6 Temmuz 2013 Cumartesi

Sıdıka'nın sofrası


Sıdıka'nın gölgesini takip ediyordu sanki o sabah güvercinler. Bir salona bir mutfağa bacaklarını sürüyerek girip çıkan Sıdıka nereye gitse güvercin kanadı sesi o odanın penceresinden duyuluyordu.
Yem bekliyordu güvercinler. Bir avuç buğday için o pencereden bu pencere uçuşup duruyorlardı.   çalacağı tek bir kapı kalmadığında, Sıdıka evdeki buğdayları o bitince de iri taneli bulgurları pencerenin önüne avuç avuç koyardı. Karla kaplı Ankara'da kapısını bir çalan olmadığı zamanlarda yem bulamayan güvercinler orada olduklarını duyurmak için penceresini tıklatırdı gagalarıyla. Boyunlarını içeri gömmüş, tüylerini kabartmış güvercinleri beslerken, yakın arkadaşlarını ağırlar gibi hissederdi kendini Sıdıka.
Sıdıka'nın en yalnız anlarının arkadaşlarıydı onlar. Konuşacak kimse bulamadığında, telefonlara cevap veren olmadığında güvercinlerin kanat sesleriyle dindirirdi yalnızlığını. Kışın koyusunda kimseler evden dışarı çıkamadığında, artık yarıdan çoğu iş yerine dönüşmüş apartmanda.

Güvercinler iyiden iyiye arsızlaşmıştı; yaz aylarında da beslenmek istiyorlardı. Öyle alışmışlardı ki Sıdıka'nın elinden yemlenmeye. Bir emekli olan Sıdıka'nın onlara yem almak için emekli aylığını kuruşu kuruşuna hesapladığını bilmiyordu güvercinler. Sıdıka o yüzden artık hiç pirinç almaz olmuştu. Bulgur pilavı yapıyordu çokça. Çocukları da seviyordu hem bulgur pilavını. Üstelik bulguru insanlar da yiyordu, güvercinler de.

Güvercinler bugün de üşüşmüştü pencere pervazına. Kanatlarını sabırsızca çırpışları işitilirken pencerenin hemen önünde yer kapmak isteyen bazı güvercinler gudular çıkararak birbirlerini gagalıyordu.

*****
Ağrıyan dizlerini sürükleye sürükleye mutfakla salon arasında gidip gidip geliyordu Sıdıka. Gençliğindeki ateş gibi kadının gittiğini biliyordu; ama yaşıtları arasında hala bu kadar koşturabilen bir kendisi vardı. Üstelik sızım sızım sızlayan dizlerine hiç aldırmadan.

Bir yandan ocakta pişen yaprak sarmalarının altını unutur da yakar korkusuyla biraz daha kısarken öte yandan bu gün masaya hangi renk tabaklarını koymalı diye düşünüyordu. Sıdıka masasını öyle kurardı ki manav tezgahlarından sonra yaşanan en görkemli renk cümbüşü onun kurduğu masalardan yansırdı. Her renkten salata, taze sebzelerden zeytinyağlılar, atıştırmalık gün kurusu kayısı, muhamara koymadan edemezdi masasına. Bir önceki masada kullandığı tabakları bir sonrakinde kullanmaz vaktiyle ucuza aldığı renkli seramik takımlarından birini getirirdi ortaya. Salataları süsler, masasını adeta tabloya çevirirdi.

Her Pazartesi günü yaşardı bu telaşı Sıdıka. Pazar günleri evlatlarını ağırlardı. Tek torunu Çınar artık delikanlı olduğundan her zaman anneannesine uğramaz olmuştu. Arkadaşları vardı gezip tozduğu.  Bir de kız arkadaşı. Çok severdi yaprak sarmasını Çınar. “Yaprak sarmasını sevdiğine göre Çınar bu hafta uğrar” diye düşünürdü Sıdıka yaprakları tek tek sararken. Yaprak sarmaları çoğunlukla iyi sonuç vermiş, Çınar daha sık uğrar olmuştu anneannesine. Kalan sarmaların bir kısmını Çınar yesin diye boş yoğurt kutularına koyup torununun eline tutuştururdu. Geri kalanı da arkadaşlarına ikram ediyordu Pazartesi günleri.

Karşı apartmanda oturan, yetmiş beş yaşındaki Sıdıka'dan birkaç yaş daha büyük Neriman da Sıdıka gibi emekli öğretmendi. Karıkoca çalışıp, kazanıp, yeyip içip, en iyi yerlerden giyinip gül gibi geçinip gittikleri yılları çoktan geride bırakmıştı o da. Hiç bitmez, hep böyle gider sandıkları günler nasıl da geçip gitmişti. Bir gün geçim derdi kapıyı çalar diye hiç düşünmemişti Neriman da Sıdıka gibi o zamanlar. Eşini kaybedip yalnız kaldıktan sonra üç çocuklu bankacı büyük oğlu aniden işsiz kalıncaya kadar.

Yaşlılıkta yakalamıştı onları yalnızlık da geçim sıkıntısı da. Üst başları vaktinde aldıkları, hatta o zamanlar “artık bunu giymekten sıkıldım birisine versem mi” diye düşündükleri en yenisi yirmi yıllık mantolardı, boyaları dökülmüş olsa da has deriden olduklarından hala idare eden çantalardı.


Sıdıka'ya en çok üst komşusu kızıyordu kendini bunca yorduğu için. Söylenirdi her gelişinde yaprak dolmalarını birbiri ardı sıra yutarken. “Canı isteyen yapsınmış yiyeceği sarmaları, bu yaşta üşenmiyor muymuş hiç bunca ayakta kalıp tek tek sarma yapmaya” diye. Behiye, kendisi ne derse desin Sıdıka 'nın ertesi hafta yine sarma yapacağını bildiğinden içi rahattı  söylenirken. O da sarma hevesini her Pazartesi Sıdıka'nın sofrasında dünden kalanlarla gideriyordu.

Eski günlerdeki gibi neşeli, konuşmaların içiçe geçtiği, kahkahaların çınladığı kalabalık sofraları çok özlüyordu Sıdıka, tek başına peynir ekmekle geçiştirdiği öğünleri sırasında. Yalnız başına içinden sofra kurmak gelmiyordu. Mutfaktaki küçük yuvarlak masasına ilişir, buzdolabından bir parça peynirle ekmek çıkarır onunla doyardı. Tüm haftanın sofra parasını Pazar günü için harcar, Pazar günleri evlatları masayı doldurunca keyifle dinlerdi onlardan masanın ne kadar güzel göründüğünü, sarmaların, zeytinyağlı fasulyenin, Boşnak böreğinin ne kadar lezzetli olduğunu. Bir iki saatliğine de olsa evlatlarının sesleriyle şenlenirdi dört duvar arasında yalnızlığını yaşadığı yuvası. Pazartesi günleri de arkadaşları gelirdi. Pazar gününden kalanları Pazartesi günleri kahvaltıdan akşam yemeğine kadar gün boyu yavaştan yerlerken Sıdıka ertesi gün de yalnız kalmamış olurdu. Arkadaşları da bir günlük öğünlerini kurtarmış olurlardı böylece. Emekli maaşıyla istediklerini alıp yiyemeyen, alsalar da yapacak güçleri kalmamış  Neriman ve Behiye’nin Pazartesi günleri Sıdıka’nın sofrasında olmaktan duydukları memnuniyet, gelecek Pazartesiyi sabırsızlıkla beklemelerinden anlaşılırdı. O gün yemek masrafları olmadığı, bulaşık çıkmadığı ve artık yapmaya yanaşamadıkları sarmaları, börekleri atıştırırken keyiflerine diyecek olmazdı Sıdıka’nın konuklarının. Yalnızlıktan kurtulduğu için de Sıdıka’nın.

Sıdıka, ocaktaki yaprak sarmalarının altını kapattı. Plastik süzgeçte sularını salan yıkanmış marul yapraklarını, maydanozları, kıpkırmızı domatesleri, ufak turpları, dereotlarını, salatalıkları, biberleri havuç salatasına ilaveten söğüş yapmak üzere bir tabağa aldı.

Yan odaya geçip o gün masasına koyacağı koyu mavi üzerine açık maviden çiçek desenleri olan seramik tabakları çıkarttı. Dizleri o kadar ağrıyordu ki tabakları güç bela masaya taşıdı. Bu arada yeniden astım krizi tuttu. Öksürürken odadan çıktı. Uzun uzun öksürdü koridorda. Öksürmesi bitince masaya döndü eksik var mı diye bakmak için. Peçeteleri koymadığını gördü.

Ta Cumartesi günü akşamından hazırladığı, Pazar günü de evlatlarına ikram ettiği muhamarayı, yumurta salatasını, yoğurtlu semizotu salatasını da yavaşça getirdi bacaklarının zonklamasına aldırmadan. Masası yine çok renklenmiş, neşe saçan, mutlu aile tablolarının vazgeçilmez görüntüsüne bürünmüştü. Behiye ve Neriman’ın saati gözlediklerini düşündü masasına konuk olmak için. Pencere kenarında içeriyi gözleyen güvercinlere baktı. Uçuşup konan güvercinlerin kanat seslerine doğru dönünce. Sıdıka’nın onlara yem atması için sabırsızlıkla bekleşiyordu  güvercinler, yoldaki Behiye ve Neriman gibi.

Masasına gururla baktı Sıdıka. Bu masa onun yalnızlığının sonlandığı duraktı. Bu durakta buluşuyordu evlatları, arkadaşları. Gerçi evlatları masa kurmasını istemiyorlardı, “yemek yemek için gelmediklerini” söylüyorlardı sık sık. Eğer güzel bir masa kurarsa Pazar günleri çocuklarının gelmesini sağlama bağladığına emindi oysa Sıdıka. Pazartesi günleri de arkadaşlarını  kalan yemeklerle ağırlarken çene çalacağı, iki laf edeceği birileri oluyordu etrafında. Neriman ve Behiye ile gelmişten geçmişten konuşuyorlar, eski albümleri açıp,  topuz saçlarıyla şık giysiler içindeki incecik görüntülerine bakıp “ah” çekiyorlardı. Yapacak bir şey kalmadığında da televizyonu açıp, evlilik programlarını izliyorlardı.

Önceleri kendi yaşlarındaki yaşlıların oralara evlenmek için çıkmasını çok yadırgamış, kızgınca söylenmişlerdi; ama giderek yalnızlığın derin koyuluğunda boğuldukça onları anlar olmuşlardı. Artık kızmıyorlardı eş aramak için televizyon programlarına çıkan yalnız yaşlılara. Hatta onları anlıyorlardı bile. Yine de kendileri için böyle bir şeyi asla düşünemiyorlardı.

Saat onu geçmişti. Birazdan beklediği ilk sesi duyacağını düşündü Sıdıka. Kapının zili çalacaktı. Kapı zilinin çalması, yalnızlığın geçici de olsa bitmesi demekti. Eve biri girecek, halini hatırını soracaktı Sıdıka'nın. “Nasılsın?” diyecekti biri ona en azından. Nasıl olduğunun sorulması o denli büyük bir mutluluktu ki yalnız olmayanlar bunu bilemezdi.

Az kalmıştı kuş ötüşlü kapının zilinin çalmasına. Artık yalnızlığını bir nebze olsun gideren muhabbet kuşlarına iyi bakamadığından olacak onların tez tez ölümünün ardından  kuş beslemez olduktan sonra  kapı zilini kuş ötüşlü bir zille değiştirmişti Sıdıka. Bir canlının sesindendi kapısının sesi de.

Masaya bir kez daha göz attı. Peçeteleri de koymuştu yerlerine. Kızarmış ekmek olmaksızın masasına tam oldu demezdi Sıdıka.  Ekmek dilimlerini kızartma makinesine koydu. Artık her şey hazır sayılırdı.

Çok geçmeden kuş ötüşlü zil çaldı. Bu, kapı açıldıktan sonra  artık yalnız değilsin demekti. Yalnızlığın sesiyle çın çın ötmeyecekti evin içi. Kahkahalar eskisi gibi apartmanı çınlatmasa da arkadaş sohbetleriyle dolup taşacaktı evi gün boyu. Uyandığından beri yüzünde ilk kez tebessüm belirdi. Hala Sıdıka'nın gençliğinde ne denli güzel olduğunu anlatan kırışmış yanakları tatlı bir gülümseyişle aydınlandı.

*****
Güvercinler pencere önüne üşüştükçe üşüşmüş, kanat sesleriyle birlikte kızgın gudu gudu sesleri açık pencereden içeri dolmuştu. Sıdıka bir masaya üşüşen arkadaşlarına bir güvercinlere baktı. Masa başındaki arkadaşlarını da pencere kenarındaki güvercinleri de doyurmaktan sevinçliydi. Doymak için bile gelseler arkadaşları kapısını çalıyor, güvercinler penceresine üşüşüyordu. Yalnızlığını unutuyordu böylece Sıdıka. Evinde bir ses, penceresinde bir hareket oluyordu hiç olmazsa. Sonra yaprak sarmalarına çevirdi gözlerini minnetle. Yalnızlığını gidermenin anahtarıydı bu masa ve yaprak sarmaları. Bir de avuç avuç buğdaylar.

Yavaşça kalktı yerinden dizlerini sürüyerek. Mutfağa yöneldi. Dolapta kalan buğdaydan koca bir avuç aldı. Pencere önüne serpti buğdayları. Güvercinlerin gri tüylü kanatları, derisi kırışmış ellerine değdi.

Masada yaprak sarmasını övgüler yağdırarak yiyen arkadaşları birbiri ardınca sarmaları atıştırırken güvercinler dışarıda pencere kenarında didişe didişe buğdayları yiyordu. Konuşmalara kanat sesleri karıştı. Sıdıka, geçici de olsa unuttu yalnızlığını evini dolduran sesler arasında.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13 Eylül 2012, Perşembe

acemi.demirci@yahoo.com.tr
 


Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci