18 Haziran 2013 Salı

Kişilik çıkmazı


Bunca yazıya ne gerek vardı bilmem, Koca Yunus;
“İlim, ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir” dedikten sonra.

Böylesine kestirmeden ve özlüce anlatılmış, Yunusça söylenmiş kişinin kendini bilmezliği, iki dize olmakla kalmasaydı eğer dünya çok başka olmaz mıydı?

Çocukken nasıl kolaydı insan olmak. Nasıl da güzeldi hesapsız kitapsız olmak.  Sırf çocuk olmak, tertemiz bir yürekle. Biz demenin güzelliğinde ben demenin hiç bilinmediği bucaklardı çocukluk. Gözyaşını salt içten geldiği için akıtmaktı. Gözyaşının can yanmasından, kalp kırıklığından akması ne güzeldi. Can yandığından akardı gözyaşı, kandırıktan değildi kandırmacalarda bulunmak için. Yüze bulaşmış tozu pasağı yıkayan cam boncuklar gibi yaşlar, tertemiz bir oluktan yanakta yol açar,  gözyaşlarının tuzu çocuk bağırlara basılırdı. O tuz, bilindik tüm tatlıların tadındandı. Hayat, çıkarsız hem de çıkmazsız hayattı çocuklukta. Naifti.

Çocuklukta çıkmaz olan tek şey vardı; çocuk olmak. Tek başına yapılamayacak çok şey olduğundan çıkmazsızdı çocukluk. Kapıların çoğu kapalıydı çocuklara. O kapıların anahtarları kilitleri büyüyünce
açacaktı. Yetişkin olunca, çikolataya, sakıza, şekere, elmalı şekere, pamuk şekere, lunaparka harcayacak istediğin kadar para pul kazanınca, dört tekerlekli bisikletlerin yerini arabalar alınca. Karanlık bir odada tek başına uyuyabilmekti büyümek bir çocuk için. Karanlık, sadece gecenin rengiydi o zamanlar.

Çocuklukta yapılamayanların ne zaman yapılabileceği sorulduğunda “Büyüdüğün zaman” lafını duymaktı en büyük çıkmaz olağan bir çocukluk geçirenler için. Apayrı çocukluk geçirmek de mümkün. Hayat bu sonuçta. Öyle değil mi?



Olduğumuz gibiydik çocuklukta. Hayatın sırrı işte burada saklıydı. Hep büyüyorduk, büyüyecektik. Henüz sıska, cılız, çelimsiz, çöpten çelebi, nanemolla olsak da büyüyünce geçecekti her şey. Virajlar bitecek düze çıkacaktık. Bambaşka, yepyeni, güpgüzel, başarılı hem de cakalı kişiler olacaktık. Bir çocuk için büyümek bunlardan başka bir şey değildi.

Çocukken en nihayetinde oyunun bir parçasıydık. Oyun öncesi takımlarımızı kurmak için adımlarımızı karşılıklı olarak birbirine bitişik atarak ilerlerdik. Kimin adımı diğerinin ayağının üzerine gelirse o başlardı oyununa oyuncu seçmeye. O zamanlarda ayağa ancak bu şekilde basılırdı. Kimse kimsenin ne ayağına ne nasırına basardı. Basılacak nasır da yoktu zaten.

Bazen mızıkıp küsenler olurdu. O zaman Sağ elin orta parmağını işaret parmağının üzerine getirip bir de yüzü eğip, dudakları büküp, buğulu gözlerle  “Küs” der keser atardık canımızı sıkan her neyse, her kimse. Küseceğimiz kişi, üst üste binmiş orta parmak ve işaret parmağımızı ayırdığında küserdik birbirimize. On dakikalığına mı hadi en çok on beş dakikalığına mı belli olmazdı küslüğümüz. Mahalle arkadaşımızla küslüğümüzün üzerinden daha on beş dakika geçmeden bu kez de küs işareti yaptığımız işaret parmağımızla başparmağımızı birleştirip halka yapıp uzatırdık “Küs, barış” diyerek. Birkaç dakika önce küstüğümüz arkadaşımız, bizim başparmak ve işaret parmağımızın birleşmesiyle oluşan halkayı çözdüğünde küslük müslük kalmazdı. Kaldığımız yerden oyuna devam ederdik.

Takımı kurtaran iki canlı yani en kuvvetli oyuncu çocuk, yakan topta karşı oyuncunun attığı topu tuttuğunda, kim bilir kaç kez küsüp barıştığı az önce vurulup oyundan çıkmış arkadaşını yeniden oyuna alırdı. Attıkları top tek bir kez dahi olsun karşı takım oyuncularından birini vuramasa; ama kendileri hep yanıp oyundan çıksalarda takımlarındaki iki canlı arkadaşları onları tuttuğu her topta oyuna alacaktı   ertesi gün de, daha ertesi günde. Çünkü çocuklar güçlüsüyle, zayıfıyla, on dakika küslük; ama tüm gün bağıra çağıra oynadıkları oyunlarıyla çocuktular.  Büyüklere benzemezdi ki çocuklar. Zira en temiz renge boyalı ruhları öyleydi. Büyüdükçe ruhsuzlaşacaklarından habersizdiler henüz.

Hep büyüyünce olacaktı hayal edilenler, düşü kurulanlar, olması sabırsızlıkla beklenenler. Anne olacaktık, baba olacaktık;  öğretmen, doktor, pilot, avukat, mühendis olacaktık. Onları olunca ne olacaktık? Herhalde mutlu olacaktık. Çocuktuk işte, bu soruyu sormayı akıl edememiştik  o zamanlar.

Yakan top oynayıp, birbirini topla vuran çocuklar, gün geldi büyüdü. Oyun içinde birini topla yakmak çocuklukta kaldı.  Büyüyenler, hayat oyunu içindeyken artık bizzat kendileri canları yakar oldular dilleriyle, tavırlarıyla. En temiz renge boyalı ruhlu çocukluk çok geride, en dipte kaldı büyüyünce, bir de üstelik iş hayatını tanıyınca. İş hayatındaki oyun, başka bir oyundu. Yakan top da satranca bırakmıştı yerini. İrili ufaklı hamleli, şahlı matlı.

Büyüdük ve olduk bir şeyler, birileri. Ham meyvelerin olgunlaşıp kızarması gibi kızardık. Alalı kızarandan tam kızaranına olgunlaştık; alalı ya da tam. Çağladan meyveye dönüştük, olgun görünümlü. Ama çoğu olgun görünümlünün içi ham kaldı. Kof çıktı. Meyve tadı beklerken dil buran, kekremsi,.ekşi tad verenlerden olmak da varmış meğer.


Diplomalar elde, belki ilk işyerlerinin açılışındaki fotoğraflar hemen odanın başköşesinde asılı büyükler olduk olmasına da büyük olabilmek ne çocukluktan büyüklüğe geçmekle olunurmuş ne de boyla posla alakalıymış, bunu öğrendik sıkısından.

Birlikte mahalle aralarındaki boş arsalarda yakan top oynayan çocukların kimi esnaf, kimi memur oldu, kimi kendi işini kurdu. Kimi iş beğenmedi dolandı durdu, kimi işadamı oldu. Zevkler geliştirdi basitinden, pahalısından. Kelli felli olunca oturup onca otomobilinin, yurtdışı gezilerinin, lüks evlerinin, birkaç ev bedelindeki arabasının içindeyken kendi içinin neden hala çocukken umduğu gibi olmadığını, bunca para döktüğü oyuncakları içinde neden beş yaşında çevirmeye başladığı bir tahta topaçla mutlu olduğu kadar mutluluk duyamayıp bir de kalbinin huzursuzluktan teklediğini kara kara düşünmeye koyuldu. Aynaya bakınca gördüğü buruşturulmuş kâğıdı andıran yüzünü görmekten, hırs dolu kendi bakışlarıyla göz göze gelmekten haz etmez oldu. Aynaya bakamayanlardan oldu yani.

Yetişkin insanlar olarak kimimiz çocuk ruhuyla dolaşıp dururken bir türlü olgunluğu dalından koparamadık. O dala uzanmadık bile. Olgunluk, devşirilmeden dalında kalan bir meyve oldu. Çiğlik ise, olgunluk beklenirken sergilenen tutum oldu.

Bazılarımız, “Anne ben şu kadar büyük adam oldum; baba bak ben falanca oldum; anneciğim bak oğlun, kızın nerelere geldi” diyebilmek için büyük olmuş olanlardan olduk. O zaman o adı sanı bilinmeyen; ama oğluna söylediği söz dillere pelesenk olmuş babanın lafı geldi akla;
“Oğlum ben sana falanca makamda olamazsın demedim, adam olmazsın dedim”.

Adam olmak için büyümek yeterli değilmiş, öğrenebilen onu öğrendi büyüyünce. Büyümenin en karlı getirilerinden birini belledi yani. Hem de en acı tecrübelisinden olanını öğrendi.

Nasıl yaparsa yapsın, neyi ezip bozarsa bozsun, ortalığı toza dumana katsın; ama yeter ki “Anne bak oğlun, kızın kim oldu, nerelere geldi, büyük adam oldu” demek için bir yerleri, bir şeyleri kullanmak, sadece lafın büyüğünü etmekten öteye geçmez. Boy pos büyür; doğanın kanunu bu; ama kişilik olarak büyümek, o kişiliği kalıbına oturtup yontulacak yönlerini yontmak, törpülenecek yanlarını törpülemektir büyümek. Ama benliği, kibri büyütmemektir büyümenin hası.

Büyümek, oturulan evlerin giderek metrekaresi, kat sayısı, bahçe dönümünün genişlemesiyle olmaz. Olmaz da öyle olduğu sanısı büyüyor giderek. Ne büyük bir yanılgı.
Dışımız büyürken içimizin de büyümesi aslolan. İçimizin yani kalbimizin, gönlümüzün büyümesi,  kitaplıktaki kitap sayısının artmasıyla, daha çok sessiz kalıp daha çok dinleyip daha az kızıp daha fazla hoşgörü gösterildiğinde kat edilen bir adımdır. Zor bir adımdır. Zor adımların zevkinin tadıldığı bir adımdır.

Büyümek, para ile oynayıp, pek çok kişinin televizyon reklamlarından gördüğü evlerde oturup bir de o evlerin önüne en pahalısından, pek çok aksamı el yapımı olduğundan dünyada sadece kısıtlı sayıda üretilen ve alabilmek için yıllar öncesinden kuyruğa girilen arabaları o evlerin önüne park etmekle olmaz. Büyümek, bir olay karşısında gösterilen tavırda, hakkaniyette, insancıllıkta öyle ılıman olmaktır ki bu davranışla karşıdakilerin gözlerini büyütmektir takdir dolu bakışlarla. O kocaman büyümüş gözler, huyuyla suyuyla, anlayışıyla karşıdakinin gerçek anlamda büyüdüğünü öyle bir anlatır ki tek bir söz etmeden, hiç konuşmadan. Sevinç, memnuniyet, hayranlıkla karışık bir duygudan dökülen dil ile anlatır. Hoşnutluktur o duygunun adı. Her anlamda büyümüş insanlar sadece hoşnut olmaktan hoşnut olmazlar. Hoşnut etmek de en büyük hoşnutluklardandır onlar için. Gönülleri de büyüktür zira.  Zaten gönlü büyük olanlar büyümüştür aslında yalnızca ve yalnızca.

Büyümek, sabrın sonucudur. Küçük ya da büyük sabırların ördüğü bir danteldir. “Sabırla koruk helva olur” derler. O helvadan tatmaktır. Kırmamaktır, kırılmayı bile göze alıp. Dökmemektir, dökülenleri toplamayı ar etmeden. Yıkmamaktır, yapmak dururken. Yılmamaktır, olgunluk hep sizden beklenirken çiğ laflarla, gülüşlerle, küçümseyici yaklaşımlarla karşılanmalar karşısında. Hama değil olguna benzemeyi yeğlemektir büyümek. Alev olmak değil su olmayı bilmektir büyümek.

Büyümek, çocukken “Ne olacaksın” sorularının cevabının ileriki yaşlarda bir unvan olarak üzere yapıştığında, sadece o olunanla anılmamaktır. Önce titirden değil,  kişilikteki o nadir madenlerden söz edilmesidir. Yani kartvizit kimliği yerine insani kişilik sahibi olmaktır.

Büyümek, çocukluk hayalleri fersah fersah aşılmış olduğunda sıkışıp kalmış bir ruha sahip olmaksa eğer, bu kişilik çıkmazıdır. Çıkmazlar da bir yere götürmezler. Sonunda duvarla yüz yüze gelinir. Duvarın taşlarını da tek tek elleriyle koymuşlardır kişilik çıkmazındakiler. Duvarla yüz yüze olanlar,  ileri gidemezler; geri de dönemezler.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.04.2013, 10: 46


Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci