29 Aralık 2012 Cumartesi

Kül Kedisi’nin camdan ayakkabısı


Masal deyince aklıma Kül Kedisi düşer.
Kül Kedisi denince de gece yarısını gösteren saat…
O saatin çaldığı gecenin tam on ikisi de gerçeklerle yüzleşmeyi çağrıştırır bana.

Öyle ülkesel, evrensel gerçekler değil. Dünyevi ya da uhrevi de değil. Kendi gerçekleri ile yüzleşemeyen, bu gerçeklerle nasıl başa çıkabilir ki?

En yalın, en yakın gerçeklerle yüzleşmenin sesidir benim için gece yarısı saat on ikide çalıp, peri değneği değmiş Kül Kedisi’nin o saltanat arabasını kabağa, arabacıyı da sıçana döndüren, on iki kez çınlayan saatin sesi. Hani Kül Kedisi’ne ayakkabısının tekini kaybettirmişti. Bizlere de pabucu ters giydirten sestir o. Kendi içimize bakma cesaretinin sesidir gecenin on ikisinin sesi.

Kül Kedisi, gerçeklerle saat on ikide yüzleşmişti. Herkesin bir kendi gerçekleriyle yüzleşme saati vardır. O saat, yüzleşenlerin saat on ikisidir.

Kendi gerçeğimiz dışında her gerçeğin çözümleyicisiyizdir her nedense. Aklımız her şeye yeter de bir hasıraltına süpürdüğümüz kendi kusurlarımızla, noksanlarımızla, olmayan yetilerimizle  başa çıkamaz. Kendimizde görmek istemediğimiz ne var ne yoksa, onlarla yüzleşmekten köşe bucak kaçarken akla gelebilecek her konuya ilaç olabileceğimizi düşünürüz; fikirler üretebiliriz o konularda hararetle. Hatta yazı bile yazanlar olur o konularda. Doğrusuna eğrisine bakmaksızın. Çalakalem! Cümleler kurulsun da varsın, edebiymiş değilmiş şöyle dursun; okunabilir mi değil mi, ne anlattığı anlaşılır mı yoksa buruşturulup bir kenara  mı atılıyor o bile  dert edilmeden.

Saat on ikiyi çaldığında kendimizi görürüz aynada. Neysek oyuzdur o aynada, tam o anda. Sihirli değnek değmemiş tüm balkabaklarımızla. Kusur adına ne var ne yoksa  örtmüş gecenin karanlığına sığınmaksızın, tüm kusurlarımızla ortada olan  salt kendimizle karşı karşıya kalırız.  Kendimizle yüzleşiriz saat gecenin on ikisinde, masaldaki gibi.

Saat on ikide Kül Kedisi gibi  gerçeklerle yüzleşildiği an; Pamuk Prenses'in uykusundan uyandığı andır.

Yüzleşmeler ağrılıdır. Yürek sızlatır. Doğurgandır da. Türlü türlü hisler doğuverir kısacık bir aynaya bakışın ardından. Kendini kandırma gibi. Ya da kıskançlık mesela.

Kendimizi kandırır mıyız, aynaların dediğinin aksini varsayarak? Kandırırız. Hem de hasından, dört dörtlüğünden kandırırız kendimizi. Çevremizi kandırır mıyız? Belki bir nebze. Kananlar olabilir. Ama çevremizdekilerin çoğu  kanmaz; sadece kanmış gibi yapar. Kanmış gibi yapanlar, kendine bir zararı olmadıkça kandırdım sananlara renk de vermez üstelik. Taş atıp da çamuru üstüne sıçratmaz. İdare edip giderler yani.

Kendini kandırmak, oyun oynamak gibi gelebilir; ama oyunlar sadece oyundur. Hiç gerçek olmazlar. Ve hep biterler. Kapanan bir son perdeleri vardır mutlaka.

Kendini kandırmak, bir insanın kendisine yapacağı  en büyük yanlıştır. Kandırmakla gerçekler değişmez ki. Kandırmakla kalırsın kendini. Bilirsin de üstelik nasıl bir kandırma ustası olduğunu. Aynaya bakamazsın. Bir yalancı görmeyi kimse sevmez çünkü tam karşısında. Hele o görülecek yalancı yüz, kendi yüzüyse insanın.

Diyelim ki kendin dahil herkesi kandırdın, olacak şey değil a, oldu sayalım haydi. Peki Allah’ı kandırmak mümkün mü? Yani sonuçta sadece kendini kandırıyor başkalarını kandırdığını sanan. Kendine ediyor ne ediyorsa.

Kendimizi kandırmaya ilk, öykündüğümüz olgular sonrası başlarız. Kime, neye öykünüyorsak en az onun  kadarızdır güya o alanda. Kesinkes öyle olduğunu sanırız. Kandırıktan tabii.

Yetenekler eşit dağıtılmamış. Hep iyiler var; daha iyiler var; en iyiler var.  İyi olmakla yetinmek varken en iyi olmayı düşleyip, vasat dahi olunamayınca saat on iki kere vurur. Yüzleşme vaktidir. Acı vakitlerdir yüzleşme vakitleri.
 
En iyinin, en iyi olduğunu bazen yarışlar bile söyleyemez; ancak Cahit Sıtkı’nın en iyilerden olduğunu bir yarış söylemese de olur. O söylüyor zaten her kelimede usulca; ama gök gürlemesi gibi.

Ne iyi ne en iyi ne de daha iyi olmak zorunda değiliz. İstedik diye de olamayız zaten. Olmaya çabalarsak da kötü bir müsvedde, komik bir taklit oluruz. Engel de olamayız bizden daha iyilere. Onlar gibi olmak istersek de kendimizi bizzat kendimiz küçük düşürürüz. Aklı başında hiçbir insanın düşmek istemeyeceği bir duruma düşeriz. Kim ister bu duruma düşmeyi? Akıllılar istemez; onu çok iyi biliyorum.

Öykünür dururken olmak istediklerimize, sırf istemekle öyle olunamayacağını kabullenemezsek zaten o öykündüğümüze benzeyemeyeceğimiz gibi asla kendimiz gibi de olmayız. Olsa olsa mutsuz oluruz. Çekemeyen oluruz. Oysa olgun başaklara hiç bakmayız. Olgunlaştıkça başlarını eğen başaklara. O çok ünlü deyişte söylendiği gibi.

Köyünde herkesten, her şeyden önce en ilk anılan biri,  koca şehirde adını kimselerin bilmediği biri oluverir. Bu gerçekle ilk yüzleşme elbette hiç hoş olmaz köyde adı ilk anılan için. Köyünde habersizce yaşadığı gün gibi apaçık bu gerçek, yalnızca şehirde vurulur yüzüne. O şehirde her köyün adının ilk anılanına rastlanır zira adım başı. Hep köydeki gibi adı herkesten önce anılacağını sananların yolu bir gün kalabalık bir kente düşmeye görsün. Saatin sesini orada duyarlar. Saat, on ikiyi vurmaktadır. On ikiyi vuran saat,  gerçekle yüzleşeni de tam on ikiden vurur.

Erdem, daha nice köyler ve daha nice adı ilk anılanlar olduğunu görüp kavrayabilme, sonunda da kabullenebilmededir. Kabullenme olgunluk; kabullenememe  iç kavgadır. Duyguların içte tepişmesidir. Önderi, kıskançlıktır bu duyguların.  

En zor şeydir bir insanın kendisini düşlediği yerde görememesi. Ama o yerde başka birileri görülebilir. O birileri işte öykünülen kişilerdir. Öykünülen kişilere hayranlık duyulur, olağandır; ama daha çok kızgınlık duyulur sanki. Kızgınlık, kıskançlığı getirir. Çekişmeyi getirir. Kızan için iç çatışmasını getirir. Tüm bunlar da çatışma halindeki kişi için sonunda iyi şeyler getirmezler elbette. Kendiyle barışık olmayı unuturlar. “Benim adım Hıdır, elimden gelen budur” desturuyla kavgaya girerler. Bu desturun bir kavgayı kaybettiği hiç görülmemiştir.

Kıskançlık, en ağır duygulardandır. Kıskançlığın en güzeli çocukça olanıdır. Eve yeni doğmuş bir kardeş gelir gelmez daha iki, iki buçuk yaşındayken birdenbire büyümüş de abi olmuş, abla olmuş bebeklere yakışır.

Yetişkinler için kıskançlık, binmek istedikleri trenlerin istasyondan kalktığını fark edip bir de içine yabancıların kurulduğunu görmektir.

Trendeki yabancıyı kabullenmek akıl işidir, olgunluk işidir. Pişme böyle olur. Hamlıktan pişmeye sonra olmaya giden rotadır bu. Rotanın şaşmaması için yetenek şarttır yani pusula gerektir öncelikle. Yoksa eğer bir yön gösteren  pusula elde, eller boş kalır.

Teşbihle anlatmaya başlamışken… Trenin yabancı yolcuyla hareketi, kıskançlığın alevlenmesidir. O, eve bir kardeş gelince altüst olan apansız abi, abla olmuş bebekvari kıskançlığın masumiyetinden çok uzaktır bu kıskançlık. Yetişkin kıskançlığı bebeklerinkine hiç benzemez. Bir de elde  pusula olmayınca, elden gelen yapılır bu kez treni durdurmak için.

Daha sonraki istasyonlara haber bile salınır. Yollar bile kestirtilebilir. Raylara kütükler döşetilebilir. Tek o trene binmesi istenmeyen yabancı binmesin de tren kalkmasa da olur. Zaten o trene binme yeteneği olmadığı için kendi de binemeyecektir  treni engelleyen, iyi bilir bunu.

Kül Kedisi’nin camdan ayakkabısının tek tek ayaklara denendiği saattir işte o saat. Ayakkabı tek bir ayağa uyacaktır. Her ayağa olmaz o ayakkabı.  Ayakkabının ayağa uymadığı saat, trene yabancının binmiş olduğunun görüldüğü saattir. Bu saat,  gerçeğin yüze çarpıldığı saattir.  Oysa ne güzel yaşanılıp gidilmekteydi şimdiye kadar –mış gibi yaparak. Kendini  kandırdığında herkesi de kandırdığını sanarak. Halbuki  artık –mış gibi yapanların,  mişli geçmiş zamanın hikayesi ile anlatıldıkları masalların yazıldığı vakittir, vakit. Yazılan yeni masalın gerçekleri haykırdığı ve -mış gibileri kustuğu andır.

Ağacın en tepesine konmak istenirken alt dallara tünemek ar gelir, zor gelir, ruha dar  gelir. Ama gerçek budur. Yüzleşmedeki en amansız gerçektir bu. Arabanın kabağa dönüştüğü andır. Sihirli değneklerin sadece masallarda olmasına hayıflanmaktır içten içe.

İnsanız ve her yönümüzle güçlü değiliz. Dört başı mamurluk Allah’a mahsustur.

Her öğrenilen, tecrübe edilerek yaşanıp görülmüş olan şey, davranışlarımıza yansımaz. Tecrübeler, hiç kazanılmamış gibi davranılabilir. Nefsin en derin girdaplarında boğulmalar yaşanır çalkantılı dalgalar arasında. Çırpına çırpına. Olması istenen şey, her şeye rağmen, gerçeklere rağmen olsun diye didine didine çırpınılır. Oysa girdaba düşen çırpındıkça batar.

Kül Kedisi’in cam terliği bugün de hala denenmektedir. Kimi ayaklara uymakta kimisini sıkarak can yakmaktadır. Hatta kanatır bile bazen ayakları. Ayakkabı bu, ne bol gelecek ne de dar. Ne dar gelen ne de bol gelen ayakkabı değil, ayağa göre ayakkabı giyileceğini bilmektir öğrenmişlik, olgunluk, hayatta yol kat etmişlik. Olgunluğun, olmaklığın göstergesidir  sadece bir “Eyvallah”. Demesi en zor tek sözcüklü cümledir aynı zamanda “Eyvallah”. Diyenle demeyen hiç benzemez bir birine.

“Roma’da ikinci adam olacağıma köyümde muhtar olurum” demiş Sezar.

Ama köyünde muhtar olmayı geçin, ihtiyar heyetinin son azası bile olamayacak olursa ne olur, onu dememiş. Deseymiş; belki hala Kül Kedisi’nin ayakkabısının ayağına olmayacağını bile bile kan revan içinde denemezdi onca nefsine yenilmiş hırslı  insan.
(Hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci), 27.12.2012
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci