4 Mayıs 2013 Cumartesi

Mührü nakışlı selam: Mektup



El değmiş haberlerin en yolu bekleneniydi o. Bir el yazacak, zarfa koyacak, postalayacak. Bir başka  el onu tasnif edecek. Bir diğer  el dağıtacak. Bekleyen el de açacak. El değmedik haberler  yaban ellerden, gurbetten, ırak illerden sılaya ulaşacak.


Çoklukla beyaz, sade bir zarfı olurdu mektupların.  Ayrı düşmüş ana kızın, askerdeki oğlun, gurbette çalışanların, büyük şehirde okuyan çocukların memleketten gönderileni alır almaz gönderdikleri cevaplar, satırlardan dökülürdü. Selamla başlardı; selamla biterdi. Tüm köye; kim varsa bildik tanıdık  herkese selam söylenirdi. Ahırdaki Sarıkız’a kadar hal hatır sorulurdu.

Mektup yazmak, mektepli işiydi eskilerde. Öyle ya, okuma yazma olmazsa mektup nasıl yazılacak. Bazen kimselerin duymaması istenen şeyler de yazılırdı mektupta. Tarlanın kaça satıldığı gibi. O zaman mektuplar, muhtara yazdırılırdı. Ne de olsa tüm köy güvenmiş de seçmişti muhtarı.

Kimi mektuplar daha zarfındayken kokardı buram buram. Gönderen, o mektup kağıdını önce bir güzel parfüme bulardı. Mis kokulu sevgiliye, misler saçan bir mektup giderdi böylece. Hanımeli kokulu kağıtlara yazılmış.

Kimi zarfların rengi baygın, üzeri çiçekli olurdu. Daha çok güllüsünden.  İçinde aşk mektubu olduğunu, daha postahanede o mektubu alan da bilirdi, hangi kızın evine götürdüyse o posta kutusuna koyan  postacı da. Postacı alışırdı zamanla, haftada bir kez  gül resimli zarflar içindeki mektupları aynı posta kutusuna atmaya. Bazen o mektupların artık posta kutularına konulmasının bitmesine yakın, başka postacılar nikah davetiyeleri dağıtırdı şehrin dört bir yanına, başka kentlerde hatta.

İlla tarih atılırdı  mektupların üstüne; çünkü mektuplar öyle kolay kolay ulaşmazdı eskiden. Mektup kağıdındaki tarihle de zarfın üzerindeki postaya veriliş tarihi tutacaktı bir de. Yoksa kıyamet kopabilirdi kimi gönüllerde. Yazılıp da bir türlü atılmamış mektuplar, ihmal ediliyor olmanın, gözden uzakta olunca gönülden de uzakta olmanın yüze vurulan haliydi çünkü. Mektupların sağ üst köşesindeki tarihlerin dili vardı böylesine keskin.

Bir deniz kenarından bir dağbaşına, bir büyük kentten kırk haneli bir köye gider gelirdi mektuplar. Yollar kat ederdi bozundan, yeşilinden, karlısından, tozlusundan. Yollar, giden haberler, gelen cevaplarla üzülürdü, ağlardı, gülerdi, sevinirdi. Sevinci tatlı bir yel olur, yapraklar arasında gezinir; üzüntüsü fırtına olurdu tozu dumana katan, yolu dumana bürüyen.


Sonraları uçakla gönderilmeye başlandı mektuplar. Mektup gözlenen yollar kısalınca mektup bekleme zamanı da kısaldı. Uzunca bir zarfı olurdu uçakla gönderilen mektupların. Çoklukla yurtdışına giden mektuplardı o zarfların içindekiler. Zarfın kenarı kalınca ve eğik kırmızı lacivert çizgilerle bezenmişti. Kağıda çini işler gibi. O zarfların üzerine,  “Uçak ile” yazılı küçük, lacivert bir kağıt parçası  yapıştırılırdı. Pek afili olurdu öyle zarfları postaya vermek. Zarfların en havalısı, en hercaisiydi onlar.

Mektup, postacı uzaktan göründüğünde bir dert olurdu içe. Acaba, başında şapkasıyla haki renkli forması içindeki postacının yandan çapraz asılı, gönden, doğal renkli koca çantası içinde o anaya, o nişanlıya, o eşi gurbette işçi olan kadına, oğlu okumak için İstanbul’a gitmiş anababaya, gizli gizli mektuplaştığı askerdeki yavuklusundan haber bekleyen kıza  da mektup var mıydı?

Kalpleri çarptırırdı postacının ayak sesi. Nefesler tutulurdu onun adımlarının apartmana doğru yönelip yönelmeyeceğini  gözlerken. “Bu sokağa da sapacak mı, bu eve de girecek mi, hadi bu apartmana girdi bizim posta kutusuna da bir zarf bırakacak mı? Bıraktığı bana mı?” sorularıyla alıp alıp verirdi gönüller.  Hiç kolay değildi öyle bir mektubu okumak. Okuyana kadar yüreği ağzına gelirdi gizli gizli haberleşenlerin. Daha lisedeyken mektuplaşmaya başlamış gençler, babalarına yakalanmamak için akla karayı seçerlerdi. Tüm dertlerini de hemen yanıbaşlarındaki sıra arkadaşlarına anlatırlardı. Mektup alındığında gözler gülerek gelinirdi liseye; mektup yoksa o gün posta kutusunda, ağlamaklı bakardı gözler. Sitem dolu. Daha sonraları o her gün mektup yolu bekleyen liselilerin düğün davetiyeleri konuldu posta kutularına, aynı postacı tarafından. Geniş eteği kenarlara taşmış bir gelin kız resmi olan davetiyelerden biri de her teneffüste mektup alındığında sevinci, alınmadığında  derdi dinleyen sıra arkadaşının evinin posta kutusundaydı. Daha sonraki dert dinlemeler çocuklar, kayınvalideler üzerine olacaktı. Bu davetiye, aynı zamanda bunların da habercisiydi.

Daha lisedeyken ya uzaktan birine, ya başka şehirde okuyan bir üniversiteliye ya da askerdeki komşu oğlana sevdalanmış liseli kızların yakalandıkları da olurdu. O zaman olacaklar, babanın insafına kalmıştı.


Kimi mektuplaşanlar bilmezdi bile birbirlerini. Bir gazeteye verdiği küçük  bir ilanla arkadaş arayan, evlenmek isteyen birine yazar, ondan cevap gelince de mektuplaşmaya başlamış olurdu böyleleri, birbirlerini tanımaksızın.  Gazetedeki ilan üzere yazdıkları kişiler hakkındaki tek bildikleri, zarfın üzerine yazılan rumuzdu. Belki bazen siyah beyaz bir vesikalık fotoğraf da gelirdi sonraları. Böyle bir ilan, çok meşhur olmuştu bir zamanlar. Gonca gül rumuzluydu o ünlü ilan. Filmi bile çekilmişti.

Mektuplar selamla dolardı ilk satırdan son satıra. Biterken el öpülürdü ayrıca. Hiçbir büyük atlanmamaya çalışılırdı el öpmelerde. Kırılırdı sonra unutulan emmiler, halalar, teyzeler. Hepsinin adı tek tek anılırdı mektupta. Vefa böyle bir şeydi o zamanlar. Adlar anılır, eller öpülür, selamlar söylenirdi. Uzakta olunsa da o adlardan, o adların sahipleri hep gönüldeydi. Mektupta anılacak kadar.

En içli mektuplar, ucu yanık olanlardı. İçi yanan, yüreği sevda ile tutuşanların mektuplarının ucu yanık olurdu sık sık. Yad ellere düşmüş yanık yürekler, yanıp yakıldıklarına  is kokulu mektuplar gönderirdi.

Mektuplar, efkarlandırırdı eğer özlemle doluysa, uzun zamandır görüşemeyenler arasında yazılıyorsa. Evlenip gurbete gitmiş kız kardeşler uzun yıllar görüşemezdi. Mektuplaşırlardı onlar da. Bayramlarını, doğum günlerini böyle kutlarlardı. Hasret kaldıkları kardeşlerinin mektubunu okuyunca, efkarlarını dağıtmak için bir sigara tellendirirlerdi.  Zarfın içine bir de kardeşi için koyardı sigara yakan, o da tellendirsin diye. En zararlı alışkanlıklardanmış sigara, sonradan öğrendi çoğu. Acı bir bedelle.

Memur kocası sayesinde hali vakti biraz yerine gelmiş  fakir ailenin kızları, annelerine yazdıkları mektubun içine üç beş kuruş koyarlardı. Mektuplara kağıt para koyulduğu duyulunca, zarflar ışığa tutulup içine bakılır olmuştu mahallenin haytaları tarafından postacı adım adım takip edildikten sonra. Ne güçlüklerle gizli saklı denkleştirdiği on, yirmi lirayı annesine gönderen kız da nice sonraları annesini ziyarete geldiğinde öğrenebildi paraların zarftan  çoktan alınmış olduğunu.


Kenarı dantel ucu gibi tırtıklı pullar, en güzel deseniydi mektup zarflarının. Portreli, manzaralı, kuşlu, köprülü, çiçekli çeşit çeşit resimlerle bezeli pullar süslerdi, zarfları. Üzerine damga vurulurdu pulların. Dairesel bir yazı halindeki damga, mühür gibi dururdu renkli, resimli pulun üzerinde. Nakış gibi yakışırdı hem. 

Mektupların pulları, evin ilkokul öğrencisi olan çocuğunca zarftan kesilir, alınırdı. Pul koleksiyonu yapardı çocuklar o vakitler. O vakitler, o yaşlardaki çocuklar, koleksiyon da yapardı, sokakta top da oynardı. Saklambaç da. Dalya, birdirbir, çelik çomak oynayan çocuklardan sonra ne pul koleksiyonu ne de yine postacılar tarafından getirilen kartpostallardan koleksiyon yapan çocuk neredeyse hiç kalmadı. Mektuplar da elektronik oldu çocuk oyunları da.

Şimdilerde postacılar yok, posta kutuları sadece fatura ve banka dökümlerini içeren zarflarla dolu. Herkesin kendi kişisel posta kutusu var artık. Öyle eskisi gibi apartman girişindeki tahtadan, işlemeli demirden, bakırdan değil bu kişisel posta kutuları. Elektronik. Yazılıp tıklanıyor artık mektuplar. Postalanmıyor bir koşu postanelere gidilip öyle emek emek yazılıp, kokulara bulanıp, uçları yakılıp. İçlerine saçlar, paralar koyulmadan. Tıklanan mektuplar anında karşı posta kutusuna düşüveriyor. Heyecanı yok o mektupların, postacı yolu bekleyen liselilerin yüreklerini kasıp kavuranlar gibi. Elektronik posta kutularındaki zarflar özenle açılmıyor. Zarf resmine tıklanıyor sadece. Bir de asla ucu yakılamıyor elektronik mektupların. Üstelik parfüme de bulanamıyor. Dedik ya elektronik. Kağıda yazılıp zarfa koyulmuş, belki kuş resimli, belki bir ağacın dallarıyla coşmuş ya da bir portreyle süslü pullar yapıştırılmış eskinin his yüklü mektupları gibi yazılıp gönderilmiyor bugünün mektupları. Dili bile dilden dökülen gibi değil. Kısaltmalarla yazılı çoğu. Ayrıca o selam dolu, sevgi dolu kağıt mektupların saklandıkları gibi ne teneke şeker kutuları ne de tahta kutuları var elektronik mektupların. Saklamak isteyen, bir klasör açıp saklıyor yine dokunamadığı, eline alamadığı o mektupları. Ne postacı yolu gözleniyor ne de yol artık,  “ileti” denilen o mektupları almak için. Beklemek varsa eğer, o da haber beklenilenin ihmalkarlığından, vurdumduymazlığından, umursamazlığından. En iyi ihtimalle zamansızlığından.

O gizli gizli gönderilen, gizli saklı beklenip alınan, içinden sadece üç beş satır çiziktirilmiş kağıt değil, sevgilinin saçından, yeni doğan bebeğin buklesinden, paradan, küle kadar neler çıkmayan içli mektuplar da, şapkalı, haki üniformalı, gön çantalı postacılar da bir çocuk şarkısının sözleri oldu bugün. “Bak postacı geliyor, selam veriyor.”
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), ‎21 ‎Ağustos ‎2012, ‎Salı

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci