2 Temmuz 2013 Salı

İnsanlık demişken... Bazı insanlar; bazı hayvanlar

Daha önce 'İnsanlık sadece insanlara mı özgüdür? Hayvanlar da insanlık gösteremezler mi' adıyla  yazıp, yine www.acemidemirci.blogspot.com adresli sitemde
http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=5042762827227672971#editor/target=post;postID=2911444893540314603;onPublishedMenu=allposts;onClosedMenu=allposts;postNum=137;src=postname

link adresiyle gözden bile geçirmeden ham haliyle yayınladığım bu çalışmamı, gözden geçirilmiş haliyle yeniden yayınlıyorum. Amacım, farkın açık ve seçik olarak görülmesi. 



Şu günlerde internette bir iki video geziniyor. Bir aslan ve onu bulan iki adam ile yine bir aslan ve onu yavruyken besleyen, büyüten, ona bakan tabiri caizse yavru aslana anne olmuş bir kadına ait bu videolar.

Sevgi dolu, minnet ve vefa ile dopdolu görüntüleri duygulanarak izliyorsunuz bu videolarda. Aslanlar artık aslan yavrusu değil; kocaman, yeleli, kükredi mi ortalığı inletecek cinsten.

Ama gerçek birer aslan yavrusuymuşlar ki bunu bir pençe darbesiyle bir insanı parçalayabilecek kadar büyüdüklerinde de gösteriyorlar. Aslanlar gibi hatırlıyorlar insanlar tarafından yapılan iyilikleri, korunmaya muhtaçken kendilerine gösterilen ilgiyi, sevgiyi.


Hayvanlar ne duygusal zeka, ne kişisel gelişim ne de empati eğitimi almazlar; birine yaranmak gibi bir tasaları yoktur; karşılıksız severler, karşılık beklemezler, içten pazarlık onlarca bilinmez.

Sevgiye sevgiyle karşılık gösterileceğini kimse onlara öğretmese de, kimse onlara kişisel gelişim seminerleri, duygusal zeka kursları vermese,  empati, insanlık, dostluk nutukları atmasa da doğuştan biliyor onlar bunların hepsini aslan gibi.

Ya insanlar gibi olsalardı o aslanlar?

İnsanlık söylemlerini bile bencilce yapabilecek, insanlık, hak gibi kavramların sadece kendisi söz konusu olunca çiğnenmemesi, göz ardı edilmemesi, uygulanması gerektiğini en yırtıcı tavırlarla savunacak; ama tüm bunlar başkaları için söz konusu olunca “Benim sorunum değil, bana ne” diyeceklerden olsalardı?



İşte burada düşünmeden edemiyorum. Birçok insan, insanlık konusunda yarışırken açlar, açıktakiler, yetimler, yaşlılar, yoksullar, parasız pulsuz hastalar ve doğa için elinden geleni yaparken bazıları da farklı mı farklı tutumlar içinde olabiliyor.

Ne kadar şehirli olsa da, belli markalar satın alıp giyinip kuşansa; arabası, evi en pahalısından lüksünden de olsa hatta bir de son günlerin yaygın eğitimlerinden olan kişisel gelişim kurslarına katılmışlığı bulunsa da insanlıktan nasibini almak ne kursla ne seminerle ne de üç beş kitap okuma ile tam olarak gerçekleşiyor. Bu tür etkinliklerin kuşkusuz bu konuda konuşurken birkaç cümle kurabilme, bir kaç laf edebilmeye faydası büyük. Bu bilgiler uygulamada kullanılmadıkça, seminerde kulaklara girenler halden anlama yani empati olarak tavırlara yansımadıkça, gözlerin, vücudun diline, dilimize özümsenerek yerleşmedikçe kimseye faydası yoktur. Üstelik bunlar için bir de zaman harcamış olan onca yetişkinin o kursların ardından küçük meselelerle uğraşması da acıtıcıdır.



İnsanlar vardır, insanları incitir. Haksızlık kendilerine uğramamalıdır. Uğrarsa işte o zaman kıyametler kopar; ama haksızlık başkalarına uğradığında göz yumarlar. “Aman etliye sütlüye karışmayayım da düşman edinmeyeyim, kimseyle kötü olmayayım” diye akıllarınca akıllılık ederler. Oysa haklının hakkına göz göre göre haksızlık edip, haksızlık ettiklerini bir de yutkunarak göz ardı ederlerse asıl o zaman kendi kendine düşmanlık  ettiklerini nedense göremezler.  Saygınlık uyandırmak bir yana saygı duyulamayacak tavırların, kaypak hallerin güvenilmez kişileri olarak belleneceklerini bir türlü kavrayamazlar.

Pek çoğumuz aç insanların, aç biilaç çocuklarını gazetelerden okur, yalnızca üzülürüz o kadar. Onlar için yaptığımız sadece o haberi okuduğumuz süre içinde üzülmektir. Ancak muhtaç, kayıp bir çocuğu bulan bazı hayvanların onlara bakıp büyüttüğünü duyarız kimileyin. Bugünlerde yine internette gezinen, bir bebeği bulan ve onu büyüten maymunların, o bebeğin yerini keşfeden insanlara bebeği vermemek için mücadelesini anlatan bir video, hem güldüren hem düşündüren cinsten. İnsanlara insanlık dersi vermede de üstlerine yok o şebeklerin.



Hayvanlar vardır, efsanelere konu olmuşlardır. Bazı hayvanlar efsaneleşmiş; efsanelerde, destanlarda yer almıştır. Hatta kutsal sayılmışlar, heykelleri dikilmiştir. İnsanları kurtuluşa götüren, aydınlığa çıkaran efsanevi hayvanlar vardır; çoğunu hemen hepimiz biliriz.

Tarzan, bir roman kahramanı olsa da sonuçta, ormanda tek başına kalmış bir çocukken hayvanlarca büyütülmüş bir kahramandır.
Sahibi ölen köpeklerin, sahiplerinin başlarından ayrılmadığını ya da mezarının üstünde uyuduğunu  görenimiz, duyanımız çoktur. Atların da. Atların, üstlerinden düşen süvarilerini çiğnememek için bazen sakatlanmayı göze aldıklarını bilmeyen yoktur. Ama atlar sakatlanınca sahiplerince vurulur. Çünkü bacağı kırılan at koşamaz. Atlar, ayakta ölmelidir.


Pek çok kedi ve köpek, evlerinden ve sahiplerinden binlerce kilometre uzaklaştıktan sonra yıldızların yardımıyla yol alarak evlerine ulaştılar diye haberler okuruz sık sık. Her ne kadar kediler aslında evlerine ulaşmış olmak için o yolu yürüseler de köpekler mutlaka sahipleri için onca yolu kat ederler. Çocukluğumuzun vazgeçilmez romanlarından ve sıkça yeni film uyarlamaları yapılan Lassie'nin hikayesinde hayvanların yansıttığı insanlık ne kadar açık şekilde görülmektedir.

İnsanlardan daha insancıl olabilen hayvanlara bizim bakışımız da farklı farklıdır. Bazen hayvan sevmek, bir hayvanı evde beslemek yani doyurmak, belli saatlerde onları sokakta tasma ile gezdirmek, kırlar yerine odalardaki kanepeler üzerinde uyuklamalarını seyretmek, odadan odaya gezinti yapacak kadar dar alanlarda koşturmasına izin vermek olarak yansır. Bu hayvanlar her zaman iyi muamele de görmez. Dövüldükleri ve sık sık azarlandıkları da olur. Bir de borç harç içindeki yan komşu çocuğunu doktora götüremezken bu hayvanlara dünya kadar veteriner parası döküldüğü tezatına şahit olmak, sevindirici olduğu kadar üzücüdür de.



Kangal köpekleri tıpkı Aksaray Malaklısı gibi çok özel ve kıymetli bir köpek cinsidir. Kangal cinsi köpekler günde topu topu bir kez yemek yer. Sırtlarının arka bacaklarına kavuştuğu nokta, aslanlarınki gibi eğimli iner. Bu, onlara hızlı koşma, dayanıklı olma özelliği kazandırıyormuş. Bu hayvanlar bekçi ruhlu oldukları için geceleri devriye gezer, belli bir alanı koşarak kolaçan ederlermiş. Yanılmıyorsam bir gecede kırk kilometre koşarlarmış. Oysa bir insan, bir gecede kırk kilometre koşarsa Kangal olabilen bir Kangalı evini beklesin diye zincirle kapısına bağlar. Kangal olmak bağlanmakla değil koşmakla oluyor ilkesi unutulur.

Bir iki hafta öncesine kadar yan bloğun kocaman arka bahçesinin bir apartman için çok geniş; ama bir gecede kırk kilometre koşan bir kangal için çok küçük bahçesinde iki kangal çaresiz biçimde yaşıyor, arka korulukta sabahları gezinen yedi nüfuslu köpek sürüsüne çılgınlar gibi havlıyor, onları uzaklaştırmak için tel örgülere tırmanmaya çalışıyor, engelleri aşamadıkça daha da sinirleniyorlar ve sürü uzaklaştıktan sonra havlamaktan, zincirleriyle boğuşmaktan yorgun düşmüş,  bitap halde çimlerin üzerine uzanıp uyuyakalıyorlardı. Bir köpeği kuşu, balığı doğal ortamından alıkoyup, insanın uygun gördüğü ortamda esir tutarcasına sahiplenmek,  nasıl hayvan sevmektir? İnsanca mıdır bu sevgi? Acaba o köpek bu şekilde sevilmek ister mi? Kangalı sevmek, Kangalı, apartmanların Kangal için bir hücre gibi algılanacak arka bahçelerine bağlamak mıdır?



Bir varlığı tabiatının çok dışında, sanki başka yaratıkmış gibi yaşamaya zorlamak, onun en doğal getirileri olan genlerinin kodlarına işlenmiş hayatı yaşamasını değil de kendi kurallarımıza göre bencilce, tasmayla sanki hayvanlar doğada apartmanlar inşa ediyorlar da apartman dairesinde yaşıyorlarmış gibi dairelere tutsak ederek yaşatmaya itelemek insanca mıdır? Empati kursları alanlar bu köpeklerle hiç empati kurmaya çalışıyorlar mı? Ya da kendilerinin doğal ortamlarından çok farklı yerlerde yaşamaya zorlandıklarında ne hissedeceklerini akıllarına getirebiliyorlar mı kafesteki kuşun uçan kuşa mahzun bakışları karşısında?
Köpek besleyen pek çok insan var. Bazıları dar mı dar bekar evlerinde yaşamaktalar. Amaçları yalnızlıklarını paylaşmak. Hele de deprem bölgesinde yaşayan kimileri depremi önceden sezdikleri ve duyarlı oldukları herkesçe bilinen bu hayvanları beslemeye düşkün oluyor. Haksız da değiller. Yerden göğe haklı hatta onlar.

Köpek besleyenlerin bir kısmı köpeklerini gezdirdikleri parklarda, köpeklerle kurdukları kadar kolay iletişim kuramadıkları insanlarla köpek sahipleri olarak tanışıyor, anlaşıyor, kaynaşıyorlar. Köpekler onlar için bir iletişim aracı oluyor bir yerde. Aracısız iletişimin çok zorlaştığı hatta iletişimin sanallaştığı bu çağda, gerçek iletişim bazen köpekler vasıtasıyla kuruluyor.
Kimileyin yeni yetmeler görürüz, babaları onlara lüks bir spor araba almıştır, cep telefonları en pahalısındandır ve henüz satın aldıkları yavru köpekleri birkaç bin dolardır. Bu gençler, köpeklerin de en pahalısını tercih ederler. Bir gözü hasta ve akıntılı bir sokak köpeğinin sekiz yavrusundan birine hiç ilgi göstermezler. Öyle bir köpek onların köpeği olamaz. Çünkü fiyatları birkaç bin dolar değildir. Bedavadır. Cinsleri yabancı dilde bir ada sahip değildir; sadece sokak köpeğidir onlar.


Bir insan için mahkumiyet belki de en büyük korkulardan biriyken, tüm doğası ormanlar, dışarılar, uçsuz bucaksız  gökler, gökyüzünün  altında uzanan  çimler, kanat çırpmak, uçmak uçmak, bir gecede kırk kilometre koşmak, beslenmesi fabrika ürünü mama yemek değil de avlanmak üzerine olan bir varlığı, bir apartman dairesinin bireyi yapmak ne denli insalıktır, nasıl bir insanlıktır?

Gelincik sadece bir bahar çiçeği değildir, Mayıs ayında kırmızının en huysuz tonlarıyla gülümseyen. Gelincik, çatılarda, terk edilmiş taş ya da ahşap evlerde yaşayan, toprak evlerin damlarında rastlanan sincabımsı, çok da sevimli, küçük, tüylü bir hayvandır. Gelinciği görmek kolay değildir; ama orada olduğunu anlatan izlere rastlamak, tıkırtısını duymak olasıdır. Çok çeviktir. Bazen insanların üzerine sıçrayıp ısırdığı da olur korkunca.



Gelincik görünce hiç bir şey yapmamak gerekirmiş, “Benim güzel kızım, gelinciğim, sen çok güzelsin” gibi laflar bile denmeliymiş hatta. Bu iltifatları duymak istermiş nazlı gelincikler. Onlara bir kötülük yapılırsa, zehirli tükürükleri ile mesela yemeklere tükürür ve üzücü olaylara sebep olabilirlermiş.

Eğer gelinciğin orada yaşadığı fark edilir, karşılaşınca da iltifat edilirse gelincik dostluğunu gösterir ve sessiz bir anlaşma içinde o kendi dünyasında insanlar da kendi dünyalarında yaşar giderlermiş. Gelincikli evler gördüm, orada yaşayanlar, onları incitmemeye olanca güçleriyle uğraşıyorlardı. Karşılığında gelincikten de tek bir kez olsun zarar görmemişlerdi.

Alp Dağları'nın tüm yeşilliğiyle, göknarlarıyla, ladinleriyle, çiçekleriyle, çamlarında öten binlerce ve rengarenk bülbülleriyle bir masal ülkesine çevirdiği Slovenya’da, Bled Gölü kenarında dinlenen kuğuların, ördeklerin yanlarından geçerken bizden hiç korkmamalarına, umurlarını bozmamalarına çok şaşırmıştım. Kısa sürede ben de onların umursamazlığını umursamamaya başladım. Kuğular ve ördekler ile insanlar, Bled'de gölün iki yanındakilerdi. Suyun içindekiler kuğular ve ördekler, kenarındakiler de insanlardı. Birlikte yaşayıp gidiyorlardı birbirlerine saygı ve sevgi içinde suyun içindekiler ve dışındakiler.



Ne kuğular ne ördekler, ne onca bülbül ne de kurbağalar çevrelerindeki insanlardan en ufak bir kötülük görmüyorlar, taşlanmıyorlar, sapanla avlanmıyorlar, tekmelenmiyorlardı. Onlar için insanlar, göl kenarında yürüyen, ortalığı hiç kirletmeyen hatta temizleyen ve kendilerine yem veren zararsız varlıklardı. Orada hayvanlarca böyle algılanıyor olduğumu fark etmekten büyük mutluluk duymuştum. Bir insandan, benden korkmayan kuğuların, ördeklerin, kurbağaların yanından geçerken insan olduğumu, insanlığımı hissede hissede solumuştum buğulu Alp havasını.

Hayvan sevmek ne kadar güzel bir nitelik ise hayvanlarla ilgili bazı konularda insanlara saldıracak kadar duyarlı olan kimi hayvansever sıfatlı insanların, insanlara ait konularda duyarsız olmaları hatta insanlara karşı tavırlı olmaları, insanların haklarına hayvanların hakları kadar önem vermemeleri ve çiğnemeleri de o kadar zıt, çelişkili bir niteliktir.


Heykeller de insan biçimlidir;  ama ruhları yoktur;  canları yoktur;  soğukturlar. Bir heykel gibi şeklimize ithafen insan olarak algılanmak yerine  eylemlerimizle, gösterdiğimiz sevgiyle, sevgi dolu sözcüklerimizle ve bakışlarımızla, iyilik için çarpan kalbimizle, o dilimizden düşürmediğimiz erdemleri gerçekleştiren ellerimizle, hallerimizle insan olduğumuzu duyumsarsak, insan olduğumuzu duyumsatırız da.

Annemin babası Aksaraylı Yusuf  Ziya Güvenç dedemin bize belli başlı öğütlerinden birisiyle koymak isterim noktayı;
 “Sureta insan olmayın”.


(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20 Mayıs 2010, Perşembe
 
acemi.demirci@yahoo.com.tr

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci