12 Mart 2013 Salı

Yabancı gelin,Türk babaanne ve oğlanlar



Sadece birkaç günlük kısa gezilere çıkılmış  olsa da ev bark, yer yurt, ana baba, eş dost özlenir o sürede. Bir de uzaklara gidilmişse eğer, sınırlar aşılıp, isimler, renkler, sesler değişmişse tümden,  o bir iki gün, bir iki günden daha uzun geçer. Bir özlem bürür ki yüreği ev kokusundan  tereyağında yakılan  pul biber kokusuna kadar.

Tatlı ile acıyı bir arada yemek gibidir uzaklara yolculuklar. Buralar ve oralardır. Görülecek yeni yerler merak edilir, oralara gidilecek günler dört gözle beklenir, gün bile sayılır. Gidildiğinde göz kulak kesilir insan her ayrıntıyı yakalamak;  ne mimari detayları ne bitki örtüsünü ne de doğanın güzelliklerini ıskalamamak için. Mimari detaylar, mimarları kıskandıracak ayrıntıyla fotoğraflanır. Seneler sonra ucundan kıyısından sanki alçakgönüllü bir belgesel birikimi bile oluşabilir farkında olmadan. Bir köşede yığılı duran onca fotoğraf  ile.


İstanbul’dan yarım saat sonrası başka ellerdir. Başka ellerin doğası da başkalaşır ıradıkça. Nehirler en genişinden, en uzunundan oluverir. Gemiler de gezer gondollar da o uzak nehirlerde. Köprüler seyredilesidir. Taştan, bazen de dantel gibi çelikten.

Yollar da bir farklılaşır. Dolmuşlar görünmez olur; ama tramvaylar, troleybüsler, metrolar, trenler ve bisikletler vızır vızır işler her yanda. Çizgi filmlerden kaçmış hissi uyandıran bembeyaz saçlı, kadit gibi sıska, yaşlı mı yaşlı bir kadın hemen belediye otobüsünün gittiği ana yolun yanında akan bisiklet yolunda gençliğindekinden hızla sürer belki bisikletini. Bakışlarınızı hiç yadırgamaz. Alışmış olmalı uzaklardan gelenlerin ona önce şaşkınlıkla sonra da hayranlıkla bakmasına. Onun gözü sadece yoldadır, başka gözler onda olsa da.

Yalancı bir yağışı vardır oraların. Islaktır sağ sol, her yan; ama öyle şakır şakır yağmur düşmez yere. O ıslaklık ne kadar toz varsa yutar, siler süpürür.

Kanallar ayrı bir görüntüdür. Kanallarda botlar gezer Amsterdam’da, Brugge’de. Seine Nehri’nde  Paris’te. Venedik’te Gondollar yüzer. “Ne çok ulaşım şekli varmış buralarda” diye düşünür insan.

Nehirler üzerindeki uzun köprüleri geçmek bazen sanatsal bir tören haline gelir. İki yanı heykellerle kaplı köprü, nasıl da yakışır o tarihi kente. Prag’a.

Bazı kentler tarihiyle bazısı doğası ve şirinliğiyle öne çıkar uzaklarda. İsviçre, dağları, doğası, inekleri ve Heidi ile Peter’in çığlıklarıyla ünlüdür.

Daha uçak havadayken yeşil bir denizin üstünde yüzüyormuş gibi hisseder camdan bakan yolcular kendilerini Zürih’e inmeden az önce. Bir iki katlı, sivri çatılı evleriyle küçük çiftliklerin göründüğü şirin kasaba seyredilerek inilir Zürih’e.  

Dönüş yolunda, Zürih havaalanından kalkış için altı saat beklemiştik. Bu süre içinde yapılacak tek şey dükkanları gezip vakit geçirmekti. Açıktaki masalara oturup bir şeyler içmek de mümkündü; ama altı saat boyunca bir havaalanının kafesinde oturulamazdı.

Dükkanları gezmeye başladık. Saat dükkanları, çikolata dükkanları, hediyelik eşya dükkanları, çanta dükkanları.

Hangi dükkanın vitrini önünde dursak orada satılan ürünlere işlenmiş beyaz bir çiçek çekti dikkatimi. Çiçekler benim dikkatimi çekmez mi hiç, bir doğa vurgunu olarak. İlk gördüğümde bu çiçeğin öylesine işlenmiş olduğunu düşünmüştüm; ama saatlerin içinde, hediyelik porselen tabakların üzerinde, buzdolabı mıknatıslarında ve en son hatıra olarak almayı düşündüğüm  pirinçten yapılmış  küçük inek çanının bağlı olduğu tamamen nakışlı kadifemsi kumaşın  tümüyle bu çiçekle işlenmiş olması, yetmezmiş gibi çanın ön ve arka yüzlerine de bu çiçeğin resmedildiğini görünce satıcı kıza “bu çiçeğin nerede yetiştiğini ve neden her üründe bu çiçeğin resminin olduğunu” sordum.

Bu beyaz ve güzel çiçek, İsviçre’nin tek endemik bitkisiymiş. Alp Dağları’nda yetişirmiş. Ve o endemik yani sadece İsviçre’de yetişen beyaz çiçek, İsviçre’nin sembolü olmuş. Her şeyin üstüne işlenmiş. Saatlerin kadranlarını süslemiş.

Kıza “benim yurdumda dokuz binden çok  bitki türüne rastlandığını bunlardan üç bininin endemik bitki olduğunu” söyledim. Şaşırarak bana baktı, “hangisini seçtiniz sembol olarak” dedi.

Bu soru biraz açıklama gerektiriyordu.  “İklimin her şehirde aynı olmadığını, aynı bitkinin her yerde yetişemediğini” anlattıktan sonra “bizim sembolümüz laledir” dedim. “Hollandalı mısınız” diye sordu. “Hollanda’ya laleyi hediye eden memlekettenim” dedim.

Bir iki dükkan ötede balık satılıyordu. Vakumlanmış füme balık paketlerinin üzerindeki mavi etiketlerde büyük harflerle yazılmış kocaman  “Balık” yazısını okuyunca etrafıma şöyle bir  baktım. Evet, Zürih havaalanındaydık, Ankara’da değildik.

Orta yaşı geçkince uzun boylu, kısa düz saçları kırçıllanmış satıcı kadına “balık yazısının marka olup olmadığını” sordum. Markaymış. Bu arada füme balık, peynir satan dükkana benim gibi Türk olan bir karıkoca gelmişti. Onlar da üzerinde ‘Balık’ yazan füme balık ile ilgileniyordu. Adam, satıcı kadına “balık sözcüğünün Türkçe’de balık demek olduğunu”  söyledi.

Saçları kırçıllaşmış satıcı kadın başını kaldırıp bakmadı bile bunu duyunca. Zor işitilen bir sesle “biliyorum” dedi sadece.

Çok daha sonraları Hollanda’nın kuzeyinde bazı Türkler’in balık işleriyle uğraştığını ve vakumlanmış balıklar sattıklarını öğrenince İsviçre’de gördüğüm ‘Balık’ marka füme balıkları hatırladım. Belli ki Hollanda’nın kuzeyinden gelmişlerdi o dükkana.

Zürih’ten kalkan uçağımız, İstanbul aktarmasından sonra Ankara’ya indiğinde o insanın içini kabartan eve gelme duygusu tüm coşkunluğu ile kapladı yüreğimi. Geziler güzeldi. Yeni şeyler görmek, balık sözcüğünün ırak yerlerde gurbetçilerce üretilip işlenen  balıklara marka yapıldığını görmek, Alp Dağları’nın yeşilliğini seyretmek güzeldi. Bu güzellikler, dönüşte eve gelmekle  başka bir güzellik kazanıyordu sağ salim gidilip gelinmiş olmakla.

Artık Esenboğa havalimanındaydık. Eve az kalmıştı. Havaalanından kalkan otobüse bir binelim,  Aşti’de inelim, on dakika sonra Bahçelievler’deki evimizin kapısındaydık.

Beklemeksizin otobüse bindik. Sigara içecekler ya da bizim kadar yorgun olmayanlar otobüsün hareketine kadar binmiyor, aşağıda oyalanıyorlardı. Ben de otobüsün bagajına bavulların verilişini izliyordum.

İki küçük oğlan gördüm. Büyük en fazla dört yaşında. Küçük de olsa olsa bir buçuk ya da iki.

İkisi de siyah takım elbiseli. İkisinin de beyaz gömleklerinin yakaları papyonlu. İkisi de sanki birer küçük adam. İkisinin de sarı saçları ıslatılarak yandan taranmış. Mavi gözleri yaramazlık yapamayacak kadar uykulu bakıyor.

“Yabancı çocuklara benziyorlar; ama o yaşta takım elbise giymiş olmaları ne kadar bizden” diye düşünürken çocukların anneleri yanlarına geldi. Çok genç, daha yirmisini yakınlarda geçmiş görünen ufak tefek yabancı bir kadın.  Birazdan babaları da geldi. Kumral, gencecik bir delikanlı. Babadan çok okul tatilinde memleketteki ailesinin yanına giden bir öğrenciyi andırıyor.

Az sonra babaanne de geldi. Türk.  Yeleğinin cebine sokmuş bir elini. El örgüsü bir yelek. Ajurlu. Çocuklara sesleniyor. Anne ve baba bagaja yükleri verirken çocuklara göz kulak oluyor. Türkçe söylese çocuklar tam anlamıyor, anladıkları dili de o kıvıramıyor. El kol hareketleriyle anlatıyor derdini daha çok. İnsan, babaanne ve torunların nasıl anlaştıklarını, nasıl iletişim kurabildiklerini düşünmeden edemiyordu onların halini görünce.

Çocuklar bir iki de zıpladı bavulların etrafında. Ama öyle uzun uzadıya hoplayıp zıplayacak keyifleri yoktu. Yol yormuştu oğlanları, belli.

Bagajlarını verdikten, otobüs muavini “otobüsün az sonra hareket edeceğini ve herkesin binmesini” yüksek sesle bağırdıktan sonra otobüse bindiler.

Ufak tefek sarışın anne, koridorun öbür ucunda benim oturduğum koltuğun komşu koltuğuna oturdu baba ile. Babaanne ve dede de daha arka taraftaki koltuklara yöneldiler. Babaanne yerine gitmeden önce  oğluna, “yorgun olduklarından oğlanların uyumalarının iyi olacağını” söylemeyi de ihmal etmedi.

Oğlanlardan biri annenin göğsüne biri de babanın omzuna başlarını dayar dayamaz gözleri kısılmaya başladı. Yorgunluktan gıkları çıkmıyordu.

Beş on dakikadır başlarını annelerinin ve babalarının göğsüne bastırıp uyuklayan oğlanlar yavaş yavaş gözlerini açmaya başladı şehir trafiğindeki her frende. Bu arada dinlenmiş de olmalıydılar.

Ufak kıpırdanmalar başladı oğlanlarda. Başlarını geriye çevirip, gözleriyle babaanneleri ve dedelerini arıyorlardı. Önce çekingen ve seyrek olan bu hareketler giderek hızlandı ve arttı.

Koridora bakan koltukta oturan genç yabancı anne, papyonlu, takım elbiseli küçük oğlu Samet’i uyutmayı denedi; ama Samet’in uykusu iyiden iyiye kaçmıştı. Anne, onu uyutmak için kucağında sallamaya, Samet de uyumamak için direnmeye başlamıştı. Anlaşılan kızcağız uyanık kalırsa Samet’in yaramazlık yapacağından korkuyor, oğlu uyusun istiyordu. Bu arada kocasıyla İngilizce konuştuğundan İngiliz olduğu anlaşılıyordu.

Babaanne ve dedenin kendi aralarındaki konuşmaları da duyuluyordu arada. Daha memlekete kadar yolları vardı. Ankara otobüs terminali Aşti’de inip Aksaray otobüsüne bineceklerdi. Yer bulabilmeyi umut ediyorlardı. Çocuklar çok yorgun olduğundan onların garajda perişan olmalarını istemiyorlardı.

Aksaray’ın Halvadere köyünün neredeyse tamamı İngiltere’de çalışırdı. Samet’in babaannesi ve dedesinin de Halvadereli olduklarını düşündüm bu yüzden.
Büyük oğlan, ani bir frende gözünü açıp uykusu dağıldıktan birkaç dakika sonra sağına soluna bakındı. Babaannesini göremeyince onu aramaya koyuldu bakışlarıyla. Koridorun öbür ucundaki benim koltuğuma baktı. O an ben de başımı ona çevirince gözgöze geldik. Yakındaki koltuklarda yoktu babaannesi. Yavaş yavaş ve dikkat çekmekten korkarcasına başını koridordan arkaya çevirdi. Gözleri yine aradığını göremedi. Biraz daha cesaretle başını tamamen çevirince nihayet babaannesini gördü. Ona el salladı.

Arkalardan bir kadın sesi duyuldu,
-Samet. Kiss lan kiss. (Samet. Öpücük lan. Öpücük)
Samet, küçük ellerini dudaklarına götürüp gülücükler saçarak babaannesine öpücük gönderdi.

Babaannenin Samet ile melez bir dille iletişim kuruşunu, torunlarıyla anlaşmanın bir yolunu bulmuş olduğunu kulaklarımla duymuştum. Biraz Türkçe biraz İngilizce; ama yine de anlatmıştı derdini babaanne. O an otobüstekilerin çoğunun bu sevimli iletişimi gülerek dinlemekte olduklarını düşündüm.

Annesi ne kadar çabalarsa çabalasın Samet uyumadığı gibi kardeşine de sataşmaya başlamıştı. Kardeşi biraz da şımarıklıktan olacak yalancı bir ağlama tutturdu.

Küçük oğlanın ağlamasına dayanamayan babaannenin sesi bir kez daha duyuldu,
-Samet… Sleep lan. Sleep. (Samet, uyu lan. Uyu.)

İngilizce konuşan annesinin onu kucağında sallamasına, “gözlerini yummasını” söylemesine rağmen gözünü kırpmadan uyanık durmaya çalışan Samet, babaannesinin isteği üzerine başını tekrar annesinin göğsüne dayayıp, gözlerini kapadı. Uyumaya çalışsa da henüz uyumadığı ha bire kırpıp durduğu kirpiklerinden belliydi.
Aksaray’ın Halvadere’sinden, İngiltere’de çalışan babaanne ve dede ile İngiliz gelinleri ve İngiltere’de doğmuş torunlarının anlaşmasına hayran kalmış bir halde kocaman bir tebessümle indim Aşti’de otobüsten. Uzaklarda gördüklerim kadar yakınlarımda gördüklerim de çok güzeldi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.01.2013, 15:52
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci