31 Ocak 2013 Perşembe

Cam buğulu köşeler




Bir köşesi olmalı insanın. Şöyle gazetelerdeki cafcaflı köşelerden bahsetmiyorum. Kendi halinde bir koltuğa gömülenebilecek, dingin bir köşeden bahsediyorum. Saklı da gizli de olsa olur; alenen apaçıkta da. Ama insanın sıfatı, benliği sinmeli her yerine o köşenin.

Hani kendi kendine kaldığında olunacak bir köşe. Sen bile bilmezsin onu ya, kendinle kaldığını; ama insan kalır bazen  kendi kendine. Bir kendi bir de aklındakilerle.

O dem belki sağanak yağmurların düştüğü anlara rastlar, belki tan vaktinde güneşin kızıl kozasını dev bir tırtıl gibi yırtarak doğma vaktinde çıkagelir; ya da kırlangıçların varyetesine denk düşer. 


Diyelim ki yağmur düşerken olsun o an. Damlaların çarptıkları camda dağılıp yok olmak üzere inleyen notalar gibi düştüğü bir ikindi vakti olsun. Camın buğusuyla buğulanmış olsun taze yaprak yeşilinin ıtırına karışmış toprak kokulu dışarılar. Cam kenarında koltuğunda oturan, “Yuvam”, “Fakirhanem”, Kümesim”, “Evim” diyenlerin her birinin o an başlarının üstünde çatı  olmasından memnun kaldığı an olsun.

Kendi kendine kalmak sık gelmiyor başa. Önce evde olunacak bu an için. Sonra vakitlerden sabahın erkeni ya da öğlenin geci olacak. Yahut gün batmış, karanlık tam inmemiş olacak. Bazen de en ufak bir tıkırtının duyulduğu alacakaranlıkta kalınır kendi kendine. Belki adım sesleri o el ayak çekilen anlarda daha iyi duyulduğundan çıkagelir kendi kendine kalmışlık, uyku yerine.

Ben en çok şehre yüzlercesini getirirken onlarcasını da götüren otobüs uğultuları uzaklardan kulağa çalarken çatılarda gezinen güvercinlerin kanat seslerinin duyulduğu anı beklerim. Öğleden sonra sularını.

Bir uğultuya dönüşmüş hayatın sesi, camların dışından içerilere yetişebildiğince yetişirken camların berisinde tülü açıp bir seyirci edasıyla şöyle bir bakınmak bana çok şeyler hissettirir. Koca dünyadaki sayısı bilinmedik onca  kapının berisinde, sayısı tutulamadık onca insandan biri olmak dışında, nidalar ata ata akıp giden  hayatın tutulamayacağını da anlatır. Vızır vızır geçen arabalar, ışık hızıyla geçen zaman; hepsi de varacağı durağa doğru akar. Yani, hayat döküleceği bir deniz olmasa da akan bir nehirdir her an.


Dışarıda durmamacasına akan hayata kısa bir göz atmaya izin veren yarı aralık tülü kapatırken köşedeki koltuk ilişir gözüme. Davet eder gibidir bomboş hali, yalnız kalmışlığı. Dışarıdaki hızlı akışın dinmeyen sesi kulağa ninni gibi gelirken, elde kalın bir kitapla tek başına evde olunan o an, içe işleyecek içli bir öyküde iç gezmelerine çıkmayı tetikler.  

Köşem de  köşedir hani, eni konu. Salonun girintili üç köşeli ucudur. Köşemin bir yanı koca metropolün kat sayısı birkaç düzineyi bulan bloklarına bakar. Bir yanı da ilk gören için sürpriz bir görüntü sunar perdeler açılınca. Ağaçlı bir tepe. Ormana bakar yani öte yanı. Hep havaya kalkmış yaramaz çocukların kollarına benzettiğim genç çam fidanlarının yukarıya doğru uzanan yemyeşil ibreli dallarıyla dolu tepelere dönüktür öbür yüzü. Keklik seslerinden senfoniler duyulur zamanlı zamansız. Üstüne atmacanın konup güneşlendiği direklerden epeycesini görür.


Herkes istemez bu manzarayı. Herkes bir tepeye komşu olmak istemez kolay kolay. Onca AVM’ye komşu olmak varken. O yüzden tam karşımızdaki  daireye bakan alıcıların bir kısmı çok sakin buldu etrafı, sıkıcı geldi onlara çevre, tepeler. Sakin ve sessiz buldular civarı. Arkalarını dönüp gittiler ağaçlara, kuş seslerine. Yolun karşısındaki iç içe blokların aralarında dolandılar. Onlar sakinlikten köşe bucak kaçarken biz de tam istediğimiz gibi sakin ve kuş sesli bir köşe bulduğumuza çok sevinmiştik. İnsanlar ayrı ayrı. Farklı kokan, farklı renkte çiçekler gibi.



Arka tepeler, güneşin perdesidir; saklarlar erkenden  güneşi. Güneş, tepelerin ardında kaybolur daha batmasına en az iki saat varken. Yazın bir hediyedir bu. Gölge, erkenden iner.

Bloklara bakarken alabildiğine kıyıcı ve gürültülü bir hayata pencere açan; ama tepelere bakarken bir avuç ağaç ve üzerindeki kuşlarla nasıl da gözleri şenlendiren köşem, sessizdir, sakindir.  Kendi halinde bir köşedir. Kolayca fark bile edilemez ilk bakışta. Perdeler kapalıyken ne tepeden haberdar olur insan ne tepenin koynundakilerden. Kekliklerden, kuyrukkakandan, atmacadan. Tarla farelerinin, köstebeklerin kabartıp, minik tepecikler oluşturduğu yamacına güvercinler konar. Sürü halinde. Bol otların arasında kalabalık şölenler kurarlar. Saksağanlar dirlik verirse elbette. Saksağanlar atmacaya bile dünyayı dar eder. Tepedeki her dala, her yosunlu  taşın üstüne konmuşlukları vardır.

İlişiveririm köşemdeki koltuğa böyle bir anı yakalamışsam. Bir ufacık deri koltuğa. Öyle pahalısından değil. Başka pek çok koltuk fiyatından hayli ucuz bile belki fiyatı. Her yanı deri de değil üstelik. Küçük, kolçakları ahşap, sadece arkası ve oturma yeri  deri kaplı.

Köşemde okurum kitaplarımı. Dualarımı. Telefonla orada konuşurum.

Köşeler her zaman evin bir köşesinde olmaz. Gizli köşeler vardır hep romanlarda, dizilerde. Kimi çatı katında, kimi metruk bir evde. Kimi bir nehrin asi kavislerle döne döne aktığı bir ovaya bakan esintili bir dağ başında, bir ağacın altında. Gizli köşeler, kimselerin bilmesinin istenmediği, kendinden bile gizlenmişlerin günyüzü gördüğü köşelerdir.

Tavan araları, gizli köşelerdir hep. Hep ürkütücü; ama bir o kadar da çekicidir. Yaşanmış hatıraların deposudur. Parmak kalınlığında tozların altında pırıldayan kim bilir hangi unutulmayacak anıların istiflendiği; hangi mutlu mutsuz, unutulmuş, unutulmayacak günlerin arşividir. Gün ışığından uzakta, sessizce dinlenmekte olan bu anıları bazen, usulca, çıt çıkarmadan merdivenleri tırmanan bir acılı kadın ziyaret eder. Bir ihtiyar orada çocukluk, gençlik, anılarıyla; çoktan kaybettiği eşi ve onca yakınının hatırasıyla baş başa kalır. Bir çocuk, saklambaç oynarken korksa da gizlenir o herkesin hayatının fotoğraflarla, eski eşyalar arasında depolandığı, bir gün kendisinin de anılarını saklayacağı o örümcek ağlı, tozlu, kapısı sık açılmadık karanlık, havasız tavan arasında.

Artık çatı katları kalmadı pek, romanlar da olmasa. Bir de yazlıklar. Hepten unutulacak o gizemli, ayak basmaz odalar. Yazlıkların çatı katları, gizli köşe olmaktan çok, sıcağın yakıp kavurduğu, misafirin çokluğunda ev sahibinin imdadına yetişen,  ağırlamaya yardımcı odalar oldu.

Bir köşem daha var. O bu kadar kuytuda da değil üstelik. Apaçıkta. Ankara’dan da hayli uzakta.

Yasemin kokuları altında kitap okumak, tam anlamıyla kitap okumaktır. Hanımeli kokusunda okumak da öyle. Burnunuzda bir burcu koku,  az ötede ürkek bakışlarıyla, gözünüz kitapta mı, onda mı tedirginliğiyle atılan bir ekmek parçasını gagalayan mavimsi kanatlı dağ bülbülün Arnavut biberi tarhları arasında sıçradığı on kulaçlık küçücük bir bahçenin içindeki o köşede  kitap okumanın tadını bana hiçbir lüks veremez.

Hafiften esen imbatın burcu kokusunu köşe bucak yaydığı yasemin dalları altında, fıstık çamındaki kumru yuvasından yükselen yavruların cıvıltısından bir serenadı dinleyerek kitap okumak, ruhen dinlenmektir. Kuş cıvıltıları arasında,  minicik, koyu grimsi mavi kanatlı  dağ bülbüllerinin küçücük yürekleri korkuyla çarpa çarpa bir parça ekmek için yanınıza yanınıza ürkek sekişleri; kara tavukların gürültüyle öterek taş duvarda aceleyle koşarcasına yürüyüp,  asmanın altına girip, tane bırakmamacasına üzüm yiyişleri sırasında size yönelen  kuş gözlerinden kaçamak bakışlar içinde kitap okunan bir kuytu köşe. Sapsade, bir yasemin altı, birkaç kuştan ibaret bir köşe. O köşede senede iki hafta ancak otursam da daha ilk dakikasında ruhum yasemin, hanımeli kokuyor.  

Köşelere çekilindiğinde, kendi kendine kalınır. Köşesine çekilmek  ise bambaşka bir çekiliştir. El etek çekmektir dünyadan, tat alınan her şeyden.  Belki biraz küsmektir ona buna. İçe dönmektir. Sessiz kalmak, sesi çıkmamaktır. Halinin hatırının sorulmasını gizliden gizliye isterken bunu söyleyecek mecali kalmamaktır köşeye çekilmek.

Köşelerle köşe kapmaca oynamak da gelebilir başa. Her köşede konaklaya konaklaya geçirilen yaşamlar vardır. Hayat yollarda geçer. Sadece denizcilerin hayatı uzaklarda geçmiyor artık. Meslekler farklılaşıp uğraşlar çoğaldığından beri haftada bir iki ülkeye gidilir bile olundu.  Bu gidiş gelişler külfet oldu geziden ziyade. Bolca havaalanı manzaralı seyahatler haline geldi. Otel penceresinden ne görülürse bir de havaalanına gidilip gelinirken ne görülmüşse o kadardır  görülenler bu dar zamanlı gidiş gelişlerde. O köşe senin bu köşe benim bir hayattır bu. Yorar. Usandırır. Ve bir köşesi olsun isterler o insanlar hep. Evinde bir yerlerde. Şöyle ayaklarını uzatıp, rahatça televizyon izleyeceği, kitap okuyacağı, kafa dinleyeceği bir köşe ister otel köşelerinde iğreti yaşarlarken. “Evim” deyince akla ilk gelen köşe isterler. Her akşam oturduğu bir koltukta, üzerinde soda şişesi, her türlü kumandasının olduğu sehpanın hemen  ayağı dibinde olduğu bir köşededir aklı dünyanın hangi köşesinde olursa olsun.

Köşeler bucaklanırsa, kaçmayı anlatır. Kaçan, köşe bucak kaçar; kovalayan da köşe bucak arar.

Beklenmeyen olaylar, epeydir yitirilmiş şeyler, bir köşeden çıkagelir. O köşeler sevinçle anılır.

Köşeler sıcaklıklarını, varlıklarıyla nasıl bir huzur kaynağı olduklarını camlara yağmur vururken buğulu bir anlatımla gösterir.  Cam buğusu, dışarıdaki kargaşayı sise boyayıp, örterken içerideki sıcak nefesin  buharı olduğunu haykırır. Köşelerin sıcak kucaklayışı, buğu buğu camlardadır.

Köşe olmak, köşeyi dönmek de var. Bazıları bunları becerir.

Köşemde okurken, yazarken keyiften dört köşe olmak, sırf bana ait, bende geçerli, benim köşe olmak tanımımdır.
(Her türlü hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 20.10.2012, 07:37

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci