11 Eylül 2013 Çarşamba

Beyaz halkalar


Nihayet yokluk, yoksulluk içinde geçen yıllar bitmiş, yarı tok yarı aç uyudukları günler geride kalmıştı. Yirmi dört yaşında, üniversite mezunu, işe gireli birkaç ay olmuş genç bir kızdı şimdi Enise.


Sinemaya gidecek, kitap alacak parası olmamıştı hiçbir zaman. Tek hayali vardı çocukken. Bir bisikletinin olması. Öyle büyük bir hayaldi ki  Enise için çocukluğunda küçük bir bisiklet sahibi olmak.

Bugün, avukat Enise’nin ilk kez bir kitabı olmuştu. İlk romanını kendi alacağını düşünürdü; oysa posta kutusunda bulmuştu. Postaya verilmemişti kitap. Biri, mavi bir kurdele ile bağladığı kitabı posta kurusuna bırakmıştı.

Önce  doğum günü olup olmadığını düşündü. Sonra güldü kendi kendine. Doğum günü olsa bilirdi; ama nerden akıl edecekti ki doğum günü olduğunu. Hiç doğum günü kutlaması yapamadıkları için  hiç hediye de almamıştı. O yüzden Enise için doğum günleri hediye aldığı günler değil, takvimden bir yapraktı sadece.

 O gün gerçekten de doğum günüydü. Ve ilk doğum günü hediyesini almıştı. Posta kutusuna bırakılmış, mavi kurdele ile bağlanmış bir kitap.



Hemen kurdelesini çözüp, kitabın kapağında yazan ada bakmıştı. Jean Webster’in 1962 yılında Doğan Kardeş Yayınevince  basılmış Leylek Dede adlı kitabıydı hediyesi.  Daha önce adını duyduğu bir kitap değildi. Yine güldü. Kaç kitap adı duymuştu ki zaten.

Kitabı koltuğunun altına sıkıştırıp, annesi ve babası artık memlekete döndüklerinden Ankara’da tek başına yaşadığı  kapıcı dairesinin üstünde, giriş katındaki  küçük evinin kapısını açtı. Kendi evinin kapısını açmak ona mutluluk veriyordu. Kirasını ödeyebildiği bir evi olabileceğini seneler önce hayal bile edemezdi.

Çantasını bırakıp iki koltuktan ibaret salonuna geçti. İlerde kanepe, sandalye gibi eşyalar alacaktı. Şimdilik evinde iki koltuk, bir yatak, mutfakta bir masa, iki sandalye, bir tencere, üç tabak, bir tava bir de eski bir gardırop vardı. Saray gibi gözüküyordu yine de bu ev ona.


Merakla kitabı açtı. Yine Leylek Dede yazan ilk sayfada el yazısıyla yazılmış “Romanda bir Leylek Dede vardı; ama gerçekteki  (beyaza boyanmış bir gül resmi)  Anne idi” yazısını gördü. Anne sözcüğünden önce beyaz pastel boya ile boyanmış bir gül remi çizilmişti.

Önce bu nota bir anlam veremedi. Romandaki Leylek Dede de kimmiş onu öğrenirse notu çözebileceğini düşündü.

Bütün gece okudu romanı. Ara sıra uyukladığı oldu. Ancak yüzünü yıkayıp okumaya devam etti. Nasıl olsa ertesi gün Cumartesiydi ve işe gitmeyecekti. Üstelik kitap kalın da sayılmazdı.


Kitapta, artık yetimhaneden ayrılma yaşı gelmiş olmasına rağmen yanına sığınacağı hiç kimsesi olmadığından ortada kalacağı korkusu taşıyan  yetim bir kızın öyküsü anlatılıyordu.

Kimsesiz kız bir gün aniden yetimhanenin müdürünce çağrılıyor ve müdürün odasına girmeden önce de oradan ayrılan oldukça uzun boylu ve  zayıf olduğu besbelli  birinin koridora vuran gölgesini görüyordu. Sadece bir gölgeydi gördüğü. O kadar.

Müdür “zengin bir hayırseverin kendisine el uzattığını, onu zengin ailelerin kızlarını verdiği hatırı sayılır bir yatılı okula göndereceğini; karşılık olarak da sadece mektup yazıp nasıl olduğundan kendisini haberdar etmesini beklediğini” söylüyordu. Yetim kız, hem şaşkın hem de sevinçliydi. Kendisine bu iyiliği yapan kişinin kim olduğunu müdüre defalarca sorsa da müdür, “hayırsever kişinin bunun gizli kalmasını kesin olarak  şart koştuğunu, hayırsever zengin ile tek iletişim yolunun da o kişiye yazacağı mektuplar olacağını” söylemişti. Kendisini düşünde bile göremeyeceği bir geleceğe hazırlayan kişinin kim olduğunu asla öğrenemeyecekti  yetim kız.


Kız, “hayırsever kişiye mektuplarda ne diyeceğini, ona hangi adla hitap edeceğini” ne kadar  ısrarla sorsa da fayda etmedi. Müdür sadece “Sen gelmeden az önce buradaydı. Karşılaşmış olabilirsiniz” dedi. Yetim kızın gördüğü gölge, uzun boylu ve zayıf hayırseverin gölgesiydi.

Yetim kız,  hayır yapacak  biri olduğuna göre yaşı başı yerinde olması gereken kim olduğunu asla öğrenemeyeceği  bu kişiye uzun gölgesinden dolayı “Leylek Dede” adını takıyordu.

Yetim kız, zengin aile kızlarının gittiği yatılı okula başlamış ve düzenli aralıklarla Leylek Dede’ye zengin aile kızları arasındaki bocalamalarını, bazen onların hayatına yabancı olduğu için gülünç duruma düşüp, kendisiyle alay edişlerini, kendisinin de onlara bakışını anlatan mektuplar gönderiyordu. En çok da çok zengin ve çok şımarık bir kızdan yakınıyordu. O en pahalısından giysileri olan şımarık zengin kız,  yetim kıza yapmadığı bırakmıyordu.


Nasıl olduysa o şımarık zengin kız bir yaz tatilinde tatili beraber geçirmek üzere onu çiftliğe davet etti. Çiftlik şımarık kızın kuzeninindi. Tatilde çiftliğin sahibi kuzen de çiftlikteydi. Yetim kız çiftliğin kahyası ve karısını çok sevdi. Yakışıklı ve kızlardan yaşça büyük kuzen oldukça kibar ve ilkeliydi. Yetim kızın kalbi, yakışıklı çiftlik sahibine kaydı. Leylek Dede’ye yazdığı mektuplarda çiftliğin, çiftlikteki eşeklerin resimlerini de çizmeye de başladı.

Ertesi yıl yakışıklı kuzen çiftliğe gelmemişti. Yetim kızın kalbi kırıldı. Üzüntülerini anlatacak kimsesi olmadığından içini dökeceği tek kişi Leylek Dedesine anlattı mektuplarıyla aşık olduğunu.


Bu arada okulu bitirmişti. Leylek Dede de okulu bitiren yetimi görmeye karar vermişti. Yetim kız, hiçbir zaman göremeyeceğini sandığı Leylek Dede’nin kendisini beklediğini  öğrenince hem çok şaşırdı hem de sevindi.

Yetim kız, hayırsever yaşlı adamı tanıyacağı, ona olan minnet borcunu  söyleyip teşekkür edebileceği için sevinçten yerinde duramıyordu. Sonunda o gün  geldi. Yetim kız, Leylek Dede’nin kendini beklediği loş odaya girdi. Nihayet hayırsever Leylek Dede’yi görmek üzereydi.

Leylek Dede oradaydı. Leylek Dede, ayağını kırmış çiftlik sahibi yakışıklı kuzenden başkası değildi. Ve o kuzen de  yetim kızı seviyordu.
 “Uzun boylu çiftlik sahibi hayırsever Leylek Dede dışında kitap her şeyiyle ne kadar da kendi öyküsüne benziyor” diye derin bir düşünceye daldı  Enise. Okul yıllarına gitti aklı.

*****
Küçük Enise’nin babası, varlıklı ailelerin yaşadığı bir semtte kapıcılık yapıyordu. Enise yedi yaşına geldiğinde hali vakti yerinde ailelerin çocukları ile aynı okula gitti. O zamanların Ankara’sında sadece iki kolej olduğu bu da yetmediği için zengin ailelerin çocukları da mahalle okullarına giderdi.

Enise,  okula başladığında önlüğü bile yoktu. Annesi bir erzak torbasını okul çantası niyetine  eline tutuşturmuştu. Ayakkabılarının burnu açılmış, altındaki deliklerden yağmurlu havalarda su alıyor, kuru havalarda da ayağına taşlar batıyor, çakıl giriyordu.

İlkokul birinci sınıf öğrencisi Enise’nin yerli yerinde olan tek şeyi saçlarıydı. Annesi kızının saçlarını bir güzel tarar ve yandan iki örgü yapardı. Evde kurdele olmadığından  da saçlarının uçlarını paket lastikleri ile tuttururdu. Enise, okulda kendisi gibi iki örgülü saçları mavi kurdeleler ile tutturulmuş Elif ile sıra arkadaşı olmuştu.

Enise iyi beslenemediğinden olacak solgun, çelimsiz, zayıf bir kızdı. Enise’den daha boylu Elif sağlıklı görünüyordu
.
İki haftadır okullu olan Elif, o gün dayanamayıp ağlamaklı bir sesle sıra arkadaşı Enise’den bahsetti annesine. Gülbeyaz, kızının anlattıklarını duydukça daha bir dikkat kesildi.

Elif’in sıra arkadaşı Enise’nin kapıcılık yapan babası geliri yetmediğinden  çocuklarının karınlarını doyurmak için o zamanlar asansör bulunmayan apartmanların dördüncü, beşinci katlarına sırtında su damacanaları bile taşımaya razıydı; ama haftanın belli günleri mahalleye gelen su kamyonlarında ona iş yoktu. Zaten su taşıyıcısı olurdu o kamyonlarda.


Gülbeyaz’ın beti benzi beyazladı kızını dinlerken. İçinde ince bir sızı hissetti. Okul önlüğü, çanta, yaka satan mağazalarda kızının  ilk önlüğünü seçerkenki sevinci geldi gözünün önüne daha birkaç hafta önce. Enise’nin değil mağazadan önlük seçmek, sırtına geçirecek eski bir önlüğü bile yoktu. Nasıl sızladı yüreği.

Elif, Enise’nin çantasının da olmadığını, annesinin apartman sakinlerince kapıya konulan gazete kağıtlarının üzerine bulgurları yayıp, bulgur torbasını çanta olarak kullanması için Enise’ye verdiğini, ayakkabılarının yırtık pırtık, iki örgüsünün paket lastiğiyle tutturulmuş olduğunu söyleyince Gülbeyaz derin bir iç çekti.


O gece gözüne uyku girmedi Gülbeyaz’ın. Sabah kızından sonra evden çıktı. Öğlene kalmadan da kızının okulundaydı.

Öğretmenler odasının kapısının önüne vardığında ders saatinin bitmesine az kalmıştı. Zil çalıp, öğretmenler sınıftan çıkıp öğretmenler odasına doğru gelirken Gülbeyaz kızının öğretmeninin yanına yaklaştı.

Gülbeyaz, öbür ders saatini haber veren zil çalıncaya kadar öğretmen  hanım ile ayaküstü konuştu. Elindeki kocaman paketi de öğretmene verdi. Defalarca “bu paketin kendisi tarafından bırakıldığını söylememesini rica ederek öğretmenin yanından ayrılırken hem kendisi hem öğretmen çok mutluydu.


Ders zili çalmasına rağmen öğretmen hanım derse girmek yerine hademeye seslenip  “Enise’yi öğretmenler odasında beklediğini” söyledi.

Enise korkulu gözlerle geldi öğretmenler odasına. “Ne suç işlemişti de buraya çağrılmış olduğunu” düşünüyordu korku içinde.

Öğretmen, kocaman  paketi Enise’ye uzattı.
-Bu senin. Aç hadi, dedi.
Enise neredeyse kendisi büyüklüğündeki paketi bir an önce açıp, içindekini görmek istiyordu; ama bir yandan da bu hali belli olacak diye utanıyordu.


Utama sıkıla paketi açtı. Önce kocaman bir çanta çıktı içinden. Çantanın içi birinci sınıf kitapları ile doluydu.  
Beyaz bir kağıda sarılı önlüğünü görünce neredeyse ağlayacaktı. Sırayla yaka, ayakkabılar, çoraplar da  çıktı. Beslenme çantasını görünce kendini rüyada sandı Enise.

Öğretmen, Enise’ye önlüğünü, çoraplarını, yeni ayakkabılarını  giydirdi. İçine, Enise’nin üzerinden çıkanlarla önlülüğün paketlendiği beyaz kağıda sardıkları yırtık pırtık ayakkabıları  koydukları çantayı şimdilik öğretmeninin öğretmenler odasındaki dolabına koydular. Enise, elinde kitabı ile öğretmeniyle birlikte sınıfa girdiğinde örgülerinin ucunda iki de mavi kurdele vardı.


Enise’ye bu paketlerden her yıl geldi. Ortaokulda, lisede. Üniversiteyi tutturduğunda bu paketlerin yanında bir de burs haberi geldi.
Enise, ilkokul öğretmenine ne kadar ısrar etse de bir türlü paketleri gönderip burs sağlayanın  kim olduğunu öğrenemedi. En sonunda işe girdiğini haber vermek üzere ilkokul öğretmenine uğradığında “ilkokul birden üniversite sona kadar kendisini kitapsız, ayakkabısız, mantosuz, çantasız bırakmayan o kişiyi çok merak etmekle kalmayıp, ona duyduğu minneti anlatamadığı, teşekkürlerini söyleyemediği için yüreğinde bir sızı olduğunu, hiç olmazsa bir teşekkür edebilmeyi ne kadar istediğini” ağlamaklı bir sesle söylemişti.
*****
Leylek Dede adlı kitap bittiğinde, Enise  kitabı kalbinin üzerine götürüp, gözlerini yumdu. Kendisine yazılan notta imza olarak beyaza boyalı bir gül resmi çizilmişti. Gül resminin yanına da ‘Anne’ yazılmıştı.

Göz pınarlarından iki damla yaş akarken “Tabi... Tabii ya” dedi haykırırcasına. Kitabın konusu, kahramanı, sarılı olduğu mavi kurdele, yanında Anne yazan beyaza boyalı gül. Tabi ya. Enise’nin doğum günü armağanı sadece bu kitap değildi. Öğrenciliğindeki paketlerin sahibi imzasını da atmıştı nota.

Ok gibi yerinden fırladı. Birkaç dakikaya kalmadan evin  kapısı hızla kapandı.
*****
Kızı Elif üniversiteyi bitirip İstanbul’da işe başlamış Gülbeyaz, elinde gazetesi koltuğuna oturmuş kahvesini yudumluyorken kapının zili çaldı. Zili çalan, elini zilden çekmeden çalıyor olmalıydı. Gülbeyaz, zili böylesine ısrarla çalanın kim olduğunu merak ederek kapıyı açtı.


Kapı açılır açılmaz elinde bir adet beyaz gül olan Enise’nin kolları boynuna dolandı.

-Sendin tabii Gülbeyaz Anne. Sendin tabii, deyip hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı Enise. Gülbeyaz da ağladı. Önlüğü, ayakkabısı, çantası olmayan o cılız, yoksul kızın bugün üstü başı yerinde, genç bir avukat olarak kapısını çalıyor olmasına sevinçten ağlamayacaktı da ne yapacaktı.

İçeri girip oturduklarında konuşacak bir şey kalmamıştı neredeyse. Hıçkırıklar, gözyaşları  sözcüklerin yerini tutmuş, fazlasıyla  anlatmıştı her şeyi.

-Sayenizde bugünlerdeyim Gülbeyaz Anne. Siz olmasaydınız nerede, nasıl olurdum hiç bilmiyorum. Ama şu andaki gibi  iyi bir işi ve geliri olan bir avukat asla olamazdım. Nasıl ödesem size olan borcumu?
-Bir yolu var, dedi Gülbeyaz.
Enise  merakla baktı.
-Oturduğun apartmanın kapıcısı vardır, diye soran gözlerle Enise’ye  bakıp, soran vurguyla konuştu Gülbeyaz.
-Var.
-Ya çocukları?
-İki kızı var.
-Okula gidiyorlar mı?
-Büyük dört beş yaşlarında. Birkaç yıl sonra okullu olur, deyip sustu. Lafın nereye geleceğini anlamıştı Enise.
-O zaman geldiğinde ne yapacağımı biliyorum Gülbeyaz Annecim. Gerçi şimdi de okul kitabı, önlüğü olmasa da görülecek başka  ihtiyaçları olduğu kesin o çocukların. Neden şimdiye kadar düşünmediysem.
-Seni kendi ayakların üzerinde  durabiliyor görmek çok güzel Enise. Her çocuğun, hele de her kız çocuğunun kendi ayakları üzerinde durabilmesi onun en büyük güvencesi. Bizim apartmanın kapıcısı üç yıl önce  emekli olup köyüne döndü. Yeni bir kapıcımız var artık. Oğlu Enis bu yıl okullu oluyor. Okul önlüklerini artık bir  erkek çocuk için seçeceğim.

Enise, giderek birbirine ulanacak  elindeki beyaz gülün yaprakları gibi bembeyaz bir zincirin ikinci halkası olduğunu duyumsayarak, tadılacak lezzetlerin en eşsizi bir mutlulukla Gülbeyaz annesinin yanından ayrılırken çalacağı ilk kapının, kapıcılarının kapısı olacağını eski halka Gülbeyaz da yeni halka Enise de biliyordu.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.09.2013, 22:41

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci