı. Efdal’in görüşmeler yaptığı tur şirketleri oteli beğenmeyip rezervasyonlarını iptal ediyordu. Otele doğru dürüst gelip giden de yoktu. İndirim üstüne indirim, kampanya üstüne kampanya yapıyordu Efdal müşteri çekmek için. Kampanyalar olumlu sonuç verse de oteli kara geçiremiyordu. Efdal’in canı çok sıkkındı. En az Yeşim’in oteli görüp bir de kendi projesini hatırladıktan sonra duyduğu sıkıntı kadar.


Bir yarışta birinci olan projeye göre yapıldığı herkesçe bilinen otelin, kimseler tarafından beğenilmediği ve madem bu kadar sakil bir yer inşa edilecekti neden yarış açıldığı konusunun konuşulduğu Efdal’in kulağına geldikçe kalbi daralıyordu.  Kalbi yine daraldı o yaz sıcağında. Ağır bir kriz geçirdi. Zor atlattı. Sonra şekeri yükseldi. Gözlerine vurdu şeker. Ciddi hasar oluştu gözlerinde. Görme kaybına uğradı büyük ölçüde.

Adil Bey, o konuşmadan sonra ilk kez Efdal’in yanına geldi, yattığı hastanede ziyaretine. Geçmiş olsun dileğinde bulunmak için. Geçmiş olsun dedikten sonra şöyle dedi Adil Bey;
-Hem yarış açıp, onca insanı umutlandır hem de yarışa katılan iyi projeleri hesaba bile alma kendi bildiğini oku.  Bak, iyiyle kötüyü, güzelle çirkini, hak edenle etmeyeni ayırt etmede şaşan gözlerin; güzeli görmezden gelen, iyiyi göz ardı eden, haksızlığa göz yuman gözlerin görmez oldu.

Efdal hiçbir şey diyemedi. Sadece iki damla yaş aktı gözlerinden. Tek tek hakkını yediği herkesten af dilese faydası olur muydu acaba? Hadi diledi, haksızlığa uğramışlar kendisini affeder miydi? Hiç yapmamalıydı böyle bir haksızlığı; ama yapmıştı vicdanı sızlamadan.

Aklına otelinin açılışının ertesi günü kapıda çarptığı genç bir hanım geldi. Buğulu gözlü; kalbinin kırık olduğu belli olan; sanki düş kırıklığına uğramış gibi gözüken bir genç biri. Ona çarpınca bir şeyler demişti o genç insan.
“Hanım yaparsa kaza,
Halayık yaparsa ceza”.

Bu cümle sanki kendi için söylenmişti. Sanki o genç hanım bunu bile bile söylemişti. Bir nevi yüzüne çarpmıştı yaptıklarını. Çifte standardını. İki yüzlülüğünü.

Gözleri henüz görmez olmuş olsa da asıl gören gözleriyle haksızlık yaparken ne denli kör olduğunu düşündü Efdal.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci,2010




Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci