6 Aralık 2012 Perşembe

İpecik Apartumanı, Sahibi, Kızları ve Kiracıları

Başta eşim Tunca ve ailesi olmak üzere Bosna'dan, Kosova'dan, tüm Balkanlar'dan Anadolu'ya göçen ve bu yüzden de şarkıları hep hüzünlü olan tüm Balkan göçmenlerine ithaftır.

                 
İpecik Apartumanı, Sahibi, Kızları ve Kiracıları

Sağ elinin yüzük parmağına güneşinin altın yansımalı dokunuşları değdiğinde sarı bir ışıltı saçan  gencecik kız, baharın açtığı ilk çiçek gibiydi Ankara’nın ortasında. Kiraz dallarından, elma ağaçlarından toplanan bahar esintisinin ta kendisiydi  o, Necati Bey Caddesi’nde o gün. Genç kız mı bahar kadar güzeldi;  bahar mı onunla daha güzelleşmişti anlaşılamıyordu. Taze baharın, Ankara çiğdemiydi sanki,  pembe renkli. İnce beline oturmuş pembe döpiyesinin içinde yeni açmış bir bahar dalı gibi alımlı hem de güzel genç kızın yüksek ökçeli ince topuklu ayakkabıları geniş ve tenha Necati Bey caddesinin sessizliğini bozarken  sessizliğe gömülmüş,iri ela gözleri, caddedeki tek tük apartmanlarda dolaşıyordu.

Ankara çiğdemi.
Koluna girdiği genç ve yakışıklı adam sakin görünse de binaları baştan aşağı gözleriyle tarıyor, aradığı şeyi bulmak istermişcesine bakıyordu. Baharı elalandıran baktıkça bakılası gözleriyle genç kızın bakışları da aynı merakla geziniyordu cadde boyunca dizili apartmanlarda. Siyah, damalı,  kuyruklu bir  Amerikan arabasının beklediği taksi durağının önündeyken,
-Sedit, bak. Orada kiralık yazıyor, diyerek işaret parmağıyla bir apartmanın en üst katını gösterdi sevinçle.
Gözlüklü adam,  kavisli kaşlarını kaldırarak baktı nişanlısının işaret ettiği yere.
-Bir teras katına benziyor, bir bakalım, dedi.
Ayhan. Nişanlandığında.

Ortasında ağaçlı geniş bir refüj bulunan Necati Bey Caddesi’ndeki taksi durağının önünden karşı tarafa geçtiler. İpecik Apartmanı’nın giriş katında yer alan dükkanlardan odun kömür satana girip, teras katın sahibini bulmak istediklerini söylediler. Teras katın sahibi, tüm apartmanın da sahibiydi ve kendisi de aynı apartmanda oturuyordu.

İpecik Apartmanı’nın sahibi Hüsmen, karısı ve kızları evdeydiler o Cumartesi. Teras kata kiralık yazısını astıklarından beri evden ayrılmıyor, evi tutmak için gelecekleri bekliyorlardı. Kapı erkence bir saatte çalınınca hiç şaşırmadılar bu yüzden. Hüsmen koşturarak kapıya yöneldi. Kapıyı açar açmaz da gözleri ışıdı. Alçak sesle, kiralık teras dairesi için konuşmaya geldiklerini söyledi kapıdaki çift, sanki onları rahatsız etmekten korkuyorcasına.
Ayhan ve Mehmet Sedit'in nişanı.

Hüsmen’in on iki yaşlarındaki büyük kızı merakla kapıya gelmiş ve  oldukça şık pembe bir döpiyes giymiş, saçları özenle topuz halinde toplanmış, düzgün konuşan çok zarif ve güzel genç kız ile her halinden ağırbaşlı ve görgülü olduğu belli olan genç adamı süzmeye koyulmuştu. Kız, hayranlıkla bakıyordu yirmiikisindeki Ayhan’a. Hüsmen, genç nişanlıları baştan aşağı iyice süzdükten sonra onları içeri davet etti. Daha konuklar içeri girmeden şen bir kahkaha atmış ve:
-Sizin gibi harikulade insanlara vermeyeceğim de kime vereceğim evimi, deyivermişti. Karısı Mevlüda mutfakta kahve yaparken Hüsmen, biraz konuşup tanıyacaktı da yeni kiracılarını. Kimdiler, nereliydiler, evi neden tutmak istiyorlardı bir bir soracaktı kahvelerini içerlerken.
Ayhan, 1953.
-Biz Balkanlar’dan geldik, sanki siz de oralardanmışınız gibi geldi bana ilk bakışta, diye lafa girdi Hüsmen, Sedit’in Balkanlı olduğu hemen fark edilen yüzüne dalgın dalgın bakarak.
-Öyleyiz. Benim ailem Saray Bosna’dan, nişanlım Ayhan’ın ailesi de Üsküp’ten.

Hüsmen’in mavi gözlerinde durulmaz çırpınışlar gezindi, Balkan dağlarının buğuları belirdi göz pınarlarında.  Sanki uzun süredir duymadığı özlediği kokuları duymuşcasına içini çekti, genç nişanlıların da Balkan göçmenleri olduklarını duyunca. Hüsmen, bir çırpıda öğrendi Ayhan’la Sedit’in öykülerini.

Mehmet Sedit'in annesi, Kırım'dan Filibe'ye, Filibe'den İstanbul'a göçen Halime Hanım.
Mehmet Sedit'in Boşnak olan babası İsmail, Bosna'da hukuk okuduktan sonra 1800’lerin sonu 1900’lerin başında İstanbul'a göçmüş Hadziç Ailesi'ndendi. Hadziç, Hacıoğlu demekmiş oralarda; ancak ailenin ilerde burada aldıkları soyad, Hacıoğlu olamamış. Saray Bosna'nın Hadziç Ailesi, Fatih'te oturmaya başlamış ilk. İsmail Hadziç, Bosna'daki eğitimi sırasında fıkıh okumadığı için İslam hukuku uygulanan bu topraklarda Bosna'da okuduğu hukuk geçerli olmamış. Her şeyleri Bosna'da kalan, burada para getirecek ne bir kurulu düzenleri ne de işleri olmayan Mehmet Sedit'in babası hukuk mezunu İsmail, böylece bir kez daha okumaya başlamış İstanbul'da, hakim olmak için. İlahiyat okumuş bu kez.

Bosna'da okuduğu hukukun üzerine bir de İstanbul'da ilahiyat okuduktan sonra hakim olabilmiş İsmail Hadziç. İsmail’in evlenmesi de gecikmiş bu yüzden. Hakim olarak atanıp para biriktirdikten sonra  kırklı yaşlarında evlenebilmiş Kırım'dan Filibe'ye göçmüş bir ailenin iri dalgalı  saçlı, parlak çakır gözlü kızı Halime ile.

Tokat'ta hakim olan İsmail Hadzic, eşi Halime, kızları sırasıyla Sacide, Macide, çok erken ölen Cahide ve oğlu Mehmet Sedit.
Hakim İsmail Bey'in ölümü, vakitsiz gelmiş ailesine. 1939 yılında öldüğünde, oğlu Mehmet Sedit on sekiz yaşındaymış. Ardından bir emekli maaşı bağlanmadığı, gelir getiren malları mülkleri olmadığı için aile epeyce zorlanmış İsmail Bey'in vefatının ardından. İsmail Bey'in çini mavi gözlü, Balkan güzeli sarışın kızları Sacide bir Erzincanlı, Macide bir Herekeli ile erkenden evlenmişler bu yüzden. Çok da mutlu olmuşlar ikisi de birbirinden iyi ve insancıl eşleriyle.
İsmail Hadzic'in öğretmen kızı Sacide, öğretmen damadı Kadri ve torunu Çiğdem.

Sedit, okuyup Ankara'da işe başladıktan sonra ailesine destek olmuş; kazancının önemli bir kısmını annesi ve kız kardeşlerine göndermiş. O da babası gibi evlenememiş geçim sıkıntısından ötürü uzunca bir süre. Otuz dört yaşında, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde Eski Türk Edebiyatı Bölümü'nde asistanken tanıdığı, aynı fakültenin Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisi yirmi iki yaşındaki Ayhan'ı görünceye kadar da evliliği aklından bile geçirmiyormuş.

Ayhan'ın babası Ziya ve  annesi Nazmiye . Bir yakınları ile birlikte.
Ayhan ve Mehmet Sedit, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde tanıştıklarında Sedit bir asistan, Ayhan bir öğrenci olduğundan, Ayhan'ın jandarma albayı olan babası Ziya, çok karşı çıkmış aynı fakülteden biri hoca diğeri öğrenci olan iki gencin evliliğine. Sonraları ikna olarak rıza göstermiş bu evliliğe.




Ayhan'ın ailesi Üsküp, İştip'ten göçmüş İzmir'e. Arkalarında nice öyküler bırakarak düşmüşler Osmanlı diyarına doğru yola. “Tatlıbeyler” denilirmiş Ayhan'ın dedelerinin soyuna orada. Reji’de yani Tütün İdaresi’nde çalışırmış dedeleri. Reji'nin müdürüymüş. Bir de evlerinin yanındaki türbeye göz kulak olurlar, bakarlarmış. Çok tatlı dilliymiş aile. Hiç kalp kırmazlar, kimseyi incitmezlermiş. Korkarlarmış gönül kıracaklar da günaha girecekler diye. O yüzden Tatlıbeyler denilmiş o aileye tatlı sohbetleri, tatlı dillerine ithafen.
Mehmet Sedit.

Tatlıbeyler, Üsküp'teki geniş arazilerinde av partileri düzenler, ne kadar usta avcı olduklarını gösterirlermiş.  Orada ağalar, beyler çok çalışmazmış.Tarlalarının, bağlarının bahçelerinin, mallarının mülklerinin başında dururlarmış sıklıkla; gelirleriyle geçinir, yanlarında çalışanları da hoş tutarlarmış. Yedirir içirir; eğlenir; avlanırlarmış. Ailenin gençleri bolca gezer, çapkınlık yaparmış.

Hiç kalp kırmayan Tatlıbey ailesi, kalpleri kırık, gönülleri kırık, ne var ne yok Üsküp'te bırakarak İzmir'e göçmüşler yapılan eziyetlere daha fazla dayanamayarak. Ayhan'ın babası Ziya, daha çocukmuş Üsküp, İştip'ten Türkiye'ye geldiklerinde.
Neredeyse bir asır önce milli giysileri içinde Boşnak kızlar.

Hüsmen, kendisine hiç yabancı gelmeyen bu göç öykülerini başını kaldırmadan dinledi içindeki  durgun fırtınaların sessizliğinde.
-Hepimizin bir hikayesi var göç yollarında. Benim iki öyküm var üstelik. Balkanlar’dan göç etmekle kalmadık biz yalnızca. Balkanlar’dan bizi göçe zorlayanlar, Bilecik’te de buldu bizi. Bilecik’e de geldiler Prizren’den sonra. Bilecik’i de yakıp yıktılar aynen Prizren’i yakıp yıktıkları gibi. Biz de aynen Prizren’den göçmek zorunda kaldığımız gibi bir de  Bilecik’ten göç ettik sonradan. Ankara’ya öyle geldik biz, diyerek Balkanlar’dan Bilecik’e, Bilecik’ten de Ankara’ya göçlerini anlatmaya başladı uzun zamandır içini dökmek isteyip de ayrı kaldığı dostlarını, hemşehrilerini bulmuş bir yüreğin ferahlığıyla.
İsmail Hadzic'in Bosna'da kalan akrabaları.

Çok değildi Ankaralı oluşu Hüsmen’in ailesinin.  Balkanlar’da dirlik düzenlik kalmayınca Prizren’den kalkıp göçmüşlerdi Bilecik’e. Babası sonra gelecekti, oradaki işyerlerini evlerini, tarlalarını satıp. Hiç gelmedi ama. Çok beklediler, yolunu gözlediler; ama bir daha hiç bir arada olamadılar babasıyla. Ne de haber alabildiler bir daha ondan. Annesi tek başına büyütmüştü Hüsmen ve kardeşlerini  Balkanlar’dan göçtükten sonra. Babasız büyümüştü Hüsmen. Bilecik’te kendilerine verilen arazilere dut dikti annesi geçim olsun diye. Annesi dutluklarına da çocukları gibi bakmıştı, yeniden düzen kurmak, bir körpe fidan oldukları bu topraklarda ulu ağaçlar gibi kök salabilmek için. Çırpınmıştı, kanlarıyla kızarmış Balkanlar’ın nehirleri gibi.

Hüsmen delikanlı  olunca yazları çoklukla dut bahçelerinin başında geçirmeye başladı. Geniş dut bahçelerinde ipek böceği yetiştiriciliği yapar, ipek kenti Bilecik’teki dükkânında da ipekler satarlardı renk renk. İşlerini büyütmüştü, çalışkan genç. Yakınlarda bir de ipek fabrikası açmayı düşünüyordu. Satılığa çıkarılmış fabrikaları geziyordu tek tek. Birini peylemişti bile genç Hüsmen.

Balkanlar’ı ala, kana boyayan ateşten kaçıp gelmişlerdi Bilecik’e; ama ateş onların peşini Bilecik’te de bırakmamıştı. Ta buraya kadar gelmişti arkalarından, çok geçmeden. Yeniden alev alev yakan bir yangının ortasında kalmıştı ateşten kaçan Hüsmen’in ailesi. Balkanlar’ı bırakıp geldikleri Anadolu da artık savaş yeriydi.
Bosnalı İsmail Hadzic'in oğlu Mehmet Sedit, annesi Kırım'dan gelme Halime ile.

Ateş renkliydi savaş. Ateş rengine bulamıştı Bilecik'i de. Ne gün batımı kızılı, ne gün doğumu alası seçilemiyordu Bilecik'te. Bilecik hepten kızıla bürünmüştü. Yakıp yıkılıyordu. Küle dönmüştü evler, okullar, fabrikalar. Her göz yaşlıydı Bilecik’te; her yürek dağlanmıştı. Acıdan da aktı yaşlar gözlerden, Bilecik’i saran dumandan da. Evlerinin kül oluşunu beti benzi kül gibi olarak izledi Hüsmen. Bir kez daha ağladı çakır mavi gözleri, annesinin dili tutulup, sessizce bir kenara çekilişini gördüğünde.  Ölünceye kadar da hiç konuşmadı annesi; hiç kibrit çakmadı; hiç ateşe yanaşmadı.

İçinde yanan intikam ateşiyle Bilecik'i yakanlar, alev alev yanan ipekler kenti Bilecik'teki içleri acıyla kavrulan, yüreği közlenen Bilecikliler'i Yunanca şarkılar söyleyerek seyrederken, aslında kendi insanlıklarını yaktıklarını unutmuş gözüküyorlardı. Savaş, insanı insan olmaktan çıkarıyordu. Kentin ateşi sönecekti elbet bir gün; ama kentlilerin gönlüne düşen ateş, kordan köze dönüşerek yanacaktı için için. Bilecik’teki her şeyin yanışını, dut ağaçlarındaki kozaların alev alışlarını gören, düşman bellendiklerinden evi, işyeri yakılan Hüsmen yine de düşmanlık taşıyamıyordu yüreğinde evini, işyerini yakanlara. Hüsmen’in bellediği düşmanlık; Balkanlar’ı da Anadolu’yu da yakıp yıkanlarınkine benzemedi hiç. Onun bildiği düşmanlık; savaşa, insanın insana zulmüne olacaktı.
İsmail Hadzic'in eşi Halime ve savaş yıllarında kıtlıktan verem olup, yirmibeşine gelmeden vefat eden kızı Cahide.

Köklerini uzaklarda bırakmış Balkan göçmeni Hüsmen’in ailesi, alev alev yanan dutlukları, kül olmuş evleri, kapkara dört duvar kalmış dükkanlarının yanışını izlediler yaşlı gözlerle. O yaşlar bir daha hiç akmaz sanmışlardı oysa buralara göçerken. Balkanlar'da akıtıp tükettiklerini sanıyorlardı  o keder damlalarını. Kök salmak için annesinin de kendisinin de onca didindikleri onca şey, bir kibritle yok olmuştu yeniden. Yine köksüz hissetti kendini Balkanlar’dan gelme aile. Bu duygu çok acı veriyordu onlara. İlk, Balkanlar’dan gelirken hissetmişti kökünden koparılıp sökülmeyi Hüsmen. Kanatıcıydı kökünden edilme duygusu.  Kabuğun altı hep yaraydı; memleket hasretiyle işleyen.
İsmail ve Halime Hadzic'in erken vefat eden kızları Cahide.

Bir göçmen için en büyük yoksunluk, bayramlarda ziyaret edilecek değil dedelerin, ana babasının bile mezarının olmadığı yerlerde yaşamaktı. Hüsmen, bayramlarda babalarının, dedelerinin mezarlarını ziyaret edenlere öykündü hep bu yüzden. Çocuklarının bayramlarda ölmüş babalarını ziyaret edebilecekleri bir mezarı olsun istiyordu gencecik Hüsmen. Kendisi, ne babasının ne de dedelerinin mezarlarını ziyaret edememenin acısını taşıyordu, bir gün evlatları olduğunda bu acıyı çekmesin, yoksunluğunu duymasın diliyordu.  Kök bu demekti Hüsmen için; hala büyüklerin mezarlarının olduğu yerlerde yaşamak. 

Küle dönmüş Bilecik'te nesi var nesi yok satışa çıkardı, sadece bir mezar uğruna. Ölünce, çocuklarının ziyaret edebileceği bir mezarı olabilsin diye. Çok geçmeden tarlalarını, viraneye dönmüş dükkânı, evini ne verirlerse ikiletmeden o paraya sattı. Balkanlar'dan nasıl gözü yaşlı göçtülerse bu topraklara, Bilecik'ten de henüz kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne başkent olmuş Ankara'ya göçtüler ağlaya ağlaya. Gidecekleri en güvenilir, ateşin bir kez daha evlerini yakamayacağı  yerin Ankara olacağına inanıyordu evin büyük oğlu Hüsmen. Artık başkentte yaşayacaklardı. Başkent olarak köklenecek Ankara'da kökleneceklerdi. Oradan oraya göçün, yeni köklerini salacakları Ankara'da son bulacağına emindi. Ormanlık, dağlık, çağıl çağıl akan nehirlerle kaplı Balkanlar'dan Bilecik'e, oradan da Anadolu'nun bozkırındaki Ankara'ya varış, son durak olsun istiyordu yirmibirindeki Hüsmen. Göç değil kök istiyordu bundan böyle, yürekten.
İsmail Hadzic ve Halime'nin akrabalarından bir hanım.

Ankara’da  bir ev tuttular önce. Hüsmen, bulduğu her işte çalıştı anasına, kardeşlerine bakabilmek için. Bir de kız sevdi. Onunla da evlendi.

Ankara'nın nüfusu artmış, apartmanlar da birbiri ardı sıra yapılmaya başlanmıştı. Apartman sahipleri, üst kattaki dairelerinden birinde oturuyor, diğerlerini kiraya vererek gelir sağlıyorlardı. Evlenen oğullarını, kızlarını da dairelerinden birine oturtuyor, torunlarını gözlerinin önünde büyütüyorlardı. Bu apartman düzenine imrenenler giderek artmaya başlamıştı Ankara'da.

Otuzlu yılların sonunda apartman yapmanın moda olduğu Ankara’nın Necati Bey caddesinden bir arsa aldı  Hüsmen, kendi apartmanını yapmak için. Hüsmen, önce giriş kata  iki dükkan yapıp üste de kendi oturacağı katı çıktı. Aldığı kiralarla yavaş yavaş çıkacaktı sonraki katları. Hüsmen, Ankara’da  Necatibey Caddesi’nde köklerinin temellerini atmıştır.

Savaştan çıkmış genç Türkiye’nin  de inşası sürüyordu Hüsmen apartmanını inşa ederken. Ülke yorgundu, kaybı her alanda çok büyüktü. Savaş fakir düşürmüş,  genç ve  okumuş nüfusun çoğu cephelerde şehit düşmüştü. Ülkenin mamur bir hale gelmesi için, dört elle çalışılıyordu. Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin her alanda çalışacak kişilere ihtiyacı vardı. Memura da.
Sanırım şimdiki paso. Mehmet Sedit'in nakil vasıtaları için kullandığı paso.

Atatürk'ün saldığı haber kısa zamanda her yerde duyuldu. Okuma yazma bilenin parmakla gösterilecek kadar az olduğu o dönemlerde, memur olarak görevlendirilmek için okuma yazma bilenlerin başvurması isteniyordu. Lise mezunu olan Hüsmen, bu çağrıya uyup hemen başvurdu. Çok geçmeden memur olarak atandı. O zamanlar memuriyetin tabi olduğu kanunlar çok farklıydı. Şura Devleti memuriyetine geçti sonradan. Meclis'te görevlendirildi. Bilecikli  ipek tüccarı Hüsmen, Ankara’daki memuriyetinde çalışkanlığıyla çok sevilip takdir edildi. Müdür oldu kısa zaman içinde. Neşesi, konuşkanlığı ile sevildi, çevre edindi. Hatırı sayılır biri oldu. Hüsmen ve karısı Mevlüda, aldıkları kiralara hiç dokunmadan biriktirip, Hüsmen’in memur maaşı ile gül gibi geçinip giderler. 

Teras katın tamamlanmasıyla, Necati Bey Caddesi'nin apartmanları arasına Hüsmen ve Mevlüda’nın apartmanı da dâhil oldu.  Apartmanlarına bir isim vermek gerekiyordu. İsim için hiç düşünmediler bile. “İpecik Apartmanı” olacaktı elbette apartmanlarının adı. Gözü yaşlı ayrıldıkları küle dönmüş şehir Bilecik  ile yanmış dut ağaçlarından artık elde edemeyecekleri ipek sözcüklerinin harmanı olacaktı yeni evlerinin adı. Her ne kadar apartman girişinde “İpecik Apartmanı” yazsa da Hüsmen, karısı ve kızları evlerinden bahsederken hep İpecik apartumanı diyorlardı. O zamanlar öyle deniliyordu sıklıkla apartmanlara. Hüsmen  ve ailesi, apartumanlarının ikinci katında oturuyorlardı. İniş çıkışlar, pazardan alınanların taşınması sorun olmuyordu böylece.


Ayhan ve Sedit, Hüsmen hikayesini bitirdikten sonra bir süre konuşamadılar. Onların atalarının yaşadıkları da neredeyse Hüsmen ve ailesinin yaşadıkları ile aynıydı. Aynı hüznü aynı anda hissettiler Ankara Necati Bey Caddesi’ndeki İpecik Apartmanı’nın teras katında. Kahveleri çoktan bitmiş olan nişanlılar izin isteyip ayrılırken onları kapıya kadar uğurladı Hüsmen, Mevlüda ve   kızları Tülün ile Tümay. Genç nişanlılar, İpecik apartmanının teras katını kiralayarak ayrıldılar Hüsmen ile Mevlüda’nın dairesinden. Yakında düğünleri vardı. Burası o güzel genç kızın gelin geleceği ev olacaktı birkaç ay sonra. Hüsmen ve karısı da evlerine gelin geleceği için sevinçten bayram etmişlerdi.

Hüsmen’in büyük kızı Tülün küçük kardeşine pek benzemezdi. Tülün,  zarif, kumral, kahverengi gözlüydü. Tümay tam bir Balkan kızıydı. Yeşil gözlü, sarı saçlı, hiç susmayan, cıvıl cıvıl bir kız. Kıpır kıpırdı, yerinde duramazdı. Hüsmen, onun yeşil gözlerine baktıkça, Balkanlar’ı hatırlar, o çok uzaklarda kalmış, artık yabancı eller olmuş ata ellerini görür gibi olurdu.  Sanki baba topraklarında gezinir, taş köprülü nehirlerin sesini duyar, Balkan dağlarını kaplayan buğulu ağaçların üzerindeki çiğlere dokunurdu kızının gözlerinde.
Bosna'dan gelen, pulu kesilip alınmış Bosna kartı.

Hüsmen, Balkan çiğlerinden mahrum bozkırdaki Ankara'ya o kadar alışmıştı ki, “Ankaralıyım” derken duyduğu gurur gözlerinden ışıyordu. Ankara'nın Yenişehir'indendi artık, Necati Bey Caddesi'nden. Bu bir statü göstergesiydi o yıllarda. Seçkin bir mahallede oturuyorlardı.

Büyük kız Tülün on beş, küçük kız Tümay da on yaşına gelmiş, kira gelirleri ile elleri bola ermiş; o zaman her evde olmayan buzdolabı bile almışlardı yurtdışından gelen birisinden. Kapılarında da karşı durakta taksi olarak çalışan, kuyruklu bir Amerikan arabaları vardı. İşleri olduğunda şoförlerine haber veriyorlar, taksi olarak çalışan araç hemen hususi otomobil olarak Hüsmen ve ailesini gidecekleri yere götürüp getiriyordu. Döndükten sonra da karşı durakta yeniden taksi olarak hizmet vermek için müşteri bekliyordu. O zamanlar hususi otomobil denilen özel arabası olan kişi hemen hemen yoktu Ankara'da.
Bosna'dan gelen kartın arkası.

Hüsmen'in yüzü gülüyordu. Çok sevdiği bir karısı, iki güzel kızı, Necati Bey Caddesi'nde de bol kiracılı bir apartmanı vardı. Elleri refaha ermiş, evlerinde buzdolapları,  kapılarında da gerektikçe özel araç, geri kalan zamanlarda da taksi olarak çalışan özel şoförlü bir Amerikan arabaları olmuştu. Sağlam kökler salmaya başlamışlardı  Hüsmen’le Mevlüda Ankara’da.

Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Eski Türk Edebiyatı asistanlarından Mehmet Sedit ve edebiyat öğretmeni ve kütüphaneci nişanlısı Ayhan, kısa bir süre sonra evlenerek, elli metrekare bile olmayan küçücük teras katında yaşamaya başladılar. Atalarının mezarlarına kadar her şeyi Balkanlar'da kalan, yeni geldikleri bu topraklarda bayramlarda ziyaret edebilecekleri tek bir uluata mezarı olmayan Balkan göçmenleri Hüsmen ve Mevlüda ile genç evliler Ayhan ve Sedit, İpecik apartmanında bir araya gelirler birer Ankaralı  kiracı ve ev sahibi olarak. Bin dokuz yüz elli dört senesinde. Bu durumdan kiracı da memnundur, ev sahibi de. Ayhan ve Mehmet Sedit’in aldıkları memur maaşından Ayhan’ın yüz yirmi beş liralık aylığı olduğu gibi kiraya gider. Sedit’in maaşı ile de geçinirler.  Hüsmen ve ailesi, genç çifti çok sevdi, şefkatle bağırlarına bastı. Hatta ana babalık bile yaptılar onlara.
İsmail Hadzic'in Saray Bosna'daki akrabalarından, milli giysileri içinde genç bir hanım.

İlk çocukları Tunca, 1955 yılında doğduğunda Ayhan, Milli Kütüphane'de çalışıyordu. Her ne kadar fakültenin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun olsa da, Kütüphanecilik Bölümü'nü de bitirebilmek için fark derslerini vererek bir de kütüphanecilik diploması almış ve Milli Kütüphane'de çalışmaya başlamıştı. Ayhan'ın küçük kız kardeşi Göksel, daha kreşin ne olduğunun bile bilinmediği o yıllarda, bir kreşi olan Ankara, Sıhhiye'deki Olgunlaşma Enstitüsü'nde öğrenciydi. Enstitü'nün öğretmenlerinin ya da öğrencilerden bazılarının yakınlarının çocukları kreşe alınarak Alman usulü bakılıyordu burada. Öğrenciler de böylece çocuk bakımı eğitimi alıyorlardı kreşte.
Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nden henüz mezun Ayhan ve DTC Fakültesinde asistan Mehmet Sedit'in nikah resimleri.

Alman usulü eğitim, geleneksel eğitimimize hiç benzemiyordu. Sıfır yaşındaki ya da biraz daha büyük bebekler, kreşe yatılı olarak alınıyor, gün içinde annelerinin bebeklerini sadece bir saat görmelerine izin veriliyordu. Öyle kucağa alıp öpe okşaya, koklaya koklaya, şımartarak sevmek yoktu.

Ayhan, yirmi günlük  doğum izninin ardından kardeşi Göksel'in orada öğrenci olmasına güvenerek oğlu Tunca'yı yarı kırkı çıktıktan hemen sonra Olgunlaşma Enstitüsü’nün kreşine verdi. Kreşteki bebeklerin en küçüğü henüz üç aylık bile olmayan Tunca’ydı. Öğle tatillerinde Ayhan, Saraçoğlu, Kumrular Sokak'taki Milli Kütüphane'den koştura koştura Sıhhiye'deki Olgunlaşma Enstitüsü'ne kadar yaya gidiyor, oğlunu görüp içi rahatlayarak geri dönüyordu işine. Ayhan, bir an önce oğlunun kokusunu duymak, Tunca'nın altın sarısı buklelerini okşamak, onu kimse görmeden kucaklamak için yürümüyor, koşuyordu adeta. Öğle tatillerinde kreşe gittiği için yemek yiyemiyor, dönerken yoldan aldığı bir simit ile geçiştiriyordu öğününü. Çok yoruluyordu; ama oğlunu görebilmek için her öğlen o yorgunluğu zevkle yaşıyordu. Tunca da annesini tanıyordu artık. Onu görünce gülüyor, neşeli çığlıklar atıyor, annesi kendisini kucağından indirince de yine bırakıp gideceğini anlayarak yaygarayı basıyordu her defasında.
Tunca, henüz birkaç haftalıkken.

Bir gün yine kan ter içinde geldi Ayhan, Radyo Evi'ne yakın Olgunlaşma Enstitüsü’nün kreşine. Göksel dersteydi, Ayhan enstitüye geldiğinde. Doğruca çocukların olduğu odaya gitti. Kapıdan girer girmez de beyninden vurulmuşa döndü.

Bebeklerin tamamının konulduğu oyun parkı olarak kullanılan yuvarlak, kenarları çitli alanda iki yaşındaki irice iki bebek, henüz birkaç aylık olan Tunca'nın üzerine abanmış, nefes alamaz hale gelen Tunca neredeyse morarmıştı. Bir hamlede oğluna atıldı Ayhan, oğlunu, daha büyük bebeklerin tekmelerinden, abanmalarından kurtararak, çekip aldı. Katıla katıla ağlamaya başladı oracıkta. Eğer tam vaktinde yetişmeseydi, göğsüne oturmuş gürbüz bebekten dolayı nefes alamayan ve neredeyse morarmaya başlamış olan Tunca'nın başına neler gelebileceğini düşünmek bile istemiyordu. Oğlunu bir türlü bırakamadı kucağından. Hadi o yokken bir kez daha böyle bir olay olursa ne olacaktı, kim kurtaracaktı Tunca'yı. Bebeklerin aklı ermezdi ve birkaç ay daha büyük olan bir bebek, küçük olan öbür bebeğe oyun için yaklaşırken, küçük bebek ciddi zarar görebilirdi.

Ayhan, dersten çıkıp gelen kardeşi Göksel'e, Tunca'nın az daha, büyük bebekler tarafından ezilmekte ve boğulmak üzere olduğunu, neredeyse morarmaya başladığını ve kendisinin tam vaktinde yetişerek oğlunu ezilmekten kurtardığını anlattı. Göksel, ablasının sözü biter bitmez fırladı, öğretmenlerinin yanına koştu, olan biteni anlattı; bebeklerin bu şekilde tehlike içinde olduklarını söyledi. Hocalar da korktular ve henüz altı aylık bile olmayan, emekleyemeyen bebeklerin; emekleyen, yürüyen, çok hareketli bebeklerle aynı oyun alanında olmamasına karar verdiler anında. Tunca, daha güvenli bir oyun yerine alındı vakit geçirmeksizin. Ayhan da içi rahatlamış olarak ayrıldı kreşten. Ama hayli geç kalmıştı işine.

Tunca, bir yaşında.
Mehmet Sedit, akademik çalışmalarına eski Türk edebiyatının bir köşede unutulmuş eserlerini çevirerek başlamıştı. Türkçe'ye çevirdiği epeyce eski Türk edebiyatı örneği vardı. En çok Fuzuli Divanı'nı çevirmek istiyordu.

O yıllarda buzdolabı olan ev çok nadirdi. Yurtdışından gelenlerin evlerinde buzdolabı olurdu ancak. Bir de buradaki görevlerini tamamlamış ve kendi ülkelerine dönen yabancılar satardı  buzdolabı gibi eşyaları. Ayhan ve Sedit’in bir buzdolapları yoktu. Ev sahipleri Hüsmen Bey Amcaları ve karısı Mevlüda’dan, her konudaki desteği, buzdolabı konusunda da gördüler. Yaz aylarında aldıkları tavukları, çocuklar için aldıkları pirzolaları bozulmasın diye ev sahiplerinin buzdolabında saklıyorlardı. Bir keresinde Ayhan, Tunca'dan alt kata inip Hüsmen Bey Amcalar’ın buzdolabındaki  tavuklarını getirmesini istemişti. Tunca, Hüsmen Bey Amca’nın kapısını çaldı. Kapının zili çalarken Tunca'nın aç karnı da zil çalıyordu.

Çok sevimli bir çocuktu Tunca. Hüsmen Bey de çok severdi onu. Tunca'yı görünce küçük çocuğun tavuğu istemeye geldiğini hemen anladı. Daha dört beş yaşlarındaki Tunca, annesinin az önce suyuna çorba yapacağını, bir de yanına pilav yapıp üzerine koyup sofraya getireceğini söylediği buzdolabındaki tavuklarını almak üzere geldiğini anlatırken Hüsmen Bey,
-Ama biz onu yedik, deyiverdi.
Tunca önceleri üzülür ve ağlardı Hüsmen Bey'in onu korkutmaları karşısında. Sonraları bunun bir şaka olduğunu anlaydıysa da, o da oyuna katılıp sanki inanmış gibi yapıp hem eğlendi hem de Hüsmen Bey'in gülmesini izledi çocukça bir mutlulukla.
Tunca,  Sacide halasının çok sevdiği kızı  kızı Çiğdem ablası ile İstanbul'da.

Teras katın altında oturan Musevi ailenin oğlu Beto hemen her fırsatta Tunca ile oynamak için üst kata çıkıyordu. Beto,  annesi Leya yasakladıktan sonra artık evde mandal oyunu oynayamaz olmuştu. Tunca, Beto’dan öğrendiği balkon duvarının üzerine tahtadan çamaşır  mandalı koyup, sağ elinin  orta parmağı ile baş parmağını birleştirdikten sonra orta parmağını hızla kurtarıp mandala vurarak onu balkondan aşağı gönderme oyununu çok sevdi. Ayhan, nasıl oluyor da bunca mandal bir anda yok oluyor, anlayamıyordu bir türlü. Terasa konan kuşların yuva yapmak için mandalları götürdüğünü düşünüyordu.

Tunca, önceleri Tümay ya da Tülün diyemezdi Hüsmen Bey Amca’nın kızlarına. O naif dili kullanırdı her çocuk gibi, nasıl söyleyebiliyorsa öyle çağırırdı kızları. “Tülame” derdi onlara. Tülame dediğinde Tülün de Tümay’da dönüp bakardı, çağrıldıklarını anlayarak.

Tunca üç yaşındayken, Ayhan’la Sedit'in ikinci çocukları doğdu. İnci adını koydular bu gözleri annesine benzeyen kıza. Daha o zamandan belliydi ne kadar narin ve ince bir kız olacağı. Tunca, İnci'yi görünce buruldu. “Bu bebek evlerinde mi kalacak” diye soruyordu ilk gördüğünden beri. Annesi ve babası Tunca'yı alıştırmak için bir plan yapmışlardı,
Mehmet Sedit, eşi Ayhan, kızkardeşi Sacide ve kocası Kadri, Tunca ve İnci.
-Bak sana koynunda çikolata getirdi bu kardeş, diyerek İnci'nin kundağından bir çikolata çıkartıp verdiler Tunca'ya. Tunca üç yaşındaydı; ama zekiydi. Anladı neler olup bittiğini. Çok sevdiği halde çikolatayı almadı. Bebeğin kalıcı olduğunu anlayınca da canı çok sıkkın halde küçücük evin odalarını, her yanını dolanmaya başladı. 

İnci ile yükü daha da arttı Ayhan'ın. Tunca da küçüktü daha. Bir bakıcı tuttular gündüzleri çocuklar için. İri yapılı şefkatli, boğazına düşkün Çorumlu bir kadındı bakıcı. Çocuklar için alınan pirzolaları o da çok sevmişti. Kendisine de mutlaka pişirirdi Tunca için pişirirken. Ayhan ve Mehmet Sedit, bakıcı giderinin de eklenmesiyle kendileri için hiç pirzola alamaz oldular. Çocukları yesin de tek, onlar da yemiş kadar oluyordu.

Tunca, okul pikniğinde akerdeon çalarken.Yanında da Lütfü.
Çorumlu bakıcı, saçları sarı bukleli,  o zamanlar yeşil gözlü Tunca’yı çok sevdi. Kucağından indirmedi. Tunca’nın yaramazlıklarını oturduğu köşesinden izledi. Şiveli konuştuğu için Tunca onu anlamıyordu önceleri, sonraları anlamaya başladı bakıcısının söylediklerini. O kadar hoşlandı ki onun konuşmasından,  annesi ve babası eve gelince bakıcısı gibi konuşuyor, annesi ve babası onu anlamayınca kıkır kıkır gülüyor, çok eğleniyordu.

Bakıcısı, Tunca’ya bir de isim taktı; Sarı Bala. Tunca demiyordu Çorumlu bakıcı Tunca’ya, Sarı Balam diyordu. Sarı Bala ve kız kardeşi İnci’nin bakıcıları, durup dururken çok hastalandı. Ayhan ve Mehmet Sedit, çocuklarının bakıcılarını hastaneye götürdüler hemen. Aşırı yemekten rahatsızlanmıştı bakıcı, fil hastalığına yakalanmıştı. Tedavi olması için çok uğraştı Ayhan da Mehmet Sedit de. Ailesi pek oralı olmamıştı, hastaneye götürecek halleri de yoktu zaten kadını.  Akrabaları Çorumlu bakıcıyı memlekete götüreceklerini söylediklerinde, Ayhan ve Sedit itiraz etti. “Ankara’da kalsın, ona bakalım” dediler. Ama kadının ailesi bir kez daha buralara kadar gelemeyeceklerini söyleyerek götürdüler onu. Sarı Bala’sına sarılıp, gözyaşı dökerek ayrıldı Ankara’dan bakıcı kadın. Tunca ve İnci bakıcısız kalakaldılar.
Doç.Dr.Mehmet Sedit YÜKSEL'in Şeyh Galip Divanı

Ayhan, bakıcının gitmesinin ardından mecburen Milli Kütüphane'deki işinden çıktı. Evde çocuklarına bakıyordu artık.

1961 yılında, altı yaşındayken İpecik Apartmanı’nın  teras katındaki  evlerinin banyo penceresinden hiç unutamayacağı bir şey gördü Tunca. Çok büyük bir gürültü duyunca hemen gürültüye doğru koşturup banyo penceresinden bakmayı düşünmüştü, dışarıya çıkmaya korkarak. Bir sekteye çıkıp banyonun penceresinden dışarıya baktı. Havadan uçak parçaları düşüyordu. Sonra yerde bir patlama oldu, alevler yükseldi. Tunca, Ankara'nın üzerinde düşen bir uçak görmüştü. Daha sonra rüyalarında da gördü o uçağı.

Mehmet Sedit, akademik bir çalışma için iki yıllığına İngiltere'ye giderken onunla gitmedi Ayhan. Çocuklarını burada, bunca zaman tek başlarına bırakmaya içi elvermedi. Yaşlı annesi ve babasına bırakıp gitmeye de kıyamadı küçük çocuklarını. Gerçi Tunca ve İnci artık okullu olmuşlar, meydana çıkmışlardı; ama yine de küçücük birer çocuktu onlar daha.

Mehmet Sedit, iki yıllığına yurtdışına gittiğinde Ayhan çalışmıyordu ve evin masrafları iki çocukla daha da artmıştı. Ayhan'ın yeniden çalışmaya başlaması gerektiği apaçıktı. Öğretmenlik için başvurdu. İlk hamlede Ankara'ya atanamayacaktı Ayhan. Eşi yurt dışında olduğu için eş durumundan atama söz konusu değildi çünkü. 

Göksel, Olgunlaşma Enstitüsü’nü bitirdikten sonra Afyonlu bir genel cerrahla evlenip kocasının memleketine, Afyon'a yerleşmişti. Göksel'in eşi Nurettin, çok yardımsever, akraba canlısı biriydi. “Eğer öğretmenliğe başlayacaksa, Ayhan'ın Afyon'u tercih edebileceğini, kendilerinin olduğu bu şehirde yeniden çalışmaya başlayabileceğini” söyledi. Ayhan, yalnız başına iki çocukla başka yerlere zaten gidemeyeceğini bildiğinden çok sevindi eniştesinin böyle düşünmesine. Afyon’da görev yapmak istediğini bildirdi öğretmenlik başvurusunda.



Kısa bir süre sonra Afyon'a tayini çıktı Ayhan’ın. Öğretmenliğe başlayacağı, kardeşinin yaşadığı kente taşınmak için toparlanmaya başladı. Küçük evinin eşyalarını denkleyip  taşınması çok sürmedi. Gelin geldiği, iki çocuğunu kucağına aldığı, ikinci bir ana baba bellediği ev sahiplerini tanıdığı İpecik Apartmanı'ndan ayrılmak kolay gelmedi ona. Ev sahipleri de çok ağladı onlar yola çıkarken.

Göksel ve eşi Nurettin, kendi evlerine yakın  bir ev tuttular Ayhan ve çocukları için. Hiç tek başlarına bırakmadılar iki küçük çocuğuyla gencecik bir kadın olan Ayhan'ı Afyon’da.

Doç.Dr.Mehmet Sedit  YÜKSEL çalışmalarının başında gelenlerden, Fuzuli Divanı.
Olgun yaştaki Nurettin eniştenin annesi Emiş Nine, Nurettin ile Göksel'in geniş evlerinde kalıyordu. Güngörmüş, akıllı, iyi kalpli bir kadındı Emiş Nine. Afyon ağzıyla konuşması Tunca ve İnci'yi çok eğlendiriyordu. Emiş Nine konuşurken yaramazlıklarına son veriyor, susuyor ve karşına geçip onu ilgiyle dinliyorlar, o susunca da gülmeye başlıyorlardı. Tunca, Çorumlu bakıcısının ardından bir başka şive daha öğrendi. Türkçe öğretmeni annesi ve Eski Türkçe asistanı babanın oğlu olarak Türkçe’ye daha bir merak saldı giderek. İleride bitireceği iki üniversiteden biri Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü olacaktı Tunca’nın da, bir aile geleneği olarak. Çocukluklarının en güzel günlerini geçirdiler Afyon'da Tunca ve İnci. Kuzenleriyle de sıkı fıkı oldular, kardeşmişçesine.




Mehmet Sedit, İngiltere'den döndükten sonra Ayhan, Ankara Abidin Paşa'daki Yıldırım Beyazıt Lisesi’ne tayin oldu. Çok zordu Yıldırım Beyazıt Lisesi'ne gidiş gelişi. Hele de kışın, yağmurda, çamurda, karda.  Otobüs beklerken çok üşüyordu. Uzun aralıklarla geliyordu otobüs. Kış günleri hava kararmadan otobüse binmek için yine çok koşturuyordu. Yıldırım Beyazıt Lisesi'nin civarı hava karardıktan sonra hiç tekin olmazdı.

Afyon dönüşünde Bahçelievler, Dördüncü Cadde'de, bir giriş katına taşındılar. İpecik Apartmanı'nın teras katındaki evlerinden birazcık daha genişti; ama kısa bir zaman içinde hiç yetmeyecekti bu ev de ihtiyaçlarına. Gerçi daha şimdiden yetmiyordu ya ne yapsınlar, kira için ayırdıkları para ancak bu eve çıkışmıştı. Birkaç yıla kalmadan oraya sığamaz oldular. Daha geniş bir eve çıkmaları şart oldu.



Oturdukları Bahçelievler, Dördüncü Cadde'de yeni apartmanlar yapılıyordu birbiri ardına. Ayhan, fırsat buldukça yeni yapılan evleri geziyordu. Bir tanesini çok beğendi. Yüz metrekareydi, üç odaydı bu ev. Geniş bir mutfağı ve geniş balkonları vardı. Gerçi paraları çıkışmayacaktı; ama banka kredisi ile almaları mümkündü bu evi. Böylece banka kredisi çekerek büyük bir borcun altına girdiler. Ama İpecik Apartmanı'ndaki teras sefalarını aratmayacak bir balkonları olmuştu. Bu balkonda uzun süre o terası konuştular Mehmet Sedit’le, evliliklerinin ilk yıllarını hatırlayarak. Mehmet Sedit'in annesi Halime de artık onlarla kalmaya başlamıştı. Hatta Mehmet Sedit'in Ankara'da yatılı okuyan yeğeni Suat da hafta sonları evci çıkarak Dördüncü Cadde'deki eve gelip orada kalıyordu.



Mehmet Sedit, hep istediği gibi Şeyh Galip Divanını Türkçeleştirmişti, çevirdiği başka bazı eski Türk edebiyatından örneklerle birlikte. Kimselerin bilmediği bir şair olan Mehmet'in Işk-Name yani Aşk Namesi'ni Türkçeleştirerek hem Mehmet'i tanıtmış hem de unutulmuş bir eseri gün yüzüne çıkarmıştı.Fuzuli Divanı üzerinde çalışırken farklı ülkelerdeki farklı kütüphanelerden edinilen yetmiş ayrı Fuzuli Divanı'nın mikrofilmlerini bir aygıt yardımıyla karşılaştırdı. Bu zorlu  ve zaman alıcı bir işti. Bunun sonucunda böbreklerinden rahatsızlandı daha kırkına varmadan. Ömrünün sonuna kadar da bu ağır hastalıkla yaşadı.



Ayhan, çok güzel dikiş dikerdi. Bütün gece dikiş diktiği olurdu. Yemek yapmayı da ihmal etmez, çocukları iyi beslensinler de iyi büyüsünler diye elinden geleni yapardı. Dikiş dergileri alır, kalıplar çıkararak kendine döpiyesler, mantolar, çocuklarına mantolar, paltolar, elbiseler dikerken bir yandan da o çok güzel sesiyle şarkılar, aryalar söylerdi. Hatta piyano çaldığı da olurdu evlerindeki eski piyanonun başına geçip. Eş dost onu çok sever, yakın arkadaşları mutlaka şarkı söyletirlerdi Ayhan'a. Türk Sanat Müziği'ni çok seviyordu hepsi de. Belli başlı şarkıların güftelerinin ve notalarının olduğu dergiler alıyordu Ayhan, ara sıra.



Sürekli didinen Ayhan çok yıpranıyordu; ama o buna hiç önem vermiyordu. Öncelik hep ailesinindi. Kendisini düşünmezdi asla. Tek düşüncesi evi ve çocuklarıydı. Yine de tüm bunların arasında saçlarını hep topuz halinde toplar, hafif bir makyaj yapmayı da ihmal etmezdi.

Hüsmen'in büyük kızı Tülün, Ayhan ve Mehmet Sedit oradan taşındıktan sonra bir evlilik yapmış ve hayırsız bir kocaya düşmüştü. Üç yıl bile sürmedi evliliği. Tülün, evlenerek bir dairesinde oturmaya başladığı İpecik Apartmanı'ndaki evini boşaltarak yeniden babasının dairesine döndü. Bir daha da evlenmedi. Gözü çok korkmuştu evlilikten. Babası hatırlı tanıdıkları sayesinde öğretmen olan ve artık eş durumundan yararlanamayan Tülün'ü Ankara'ya getirtmişti. Tülün, emekli olduktan sonra da babasının yakın çevresinden birisinin kolejinde çalışmaya başladı.




Hüsmen'in kiracılarından birinin bir erkek kardeşi vardı. Zayıf, uzun boylu, saçlarını yandan ayırarak briyantinle tarayan bir jeoloji mühendisi. Tümay'ın da evlenme vakti çoktan gelmiş geçiyordu. Genç mühendisin ablası,  hiç fark ettirmeden Tümay'ı kardeşine gösterdi. Bu güzel, neşeli, konuşkan kızı çok beğendi mühendis genç. Hemen istediler Hüsmen Bey'den. Tümay evlendi böylece. Hüsmenle Mevlüda ona İpecik Apartmanı'ndan bir daire verdi. Tümay, İpecik Apartmanı'nda, gelin geldiği kendi dairesinde oturmaya başladı.

Doç.Dr.Mehmet YÜKSEL, Falaka
Tunca, hem Türk Dili Bölümü'nü bitirmiş hem de  Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden mezun olmuştu.  Bir üniversitenin Türk Dili Bölümü'nde çalışıyordu. Yarı zamanlı olarak da, bir kolejden çalışması için gelen teklifi kabul etti. 

Orada, onu bir sürpriz bekliyordu. Doğduğu teras katının sahibinin kızı Tülün de, Ayhan Ablası'ndan etkilenerek seçtiği mesleği edebiyat öğretmenliğine orada devam ediyordu emekli olduktan sonra. İpecik Apartmanı'nda oturuyorlardı hala, artık hayatta olmayan Hüsmen'in eşi ve iki kızı. Tunca'yı görünce dünyalar onun oldu. Yolları bir kez daha kesişmişti, İpecik Apartmanı'nda geçen günlerden çok seneler sonra.




Tunca artık çocuk değildi Tülün de genç bir kız olmayı gerilerde bırakalı hayli zaman olmuştu. O kolejde çok çalışmadı Tunca. Bir kez daha uzak kaldı Tunca ve Tülame, Tunca'nın kolejden ayrılışıyla.

Tümay'ın çocukları kolejde okumaya başlayınca giderler arttı. Kayınpeder Hüsmen, edindiği hatırlı dostlarından ricada bulunarak, mühendis damadını çalıştığı kurumdaki en kolay işlerden birinin yapıldığı, ağır sorumlulukları olmayan, jeoloji ile de hiç ilgisi bulunmayan bir bölümün başına getirtti. Aile mutluydu. Kızlar, torunlar, damat hep bir aradaydılar İpecik Apartmanı'nda, iyiden iyiye köklenmiş bir aile olarak.

Ankara genişledikçe merkezde kalan Kızılay ve çevresi, işyerine dönüşmüştü yetmişli yıllarda. Artık Necati Bey Caddesi'ndeki binalarda bulunan daireler, teker teker işyeri oluyor, apartmanların boş daireleri avukatlar, doktorlar, mali müşavirlerce tutuluyordu. Pek çok dairenin büroya, muayenehaneye döndüğü Necati Bey Caddesi'ndeki apartmanlarda hala aileler yaşasa da artık mahalle havası yitip gitmişti. Aileler barınamaz olmuştu işyeri ortamında. Ankara'nın en ağır trafiklerinden birini taşıyan cadde olmuştu Necati Bey Caddesi. Hava, kışın nefes alınamayacak kadar çok kirli oluyordu. Geceleri binalar ıssız kalıyor, gündüz de kalabalıktan, trafikten soluk alınamaz hale geliyordu ortalık.


İşyerine dönüşen Necati Bey Caddesi'ndeki İpecik apartmanının kiracıları, yavaş yavaş mahalle hayatının sürdüğü semtlere taşınmaya başladı. Boşalan daireler, iş yeri olarak tutuluyordu artık. Koca apartmanda yaşayan aile kalmamıştı Hüsmen Beyler ve küçük kızının oturduğu yalnızca iki daireden başka. Belli bir saatten sonra iş yerleri kapanınca apartman boşalıyor, Hüsmen ile ailesi kalıyordu tek başlarına bomboş apartmanda. Geceleri apartmanda sadece iki dairenin ışığı yanıyordu. El ayak çekilince ıssıza bürünüyordu İpecik Apartmanı'nın içi. Bu ıssızlıktan korkmuyor değillerdi; ama orası evleriydi ve başka bir yere gidebilecek halleri de yoktu. Necati Bey Caddesi'nin çınar ağaçları gibi kök salmakta oldukları bu caddeden ayrılmak, akıllarının ucundan bile geçmiyordu Hüsmen ve ailesinin, kiracılarının aksine.





Dairelerden birini satarak Ayvalık'ta bir yazlık aldı Hüsmen. Artık bahardan Ayvalık'a gidiyorlar, güz sonunda da Ankara'ya geri dönüyorlardı. Ayvalık'tan Ankara'ya dönüşlerden memnun kalmamaya başlamışlardı uzunca bir süredir Hüsmen ve ailesi. Ankara'da, İpecik Apartmanı'ndaki yaşamları tam kargaşanın, kirliliğin, trafiğin, gürültünün, kalabalığın ortasındaydı. Bunalmaya başlamışlardı.

Hüsmen, karısının bir süredir ısrarla gitmek istediği yurt dışı gezilerine razı olup, karısının dünyayı gezmek arzusuna uyarak dairelerden birini daha sattı. Eşi, kızları, damadı ve torunlarıyla uzun Avrupa turlarına çıktılar satılan dairenin parası bitene kadar. Yılda bir kez Avrupa turuna çıkıyorlar, gittikleri her ülkede en az iki hafta kalıyorlardı. Mutlu bir şekilde dönüyorlardı Avrupa turlarından, dillerinden düşürmüyorlardı gezdikleri yerleri.
Doç.Dr.Mehmet YÜKSEL, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat


Tümay'ın iki çocuğundan büyüğü olan oğlu Arda, iyi bir üniversite tutturamayınca üniversite okuması için onu yurtdışına göndermeye karar verdiler. Doksanlı yıllarda yurtdışında okuyanlar oldukça iyi işler buluyor hatta siyasette yıldızları parlıyordu. Yurtdışında sıradan, hatta hiç iyi bir eğitim vermeyen bir okuldan mezun olsalar dahi burada adları yurtdışında okumuş oluyor ve bir de İngilizce biliyor olmaları nedeniyle tüm kapılar ardına kadar onlara açılıyordu.

Yurtdışında çocuk okutmak herkesin harcı değildi. Çok parası olanların altından kalkabildiği bir eğitimdi bu. Binlerce dolar gidiyordu her yıl bir çocuğun oralarda okuması için.

Doç..Dr.Mehmet Sedit Yüksel'in bir çalışmasının kitaplaşmış hali.
Çaresiz bir dairesini sattı Tümay, oğlunu yurt dışında okutabilmek için. İpecik Apartmanı’ndaki daireleri teker teker ellerinden çıkıyordu satılarak. İki binlerin ilk yıllarında kızını evlendirirken İpecik Apartmanı’ndaki kalan dairelerden birini daha satarak, ona Eskişehir Yolu'nda yeni kurulan modern ve yüksek bloklu sitelerden birinden bir ev alıp oturttu Tümay. Kızına bir daire aldığı site, “Başkent Evleri Sitesi”ydi. Hüsmen Bey'in, içindeki ve dışındaki tüm yangınlar sonucunda Balkanlar'dan Bilecik'e, Bilecik'ten de başkent olduğu için güvenli olacağını düşünerek, kök salmak üzere geldiği Ankara'ya nazire yaparcasına.

Yavaş yavaş İpecik Apartmanı'nın isminden başka hiç bir şeyi Hüsmen Bey Ailesi'nin olmamaya başlamıştı. Bir zamanlar tamamı onların olan İpecik Apartmanı'nda sadece üç daireleri kalmıştı. Geri kalan tüm daireler başkalarının olmuştu çoktan.

İpecik Apartmanı, daire daire satılarak yazlık olmuş, yurt dışı turlarının parası olmuş, evlenen kıza yeni ev alınmış,  yurtdışında okutulan oğlanın eğitim gideri olmuştu. Hüsmen Bey ve karısının ard arda ölümünün ardından kalan daireleri, iki kız kardeş Tülün ve Tümay aralarında paylaştılar. Artık sadece oturduğu daire kalmıştı Tümay'ın elinde İpecik Apartmanı'nda. Ablası Tülün'ün iki dairesi vardı.
Daha önce hiç bilinmeyen Mehmed ve eseri  Isk-Name yani Aşkname, Doç.Dr. Mehmet Sedit YÜKSEL tarafından günümüz Türkçesi 'ne çevrilerek gün ışığına çıkarılmış.

Yetmişine az kalmış Tülün, yurtdışında okuyup Türkiye'ye dönmüş erkek yeğeni Arda'nın sarışın, yeşil gözlü, çok tatlı kızı Pelin'i kendi torunu bellemiş, onu büyütüyordu. Arda, Amerika'dan döndükten sonra bir ortak bularak inşaat malzemeleri satan bir dükkan açmıştı. Anne babasının hayal ettikleri gibi bir bürokrat olamamıştı, yıldızı da parlamamıştı bir türlü. Kazandığı para yeni bir ev almaya yetmiyordu. Kiralar da yüksekti, istediği gibi bir ev tutamamıştı o yüzden. Teyzesi Tülün, Bilecik apartmanındaki tek kiracısını çıkartarak onu oturttu. Kira geliri kesildiği için, sadece emekli maaşına kaldı Tülün.

Ayhan, çok erken emekli olmuştu öğretmenlikten. Yetmişli yılların sonlarında her gün bir olayın içinde olan Gazi Eğitim Enstitüsü İngilizce Bölümü Türkçe okutmanlığı görevinden emekli olduğunda henüz kırk beşinde bile değildi. Ayhan, emekli ikramiyesi ile kızı İnci'ye bir zemin kat aldı  Anıt Park'a yakın bir sokaktan. Apartmanın arka bahçesine açılıyordu bu şirin ev. Evlenip orada oturmaya başladı İnci. Orada tek oğlunu doğurdu; anne oldu; doçent oldu; profesör oldu.
Ayhan, annesinden kalan miras ile de oğlu Tunca'ya elli metrekarelik küçücük, kullanışlı ve sevimli bir daire aldı. Askerden döndükten sonra orada oturmaya başladı Tunca. Evlendikten sonra da on yıldan fazla oturdular orada eşi Yasemin ile.

Zaten çok küçük olan evleri, gezi rehberlerinden kuş türlerine, romandan tarih, sosyoloji, araştırma kitabına kadar sayısız kitabı artık hiç almaz olduğundan Yasemin ve Tunca, tıkış tıkış evlerine badanacı dahi sokamaz hale gelmişlerdi. Badanacı bile sokamadıkları küçük evlerini satıp yeni bir ev almaya karar verdi karıkoca.


Emlakçı hanımın Eskişehir Yolu’nda gezdirdiği, yakınlarda tamamlanmış ev beğenilmeyecek gibi değildi. Tek sorun parayı denkleştirmekti. Küçük evlerinin satışı ile ellerine geçecek paranın üzerine koymaları gereken ciddi bir meblağ vardı önlerinde. Yasemin’in üye olduğu işyerinin vakfından ve bireysel emeklilikten çıktılar. Kredi çektiler. Ayhan Anneleri de beş bin lira verdi. Ulaya ulaya denkleştirdiler parayı. 2010 yılının 20 Şubat’ında yeni evlerini aldılar Yasemin ve Tunca.
Doç.Dr. Mehmet Sedit YÜKSEL'in bilinmeyen eserler üzerine çalışmalarına örmek:Işk,Name

Onlar evi aldıktan kısa bir süre sonra apartmandaki boş daireler teker teker satılmaya başladı; ancak alt katları  da üst katları da bir türlü satılmıyordu. Derken yazın sonunda alt katın satıldığını duydular. Ekim ayı sonlarında Yasemin ve Tunca'nın evlerinin üst katının ve iki kat altlarının bir baba oğul tarafından alındığını öğrendiler.

Delice bir uğultuyla püfür püfür esen Eskişehir Yolu üzerindeki Başkent Apartmanı'nın dubleks olan en üst daireleri, boş kalmaktan dolayı oldukça yıpranmıştı. Çatının ciddi bir onarım görmesi gerektiğini alanlar da bildiklerinden sıkı bir çalışma başladı üst katta. Bir hafta sonu, bunca tamiratın olduğu üst katı görmek istedi Yasemin ve Tunca. Hem yeni komşularıyla tanışır, bir ihtiyaçları olup olmadığını sorarlar, isterlerse onlara çay ikram ederlerdi; hem de daha geciktirmeden yeni komşularına bir “Hayırlı olsun” derlerdi.

Doç. Dr.Mehmet Sedit YÜKSEL'e adanan Türkoloji Dergisi.
Üst katın altı üstüne gelmişti. Genç bir karı koca ustaların başında duruyor, sağa sola yetişiyorlardı. Koca salon baştanbaşa kalın naylonla kaplanmıştı. Duvarlar oyulmuş, elektrik hattı döşeniyordu eve. Dubleks üst katın arkadaki ormana bakan harika manzarası, tabana kadar inen boydan boya pencerelerden tüm çıplaklığıyla görülüyordu.

Alt katın geniş salonundan üst kata çıkan çam kerestesinden merdivende bir ayak sesi duyuldu. İlerlemiş yaşta, bakımlı, şık bir hanım belirdi merdivenin başında. Yasemin ve Tunca ile sohbete dalmış evin sahibi genç karı kocaya bir şeyler söylüyordu.

Tunca, sese doğru çevirdi başını. Tanıdık geliyordu bu ses ona.

-Tülame, dedi usulca, yukarıya bakarak.

Merdivenin başındaki kadın Tunca'ya çevirdi bakışlarını. Bakakaldı öylece. Sonra paldır küldür merdivenleri inmeye başladı, kollarını açarak. Bir yandan da “Tunca” diye haykırıyordu. Bir çırpıda indi merdivenleri.

Tunca'ya sımsıkı sarıldı. Ayhan ablasını sordu hemen, sağ mıydı; Sedit abisi nasıldı, hayatta mıydı. Mehmet Sedit Bey'in kaybına çok üzüldü Tülün; ama Ayhan Ablası'nın sağ olduğunu duyunca sevinçten ağlamaya başladı.
Kader işte, üst katlarını alarak komşu oldukları kişiler, seneler önce İpecik Apartmanı teras kattaki kiracılarının oğulları Tunca ve eşiydi. Yeniden komşu olmuşlardı. İpecik Apartmanı'ndan çok uzakta. Bu kez terasta Tunca değil, Hüsmen Bey Amca'nın torunu Arda oturuyordu. İpecik Apartmanı'ndaki komşuluk, bu kez göç değil kök salmak isteğiyle sırf başkent olduğu için Ankara'ya yerleşen Hüsmen Bey'e nazire edercesine Başkent Apartmanı'nda devam ediyordu.

Hüsmen’in diğer torunu, Arda'nın kız kardeşi de az ilerdeki Başkent Evleri Sitesi'nde oturuyordu. Hüsmen Bey'in ailesi, tam anlamıyla başkentli olmuştu. Başkent adından ayrılmamacasına kök salmışlardı başkente. 

Artık seksenini geçmiş Ayhan, ikinci kez emboli geçirmişti çok yakınlarda. Yasemin ve Tunca hastaneden çıkan annelerini kendi evlerine getirdiler. Beraberce bir  sabah kahvesi içmek için Tülün’ü davet etti Yasemin. Tıpkı İpecik Apartmanı’ndaki günlerdeki gibi birlikte oturup, sohbet etmeleri ve kahve içmelerini istemişti Yasemin, eski komşuların. Kahveler, eski komşuların;  yeni komşular olan çocuklarının evinde içilecekti.

Tümay gelene kadar hal hatır sordular, bunca sene içinde olanları anlatabildiklerince anlattılar birbirine Tülün ve Ayhan. Laf, İpecik Apartmanı'na geldi sonunda.
-İpecik Apartumanı'nda hiç dairemiz kalmadı, dedi Tülün, İpecik apartmanından ayrılışlarını anlatmaya başlarken. Necati Bey Caddesi'nde oturamaz olmuşlardı artık. Ellerinde kalan son üç dairenin tamamını satıp bir de üstüne tüm birikimlerini ekleyerek, bu apartmandan iki daire almışlardı. Tülün, evlat bellediği yeğeni Arda'nın evi olmamasına içerleyerek, kendi dairelerinin satışından eline geçen para ile aldığı bu dubleks teras katını Arda'nın üstüne yapmış, kendisi evsiz kalmıştı. Dubleksin üst katına Tülün’nün eşyalarını yerleştirmişler, alt katında da Arda, karısı ve Tülün’ün “Prensesim o benim”, dediği Arda'nın kızı Pelin yaşayacaktı. Pelin’e, Tülün bakıyordu Arda ve karısı işteyken.
Biraz sonra Tümay da geldi. Ayaklarını yüksek bir deri mindere uzatarak oturabilen Ayhan, hastalığını bile unuttu Tülün ve Tümay ile yeniden karşılaşınca. Gözleri dolu dolu sarıldılar birbirlerine Tümay’la. Bir çırpıda sordular diğerlerini. Mehmet Sedit'in ölümünden dolayı çok üzgündü kızkardeşler.

Ayhan’ı ilk gördüklerindeki güzelliğinden nasıl etkilendiklerini, ilk karşılaştıklarında üzerindeki pembe döpiyesin içinde ne kadar şık olduğunu, hep topuz olan saçlarının ona ne kadar yakıştığını bir kez daha anlattılar, sabah kahvelerini yudumlarken.

Ne İpecik Apartmanı'na yeni gelin gelmiş Ayhan, ne de ev sahibinin on, on beş yaşlarındaki kızları Tülün ve Tümay'dılar şu an. İpecik Apartmanı'nı bebek ağlamalarına, çocuk kahkahalarına boğan Tunca bir yetişkindi. Geride kalmış çok şey vardı gençlikleri ile birlikte. Tunca’nın çocukken yeşil olan gözleri bile değişmiş ela olmuştu.  İlk tanıştıklarında yanlarında olanların çoğu da artık yoktu hayatta.

Onlar hala dosttu. İpecik Apartmanı'nda ev sahibi, kiracı olarak başlayan tanışıklık, artık İpecik Apartmanı'nın eski sahiplerinin de, İpecik Apartmanı teras katı kiracısının da birer ev sahibi olduğu yepyeni bir apartmanda, yeni kuşaklarla sürdürülecekti bundan böyle. 

Saray Bosna'dan İstanbul’a göçen Hadziçler,  Üsküp'ten İzmir'e göçen Tatlıbeyler ve Prizren'den  Bilecik'e göçen Hüsmen Beyler'in yeni kuşakları Tunca ve Arda, ata topraklarında kalan ana nehirlerinden ayrılmış iki kol olarak bu topraklarda akacaklardı.

Bir işyerine dönüşmesiyle ailelerin çoktan uzaklaştığı İpecik Apartmanı ise, şehrin en yorgun ve yoğun köşesinde, kök salışların, dostlukların, kurulan yeni hayatların öykülerinin geçtiği, önünden geçenlerin sadece bir beton bina olarak gördükleri bir şahit olarak Ankara'nın ilk apartmanlarından olmanın gururuyla dayanabildiği kadar duracaktı başkentin orta yerinde olmaya.
Türkoloji Dergisi'nin Doç.Dr.Mehmet Sedit Yüksel'e adadığı sayısının ilk sayfası.

Kahveleri bitince Tunca'nın çocukluğunda Tülame diye çağırdığı sevgili ablaları Tülün ve Tümay kalkmak istedi.
-Müsaadenizle kalkalım biz Ayhan Ablacım, diye izin istedi Tülün.
-Ne güzel oturup, özlem gideriyorduk. Biraz daha kalsanız, diyerek razı olmadı gitmelerine Ayhan.
-İsterdik; ama kalkmamız gerek. Babamın mezarını ziyaret edeceğiz.

Ayhan, buğulanmış gözlerini saklamadı eski dostlarından. Hem sevinçten hem kederden ıslanmıştı gözleri. Hüsnü Bey Amcaları, o salmayı düşlediği kökleri, çok güvendiği şehirde kızları, torunları ve torunlarının çocuklarıyla sağlam bir şekilde salmıştı başkent Ankara’da. Hem bir mezarı hem de mezarının ziyaretçileri vardı ölümünün ardından. Hep istediği gibi.
(Hakkı saklıdır)
Acemi Demirci, 14.02.2011
 

Paylaş :

2 yorum:

  1. Acemidemircim oykunu okuyunca o kadar heyecanlandim ki,,,,sanki ailemin hayati,ama baska turlu,sonunda ayni,gozyaslarima hakim olamadim,cok soz yazmak isterdim,ama heyecanima ver,ellerine saklik kardesim,senin bu oykun butun kocmenlerin acili sirin hayati,,,

    YanıtlaSil
  2. Yuliacım, yayınlarken hep aklımdaydın. Böyle öyküler keşke olmasaydı; ama o kadar yakınımdakilerin öyküleri ki bunlar. Birbirinden habersiz, karlı ya da güneşli belki de yağmurlu iklimlerin insanları, dağların ovaların insanları; başka dağlarda, ovalarda yaşamak üzere yollara düşüyorlar.

    Başka böyle öyküler olmaması dileğimle.

    Çok sevgilerimle.

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci