18 Temmuz 2013 Perşembe

'Alasya' marka oyuncak araba

Not: Ankara dışında olduğumdan bu öykünün resimlerini ancak dönüşte yayınlayabileceğim. Yine de daha erken yayınlamaya çalışıyorum. Gecikme için bağışlamanızı dilerim.

İlk çocuk  olan Meriç, doğduktan sonra annesinin kucağında.
Kardeşinin doğumu için annesi ve babasıyla İstanbul’a, babaannesinin yanına gelen Meriç, bir kardeşi olacağını öğrendiğinden beri pek düşünceliydi.

Meriç, Şuhreta halasının ikinci sınıfa geçmiş  kızı Çiğdem ablasını çok sevdiğinden bütün gününü halasında geçiriyordu. Babaannesinin üç katlı, cumbalı, eski İstanbul evlerinden olan Karagümrük’teki evine bitişik oturan Şuhreta hala, Boşnak böreği, çılbır, patlıcan kızartması yapıp kızı Çiğdem ile  Meriç’e alt kattaki mutfakta masa kurardı. Meriç’in İstanbul’daki en sevdiği şeylerden biriydi Şuhreta halasının mutfağında Çiğdem ablası ile patlıcan kızartması ve Boşnak böreği yemek.


Meriç, doğduktan bir kaç hafta sonra.
Çiğdem, son günlerde hep “bir kardeşi olacağı için Meriç'in ne kadar şanslı olduğunu, böylece evde oynayacak bir arkadaşı, oyuncaklarını paylaşabileceği biri olacağı için Meriç’e çok imrendiğini” söylüyordu. Meriç, kardeş lafını duyunca lokmalarını yutamaz oluyorsa da Çiğdem ablasının onu anladığı yoktu.

Meriç, Çiğdem ablasının dediklerini canı sıkılarak dinliyor, komşu çocukların  tam oyunun ortasındayken küçük kardeşlerinin bastığı yaygara yüzünden oyuncaklarını onlara kaptırdıklarını aklından çıkarmıyordu. Hatta küçük kardeşlerin, illa kendileri otursunlar diye  annelerinin kucağında oturmakta olan büyük kardeşleri indirdiklerini biliyordu. Bir kaç kez komşuların çocuklarında bunları gördükten sonra  Meriç, çocukça bir sevinçle kardeşi olmadığı için kendini çok şanslı bulmuştu. Sonra da koşa koşa eve giderek annesinin kucağında doya doya oturmuştu. Oysa şimdi Çiğdem ablası, bir kardeşi olmadığından oyuncaklarına kimsenin göz dikmediği ve annesinin kucağında istediği zaman rahatlıkla oturabildiğinden kendini kardeşi olan çocuklardan çok daha şanslı hisseden, yakında beş yaşına girecek Meriç’e  “bir kardeşi olacağı için çok şanslı olduğunu” söylüyordu.

Eylül 1955, Meriç, annesinin diktiği bebek tulumunda. 
Meriç, ne zaman  kardeş bahsini duysa içten içe kızıyor; hemen o odadan bir başka odaya kaçıyordu. Başka odaya giderse kardeş konusu kapanacak sanıyordu. Çiğdem, hiç fark etmemişti Meriç’in kardeş meselesinden hiç mi hiç haz etmediğini.

 
Meriç, Ankara’dan İstanbul'a gelirken oyuncaklarını da getirmişti yanında. En sevdiği oyuncağı olan Alasya marka tenekeden arabasını oyuncak sepetine ilkten koymuştu. Annesi Jülide, oyuncakları bir de kendisi yerleştirmek isterken tahta oyuncaklara ellememiş; ama Alasya marka teneke arabayı “Yavrum, madeni bu, madeni. Bunu almayalım. Yanlışlıkla kardeşine zarar verebilir. Çizer, yaralar” deyince Meriç, dudaklarını büzüp,  burnunu çekmişti. Üzüldüğünü, gönlünün kırıldığını hep böyle gösterirdi Meriç. Jülide, onun bu haline hiç dayanamazdı. Ne zaman Meriç burnunu çekse, mutlaka oğlunun  istediğini yapardı.

Bu sefer annesi, Meriç’in istediğini yapmadı. Alasya marka, mikadan pencereli, maviye boyalı sanki bir konserve kutusu gibi tenekeden arabasını Ankara’da bırakacak olmak  Meriç'in çok gücüne gitmişti

Meriç bir yaşında
Meriç, teneke arabasının en çok motorunu severdi. Tenekeden yapılmış bir  Alasya  araba ilk alındığında ona kıyamaz, gözünden sakınarak oynardı. Bir iki güne kalmaz, “Araba bozuldu, onu tamir edeceğim” diye altını açar, içinde motor görevini gören bir lira büyüklüğünde, topaç şeklindeki metali çıkarırdı. Sonra da motoru evirir çevirir, “bu bozulmuş, artık yapılmaz” der ve onunla topaç olarak oynardı. Bir kere döndürdüğünde, durmaksızın üç beş dakika döner dururdu metal motor. Bir de düzgün dönerdi ki.
Meriç, artık resimlerde gülüyor.
Meriç, Kırım'dan Filibe'ye, Filibe'den İstanbul'a göç eden babaannesi Halime ile cumbada.
Burnunu çekmesine annesinin aldırmaması Meriç’i çok burktu. Kim bilir  kaçıncı kez alınmış, kırmızısından beyazından, yeşilinden, mavisinden; her renginden üçer beşer kez eskittiği Alasya marka teneke arabası yanında olmadan İstanbul’a gitmek istemiyordu Meriç. Gerçi oyuncak sepetinde daha pek çok oyuncağı vardı; ama Meriç ille de Alasya marka teneke arabasını götürmek istiyordu.
Bin dokuz yüz elli sekiz yılında bavullar deriden olurdu genellikle. Annesi, doğacak kardeşinin kundağını, zıbınlarını, bezlerini, kenarını zürafa ile bezediği tülbentleri ütülemiş, el örgüsü battaniyeleri, patikleri, yelekleri taba renkli deri bavula yerleştirmiş, iki kenarından tüm etrafını saran dış kemerlerini de bağlayıp bavulu kapatmıştı.
Meriç, elinde bakır helke, Çiğdem Ablası ile oynarken.
Meriç, çok susayarak uyandı sabahın erkeninde. Annesine seslendi; ama Jülide duymadı. Gözlerini ovuşturarak yerinde doğrulup, yatağının kenarına oturdu Meriç. Annesini uyandırıp, su isteyecekti. Uyku mahmurluğuyla bakınırken  gözü odanın bir köşesinde duran taba renkli deri bavula ilişti. Burnunu çekti. Tam terliklerini ayağına geçirip odadan çıkıyordu ki geri döndü. Bu sefer yüzü gülüyordu. Burun çekmeyi de bırakmıştı.
Bavulun kemerlerini sonra da metal düğmesini zorlanarak açtı küçük elleriyle. Alasya marka teneke arabasını annesinin kardeşi için ördüğü battaniyelerden birinin içine yerleştirdi. Sonra yine zorlanarak bavulu kapayıp, bavulun dışını saran ince kemerleri bağladı. Epey zaman almıştı bu işler, susuzluğu da çok artmıştı; ama arabası İstanbul’a gidecekti sonunda.
Meriç, öğretmen anne babanın kızı, halasının kızı Çiğdem Ablası ile.
Annesini bir kez daha çağırdı yatağına oturup. Jülide duydu bu kez. Oğlunun yanına geldi, ne istediğini sordu. Jülide, oğluna su verirken onun bu sabah çok neşeli uyandığını düşünüyordu.

Bütün gün oğlunun elinde o çok sevdiği mavi Alasya teneke arabasını görmeyince merak eden Jülide, Meriç’in burnunu çekeceğinden korka korka oğluna arabasını sordu. Meriç, burnunu filan çekmedi. Sadece öbür odaya doğru giderken bir yandan da,
-O madeni annecim, madeni. Çizer, yaralar sonra, diyordu.

Jülide, dudaklarını kısıp kaşlarını kaldırarak çenesini yana çevirirken içinden, “Bak sen oğluma, neler de biliyor” der gibi baktı akıllı oğlunun ardından, gülerek.
Meriç, annesi, teyzeleri, büyükbabası ve kız kardeşi Sedef. Sedef'in yanı başındaki Muazzez.
İstanbul’a geldiklerinden beri Şuhreta halası ile annesinin gizli gizli bir şeyler örüp, diktiği Meriç’in gözünden kaçmamıştı.  Meriç, ne zaman halasının alt kattaki dikiş odasına girse, halası diktiklerini, annesi de ördüklerini saklıyordu. Halası ile annesi kafa kafaya vermiş Meriç’e göstermeden bir şeyler dikip örüyorlardı boyuna. Eğer kendisine dikselerdi mutlaka  üzerinde ölçer biçerlerdi. Demek ki Meriç için değildi bu hazırlananlar. Hem kendisine değilse eğer, kime olabilirdi ki o ciciler? Bir kardeş gelmiyor muydu yakında. Onaydı elbette. Zaten bundan sonra oyuncakları, annesinin kucağı, çikolataları hep yakında gelecek kardeşin olmayacak mıydı? Meriç burnunu çekip, iç geçirerek başka odaya gidiyordu annesiyle halası ellerindekini Meriç görmesin diye sakladıkça.

Ortadaki iki yetişkin Meriç'in anne ve babası. Meriç, babasının kucağında.
Meriç’in aklına çok takılmıştı bu durum. Öyle ki İstanbul’a gelirken  bavula gizlediği ve kimselere göstermeden bavuldan çıkarıp gizlice oynadığı mavi Alasya teneke arabası bile onu teselli edemiyordu. 

Halası ve annesi babaannesindeyken, Şuhreta halasının dikiş odasına girdi usulca. Çiğdem, orta kata çıkmış, hayli derin bir gömme dolap içini andıran cumbaya oturmuş taş bebekleriyle oynuyor; Kadri enişte de cumbanın dibindeki sedire oturmuş kitap okuyordu.

Meriç, sessizce dikiş odasının kapısını açıp içeri girdi. Ceviz kolçaklı koltuğun yanındaki sepetin içindeki örgüye baktı bir süre. Sona uzanıp aldı örgüyü. Örgünün üzerindeki şişlerden biri sepetin içine düştü. İlmekler boşta kaldı.
Meriç, Şuhreta halasının kızı Çiğdem ablası ile kartopu oynarken.
Meriç, şişi ilmeklere takmak istediyse de bu onun becerebileceği bir iş değildi. İlmekler teker teker kaçmaya başladı. Bu arada Meriç, örgüyü çekiştirirken ip yumağı sepetten dışarı fırladı. Yumak, dikiş odasının açık kapısına doğru yuvarlanırken Meriç, yumağın peşinden koşturdu. Can havliyle yakalayıp, hızla kaptı yumağı. Dışarı kaçacak korkusuyla. O kadar hızlı çekti ki yumağı, örgü sökülmeye başladı. İpi çektikçe örgünün sökülmesi ona bir oyun gibi geldi bir an. Bu oyunu çok sevdi. İpi çekiştirdikçe çekiştirdi. Örgü giderek küçüldü. Meriç, neredeyse iki karış uzunluğundaki örgünün  sadece lastik kısmının kaldığını görünce hemen yumağı da örgüyü de sepete tıktı. Diğer koltuğun üzerindeki dikiş kutusunun yanında duran kesilip biçilmiş kumaşlara bakarken kendisini merak eden eniştesi ve Çiğdem ablasının aşağıya ineceğinden korkuyordu. Yine de merakını yenemedi. Koltuğun kenarına ilişti.
Ne olduğunu anlayamadığı bir şeyler biçilmiş, teğellenmişti. Meriç’in parmağı teğele takıldı. Parmağını çekerken teğel ipi de sökülüp geldi. Bu arada bir toplu iğne Meriç’in eline battı. Çığlık atacaktı ki sustu. Kumaşları derleyip toplamaya çalışırken teğeller ellerine, kısa pantolonunun askı düğmelerine takılıp teker teker söküldü. Meriç, biçilmiş kumaşları koltuğa fırlattığı gibi odadan fırladı. Merdivenleri çıkıp, cumbada evcilik oynayan Çiğdem ablasının karşısına geçip bağdaş kurdu. Kadri eniştesi kitabına dalmış, başını kaldırmadan okuyordu.

Kadri enişte ve Çiğdem. Meriç ve babası. Şuhreta hala Çiğdem'in arkasında.
-Babacım, bakkala gidip gazoz alalım mı Meriç ile, diye sordu Çiğdem.
Kadri enişte, başını kitabından kaldırıp  kızına baktı.
-Tabi, Meriç ne isterse onlardan da al, diyerek kızına on kuruşluklardan, yirmi beş kuruşluklardan oluşan bir avuç  bozuk para verdi.

Cumbada, babaanneyle arabacılık oynarken.


Çiğdem ablası, Meriç’i bakkala götürüp ikisine de birer gazoz, üzerinde Arap kızı resmi olan Mabel sakızı ve dışı yaldızla kaplı şemsiye çikolata aldı. Şemsiye  çikolatanın yaldızını soyup, şemsiye sapı gibi olan plastik sapından tutarak yerken Çiğdem, Meriç’in gözünün pralinli parmak çikolataya takıldığını görünce bir tane de pralinli parmak çikolata aldı Meriç’e. Çiğdem, parmak çikolatayı  Meriç’e verirken.
-Sen de kardeşin büyüyünce ona çikolata, gazoz alırsın; birlikte yersiniz, der demez Meriç, hemen bakkaldan çıkıp yandaki manav amcanın tezgahları arasında dolanmaya başladı.
Jülide’yi o sabah apar topar hastaneye götürmüşlerdi. Meriç, Çiğdem ablası ve Kadri eniştesi  ile ikinci kattaki cumbada yolu seyrederek oturuyordu. Kadri enişte, evde çocuklara göz kulak oluyordu.

 Şuhreta halası, Kadri eniştesi ve Çiğdem ablası ile Meriç, anne babası, Yalova Gökçedere köyünde tatilde.
Çiğdem, sık sık “eve bir bebek geleceğini, bebeklerin ellerinin ayaklarının çok küçük olduğunu ve Meriç’in artık bir abi olacağını” söyledikçe Meriç buruluyor, üçüncü kata, çatı katına çıkmak istiyordu. Çatı katında ne yapacağı sorulduğunda da “merdivenleri çıkarken ev sallanıyor, çok hoşuma gidiyor” diye çocukça bahaneler uyduruyordu.

Kadri enişte, Şuhreta hala, Halime babaanne, annesi , babası, kardeşi Sedef ve Meriç.
Öyle böyle değil, çok sıkkındı Meriç’in canı. Bir kere Alasya arabası ile gizli gizli oynamak zorundaydı. Annesi ile halası dikiş odasında gizli gizli bir şeyler dikmiş örmüşlerdi kendisinden saklayarak. Çiğdem ablası da ikide birde Meriç'e, "oyuncaklarını, çikolatalarını paylaşacağı bir kardeşi olacağını" söyleyip duruyordu. Oysa kimse bilmiyordu ki ne çikolatalarını ne de  oyuncaklarını kardeşiyle de başkasıyla da paylaşmayı hiç istemiyordu Meriç. Kardeş de istememişti ki zaten Çiğdem ablası gibi. O hep istiyordu; ama onun hala bir kardeşi yoktu. Oysa kendisi hiç istemese de bir kardeşi olacaktı.
Meriç, abi olduğunda..
Kapı çalındığında Meriç, kimse kapıyı açsın istemedi. Ne göreceğini biliyordu çünkü.
Açılan kapıdan önce annesi girdi içeri. Hemen ikinci katta kendisi için hazırlanmış odaya çıkmak üzere merdivenlere yürüdü. Meriç’e şöyle bir göz ucuyla bakmıştı. Meriç, yorgun gözüktüğünden midir bilemediği; ama kendisine sarılıp öpmediği için çok burulduğu annesinin merdivenlerden çıkışına bakarken cılız bir ağlama duydu.
Şuhreta hala ortada. Kendisi gibi öğretmen arkadaşlarıyla birlikte.
Babasının kucağındaki bebek ağlıyordu. Herkes bebeğin başına üşüştü. Meriç, bir köşede kalakaldı. Meriç burnunu çekip, iç geçirdi. Kimse duymadı. Herkes Meriç’i unutmuştu sanki. 

Çiğdem ablası elinden tutarak onu da yukarı çıkardı.  Annesi yatağa uzanmıştı. Kollarında da bir bebek.
-Yavrum, bak sana kardeşin ne getirdi, diyerek bebeğin kundağından kocaman bir çikolata  çıkarıp, Meriç’e uzattı. Meriç, burnunu çeke çeke arkasını dönüp odadan çıktı. Meriç odadan çıkarken Şuhreta halasının gözü üzerindeydi.
Canı pek sıkkın Meriç, önce orta katta oda oda gezdi. Çatı katına da çıktı. Orada da sıkıldı. En iyisi alt kata inmekti. Alt kata indi bu kez. Canı sıkıldığında hep yaptığı gibi odadan odaya gezecekti. Önce mutfağa girdi. Biraz dolandı. Mutfaktan çıkıp dikiş odasına geçti. Dikiş odasına girer girmez duraksadı. Gözleri koltuklara takıldı. Koltuklardan birinde yeni,  kısa bir erkek çocuğu pantolonu vardı. Askılarının üzerine atlar, aslanlar işlenmiş yepyeni bir kısa pantolon. Diğerine de kendisi yaşlarında bir çocuk için örülmüş olduğu belli olan yeşil bir hırka bırakılmıştı. Halasının sesini duyarak arkasına döndü. 
-Bunlar senin. Bir giy de görelim tam gelecek mi?
Meriç, koşarak koltuklara gitti. Yeni cicilerini giydi.

*****
Hala babaannesindeydiler. Kız kardeşi beş aylık olmuştu. Meriç'in çoktan Ankara’ya dönmüş babası,  annesini, Meriç’i ve  kardeşi Sedef’i de alıp hep birlikte Ankara’ya geri dönmek için yakında İstanbul'a gelecekti. Meriç, artık bir kardeşi olduğunu kabul etse de yine de kardeşi İstanbul’da kalsın ve bundan sonra Çiğdem  ablasının kardeşi olsun istiyordu.
Sedef, bayağı bayağı ortaya çıkmış, gülücükler saçar, oyun ister olmuştu. Evde kim var kim yoksa Sedef ile oynuyordu. Meriç, kız kardeşini seviyordu, onunla oynuyordu; ama başkası oynayınca buruluyordu. Hem Sedef’i severken kendisini unutuveriyordu bu büyükler. Bir köşede kalakalıyordu kendisi de oyunu çok seven ve oynamak isteyen Meriç. Hatta Kadri eniştesi ile Çiğdem ablası bile bebek olduğundan Sedef ile ilgileniyorlardı, Meriç’i unutmuşlardı neredeyse. 

Babaannesi, yere minderler yaymış, kenarlarına yastıklar dizerek yuvacık yapmış, Sedef’i oraya yatırmıştı. Sedef’in pembe patikli tombul ayakları yuvacığın dışında kalmıştı.
Meriç, tahta arabalarından birini alıp, arabacılık oynamaya başladı. Bir yandan da direksiyon çevirirken “dirin dirin”, tekerleklerin dönüş sesi olarak “liriya liriya” diyordu. Bir ara dirin dirin ve liriya liriyaları kesti,  Sedef’in yuvacığının önünde, sırtı yuvacığa dönük olarak durdu. Başını hafifçe yana çevirip göz ucuyla Sedef’in yuvacığına baktı. “Rin rin rin” diyerek arabasını geri geri sürdü. Tam Sedef’in ayak ucuna gelmişti ki kendisini pat diye yere attı.
Bir çığlık koptu gülücükler saçan Sedef’ten. Babaanne, hemen Meriç’i Sedef’in ayaklarının üzerinden kaldırdı. Sedef’in patiklerini çıkarıp ayaklarına baktı. Bir şey olmamıştı Allah’tan. Şuhreta hala, Jülide duymasın istedi bu olayı. Hemen Meriç’i odadan çıkarıp Çiğdem ile bakkala gazoz almaya gönderdi.
Meriç, bütün gün burnunu çekti. Ne zaman annesi kendisini kucağına alsa Sedef başlıyordu ağlamaya. Jülide de "Sedef’in ya acıktığını ya susadığını ya da kirlendiğini" söyleyip Meriç’i kucağından indiriyor ve Sedef’i alıyordu kucağına. Meriç çok mutsuzdu; çocuklar ne kadar mutsuz olursa o kadar mutsuzdu. Burnunu çekse de kar etmiyordu artık.
Meriç, kimseler yokken kız kardeşinin yanına gidiyor, onunla oynuyor, onu seviyordu. Ama ne zaman biri gelip Sedef’i sevmeye başlasa oda oda dolaşıyordu. Bu büyükler çok tuhaftı. Çocuk seviyorlardı sevmesine; ama iki çocuğu aynı anda  sevemiyorlardı. İki çocuktan ille de küçük olanını seviyorlardı. Abiler sevilmiyordu nedense.

Cumbada gizli gizli Alasya arabası ile oynadığı sırada Sedef’in ağladığını duydu. Sonra da annesinin merdivenlerden koşturarak çıkan ayak seslerini. Bu eski Karagümrük evinin merdivenleri çıkılırken herkes çıkanın ayak seslerini dinlerdi.

Sedef ağlamayı kesmeyince Meriç, elinde gizli gizli oynadığı Alasya arabası ile  koşarak kardeşinin olduğu odaya girdi. Meraklanmıştı.

Sedef, Meriç’i görünce ağlamayı kesti. Gülüp, ellerini ona doğru uzattı. Agular gugular yaptı. Meriç çok sevindi kardeşinin kendisine sevgi gösterisi yapmasına. Hemen başucuna gelip yatağa abandı.
Abi Meriç, babası ile Atatürk Orman Çiftliği'nde.

Sedef, Meriç’in elindeki Alasya arabayı görünce önce hareket etmeyi kesip arabaya dikkatlice baktı. Sonra ellerini arabaya doğru uzatıp Alasya marka  arabayı almak istedi.

Meriç, tenekeden, zaten eskimiş ve kenarları iyice  keskinleşmiş,  her gün kendisinin de kollarının bir yerini çizen arabayı kardeşine uzatıyordu ki elini hızla geri çekti,
-Madeni bu, madeni. Çizer, yaralar.
Ağladığını duyduklarından koşturup Sedef'in yattığı odanın kapısına kapısına gelmiş,  hemen Meriç’in arkasında duran Jülide, Şuhreta hala ve Kadri enişte, Meriç'in laflarını duyunca birbirlerine bakıp anlamlıca güldüler.

Meriç artık gerçek bir abi olmuştu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.04.2013, 22: 46




Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci