1 Haziran 2013 Cumartesi

DALLARINDAN MÜZİK, YAPRAĞINDAN SERİNLİK SAÇAN YEŞİLLİK: AĞAÇLAR


İlk kez bir yazımı ikinci defa yayınlıyorum. Blogumdaki en ilk birkaç yazımdan biri olduğundan  ilk sayfada yani hayli gerilerde kalmış  olması nedeniyle  değil  ikinci kez yayınlamam elbette; "Yaş kesen baş keser" atasözümüz dolayısıyla aynı zamanda. Yine her zaman olduğu gibi  yalnızca kendi çektiğim fotoğraflar eşiliğinde.





Kabuk kabuk gövdeleri heybetle göğe doğru yükselirken her bir dalından körpe kollar atarlar tomurcuk başlı.  Her ağacın dalı o ağaca özgü renkte, biçimde yaprakla süslüdür. İrisi, el gibi açmışı, kenarları dilim dilimlisindendir yapraklar. Yeşil, boz, kızıl, açık koyu renkte yapraklar rüzgarda kıpır kıpır oynaşır. Yaprakları oynaşan ağaçlar hep yerlerindedir senelerdir, mevsimlerdir, asırlardır. Hiç kıpırdamadan. Hep ayakta. Hep gölge saçarak yazın sıcağında. Kuşlara yuva olarak.  Göçmeninden yerlisine; leyleğinden kartalına.

Sıcak yaz günlerinde kayalar gibi sadece güneş ışığının açısı denk geldiğinde değil her an gönüllü olarak gölge veren, serinlik saçan başka  ne var;  güneşe, yağmur yüklü bulutlara sevdalı ağaçların yelin esişiyle  şarkı söyleyen dalları dışında?

Uludağ’dan inerken rastlayacağımız kaç asırlık olduğunu kendisinin de unuttuğu, her bir dalı bir ağaç gövdesi kalınlığındaki çınarın heybeti Uludağ’a yakışır ululuktadır.  Belki de bir  dönüm alanı kaplayan dalları ve yaprakları altında serin bir huzurla  çay içenler, çayın demi kadar o ulu çınarın altında demlenmenin de tadını çıkarıyor gibidirler.  Kır kahvesinin çatısı görevini görür kim bilir kaç asırlık çınarın ağaç gövdesi kalınlığındaki dalları.  
 
Meyveli ağaçlar çoklukla bahçe ağacıdır. Onları dikenler; “Gelen geçen yesin. Hayratım olsun. Kurtlar kuşlar aç kalmasın” temennisi içindedir dikerlerken. Evin hanımları meyve ağaçlarının bir an önce yetişip meyve vermesini diler. Reçel yapacaktır o ağaçlardan topladığı kayısı ile, şeftali ile, portakalın kabuğu ile.  Elmaları, dutları kurutacaktır. Nardan sirke yapacaktır. Zeytini çizecektir, kavanozlara basacaktır, ters yüz edecektir bir de o kavanozları gidip gelip. Suyunu da  alt üst edecektir durmaksızın.

Meyve ağaçları evin hanımları için kavanozlarda reçel, sirke, kışlık kuru olarak görülür. Çocuklar için de oyundur ağaç dalları.

Çocukken tırmanıp bir tane koparabilmek uğruna belki de düştüğümüz, dizlerimizi, dirseklerimizi parçaladığımız bahçedeki ceviz ağacı, dağlardaki alıç, ahlat ağaçları ilk tırmanış heyecanlarını  dalları arsında yaşadığımız ağaçlardı. Çocukluğum boyunca Aksaray, Bursa ve Ünye’de tırmanmadığım dut, ceviz, incir, kayısı, kiraz ağacı kalmadı. Sekiz yaşımdayken Bursa’da  dut ağacının en yüksek dallarından birinden düştükten sonra bile vazgeçmedim ağaca tırmanmaktan. Şimdi bu heyecanı yaşayan çocuk neredeyse yok gibi. Ne kadar da şanssız şimdiki çocuklar. Ağaç dallarının en güzel meyveleriydi oysa o dallara çıkmış çocuklar.

Hatmi, mürver, manolya gibi ağaçların bürümcük bürümcük nakışlı çiçekleri, tüm mahallenin ferahlaması için buram buram koku da  salar, renkler de sunar, yeşil yapraklar giymiş dallarını kol gibi açarak serinliğiyle de kucaklar.

Kimi ağaçlar bekçidir.  Orman kenarlarında, koru boyunca dizilirler oraları beklercesine. Patikadan yürürken, dağ gezilerinde, orman kıyısından geçerken   üç adım ötedeki koyu yeşilliğe dalıvermenizi dikenli keskin diliyle azarlarcasına söyler iğde, böğürtlen, ahududu çalıları, yaban güllerinin dikenli dalları. Issız ormanların dikenli telleri, diken diken kabarmış  iğde ve böğürtlen çalısından, yabani gül dalındandır. Doğanın orman kenarına ördüğü çitlerdir  iğde, böğürtlen çalıları. Oraların kenarında kendiliğinden bitiverir çalılar. Eli kolu, bacağı, yüzü çizmeye hazır halde, gizlisinde orman gülleri saklı zümrüt alanları gözetirler, kollarlar. Kırmızı kırmızı ya da mor meyvelerini cömertlikle sunarlar üstelik gelen geçene.  Çalı da olsa, çiçeklisinden de olsa, sırf ibreli çamlar da olsa; kolu da çizse, yüzü de ağaçların sevilmeyi ne kadar beklediğini düşünürüm hep.
 
Ağaç sevmek başka bir sevgidir. Yeşilinden bir sevgidir. Sevda gibi kan kırmızı olmaz ağaç sevgisi.
 
Ağaç sevmek, çocuk sevmek gibidir. Ancak bunu herhangi bir ortamda  söylerseniz değil ağaç sevmek insanları bile sevmekte zorlanan biri “Onlara ad da veriyor musun?” diye sorabilir alaycı bir tavırla. Gerek yok bir ağaca bir çocuk adı vermeye. Onların zaten herkesçe bilinen adları var. Ama gel gör ki ağaç sevgisini hiç anlamaz ağaç sevgisi bilmeyenler.

Bir ağaç, onca senenin fırtınasıyla, dolusuyla, yağmuruyla, kuraklığıyla yazdığı bir öyküdür.  Bir ağaç, bir başlı başına bir dünyadır. O dünyanın kabukları altında, yaprakları üzerinde, köklerinde, çatal dalları arasında, kovuklarında başka başka dünyalardan canlılar barındıran bir dünyadır bir ağaç. Havanın oksijenidir ağaçlar. Ağaç olmazsa nefes alınmaz. Kalp atmaz. Sincap olmaz, kuş yuvası olmaz, böcek olmaz, kelebek olmaz, arı olmaz. Arılar olmazsa neler olmaz neler…

Ağaçları sadece parkların süsü sanan insanlar için, betonlar içinde tıkılıp kalmış kişilerce ağaçları en az bir çocuk sever kadar sevmek belki de anlaşılamadığından  böyle yadsınacak sorular sordurtabilir. Sanki aklınızı yitirmişiniz de ağaçlara bir de çocuk adları takıyormuşunuz diye aslında sizi güldürten vehimlere kapılabilirler. Öte yandan bir ad, ille de bir ad taktıkları evcil hayvanları; mesela köpekleri olabilir bu soruyu soranların. Doğayı sevmek, bloklar içinde bir köpek beslemekle kanıtlanmış olunuyor sanılabilir o kişilerce.
 
Ağaç sevmek, apayrıdır. O sizin evdeki evcil hayvanınız değildir. Her yerdeki ağacı sevmektir ağaç sevmek. Her ağacı sevmektir  o sevginin özü, özeti. Toroslar’daki bir servi de olabilir o ağaç, dağ başlarında kuşların konakladığı  bir ahlat, kuytu bir köyün ıssızdaki tarlasının ortasındaki alıç ağacı da olabilir. Ya da Alp Dağları’ndaki bir ladin. Meyvelisinden, çiçeklisinden, yapraklısından yaprak dökeninden manolyasına, göğe merdiven kurmuşundan boduruna dek hepsini seversiniz ağaçların.

Bir ağacın matlaşmış,  tozlu yapraklarından  boy verdiği tepelere o sıralarda yağış düşmediğini, her bir yandan oraya buraya uzanmış dalların hangisinde kuş yuvası olduğunu bir çırpıda görüvermektir ağaca sevgi. Dallar arasında gizlenmiş kuş yuvasının kırlangıç mı, ağaçkakan mı, örücü kuş yuvası mı olduğunu hemen anlamakla başlar ağaç sevgisi. Ya da doğa sevgisi.

Bahçeniz varsa her sabah ilk iş akşamın dinginliğinin hala sürdüğü, çiçeklere çiğ düşmüş bahçede henüz hiç yorulmamış, ise, kire bulanmamış taze havayı solumak olur.  İlk soluktan sonraki ilk iş de ağaçlardaki, gül dallarındaki  yeni yapraklara bakmak, kuruyanları, sararanları temizlemek, su vermek, çiçeği var mı, tomurcuğa durmuş mu diye pür dikkat dallarını, kabuklarını gözle taramaktır.

Baharda su tutması için ağaçların diplerini derince açmak,  sonra sabırla çiçeğe  durmasını beklemek; son baharda kışın soğuk almaması için açılmış ağaç diplerini gerisin geri kapamaktır ağaca duyulan sevgi. Gübre kokusunu bile ağaçlara, çiçeklere, bitkilere hayat veren bir aroma olarak görüp,  yadsımamayı öğrenmektir. Ceviz yaprağı tetiri elleri karartınca ona kına muamelesi yapmaktır. Ceviz yaprağının olağanüstü ıtırına da parfüm. Kenarı su taşı işlemesini andıran, dalgalana dalgalana kıvrılan ince ve uzun meşe yapraklarını yerde görünce biraz burkulmaktır. Meşe ağacından düşüp saçılan  pelitleri yani palamutları toplamak, pelitleri ya tohum olarak bir kenarda muhafaza etmek veya bir kül ateşinde közleyip yemektir.

Ağaç sevmek, her ağacın yaprağının biçimini, rengini bilmek; dilinden anlamaktır. Sahil çamlarının rüzgarda sanki ıslık çalar gibi söylediği şarkıyı  bir konçerto dinler gibi dinlemektir. Eğer kuş  konarsa, tek başına  bir kıyıda kalakalmış ağacın tekrar yalnız kalmaması için sessizliğe gömülmeyi bilip, kuşları kaçırtmamaktır. Fıstık çamı kozalaklarından fıstıkları çıkarıp, kabuklarını kırıp dolmalara koymak; ama birkaç kozalağı ille tohum olarak saklamaktır.
 
Ağaç sevmek, anıt ağaçlara hürmet göstermektir. Aynen bir büyüğe gösterilen hürmet gibi. Kimlerin  gölgesinde konakladığı, hangi aşıkların altında buluştuğu, kimlerin ne muratlar için dalına çaputlar bağlayıp dilekler dilediği ağaçlardır onlar.

Kimileri mahkeme ağacıdır, idamlar bile yapılmıştır dallarında; kimileri dilek ağacıdır.

Kimileri Temmuz sıcağında harmanın ortasında, çiftçilerin çörek otlu çömlek peynirini yufka ekmeğinin içine koyarak yaptığı dürümünü testisindeki ayranla ıslatarak gölgesinde afiyetle yediği ağaçlardır.

Kimi ağaçlar,  başakların arasındaki yalnız ağaçlardır. Alıçlar, o yalnız ağaçlardır. Uzanıp giden dönümlerce bomboz ekinlerin içindeki tek yeşillik yapayalnız alıç ağaçlarıdır.

Sedir ağaçları, dağ başlarının titrek çizgileridir. Tozlanmaları bir törendir. Artık Toroslar anavatanı sayılmaktadır Lübnan’dan buralara gelmiş  bu ağaçların. Gemiler onlardan yapılır. Sandığın hası sedir ağacındandır. Ama öylesine azalmışlardır ki, onları görünce ayak sesinizden bile rahatsız olmamaları için uzaktan seyredesiniz gelir bu yeşil ihtişamı. Heybetin tanımı bu ağaçtır. Yeşilin koyusu dallarıdır.

Eskilerde kralların tahtlarının, asalarının yapıldığı tek ağaç vardır. Abanoz.  Zehrin etkisini giderdiği için içeceklerin abanoz odunundan  yapılmış kaplara konulduğu ağaçtır bir zamanlar. O eski mahir marangozların ustalıklarını yansıtan ağaçtır abanoz. Müzik aletlerinin türlü türlü sesi abanozdan gelir. Abanoz ağaçları suda çürümeyen odunlarıyla ünlüdür. Cilayı öyle tutar ki pırıl pırıl yanar cilalandığında. Kimi camilerdeki sütunlar abanozdur.

Bazı ağaçlar efsanelerle anılırlar, dalları kesilirse altlarında akan ırmağa kan akıttığı söylenir Aksaray’da,  Ervah’ın arka kapısındaki Kanlı Pelit denilen, yaşını kimselerin bilmediği ulu meşe ağacı  gibi.

Bazen de iki bin yaşına gelmiş zeytinler vardır kaç devri görmüş geçirmiş, kutsi ve bereketli. En uzun ömürlü ağaçtır zeytin ağacı. Dünyanın en yaşlı ağaçlarıdır zeytin ağaçları. Bin yaşını görmek işten bile değildir bir zeytin ağacına eğer bir balta onu kesmezse;  eğer bir yıldırım üzerine düşmezse.

Ağaçlar hep verir. Oksijen verir, meyve verir, gölge verir hatta gövdelerini bile verirler gün gelir. Ama o ünlü atasözünü hepimiz biliriz; “Yaş kesen, baş keser”

Ağaçsız bir manzara olmaz. Manzaramız hep yeşil olsun.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27 Ağustos 2009, Perşembe
acemi.demirci@yahoo.com.tr
 


Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci