13 Nisan 2013 Cumartesi

Prenses Mine



Minecik annesini ilk kez üzmüyordu o gün. Bu kaçıncı yaramazlığıydı.

Uyanırken başlamıştı mızmızlanmaya. Annesi onu uyandırmaya geldiğinde bin bir naz etmişti. Kalkmamıştı yatağından. Acıkınca da yemeğini yatağına istemişti. O gün prensesçilik oynayacaktı çünkü. Annesi ona hep “Prensesim o benim” demiyor muydu?  Bir prenses canı ne zaman isterse yataktan o zaman kalkardı. Hem daha dün gece annesinin başucunda okuduğu hikayedeki prenses yemeklerini hep yatağında yiyordu. Bugün bir prenses olarak kahvaltısını yatağında yapacaktı o halde Minecik de. Canı öyle istemişti.
Mine için hiç bir çocuğun resmini yayınlamak istemedim.
 Kala kala kendi çocukluk resimlerim kaldı.
Annemle.  Üç dört yaşlarında elimde defter. Sanki bugünler, o zamandan belli gibi. 


Prensesler, canlarının istediğini yapardı.

Annesi iki çeşit reçel, bal, kaysı yumurta, birkaç tür peynir ve birkaç zeytin tanesinin yanına iki dilim de ekmek koymuştu prensesinin kahvaltısı için. Prenses kızının bunların hepsini bitirmeyeceğini biliyordu; ama hepsinden birer kaşık, birer lokma yutmasını kar biliyordu Dilara.
Çocuk arabasında arkadayım.


Minecik, reçelleri üstüne başına damlattı. Yatağın  reçele bulanmamış yeri kalmadı. Kaysı yumurta ağzındayken öyle bir güldü ki, sapsarı yumurtalar duvara yapıştı kaldı. Bir kısmı da annesinin saçlarındaydı.
Nazla yediği zeytin tanesini ıkına sıkına çiğnerken zeytin çekirdeğini yutuverdi Mine. Çekirdek, boğazına takıldı. Minecik yatakta ter ter tepinirken kahvaltı tepsisini devirdi. Halının üstü peynir, reçel, ekmekten gözükmez oldu.

Annesi kızgınlığını belli etmeden Mine’nin odasını temizlerken Mine de diğer odada koşturmaya başladı. Elektrik süpürgesi ile Mine’nin odasını süpüren anne, kapının uzun uzun çaldığını duymadı.

Gelen alt kattaki komşuydu. Mahçup bir tavırla, çekinerek söyledi diyeceklerini.  Alt kata o kadar gürültü gidiyordu  ki tansiyon hastası eşinin tansiyonu aniden fırlamıştı alt kat komşunun.
Çocukluğumuz hep kalıntı, tarihi yerler ve antik çağ uygarlıklarının
 izlerinin olduğu  yerleri gezmekle geçti.
İşte Efes'teyken. Henüz okullu değildik o zaman.

Dilara, şımartmaktan çok hoşlandığı kızını başkalarını rahatsız etmemek konusunda uyarmaktan, öyle bir terbiye vermekten hoşlanmasa da tansiyon lafını duyunca beti benzi attı. Hemen Mine’nin yanına koşturdu.
Mine‘yi yatak odasında buldu. Mine, yatak odasındaki gardıropların, tuvalet masasının tüm çekmecelerini boşaltmış, küçük parmaklarını daldırdığı kremleri, fondötenleri, pomatları, allıkları sağa sola, her yere sürmüştü. Tuvalet aynası kremlerle, renk renk rujlarla yapılmış çocuk resimleriyle doluydu.

Mine, ayaklarında annesinin yüksek ökçeli ayakkabıları, çenesine kadar taşmış dudaklarındaki pespembe ruju ve iki yuvarlak elma çizilmiş gibi allıklanmış yanaklarıyla tuvalet aynasının önündeki pufa oturmuş, saçlarını tarıyordu.

Rujlarını, kremlerini, allıklarını permeperişan halde; kızını da kendinden izinsiz her dolabı karıştırmış olarak bulunca Dilara çiğ sesiyle ciyak ciyak bağırmaya başladı. Birkaç dakika geçmeden alt kattaki komşuların bu kez de kendi sesinden çok rahatsız olacaklarını düşünüp zoraki sustu.  “İyi ki üst kattayız da gürültümüzü duyan bir başka komşu yok. Bizim üstümüzde bizim gibi gürültücü bir oturan yok Allah’tan” diye düşündü. Bu düşünce, Minecik’e duyduğu kızgınlığı biraz yatıştırdı.

Mine’nin odasından sonra kendi yatak odasını temizleyene kadar hayli vakit geçti. Onca temizlik sonrası da canı çıktı eğilip kalkmaktan, silip süpürmekten. Karınları da acıkmıştı. Ocağa bir tencere çorba koyacak hali kalmamıştı.
Ankara Güven Deneme İlkokulu'ndayken.
Üstten sayınca ikinci, alttan sayınca üçüncü sırada,
 öğretmenimizin gerçekten sağ yanındayım.

Mine’yi de alıp geçenlerde açılan AVM’ye gitmeyi düşündü. Hem orada kızıyla bir şeyler atıştırır hem de kızıyla konuşurdu uzun uzun. Ortalığın dağıtılmayacağını, annelerden izin almadan annelerin eşyalarının karıştırılamayacağını kızına anlatması gerekiyordu. Anaokuluna başlayacak kızının artık bunları bilmesi gerekiyordu. Çocuklarla konuşmak iyi sonuçlar veriyor diye okumuştu. Deneyecekti. İyi sonuç almayı umuyordu.

Mine, köfte yemek istedi. Yanında da patates kızartması. Anne kız, konuşa konuşa köftelerini ve patates kızartmalarını yediler. Dilara, kitaplardan okuduğu cümleleri hatırlayıp aynılarını kurmaya dikkat ederek bir dizi film oyuncusu edasıyla kızıyla konuştu.

Mine, annesinin her dediğini anlıyor gibiydi. En çok da kendisinin sadece o evde bir prenses olabileceğini, başka evlerde de o evlerin küçük kızlarının o evin prensesi olduğunu anlamıştı. Hiç hoşuna gitmemişti; o yüzden çok iyi anlamıştı bu sevimsiz cümleyi.

Dilara kızının kendisini anladığından emin olunca kızını ödüllendirmek istedi. Köfteciden çıkınca Mineciğini oyuncakçı dükkanına götürdü.

Bebeklerin tombulundan, uzun saçlısından, saçsızından, siyahından, beyazından; oyuncak evlerden; oyuncak yemek, çay, fincan takımlarından kamyonlara kadar  her şeyin olduğu  dükkanın tam ortasında kızının elini tutmuş halde ona dönüp;
-Minecim, dile benden ne dilersen, dedi. Akşamki masalda geçen perinin prensese söylediği  cümleyi kullanmaya gayret ederek.

Minecik, önce ellerini çırptı. Bebeklerden çok kamyonları seviyordu. Bir kamyon alıp üzerine de bir bebek oturmayı istemişti; ama annesinin az önceki konuşmaları geldi aklına. Bugün  onu prensesçilik oynarken ne kadar üzdüğünü, yorduğunu hatırladı. Çıkardığı gürültüyle alt kattaki sessiz sedasız komşularının tansiyonlarını nasıl yükselttiği geldi aklına. Usulca ellerini iki yanına indirip gözlerini annesine çevirdi.
-Özür dilerim.

Kendisini dinlediği için ödüllendirmeyi düşündüğü kızından beklemediği bir “özür” duymak, asıl Dilara için ödül olmuştu. Prenses de, ana kraliçe de çok soylu davrandıkları için memnuniyetle gülümsüyorlardı.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), Ankara, 12.09.2012, 14:26


Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci