19 Şubat 2013 Salı

Karıncalar Carpe Diem şarkısı söylemez



Doğallığı çok sevmemin en ilk nedeni içinde  samimiyet  barındırması. Doğal, samimidir. Rengiyle, şekliyle, görünümüyle. Ne başkalaşma içerir, ne başkasıymış gibi görünme derdi taşır. Kendi halinde ve kendincedir.
Doğal olmanın en güzel yanlarıdır bunlar. Samimiyetin ne olduğunu gizli saklı değil; ama, örtülü bir biçimde haykırır dururlar. Duyan duyar. O duyanlar da doğallığı sevenlerdir sadece.

Samimiyet, herkesin en sevdiği kavramdır;  arkadaşlıkta, dostlukta, aile hayatında. Herkes samimiyet bekler. Ama samimiyet beklediği karşısındaki insanlar da  karşılarındakinden bekler o yaklaşımı. İşte bunu bekleyen de samimiyet beklenen de çoklukla bilmez. Bilenler de işin aslına vakıf olmuş, sırrını çözmüş bir elin parmağı kadar az sayıda içten ve bilgece insanlardır.

Bir kapının size nasıl açıldığındadır samimiyet. Bir tebessümün nasıl yayıldığındadır. Bir selamın nasıl verildiğinde gösterilir samimiyet en ilk.  

Biraz daha öte samimiyet, birine ihtiyacınız olduğunda gösterilen yaklaşımda gizlidir. Birine ihtiyacınız olması demek, samimiyetlerin sınanması demektir. Sizin zor anlarınızda aklınıza gelen ilk kişi, samimiyetine en güvendiğiniz kişidir. Zor anlarda kapısı çalınan kişi, zor anlarında çalacak kapı arayan birisince samimiyetine güvenilen kişidir; kapı sesi öyle söyler. Kapıyı açanın kapıyı çalana tavrı, gülücüğü, selamı da samimiyet sınavının sonucunu gösterir. Bazen içlerin burkulduğu olur bu sonucu görünce.

Samimiyet, doğruluktur. Doğruluk, içi dışı birlik diye bilinebilir. Bence bu da doğrudur; ama doğruluk için sadece bu kadarı yeterli değildir. Doğruluk her konuda eğrilikten uzak olmaktır. Odunun bile kırk yıl boyunca eğrisinin kesilmemesidir. Yunus gibi. Yunus yapmıştı.

Sözlerin en yerinde olanı; anı, en olduğunca anlatanıdır. Doğru söylemek ne kadar doğruluksa, samimiyetse, doğruyu işitmek  her zaman doğru gelmez işitene. Kimse yalan da olsa  iyi, güzel şeyler duymak varken, duymak istemeyeceği doğruları işitmek istemez. İşte en büyük samimiyetsiz budur; kendine karşı samimiyetsiz olmak. En başta kendine karşı doğru olmalı bir insan. Samimiyet ta buradan başlar.

Aldığı bir elbisenin, gömleğin üzerinde çok iyi durduğunu, yeni kestirdiği saçın kendisine çok yakıştığını, gayet pahalıya aldığı cafcaflı hem de markalı gözlüğünün nasıl da havalı olduğunu işiten herkesin yüzü güler. Ancak tüm bunlar öyle durmayabilir, hiç de yakışmamış olabilir. Böyle gerçekleri duymak istemeyenlere  bu gerçeği, kaç kişi dobra dobra söyleyebilir? Söyleyen de çıkıyor çıkmasına da; ama her zaman değil. İşte benim gözüm kulağım hep bunu söyleyebilenlerdedir. Benim en iyi arkadaşım, sözüne en güveneceğim kişiler kesinlikle onlardır. Eğer yakışmayan bir şeyi açık açık alenen söylerse o zaman siz de size yakışmayanın farkına varırsınız. Ama yakışmayan, sakil duran bir şeye övgüler yağdırılırsa o zaman belki de ne kadar gülünç bir duruma düştüğünüzü hiç fark edemeyecek ve etrafınızdakileri bilmeden kendinize güldürmeye devam edeceksiniz. Ancak ne zaman biri çıkıp da elbisenizin, gömleğinizin, saçınızın, gözlüğünüzün ne kadar eğreti ve yakışıksız durduğunu söylerse o zaman  kendinize şöyle bir bakıp işin aslını anlamaya çalışacaksınız. Ve belki de o ana kadar görmediğiniz gidermeniz gereken bir şeyi göreceksiniz.

Sizin vur patlasın çal oynasın mantığıyla orada burada olur olmaz savurganlık yapmanıza hayran kalan bir arkadaşınız size ne kadar doğru katkıda bulunan bir arkadaştır? Har vurup harman savurduğunuzda size hep övgülerde bulunan biri mi yeğdir yoksa bir gün yaşlılığın kapıyı çalacağından bir köşeye konulmuş üç beş kuruşun tam da o günlerde lazım olacağını üstüne basa basa gerekirse defalarca söyleme samimiyetinde bulunan mı daha yeğdir? Ah şu ikincilerden daha çok olsa etrafımızda.

Eğer arkadaşınız her günün eğlenerek, paranın hesapsızca harcanmasıyla, yarının düşünülmeden sadece anın yaşanacağını söylüyor yani “Carpe Diem” mantığı aşılamaya çalışıyorsa o zaman vay sizin halinize. Ve elbette vay o arkadaşın haline.

Eğlence de hayatın bir gerçeği, gezmek de. Ama en hakiki gerçek, henüz tanınmasa da bir gün mutlaka çıkıp gelecek olan yaşlılık. İnsanın paraya da maddi güce de en çok ihtiyacı olduğu dönemdir yaşlılık. Gençlik, hay huyla geçer. Oysa yaşlılık, hastalıkların ortaya çıktığı; emekli maaşına kalındığı; gözlerin ferinin söndüğü; dizlerin bağının çözüldüğü; ellerin, yüzlerin kırış kırış olduğu; ha deyince bir koşu en yakın yerlere bile gidilemediği günlerdir. Gençlikte gık bile demeden bir çırpıda yapılan işlerin artık genç insanlara para karşılığı yaptırıldığı anlardır. Belki de evi kotaracak bir bakıcının elzem olduğu zamanlardır. Eğer gençlikte bu günler akıl edilip yeterli birikim yapılmamış, karınca ve ağustos böceği hikayesindeki karıncayı oynamak yerine ağustos böceği oynanmışsa, o zaman yaşlı ağustos böceğinin kışın ortasında erzaksız kalmış hali  gelir başa.

Samimi bulduğumuz, içten gülümsemesiyle içimizin açıldığı kişilerin etrafımızda olmasını, onlara yakın olmayı dileriz hep. Yapmacıklıkla yaranmak yerine yıpransa bile açık sözlü olmak samimiyetini gösteren kişilerin kıymetini kah biliriz kah bilmeyiz. Başkalarının ne kadar samimi olup olmadıklarını kendimizce sınıflandırırken, kendimizi hangi sınıflamaya dahil ettiğimiz,  göz ardı ettiğimiz samimiyetsizliklerimizin başında gelebilir.

Öyle ya, biz de başkalarının arkadaşlarıyız ve bizim başkalarına karşı davranışlarımız da onlar tarafından gözleniyor. Bizim samimiyetinizi onlar ölçüp biçip değerlendiriyor. Onların gözünde nasıl olduğumuzu hiç merak ediyor muyuz? Etsek bile bunu öğrenme cesaretimiz var mı?

Eden vardır;  “Aman canım, başkalarının ne düşündüğü hiç umurumda değil” diyecek olanlar da.

Samimiyet söz konusuysa burada, başkalarının ne dediğinin umurda olup olmamasının hiç önemi yoktur. O başka bir şeydir. Ama sizin samimiyetinizin birer göstergeleri olan davranışlarınız, gülüşünüz, selamınız çoktan sizi derecelendirmiş ve sınıflamıştır samimi ya da değil diye. Kimse samimiyetine inanmadığı bir kişiye güvenmez.  Güvenilir olmamayı da kaç kişi ister?

En yakınımda olmasını istediğim arkadaşlarım hep bana benimle ilgili en doğruları söyleyenler oldu.

Bir arkadaşımı hiç unutmam. Katre’yi. O en iyi arkadaşım değildi belki, çünkü o kimseyle en iyi arkadaş olabilecek kadar bir yerde uzun süreli kalamazdı. Aklı fikri hep başka şehirlerde hep başka ülkelerdeydi. Öyle ki bir ara nerede olduğunun bile izini kaybettim. Sonra dönüp dolaşıp yine aynı yere geldi. O zaman karşılaştık. Biraz hırpalanmıştı bu gezmeler sırasında. Hırpalanmıştı zira aradığını hiçbir yerde bulamıştı. Gittiği her yerde samimiyetsiz bulduğu insanlarla karşılaşmış, hayal kırıklıkları yaşamıştı. Yine başladığı yere dönmüştü.  Vaktiyle hep şikayet ettiği, kendisine bazı şeyleri açık açık, yüzüne yüzüne söyledikleri için hiç sevmediği insanları anlar, sever olmuştu. Değişmişti; kimseleri değiştiremese de.

Katre, benimle aynı kurumda işe başladığında babası, annebabamla aynı memleketten çıkınca aramızda bir yakınlık doğmuştu. Oysa ikimiz de Ankara’da doğup büyümüştük; ama belli ki bir ortak nokta bahanesi arıyorduk arkadaşlık kurmak için, onu da böylece bulmuştuk. Babaları Aksaraylı iki Ankaralı olarak, Ankara’nın Çankaya’sından arkadaşlar oluvermiştik.

Kısacık bir süre sürdü arkadaşlığımız. Sonra o, içindeki hep uçup başka dallara konmak ateşiyle kanatlandı ve başka şehirlere, ülkelere doğru uçtu. Deryada bir katre olmak üzere.

Belki Katre ile bir yılı bile bulmayan arkadaşlığımız boyunca onun bana kazandırdığı şeyler gibi tek bir şey kazandırmış bir arkadaşım daha olmadı bunca yıldır. Buna çok hayıflanıyorum. Eğer olsaydı, başka neler kazanabilirdim diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Katre, renkli gözleri severdi. Mavi lens almıştı bunun için. Benim mavi gözlü olduğumu görür görmez de bana kendi göz doktorunun telefonunu vererek hemen randevu almamı ve bir an önce gözlüğü bırakıp lens takmamı istedi. Önce bana çok uçarı geldi bu öneri. İlkokul dördüncü sınıftan beri gözlüğümleydim. Onu nasıl bırakabilirdim? Aynaya hiç gözlüksüz bakmamıştım; aynada da kendimi hep gözlükle görmüştüm. Sanki gözlükle doğmuş gibi hissediyordum. Bu öneri hiç bana  uygun değildi.

Katre, her gün bana “göz doktorundan randevu alıp almadığımı” sordu. Almadığımı öğrenince de kendisi benim için aldığı randevu tarihini bir kağıda yazıp bana verdi. O an Katre’nin nasıl bir samimiyet içinde olduğunu kavradım.

Oldukça gönülsüz gittim Kızılay’daki doktor hanıma. Doktor hanım, gözümde birkaç renksiz, şeffaf lens denedi. Lensi takar takmaz bambaşka bir dünya ile karşılaştım. Gözlük çerçevesinin sınırları olmayan, gözlerin gözlük camından biraz yana, aşağı ya da yukarı kaydığında netliği bozulmayan bir dünya. Kısıtlı görüş alanından kısıtsız bir görüş alanına geçmiştim. Çok hoşuma gitti her yanı aynı netlikte görmek ve gepgeniş bir görüş alanına sahip olmak. Doktor, bir hamlede lensleri kolaylıkla gözlerime taktığımı görünce benim ilk kez lens deneyip denemediğimden kuşku bile duydu. Ben de o kadar memnun kalmıştım ki “Ben bunları takıp öyle gideyim buradan” dedim. Öyle olmazmış. İlkin bir alışma süreci geçirilirmiş. Önceleri kısa süre taka taka  gözler  alıştırılmalıymış lenslere.

Katre, beni lenslerle görünce sadece güldü. Hiç böbürlenmedi almama sebep olduğu için. Sadece çok sevindiğini belli etti, o kadar. Ben de çok sevinçliydim. Gözlükle göremediğim kadar sınırsız ve geniş bir dünyaya bakıyordum artık.

Bana lens aldıran arkadaşım Katre, araba kullanmayı bilmediğimi öğrenince her öğlen arabasına binerek işyerimize yakın olan Çiftlik’te benimle yemek yemek için ısrar etti. Zaman zaman da gittik öğle yemekleri için. Direksiyondaki Katre’nin yan koltuğunda otururken araba  kullanmanın gerekli ve zevkli olduğunu düşünmeye başladım yavaştan. Sık sık bana ehliyetin olmamasının bir noksanlıktan ziyade bir gereklilikten yoksunluk olduğunu hatırlatmakta olan arkadaşımın ustaca gizlenmiş ısrarıyla sürücü ehliyeti için başvuruda bulundum. . Öyle ciddiye almışım ki ehliyet sahibi olmayı, yazılı sınava katılan altı yüz kişi arasından yüz alan iki kişiden biriydim. Yazılı sınavı almıştım; ama daha direksiyon başına bile oturamamıştım. Çünkü mevsim kıştı ve ortalık direksiyon çalışmaya elverişli değildi. İkinci direksiyon sınavına on altı saat ders almış olarak girdim ve artık ehliyet sahibiydim.

Katre, ehliyetin boşu boşuna bir köşede durmasının anlamsız olduğunu ve direksiyonun geliştirilmesi gerektiğini diline pelesenk etti bu kez de. Hemen bir araba kampanyasına yazıldım. İlk arabam yeşil bir Serçeydi. Aldıktan dört ay sonra onu artık her gün kullanıyordum; ama Katre  çoktan uçup gitmişti. Benim araba kullandığımı göremedi.

Araba sıramı beklerken Katre, havaların ısınmasıyla spora başlamıştı. Sık sık raket çantası görüyordum arabasının bagajında.

Bana “Neden benim de tenis oynamadığımı” sordu. Tenis her yerde oynanmazdı ki oynayayım. Ayrıca tenis oynayan hiç arkadaşım da yoktu.

Meğer 19 Mayıs Spor Sahasında çok ucuza kiralanabilen  tenis kortları varmış. Eğer duvar tenisi oynayacaksan zaten oralar çoklukla boş kalırmış.

Katre, bana bir de raket aldırttı. İki kutu da tenis topu aldım. 19 Mayıs Spor Tesisleri’nde tenis oynayanlar, televizyondaki tenis oyuncularına benzemekten ziyade eşofmanıyla sokakta yürüyüşe çıkmış spor meraklılarını andırırdı. Zaten yürüyüşlerde kullandığım eşofmanım olduğundan yeni bir eşofman almaya gerek duymadım.

Katre ile hiç tenis oynayamadık. O gitmişti. Ben de hiçbir zaman kortta tenis oynamayı geliştiremedim. Ama fırsat buldukça duvar tenisi oynadım;  içimden artık başka bir kentte olan Katre’ye selam göndererek. Duvara çarpıp gelen sonra raketin karşılayıp tekrar duvara gönderdiği tenis topunun çıkardığı sesi çok sevdim. Öyle ki televizyonda verilen büyük şampiyonaları hiç kaçırmadım. Seyircilerin başlarını bir o yana bir bu yana çevirmeleri bana hiç komik gelmiyordu artık daha önce olduğu gibi. Tenis topunun sesini neredeyse bir müzik gibi algılamaya başladım.

Sadece bana karşı değil herkese karşı aynı samimiyette olan Katre’nin  kendisine karşı ne kadar samimi olduğunu bilmiyorum. Başkalarının ona ne kadar samimi olduğunu da. Ama ben onun kadar samimi şekilde, ben yeni bir şeyler edineyim, yetenekler kazanayım diye çaba gösteren başka hiç kimseyi tanımadım.

Ne kadar samimi olduğumu irdelediğimde aklıma ilk çok yakın bir arkadaşım gelir. Bir sahil kasabasında yaşayan anne ve babasından  uzakta, Ankara’daki  kardeşi ile Ayrancı’daki evlerinde yaşayan, çok yakın bir arkadaşım gelir.

O arkadaşımın kız kardeşi evlenmek için ilk adım olan nişan yüzüğünü takınca, beni bir tasa kaplamıştı Neval yalnız kalacak diye. Tek başına ne yapardı koca şehirde Neval. Hırsızlık olaylarının yaşandığı bir kent olmuştu artık Ankara. Arkadaşım için çok endişelenmiştim.

Sonunda arkadaşımı ellerimle evlendirdim, kardeşinden hemen sonra.  Bu benim kendime karşı samimiyet sınavımdı. Çok sonraları farkına vardım bu sınavın. Farkına vardığımda da sonucundan memnun kaldım.

Samimiyet, insani duyguların en hasından. En birbirine yaklaştıranlarından. Katıklısından. Ekmeğe katık  gibidir samimiyetle karşılaşmak. Yemeğe doyulamayan, yavan tadı lezzete bürüyen bir katıktır.

Kolay bulunmaz. Elde var mıdır bekleşenlere verilecek, o da bilinmez. Hep beklenir; ama kimselere kolay kolay gösterilmez. Samimiyet katıklı her ortam sıcaktır; ama soğuk ortamlar daha çok bulunulur.

Güneşe bulanmıştır samimiyet. Isıtır, ışıtır. Çok renkli değildir. Açık ve seçiktir. Lezzeti, tatlıdır da, burucudur da. “Dost acı konuşur” atasözünün doğrulanmasıdır samimiyet en çok, kötü bellenmeye bile razı olup. İyi görünmek, can sıkmamak, yaranmak için yapmacık olmanın samimi bir yanı yoktur. Tanıdık, samimiyse dost olur. Sevgi, samimiyse kalıcıdır;  gerisi hiç kalır.
(Her hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 14.06.2012
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci