16 Mart 2013 Cumartesi

Komşuluğun anahtarı bir soğandır bazen



Tir tir titriyor, bir yandan da boncuk boncuk terliyordu o sıcak Temmuz gününde. Böylesine bir yaz gününde ayakları buz kesmişken içi üşüyor, elleri donuyor, kemikleri kırılırcasına ağrıyor, gözleri yanıyordu. Her yanı ağrıyordu, kemikleri sızlıyordu.

İki gündür evdeydi. Evvelsi gün sürünerek,  zorla kalkıp işe gitmiş, doktora gözükmüş ve doktor da hafta sonuna kadar dinlenmesi için rapor vermişti. Kendini sıcak tutacak, sıkı sıkı giyinecek, yataktan çıkmayacaktı. Zaten grip de denilen bu paçavra hastalığında yataktan çıkılması zordu  bir iki gün içinde. 
Bembeyaz saçlı, beyaz bıyıklı yaşlı doktorun sözleri hala kulağındaydı. Kim soğuk algınlığına yakalansa her zaman dediklerini demişti Itır’a da;
-C vitamini. Süt, sütlaç muhallebi. Ayaklarını sıcak, başını serin tut.

Ne annesine ne kayınvalidesine haber verememişti Itır, ateşinin çıktığını, her tarafı kırılırcasına ağrıyarak evde yattığını. Ne Kavaklıdere’de oturan annesi kalkıp Ankara’nın bir ucundaki kızının evine  gelebilirdi ne de  kayınvalidesi  Beştepe’deki evinden çıkıp iki adım atabilirdi. İkisinin de dizleri tutmaz, gözleri görmezdi. Doktorundan saç kesimine her yere Itır kendi götürür getirirdi onları zaten.

İki gündür hasta yattığından  yemek yapamamıştı. Olanı da yiyip bitirmişlerdi. Evde bir kap olsun yemek kalmamıştı. Kocası neredeyse kibrit çakmayı bile bilmezdi. Yine de sadece çorba içmek isteyen Itır’a yoğurtlu çorba yapmak istemiş; ama çorba taşmış, ocak  yoğurt köpüğüne bulanmıştı.

Bir tek çorba istiyordu Itır’ın canı. Ekşice. Sıcak. İçini ısıtacak. Hani hastaları iyileştiren çorbalardan. Tavuk suyuna şehriye ya da tavuk butlu bamya. En basitinden yoğurtlu çorbaya da razıydı. Şöyle üzerine bol naneyle çevrilmiş tereyağı dökülmüşünden. Ya da mercimek çorbası. Eğer yarım saat ayakta durabilse  mercimek çorbası yapardı; ama başını taşıyamıyordu ki ayağa kalksın. “Amaaannn. Çorba olsun da tek ne olursa olsun” diye düşündü.

“Kalkıp ta Ankara’nın bir ucuna taşınacak ne vardı sanki” diye kızdı kendi kendine. Ankara hepten bu taraflara kayar olduğu, eski mahallelerinde park sorunu, trafik sorunu alıp başını gittiğinden beri zorlanarak Bahçelievler’den taşınma kararı vermişlerdi. Sonunda buradaydılar işte.  Daha yeni taşınmışlardı. Altı ay kadar önce. Alıştıkları her şey, herkes eski mahallerinde kalmış, yepyeni, hiç tanımadıkları bir çevreye gelmişlerdi. Çok sevdikleri eski komşuları da geride bıraktıkları arasındaydı.

Buradaki yeni komşularının çoğunu tanıma fırsatı bile bulamamıştı daha Itır. Kendi katlarındaki dairelerden ikisi boştu; dolu olandaki komşusu da memleketindeydi. Karadeniz’deki fındıklığına  gidiyordu yaz aylarında.  Şöyle adamakıllı komşuluk ilişkileri kurulmuş olsa, insanlar birbirlerinin sesini yarım gün duymayınca kapılarını çalıp “Komşu merak ettim, nasılsın” diye sorsalar ne güzel olurdu. Çocukluğunda anneannesinin Aksaray’daki komşularının daha sabahtan birbirlerini yokladıkları gibi birbirlerini yoklasalar ne kadar iyi olurdu. Böyle günlerde nasıl ihtiyaç duyuluyordu bir kapı çalana.

Kapı çalanı yoktu; ama karnı zil çalıyordu. Gurul gurul gurulduyordu midesi. 

Eşi, işe gitmişti. “Mutfak masasına onun için bir kahvaltı tabağı hazırladığını” söylemişti çıkmadan önce. Itır kalktığı zaman yesin diye.

Midesi ezilmeye başladı. Zaten gastriti vardı. Bir an önce bir şeyler yemesi gerekiyordu. Gerekiyordu da nasıl kalkacaktı ayağa. Başını bir taşıyabilse gerisi kolaydı; ama başını yastıktan kaldırır kaldırmaz gözü kararıyor, başı dönüyor, tansiyonu düşermiş gibi oluyordu.

Midesi bir kez daha uzun uzun gurladı. Asitlerin dansını duyabiliyordu. Kalkmalıydı.

Dirsekleri üzerinde şöyle bir doğruldu. Gözleri karardı. Allah'tan arkasındaki yastığı geriye doğru ittirmişti. Sırtını yastığa verdi. Uzun oturur duruma geldi.  Yavaş yavaş kendini toparlayıp kalktı. Son hamle, ayağa kalkmaktı.

 Yavaşça kalktı ayağa. Kalkar kalkmaz başı dönüp gözleri kararınca düşecek gibi hissetti.  Ayakta durmakta zorlanıyordu. Hemen yanındaki konsola abandı. Konsol, gıcırtıyla biraz öteye kaydı. Konsola tutunayım derken sendeledi. Ne var ne yoksa yakınlarında çarptı;  konsolun üzerindeki  kutulardan bazısı yere düştü  pat küt.

Konsolu iki yanından daha sıkı kavradı. Bir adım atıp kapının  kanadını tuttu. Kapının kanadı kendine doğru gelince kapı  kapanıp eli sıkışacak kaygısıyla pervazı tuttu bu kez; ama sendeledi. Kapanmaması için kapıyı geriye iteklerken kapı küt diye arkadaki duvara çarptı.

Sabah sabah büyük bir gürültüyle kalkıp iki adım artabilmişti. Kapının pervazından sonra  duvarlara tutuna tutuna mutfağa geçti. Bu geniş evlerde de yürüme mesafesi uzun oluyordu. Eski küçük, sevimli  evini hatırladı, candan komşularıyla birlikte.

Güç bela mutfaktaki masaya ulaştı. Sandalyeyi ağır ağır çekerken sandalyenin yere sürtünen ayakları  ses çıkardı. Gürültü etmekten de gürültü dinlemekten de hiç haz etmezdi; ama bugün elinde değildi. Ne yapsa, gürültüyle yapıyordu.

Eşinin kendisi için hazırladığı bir tabaktaki ince bir dilim kaşar peyniri, biraz beyaz peynir, üç beş siyah zeytin, haşlanmış yumurta, yanına dilimlenmiş domates ve salatalık dilimleri  ile bir ince yeşil bibere uzun uzun baktı. Yutkundu. Hiç çiğneyecek gücü yoktu bunları. En yumuşağından bir peynir aldı çatalın ucuyla.  Kocaman bir lokmaya dönüştü o ufacık peynir parçası. Zorla yuttu. Ama ikinci dilimi alamadı. Biraz salatalık yedi. Yine paldır küldür oraya buraya çarparak, önüne gelen sandalyeyi itekletip  kaktırarak yatağına döndü. Saat sabahın sekiz buçuğuydu  gözlerini kaparken. Çok geçmeden uykuya daldı.

Kapının ziline uyandı. Uzun uzun çalıyordu zil. Kim olabilirdi ki. Bu saatlerde kendisinin de eşinin de evde olmadıklarını bildiklerinden yakınlarından kimseler gelmezdi. Komşular da bugün evde olduğunu bilmiyordu zaten. Hem komşuların çoğu şu sıralarda işlerinin başında olmalıydılar. En iyisi kapıyı açmamaktı. Ama ya annesi ya da kayınvalidesine bir şey olmuşsa ya onlar taksiye binip gelmişlerse diye düşününce mecburen kalkması gerekti.

Yine ittire kaktıra, neredeyse düşecekmiş gibi kalkıp kapıya gitti. Kapının merceğinden baktı. Alta kat komşusu Gülhan kapıdaydı.


Kalın pamuklu sabahlığının yakasını iyice kavuşturup kapıyı açtı. Komşusunu buyur etti. Gülhan içeri girdi. Gülhan, mutfak kapısından masadaki kahvaltı tabağını görünce Itır’ın kahvaltı yapmakta olduğunu düşünüp doğruca mutfağa geçti ve karşı sandalyeye ilişti.

 -Bu saatte üstten ses gelince merak ettim. Evde olduğunu düşündüm. Ama seslerden korktum da. Düştü mü ne oldu  bir bakayım dedim, diyerek lafa girdi. Sonra da  hala masada duran kahvaltı tabağına bakarak “Kahvaltıdan mı kaldırdım yoksa seni” derken Itır’ın süzgün yüzüne, ayakta duramayan haline dikkat kesilmişti.

-Hasta olmuşun sen, diye devam etti Gülhan.
-Kötü üşütmüşüm. Zaten ortalıkta grip salgını var. Ben de yakalandım, dedi Itır.
-Durma devam et kahvaltına. Bak tabağındakiler hala duruyor.
-Meriç hazırlamış gitmeden; ama yiyemedim. Kaldı.
-Yemeye çalış. Zorla.
-Çiğneyemiyorum. Yutamıyorum da. Çorba içerdim olsaydı sadece.
-Çorba iç o zaman.
-Yapamadım ki. Ayağa kalkamıyorum. Güç bela kalktım şimdi. Her yere çarptım, tosladım. Onu bunu devirdim.
-Ben de sen düştün sandımdı. Demek    başın döndüğünden oraya buraya çarptın. Yoksa sizin en ufak bir sesiniz gelmez alta. Tıkırtınız olmaz. Ben de o gürültüler sayesinde evde olduğunu anladım.

Itır, belli belirsiz gülümsedi. Gülecek hali bile yoktu. Oturduğu yerde başı dönmeye, sandalyede sallanmaya başlayınca  Gülhan  üst komşusuna, ”Sen tekrar yat, ben de gideyim. Dinlen iyice” diyerek evine döndü.

Itır, karnı gurlayarak yatağına yöneldi. Bir çorba ne zenginlikti hastalıkta. Bir çorba ilaçtı. Ama yapacak gücü yoktu. Tek bir kase çorba ne değerliydi şimdi onun için.

Tekrar uykuya dalalı neredeyse iki saat olmuştu. Bir kez daha kapı çaldı. Bu sefer kim olabilirdi ki? Yine aklına annesi ve kayınvalidesine bir şey olmuş olabileceği gelince zar zor kalktı, bir kez daha kapıyı açtı. Karşısında Gülhan vardı yine. Elinde, kapalı kapağından bile taşan buharı mis gibi çorba kokan  bir tencere ile.

-Sana çorba yaptım. Soğumadan hemen iç. İçini ısıtır. Midene bir şeyler girer.
Itır’ın zaten gripten çakmak çakmak olan gözleri duyguyla buğulandı. Hiç beklemediği bu hareket karşısında çok duygulanmıştı.
-Neden zahmet ettin, dedi.
-Ne zahmeti. Sen, biz ilk taşındığımızda bizi açlıktan kurtarmıştın, unuttun mu, diye çıkıştı Gülhan Itır’a.


-Buralarda hala bir koşu gidilebilecek mesafede bakkal çakkal, manav dükkan yok. Sitelerin içinde dükkan ne gezer? İlk taşındığımızda çok masraf etmiştik. Eşyalarımızı taşıyanlara verdik cebimizdeki son parayı da. Cebimiz boş kaldık böylece. Aybaşına daha  dört gün var. Dört gün bekleyecektik para çekebilmek için. O dört gün boyunca da evde ne varsa onunla yetinmemiz gerekiyordu. Evdeki patatesten, havuçtan, mantardan, etli kırmızı biberden türlü yapayım da yemeğimizi çıkarayım demiştim. Ama soğan kalmamış meğer  evde. Bu yemek de soğan olmadan olmaz. Ya evde tek bir soğan dahi  yok diye yemek yapamayacaktım ya da komşudan isteyecektim. Komşumun bir soğanı sayesinde benim ocağım yanacak, tencerem kaynayacak. Daha taşındığımızın  ertesi günü komşuluğa ihtiyacım var soğan nedeniyle. Tek bir komşuyu tanımıyorum. Daha dün taşınmışım, ertesi gün sabahtan hiç tanımadığım, huyunu suyunu bilmediğim komşunun kapısını çalıp soğan ister duruma düşmekten korktum, çok çekindim. Oturup düşündüm karton kolilerin arasında. Sonunda “Sen ne diyorsun Gülhan” dedim kendi kendime. “İlişkiler böyle başlar. Hep bir ilk, bir başlangıç olacak her şeyde. Komşuluksa işte komşuluk. Komşu komşunun külüne muhtaç değil mi Ben de bir soğana muhtacım tam şimdi. Komşuluğu başlatmanın, komşuluk ilişkisini kurmanın daha iyi bir nedeni olabilir mi?  Olmaz” deyip bizim kattaki kapıları çaldım tek tek. Hiç biri açılmadı. Meğer karşı komşu çalışıyormuş, işteymiş o an, öbür iki daire  de boşmuş. Üst katıma bakayım o zaman dedim. Doğruca senin kapını çaldım. Sen, daha ben “soğan“ der demez mutfağa koştun. Hiç açılmamış bir soğan filesini kaptığın gibi yanıma geldin. “Buralarda ha deyince bakkal, market bulunmuyor; biz de yedekli alıyoruz o yüzden her şeyi. Soğanı da yedekli almıştım. İki file var. Birini henüz açtım. Bunu da ödünç veriyormuşum gibi düşünmeyin lütfen açılmamış olduğundan. İyice yerleşmeden belki alışverişe çıkamazsınız. Şu heyheyli günleri bir atlatın o zaman nasıl olsa alışverişe gidersiniz. Bu file o vakte kadar sizin işinizi görür” diyerek elime tutuşturmuştun ben ne kadar tek bir soğan istiyorum diye ısrar etsem de. Dinlemedin beni. Gerçekten de biz bir hafta alışverişe çıkamadık. Yerleştik. Yorulduk. Senin verdiğin o soğanlarla bulgur pilavı, annemin Tokat’tan gönderdiği salamura yaprak ve evdeki pirinçten zeytinyağlı yaprak sarması yaptım da yedik. O sağanlar olmasaydı eğer, o yemekler de olmazdı. Şimdi de sen ayakta duramayacak haldeyken ben sana mercimek çorbası pişirdim. Komşuluk bu. Kim zordaysa, ihtiyacı varsa karşılayabilen onun ihtiyacını karşılar, zorunu giderir.

Itır, şu ana dek  içtiği en lezzetli mercimek çorbası gibi hissettiği o sıcacık çorbayı içerken böyle bir gün yaşattığı için hasta olduğuna neredeyse sevindi.

(Her hakkı saklıdır)

A.Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.03.2013, 10: 32




Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci