4 Aralık 2012 Salı

Su kuşları



Televizyon izlemek genellikle dizi izlemek olarak algılansa da benim için haberler ve belgesel seyretmek ile eş anlamdır.

Neden mi?

Birkaç yıl önce Ankara’nın en büyük alışveriş merkezlerinden birindeydik.  Filmlerin sergilendiği raflarda   Amistad adlı filmi arıyorduk. Bulduk da.  İzlediğim kuşkusuz en güzel film olan bu filmi aldıktan sonra kocaman çelik selelerde ucuza satılan filmleri karıştırmaya başladık. Seledeki korku, gerilim, gençlik, polisiye, bilim kurgu türlerinde pek bilinmeyen epeyce filmi inceledik.

Nasıl olduysa gözüm çocuklar için hazırlanmış çizgi film ve çocuklar için belgesellerin satıldığı yan seleye kaydı. Bu belgesellerin bir kısmını izlemiştim zaten televizyondan. Bir çiftlikte bir çocuğun bir günü gibi. Güya çocuklar için hazırlanmış olsalar da bir yetişkin olarak  benim tam aradığım içerikteki yapımlardı seledeki filmler.

Henüz sekiz yaşında var ya da yok küçük bir çocuğun gözü de kendisi için hazırlanmış yapımlara değil de benim de önünde durduğum yetişkinler için yapılmış filmlerle dolu seleye iyiden iyiye kaymıştı.

Çocuklar için yapımlarla dolu seledeki belgesellerden birine uzanıp aldım. Tam o anda önünde durduğum yetişkinler selesine uzanan küçük bir el gördüm. Yanımdaki çocuk, yetişkinler selesinden bir korku filmi almıştı. Ben, çocuğun elindeki korku filmine belki korku ile; ama kesinlikle hayretle bakarken annesi de filmi gördü ve bu filmin o yaştaki çocuklar için olmadığını anlatmaya, filmi almamak için çocuğu ikna etmeye çalıştı. Bu arada benim elimdeki çocuk belgeselini gördü. Bir de kendi çocuğunun elindeki korku filmine bakınca utandı. Gülerek durumu yumuşatmaya çalıştım. Tekrar çocuğuna dönüp korku filminin kapağındaki ürkütücü resmi gösterip çocuğunun o filmi almaması gerektiğini tekrar anlatmaya koyuldu. Annesinin onca dil dökmesine karşın çocuk ikna olmadı. Annesi ısrar edince de  tepinmeye başladı. Daha en fazla sekiz yaşındaki çocuk, yetişkinler için ayrılmış seleden seçtiği korku filmini bağıra çağıra, tepine tepine aldırttı böylece.

Eşim, elimde sıkı sıkı tuttuğum çocuklar için hazırlanmış belgeseli almak isteyip istemediğimden  emin olup olmadığımı soruyor,  filmin çocuklar için hazırlanmış bir yapım olduğunu tekrar tekrar söylüyordu. Çocuklar için hazırlanmış olsa da doğayı ve bir çiftliği anlatan o belgeseli almakta ısrar ettim. Hemen yanımda duran sekizinde belki var belki yok çocuk, yetişkinler selesinden korku filmi ile, ben de çocuk selesinden seçtiğim çocuk belgeseli ile selelerin başından yüzlerimiz gülerek kasaya doğru ayrıldık.

Eve varır varmaz ilk işim çocuk belgeselini izlemek oldu. Harika bir belgeseldi. Her ne kadar çocuklar için hazırlanmış olsa da her yetişkinin zevkle izleyeceği güzellikteydi. Yaz tatilini geçirmek için amcasının çiftliğine giden bir çocuğun çiftlik günleri, çiftlik sahibi karı kocanın gün boyunca yaptığı işler,  çiftlik hayatı anlatılıyordu.  Çiftliği ziyaret eden çocuğun yakındaki ormanda yaptığı gezileri, yosun tutmuş kayalara tırmanışını, mantar toplayışını  seyreden her çocuk mutlaka doğayı severdi.  Amcasının çiftliğindeki çocuğun, çiftlik civarındaki kırda bayırda, ormandaki gezilerinde rastladığı sincaplar, çiçekler, hayvanlar, üstünü başı ıslatarak geçtiği ince dere, kıyısında oturduğu göl izlenmeye doyulamıyordu.  Çiftlikte misafir olan çocuk, sabahları horozun ötüşüyle uyandıktan sonra tavuklara yem veriyor, keçilerden süt sağılmasına yardım ediyordu.


Tüm bunları izlerken belgeseli aldığıma çok sevindim. Hala arada bir bilgisayarda izlerim, doğayı özledikçe. Ya da epeydir bir belgesel izleyemediysem rast gelip de televizyonda.

Belgeseller apayrı dünyaların içine sokarlar bizi. Afrika’da sürü halinde yaşayan zebraları, antilopları, ceylanları, filleri, porsukları, yırtıcıları, su kuşlarını gösterirler.

Aslan, sürüngen, timsah, çakal gibi avlanarak hayatta kalan yırtıcılar,  belgeselin bir yerinde mutlaka keskin dişlerini o güzel gözlü ceylanların alalı uzun boyunlarına geçirirler.  Antilopların, geyiklerin boyunlarının kan içinde kalmış halde sürüklene sürüklene parçalanmaya götürülüşlerini seyretmeye tahammül edemediğimden, izlediğim belgesellerin büyük çoğunluğunu su kuşlarına ait çekimler  oluşturur.

Su kuşları, sulak alanlarda, sazlı göllerin kenarlarında yaşıyor ya da göç mevsimlerinde buralarda konaklıyorlar. Besinlerini sulak alanlardan sağlıyorlar. Kurbağalar, balıklar onlar için büyük bir ziyafet.

Yolculuklarda gözüm göklerdedir hep. Çevresi siyah sürmeli beyaz kanatlarını olanca görkemiyle gererek açan leylekleri süzülürken gördüğümde anlarım ki bir nehrin, ırmağın yakınlarındayız. Eğer leylekler konmuşlarsa, sulak alan hemen oralarda olmalıdır. Leylekler su kuşu olmasalar da su kenarlarında konaklar, oralardan beslenirler. Yuvalarından ayrıdırlar o sıralarda. Zira leylekler yuvalarını yükseklere yaparlar; bacalara, direklere bazen de ağaçlara.

Su kuşları capcanlı renkli ve çok hareketli olurlar. Parlak, göz alan renkte tüylerle süslenmiş olduklarını bilircesine salınırlar. Suya batıp çıkarken görmek mümkündür onları her an. Esintiyle hangi yöne eğilmişlerse o yöne yatık duran sazların, kamışların arasında dolanıp dururlar. Çoğunlukla yalnız da değillerdir. Güneşlenen su kaplumbağaları onlara arkadaş olur.

Su kuşlarının kimisi irice kimisi küçük kuşlar olsalar da hepsi de ince ve uzun bacaklı olurlar. Su kenarında dolanır, avlanmak için fırsat kollarlar. Başlarını suya bir sokar bir çıkarırken arada bir de çevreyi kolaçan ederek güvende olup olmadıklarını yetiklerler yani kontrol ederler.

Kenarındaki ağaçların yeşiline boyanmış durgun göl sularında nazlı nazlı süzülerek yüzüşleri  tablo gibidir. Su kuşlarının yuvaları, sazların içidir. Sazların arasından yavrularının seslerini duyabilirsiniz Sudan fışkıran onca sazın içine daldıkları an görünmeleri imkansız olur. Sesleri duyulsa da.

Angutlar, sazlıklarda yaşayan bir ördek türüdür. Her ne kadar angut adı saflıkla eşanlamlı olagelmiş olsa da bu, ötüşlerinin taklidi yapıldığında çağrıldıkları yere gelip, kolayca avlanmalarındandır. Bir de yere inerken mesafeyi ayarlayamaz, paldır küldür, düşe yuvarlana yere konarlarmış angutlar. Hem de her defasında. Çok özel kuşlardır angutlar kim ne derse desin. Kızıla çalan tonlarda ve krem  renkli tüylüleri gösterişlidir. Tepelikleri, bir taç gibi durur başlarında.  Çok güzel görüntülüdürler. Tek eşlidirler.

Su kuşlarından kuğular için yüzerkenki zarafetinin sudan çıkınca yittiği söylenir. Perdeli koca ayakları ile paytak paytak yürüyen kuğular, elbette, sakin suda usulca bembeyaz akıp giden kuğunun görüntüsünü vermez.  Kuğular da tek eşlidir.

Slovenya beni en çok etkileyen ülke oldu gezdiğim onca ülke arasında. Bled Gölü’ne hayran kalmıştım. “Cennet böyle bir yer olmalı” diye düşünmüştüm. Bled Gölü kenarında yürürken, kuğuların size  aldırmadan  göl kenarındaki çimlerin üzerinde  güneşlenmesi, ördeklerin telaşsızca yürüyerek yanınızdan geçip az ileride suya dalması, çimlerin üzerinde tembel tembel dinlenen bir kuğunun sıkılarak havalanıp, göl üzerinden alçaktan uçmasını izlemeye doyamamıştım.

Orada sabah saat dörtte göl kenarında hiçbir şeyden çekinmeden yürüyüş yapabilen insanlar ile kuşlar barışıktı. O göl kıyısındaki kuşların hiçbiri hiçbir zaman eminim sapan görmemiş, saçmadan ölen bir başka kuşa gözyaşı dökmemişti. Kuğular, ördekler insanlardan korkmuyordu; çünkü insanlar onlara hiç zarar vermiyordu. Aynı  Alp Dağları eteklerinde, göl kenarındaki  otelin penceresini açıp, sabah havasını almak istediğinizde karşıdaki onca ulu doğu ladininin her bir dalındaki  sayısız rengarenk bülbülün hep bir ağızdan ötüşüyle size günaydın derken korkmadıkları gibi.

Bartın’a gittiğimizde deniz kenarında kuğuları görünce alışılmadık bu görüntü karşısında çok sevinmiştik. Göç eden kuğular uğrarmış o kıyılara. Denizi narin, beyaz, nazlı biblolar gibi süsleyen o zarif ve kibirli kuşların hep orada kalmasını istemiştik.

Ankara yakınlarında bir kuş cenneti var. Nallıhan’da. Şimdilerde suyu azalmış, kirlenmiş ve ilgi beklemekte olan bir kuş cenneti. Bir gezi dönüşü orada durmuş ve dürbün ile kuşları izlemiştik. Nallıhan kuş cennetinin kuşları, gölde kalmış ağaçların dallarından batmaya yakın güneşin son ışıklarıyla gölgelenmiş suları gözlerken bizim de onları gözlememiz unutulacak gibi değildi. Dürbünün yakaladığı her kuş görüntüsü önce bir çığlık ile ifade ediliyordu; ancak bu çığlıklar kuşları ürküttüğü için sevinci sessizce yaşamayı çok kısa bir sürede öğrenmiştik.

Ankara bir deniz kenti değildir; ancak Ankara’nın da martıları vardır.

Şehre balık getiren kamyonlardaki balıklara dadanmışken  hiç farkında olmadan Ankara’ya kadar yolculuk yapmış olan martılar, Ankara’da beslenecek bir deniz bulamayınca çöplük olarak kullanılan geniş alanlarda yaşamaya başlamışlar.

Yine de Gölbaşı ve Eymir Gölleri’nde karabatak ve angut dahil  renkleri, kuyrukları, başları farklı farklı ördekler görmek mümkündür. Bu ördeklerin doğal yaşam alanları değildir oralar. Ankaralılar’a görsel şenlik olması ve doğanın bu sesinin, renginin gözlere şölen sunması için beslenmektedirler. Ancak gerçek bir güzellik katmaktalar göl kenarlarına. “Onlarsız bir göl olmazdı zaten” dedirtmektedirler.

Kazlar apayrı güzelliktedir. Nicedir ki kaz görmüyorum göllerde. Eskiden köyümüz şimdilerde Çeşme’nin mahallesi olan Çiftlikköy’ün ortasından denize dökülen çayda yüzerken   beyaz gül yapraklarını andıran kazları dışında.  

Deniz kenarındaki pidecilere pide yemek kadar kazları seyretmeye de giderdik eskiden. Sayıları onca sene içinde bir türlü artmadı kazların. Yalpalayarak arkalarından koşan  yavru kazlar  göremedik hiç. Kazlar, hep yüzdükleri çayın suyu azalıp kirlenince zora düştü. Artık bir kordon görüntüsündeki Çiftlikköy sahilindeki trafik yüzünden de deniz kenarında salınamaz oldular. En son gördüğümde su bulamayan kazlar, deterjanla yıkanmış arabaların atık sularını içerek serinliyorlardı.

Türkiye kuşların göç yolu üzerinde. Bildiğim kadarı ile mesela İstanbul’da kuş göç tarihlerinde kuşları izlemek için gruplar oluşuyor, kuşların göçüşlerinin seyrine gidiliyor. Yine bazı üniversitelerin kuş gözlemi yapmak için sosyal etkinlikleri var.

Gökyüzünde göç güzelliği; dallarda, ağaçlarda renk ve ses güzelliği; sazların suskunluğunda nazlı bir süzülüş; çalının, gülün, çiçeğin ayrılmazı  olan kuşlar, dünyayı şenlendiren, dünyaya şarkılar söyleyen en nadide  yaratıklardır.

Sadece gökyüzü değildir  kuşlar olmadan olmaz; göller, sazlıklar, akarsu kıyıları  da öyledir.
(Hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 2009
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci