28 Şubat 2013 Perşembe

Dut yapraklarına piyano sesi değdiğinde



Yeni taşınmıştı Mehlika buralara. Alt katları tümden iş yerine dönüşmüş cadde üstündeki apartmanlardan birinin ikinci katındaki kiralık daireyi tutmuş; tabelasını da çoktan asmıştı.

Mali müşavirdi Mehlika. Hayli tutunmuştu esnaf arasında, işleri iyiydi. İki yardımcısı, çayını yemeğini yapan, ortalığı düzene sokan bir de orta yaşı geçkince bir kadın çalışanıyla geçerdi işyerinde her günü. Otuzların sonlarındaki Mehlika’nın sanki saklamaya, örtmeye çalıştığı bir güzelliği vardı. Boylu poslu kemikli; ama ince yapısıyla hemen fark ediliyordu. Saçları iri dalgalı ve koyucaydı. Düzgün ve irice burnu, kara gözleri yüzüne anlam katıyordu. Kirpiklerinin gölgesindeki gözlerinde ince bir sızı uyukluyordu. O yüzden kaçamak bakışlarla bakıyordu yeni komşularına. Hüzünlü bakışlarının nedenini bir soran çıksın istemiyordu.  

Mehlika, dışarı işlerini kendi hallederdi. Aslında ansızın beynine saplanırcasına giren düşüncelerden kaçmak isterdi apar topar her kendini dışarı atışında. Apartmana giriş çıkışlarda, merdivende karşılaştığı komşularını tanımaya başlamıştı yavaş yavaş. Gördükleriyle selamlaşıyor, bir iki laf bile ediyordu.


Biten kahvenin yerine yenisini almak için çıkmıştı bu kez Mehlika. Hava, yazın yakın olduğunu müjdeler gibiydi. Üç apartman ötedeki bakkaldan bir kutu şeker ve kahve almış, dönüyordu. Tam apartman bahçe kapısından giriyordu ki arkasında hışırtılar duydu. Dönüp baktı. Elindeki poşetlerle zorlukla yürüyen, hala çok güzel, yaşlı bir hanım nefes nefese kalmış gözüküyordu. Dizlerini çekemediği, güçlükle yürüdüğü belliydi.

Mehlika, daha önce hiç görmediği yaşlı komşusuna gülümseyerek selam verdi. “Müsaade edin size yardım edeyim. Poşetlerinizi ben taşıyayım” demişti ki komşu çocuklar oynadıkları topu bırakıp çok sevdikleri yaşlı teyzelerinin yanına koştular. Çocuklar poşetleri yaşlı teyzelerinin elinden alırken  Mehlika, hızlı hızlı önden yürüyüp ikinci kattaki işyerine çıktı. Çok geçmeden ofis mis gibi kahve kokusuna büründüğünde Mehlika derin düşüncelere dalmıştı.  Aklı seneler öncesine gitti yine. Henüz yirmi dört yaşında olduğu günlere.

*****

İp gibi uzayıp gidiyordu yol. Dümdüz. Çok ilerlerde yolun iki yanı birleşmiş gibi görünüyordu. Hayli erken çıkmışlardı tatil yoluna. Yolculuk için özene bezene azıklar hazırladığından Mehlika geç yatmıştı. Börek yapmıştı. Köfte de hazırlamıştı öğle vakti ekmek arasına koyup yerler diye. Salatalık, domates, biber yıkamıştı. Çay, kahve yapıp termosa koymuştu. Suları bir iki gün önceden soğutmuştu buzdolabında. Gün ağardıktan az sonra yoldaydılar. Bagajı daha geceden yüklemişlerdi.

Mehlika, kocası ve altı aylık bebekleri, ağzına kadar dolu yiyecek sepetleri, çay, kahve ve buz dolu termosları ile evden çıktılar. Mehlika arka koltuktaydı  bebeğiyle.

Birkaç saat sonra yol üstündeki ağaçlık bir yerde mola verdiler. Hala serindi hava. Üstlerine bir şeyler aldılar Temmuz ayının sonu demeden. Yaz da olsa sabahın bu saatlerinde hava üşütüyordu. Mehlika’nın patatesli ve ıspanaklı peynirli börekleriyle adamakıllı kahvaltılarını yaptılar. Bebeğini de doyurdu bu arada Mehlika. Tekrar yola koyulduklarında bebek huysuzlanmıştı. Ağlamaya başladı. Mehlika ne yaptıysa susturamadı küçük oğlanı.

Mehlika, kocasından bebeğinin sevdiği müziği çalmasını istedi. Altı aylık oğlu pek seviyordu bazı müzikleri. Onları duyar duymaz susar, yerinde hoplayıp kaykılmaya başlar, neşeyle gülerdi. Kocası eğilip torpido gözünü açıp, yolda dinlemek üzere oraya tıktığı kasetleri karıştırmaya başladı.  Bir türlü bulamıyordu küçük oğlunun sevdiği müziği. Biraz daha eğildi torpido gözünün arkasına kaçtığını düşündüğü kasede erişebilmek için



Mehlika bundan sonra sadece büyük bir gürültü hatırlıyordu. Acı bir ses. Bir çarpma sesi. Madeni gıcırtılı, çeliğin eğilip bükülme anlarındaki ses gibi  Sonrasını hiç hatırlamıyordu.

Mehlika hastanede gözünü açar açmaz önce bebeğini sonra da kocasını sordu. “İkisinin de iyi” olduklarını söylediler. Bebek  de kocası da gözlem altındaydı.

Mehlika kırıkları kaynayıp, yürüyene kadar kocası ve oğlunu göremedi üç ay boyunca. Üç ay sonra sessizce kalktı yatağından, hastanenin koridorunda gezinmeye başladı. Kocasını ve bebeğini arıyordu oda oda. Onlara özlemle sarılacaktı. Kendi katında yoktular. Hemşireler onu öyle dolaşır görünce yerine götürdüler zorla. Mehlika “Artık yürüyebildiğini, kocası ve çocuğunu görmek istediğini” söyledi. İzin vermediler. Ağladı, izin vermediler. Bağırıp çağırdı. Yine izin vermediler. Kendini kaybetti, ne yaptığını bilmez halde her yere, her şeye saldırdı kocası ve bebeğini görebilmek için. Onu  tanımadığı bir doktorun yanına götürdüler.

O doktor psikiyatr idi. Mehlika’ya kocasının kaza anında, bebeğinin de camdan fırlayarak öldüğünü söylediğinde Mehlika yaşadığına sevinemedi. Gözleri karardı. Dili tutuldu. Sadece sendeledi. Yanındaki hemşireler kollarından tutmasa düşecekti.

Mehlika taburcu olduktan sonra üç beş yıl kendine gelemedi. Kendini suçluyordu. İş yerine hiç uğramadı. Her gün kocası ve bebeğinin mezarındaydı. Deli divane olmuştu.

*****

Kopkoyu kahve telvesine bakarken telveden de koyu, kara düşüncelerle içi sıkılıp yüzü buruştuğu sırada  kulağına bir müzik geldi Mehlika’nın. Sakin, yumuşak, okşar gibi bir müzik duydu. Piyano ile çalınan bir ezgiydi bu. Piyano sesiyle gözlerini kahveden kaldırdı. Yerinden kalkıp, pencereye doğru ilerledi. Apartman bahçesindeki Ayaş’tan gelme dut ağacının koyu yeşil iri yaprakları arasındaki serçeler, Mehlika’yı görünce cikleyerek uçuştu. Kuş sesi ve apartmandan bir yerlerden gelen piyano sesi onu kasvetli düşüncelerinden uzaklaştırdı. Mehlika, parlak dut yapraklarına bakarak dinledi duvarların ötesinden gelen piyano sesini.

Piyanonun sesi, aklını dağıttı, ruhunda esmeye başladı. Öyle ki Mehlika, dinlediği piyanoyu düşünmeye koyuldu Belli ki eskiydi. Eski piyanoların hikayeleri de olurdu mutlak. Muhtemelen ahşabı nakışlı, işli,  siyah bir piyanoydu. Avusturya’dan gelmiş olabilirdi. Hatta Avusturya’dan gelen piyanoların prenslere ait olanları  olduğunu da duymuştu.  Kim bilir kimler çalmıştı bu eski piyanoyu bugüne dek. Hangi zarif parmaklar gezinmişti tuşlarında? Valsler edilmişti belki buralara gelmeden önce görkemli salonlarda bu piyanodan çalınan Vivaldi parçaları eşliğinde. Belki narin bir genç kız aşkından verem olup öldüğü gence duygularını bu tuşlara basarak anlatmaya çalışmıştı. Belki fakir bir piyano öğretmeni zengin ve soylu bir ailenin kızına ders verirken ona aşık olmuş; ama hiçbir zaman aşkını söyleyememişti.  Hatta sevdiği kızın düğününde bu piyanoda düğün bestesini çalmıştı belki. Belki senelerce bir köşede atılı kalmıştı bu piyano yaşlı sahibinin ölümünün ardından. Sonra bir eskiciye satılmış, tozlar altında kalmıştı yeni sahibini beklerken. Bir gün çıkagelen biri bu eski piyanoyu görüp, tozların altındaki siyah gövdesine işlenmiş nakışlara vurulmuştu. Hemen alıp evine getirmiş ve şöminenin karşısına koymuştu. Akşamları çalar söylerlerdi bu piyanoda. Ya da sonradan görmenin teki sırf ”Evimde piyano” var demek için piyanoyu almış ve kızına bir de hoca tutmuştu piyano çalmayı öğrenmesi için. Ama kız ne nota öğrenebilmiş ne de piyanoda en basit parçayı çalabilmişti. Öylece kalakalmıştı şöminenin karşısında. Sonradan görme kadının kocası ara sıra piyanonun ahşaplarının şöminede ne güzel yanacağını söyleyince sanki piyanodan kendiliğinden içli bir sızlanma sesi çıkar olmuştu.




Piyanonun öyküsünü düşünürken piyanodan taşan müzik bir coşkulu bir hüzünlü parçalarla devam ediyordu. Piyanoyu çalan doyamıyordu çalmaya. Mehlika da çalan hiç yorulmasın, o müzik hep gelsin istiyordu. Ruhunun gözyaşlarını dindirmişti piyano sesi bugün. Aklını çelmişti piyanodan gelen müzik. Hep aklında olan, hep kalbinde sızlayan, suçluluk duyduğu, kocası ve bebeğinin ölümüne kendinin sebep olduğunu düşündüren bir başka müziği unutturuvermişti duvarları aşarak gelen, derin derin içe işleyen  piyano sesi.

Mehlika, ertesi gün sabahtan beklemeye koyuldu piyano sesini; ama hala çalmıyordu piyanonun sahibi. Nasıl biriydi acaba? Bir kadın değildi herhalde. Muhtemelen bir müzik öğretmeni ya da bir orkestra sanatçısıydı bu kadar iyi çaldığına göre. Gerçi sanatçılar bu kadar az çalışmıyorlardı bir günde piyano ile. Bu ezgileri çalanın duygulu biri olduğu kesindi. O kadar çok parça biliyordu ki müzik bilgisinin enginliği hemen anlaşılıyordu.

Piyano sesi gelmeyince karşı pastaneden bir şeyler almak için  dışarı çıktı. Biraz kuru pasta alıp döndü. Apartman bahçesinin girişinde dün rastladığı yaşlı hanım ve onun arkadaşı ile karşılaştı. Selam verip hatırlarını sordu. Yaşlı ve sevimli hanım, emekli aylıklarını çekmeye gittiklerini ve dinlene dinlene de döndüklerini söyledi. Aceleyle ayrıldı Mehlika, koşarcasına. O yokken piyano çalıyorsa diye içi içini yiyordu.

Piyano çalmıyordu. Demek hala uyanmamıştı ya da başka işleri vardı piyanonun sahibinin. Çayının yanına biraz kuru pasta aldı, büyücek bir tabakla ortaya  da getirdi. Kocasının hayali, yerini bebeğinin hayaline bırakmıştı ki başını defterlerine gömdü. Hesap kitap işlerine daldı.

Piyanodan inlercesine gelen ilk notayı kalbinde hissetti. Suni teneffüsle hayata dönmüş gibi başını kaldırdı işlerinden. Piyanonun tuşlarına basıyordu o esrarengiz parmaklar. Bugün apayrı parçalar çalıyordu. Ne çok parça biliyordu bu henüz tanımadığı piyanist. Kalkıp pencereye yürüdü. Serçelerin uçuştuğu dut ağacının iri yapraklı dalları arasında gezindi gözleri. İpek böceği gibi hissetti kendini. Kozasında hapis bir ipek böceği. Etrafını koza gibi sımsıkı sarmış büyük bir acının içinde kıvranan bir ipek böceği gibi hissetti kendini.

Ertesi gün sabahtan piyano sesi gelmeyince kendini sokağa attı Mehlika. Birkaç soda, bir kutu kibrit alacaktı. Bakkalda yaşlı komşusu da vardı. O da kahvaltılık almaya gelmişti. Biraz peynir, biraz siyah ve yeşil zeytin aldı yaşlı hanım. Bir de ekmek.

Hala çok güzel, bakımlı ve güngörmüş olduğu belli olan yaşlı komşu gülümseyerek baktı ona. Çok tatlı, su gibi bir sesle;

-Sizi rahatsız etmiyorum ya, dedi.

Mehlika şaşkınlıkla baktı güngörmüş komşusuna.

-Aman efendim. Ne demek. Siz, beni nasıl rahatsız edebilirsiniz ki?

-Gürültü yapmıyorum umarım.

-Gürültü mü?

-Evet.

-Ben gürültü duymuyorum. Ama piyano dinliyorum.

-Eyvah, gördünüz mü rahatsız ediyormuşum işte sizi, deyince Mehlika o büyülü parmakların yaşlı komşusuna ait olduğunu anladı.

-Hayır, hayır. Aksine dört gözle sizin piyano çalmanızı bekliyorum her gün.


-Yakınlarda eşimi kaybettim. Çok bağlıydık birbirimize. Seksen dört yaşındayım. Yirmi dört yaşında evlenmiştik. Atmış sene bir hayat sürdük. Onun yokluğuna alışamıyorum. Ona sağlığında her gün piyano çalardım. Şimdi onun en sevdiği parçaları çalarken o yanımdaymış gibi oluyorum.

Mehlika’nın gözleri doldu. Yirmi dört yaşında biraz da kendi  yüzünden bellediği bir kazada eşi ve altı aylık çocuğunu kaybeden otuzların sonlarındaki Mehlika, yirmi dört yaşında evlenip altmış yıl birlikte yaşadıktan sonra yarısı bellediği eşini kaybeden yaşlı komşusuna sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Halinden çok iyi anladığı bu yaşlı omuzda akıttı kozada gizli gözyaşlarını.

(Her hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 26.02.2013
acemi.demirci@yahoo.com.tr
 





Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci