4 Eylül 2013 Çarşamba

Bir kez değmesin ezen; bir kez ezmesin yok eden: İnsan ayağı


Şimdilerde yok. Birkaç sene evvel kanallar arasında gezinirken televizyonda görürdüm. Aslında her gün olsa yeridir o görüntülerin ekranda. Çok etkileyiciydi. O yüzden mi bir daha göstermez oldular acaba?

Köylerin şehirlere katıldığı, uzak köylerin boşaldığı, kasabaların kendi şehirlerinin simgesi haline gelecek bir plaka alıp il olmak için can attığı, tarlalarda buğday bitmek yerine blokların bittiği günlerdeyiz.

Hani elimize kumanda geçince kanalları karıştırırız, kısa da olsa kumandaya kumanda etmek keyfine varmak için. Gerçi çok sürmez keyfimiz ya maça bakmak isteyen kocalar kapar kumandayı elimizden ya da dizisinin başlayıp başlamadığını merak eden diğer ev halkı.


Bir gün kanaldan kanala atlarken bir  kanalda geniş  tarlalar gördüm. Tarla görür de bakmaz mıyım? Nerde ağaç, tarla, çiftlik, akarsu gösteren bir kanal var, o kanalı izlerim mutlaka.

Bir doğa belgeseli yakaladım sevinciyle izlemeye koyulduğum o görüntülerdeki tarla giderek küçüldü. Tarla küçülüyordu zira sağına soluna bloklar yapılıyordu tek tek. Sonra tarlanın her yanında hızla bloklar türedi. Tarla küçüldü, küçüldü. Giderek yok oldu. Buğdaylar gözükmez oldu. Tek bir buğday başağı kalmadı buğday tarlasında. Derken evvelce buğday biten bu tarlaya dikilmiş bloklardan birinin kapısında bir saksı belirdi. İçinde buğday başakları. Üç; hadi bilemedin beş sap.


Yüzlerce ton buğday kaldırılan tarlaya dikilen onlarca bloğu dolduran binlerce insanın nasıl besleneceği vurgulanıyordu o saksıda yetiştirilmeye çalışılan üç beş kök buğday görüntüsü ile. Tarlasız buğdayların saksılara mahkumiyeti  anlatılıyordu gözümüzün içine sokularak.  Tarlalar arsa olunca, başaklar yetişecek tarla bulamayınca saksıdaki buğdayın elinden ne gelirdi ki? Saksıda buğday yetiştirmeye kalksak, hasat edeceğimiz   buğdayı tohum mu yapacaktık yoksa bunca nüfus için sadece birkaç dilim ekmek mi? Artık üzerinde bloklar dikili onca tarladan  hasat edilen buğday şimdi nereden hasat edilecekti? Kapı önündeki bu saksıdan mı?


Vurgu, vurucuydu. Yok edilen tarlalar, açlık anlamına geliyordu yavaş yavaş yaklaşan. Kıtlığı biz hazırlıyorduk gıdım gıdım. Köyler boşaldıkları için köyler dışında her yer insan doluyordu. Şehirlerde insan sayısı her gün artıyordu; ama şehirlerde artan nüfus yaşama alanı olarak şehrin kenarlarındaki tarlaların üzerine yerleşirken karınlarını doyuracak alanları yok ediyorlardı. Öyleyse neyle doyacaklar, ne yiyecekler, ne içeceklerdi? Tarla doyururdu da tarlanın üzerine dikilen bloklar  olsa olsa betonu yeşile tercih eden gözleri doyururdu.

Saksıdaki üç beş buğday başağının çok şey anlattığı bu birkaç dakikalık sunum, oldukça sade ve halis bir anlatımdı. Şehir çocuklarının bundan böyle buğdayı tarlada göremeyeceğinin, saksıda da belki görebileceğinin acı habercisiydi. Bu acı haber bana çocukluğumun tatlı günlerini hatırlattı.


*****
 
Anneannemin, Sare   babaannemin memleketteki evlerini hala hatırlayabiliyorum. Çocukluğumun siyah beyaz fotoğraflarındaki biri topraktan diğeri taştan bu evler, en değerli anılarım olarak dağarcığımın baş köşesine kurulmuştur.


Beş yaşındayken, henüz okullu değilken yani yazları  Aksaray'da, anneannemin yanında  uzunca kalırdım. Anneannem bana çok düşkündü. Beni görmek için sık sık Ankara'ya gelirdi. Anneannemin  her Ankara’ya gelişinde doya doya şımartılmak neymiş enikonu öğrenirdim. O kadar şımartılırdım ki kuştüyü olmazsa  o mindere asla oturtulmazdım. Bir çocuğun en sevdiği şey olan şımartılmaya doyamadığımdan olacak anneannem Aksaray'a dönerken mutlaka onunla gitmek isterdim. Her zaman onunla gidemezdim; ama galiba çok ağladığım seferlerde anneannem üsteleyip beni de götürüyordu beraberinde.

 
Anneannemin evi bugün Polonezköy gezlerinde fotoğraflarını çekmeye doyamadığımız evler gibi topraktandı. Tavanı yekpare ağaç gövdesinden kirişlerle kaplıydı. Onlarca kiriş uzanırdı tavanda belli aralıklarla. Kirişlerin arasından hasırlar gözükürdü. Ahşap kapılar zemberekle açılırdı. Kilimler kaymasın diye bazen üzerinde hasır serilen yer döşemeleri ceviz, meşe, çam kerestesindendi. Halılar kök boyası ve el dokumasıydı. Merdivenler ahşaptı. Ufak dikdörtgenler halindeki pencereler demirleri,  eski zamanların birbirinin içinden geçen kalınca demir çubukların kareler oluşturduğu demirlerdendi. Toprak evin dışı da içi de kireç badanalı olurdu, bembeyaz.


Evin geniş bir avlusu vardı. Anneannemin evi bir derenin üstüne kurulmuştu. Sokaktan bizim avluya sapan dere evin altından akardı. Bu tür bir yapıyı daha sonra yetişkinliğimde Prag’da gördüm. Prag’ın orta yerinden akan o koskocaman, gepgeniş nehirdeki görkemli binanın altından akıyordu üstünde dünyanın en ünlü köprülerinden birinin olduğu sular.

Küçük bir kısmı anneannemin evinin altından akan derenin sokakta kalan kısmına evlerin bahçelerinden dışarı taşan ağaç dalları eğilirdi. Yol kenarındaki  iğde ağacının, palamut yani meşe ağacının dalları sarkardı. Pelitler yani palamutlar olgunlaşınca dereye düşer, dere suyunun sürüklediği yerlere akar giderlerdi belki bir yerlerde fide olmak üzere. Pelitlerin şıkırtılı kolye uçları gibi dallarından sarktığı meşeler, dere kenarında yaşamanın keyfiyle alabildiğine yeşil yapraklı olurdu. Kazlar, ördekler yüzerdi derede. Kurbağalar, ayak sesi duyar duymaz güneşlenmekte oldukları taşların üzerinden dereye atlarlardı. Cump diye bir ses çıkardı onlar dereye atlayınca. Bazen bataklaşmış, üstü  sarımtırak çiğ yeşil yosunlu sığ sularda kurbağa yumurtaları gördüğümüz olurdu. Sonra kuyruklu siyah yavrular haline gelişlerini izleyebilirdik yumurtaların. Kurbağalardan başka su kaplumbağaları da gezinirdi derenin sakin yerlerinde. Dereye uzanan ağaç dallarında, kütüklerde güneşlenirlerdi su kaplumbağaları. O zamanlar bu kaplumbağaların küçük bir cam kapta apartman çocuklarınca heves edilip beslenmeye kalkışılacağı, suyu tazelenmediği için de kuruyup öleceği söylense herkes gülüp geçerdi. Çocuk olmama rağmen ben de gülüp geçerdim mutlaka.


 Şimdilerde anneannemin evinin  altından da geçen o dere kapatılmış durumda. Derenin üstünden yol geçiyor artık.

Anneannemin evinin avlusuna  kapı tokmaklı, zemberekle açılan, kenarları demir nakışlı ahşap  dış kapıdan girilirdi. Avlu başka bir dünyaydı.  Duvarın ötesi sokaktı;  ama sokakla hiç ilgisi olmayan bir yaşam akardı zemberekli ahşap  kapıdan avluya girilince.

Bugün o avluyu sanki küçük bir hayvanat bahçesi olarak algılıyorum. Anneannemin küçük bir hayvanat bahçesi varmış ve benim çocukluğum da orada geçmiş meğer. Sadece anneannemin değil tüm komşu evlerin avluları birer küçük hayvanat bahçesiydi aslında.


Daha kapı açılır açılmaz ortalıkta gezinen, yemlenen tavuklar ilişirdi göze. Kocaman kümesleri vardı tavukların. Tavuklara atılan yemlere serçeler, sığırcıklar, güvercinler de gelirdi. Kümeste yaşayan yalnızca tavuklar değildi. Kazlar, ördekler, hindiler de olurdu tavuklarla birlikte kümeste.

Hindiler çok çekerlerdi çocuklardan. “Kabarama kabarama kel Fatma, annen güzel sen çirkin” denilen hindiler kabarır, öfkelenirdi nedense. Çocuklar bu tekerlemeyi söylemeyi çok sevseler de hindilerin hiç hoşuna gitmezdi.

Hemen kapının girişinde, solda bir kısmı bizim avluda kalan, sokakta devamı akan derede kimi yeşil başlı kimi bembeyaz ördekler yüzüyor olurlardı. Kazlar da dere kenarında dolanırdı. Kızdırmaya gelmezdi onları. Tısladılar mı ısırırlardı. Birkaç kez kazlar tarafından kovalanmışlığım da var hatta.


Leylekler Karaoğlan kavağındaki yuvalarına her bahar gelir, yavrularını çıkartırlardı. Uzunca bir süre onların laklaklarıyla eğleşirdi kulaklarımız. Ağustos sonu gibi göç ederlerdi. Özlerdik laklaklarını onlar gittikten sonra.

Kışlık erzaklar, kayıtdamı denen kilerde saklandığı için evlerin mutlaka bir kedisi olurdu. Kışlık  peyniri, yağı, tavana asılı hevenklerce üzümü, küp küp turşuyu, yufka ekmeği, şekeri, çuvallarca unu, kilelerce buğdayı, şiniklerce bulguru ve daha nice erzakı saklayan kayıtdamları fareden korunmalıydı. Bunun da tek yolu samurundan, tekirinden kediydi.

Anneannemin kedilerinden biri öylesine akıllıydı ki patisiyle kapının zembereğini açarak istediğinde dışarı çıkabiliyordu. Bir gün yine  kapıyı açıp dışarı çıkmış. Yolun karşısındaki kavaklığa gidecekti besbelli hep yaptığı gibi. Caddeyi geçerken  bir kamyonun altında kalmış. Günlerce üzülmüştük o kedinin ardından. Sonra komşulardan biri henüz yavrulamış kedisinin yavrularından birini anneanneme vererek anneannemin bu yavru kediyle avunmasını, ona bakarken kamyon altında kalan akıllı kedisini düşünmemesini sağlamış.



Anneannemin inekleri de vardı. Evin alt katındaki ahırda  barınırdı inekler. Alt kattaki ahır, kışın evin ısınmasına çok katkıda bulunurdu. İneklerin bakımı zor işti. Ahır sık sık çalı süpürgesi ile süpürülmeli, inekler sağılmalıydı. Gerçi Abdurrahman’ın bağının bekçisi gelip bu işleri kotarırdı; ama süt almaya gelecekler gelmeden inekler sağılmalı ve şişelere boca edilmeliydi.

Anneannemin okuma yazması yoktu. Onun hesap kitap işi kendinceydi. Hesap defteri de. Anneannem her tarafı beyaz kirece boyalı avlu duvarını alacak defteri olarak kullanıyordu. Her on satışta bir alırdı sütlerin parasını. Saymayı bilirdi. Ne de olsa ticaret yapıyordu. Süt işiyle uğraşıyordu.


Anneannem her sabah sütü  sattıktan sonra bir çizik atardı duvara. Birbirine paralel yanyana çiziklerdi bunlar. Çizikler dokuzu bulunca, onuncuyla da tüm çiziklerin üzerine bir çizik atardı ve parasını alırdı. Hesabı kapatır, yeni hesap açardı.

Tazı, avlunun en nazlı hayvanıydı. Mehmet dedem hiç ava gitmemişti; ama tazı beslemeyi severdi. Tazının kadife kaplı, yünden  bir döşeği olurdu. Her yemeği yemezdi tazı. İyice pişmiş, lezzetli etlerle beslenirdi.

Bahçenin bir köşesindeki asmaların altında kirpiler dolanırdı kuru yapraklar arsında, hışırtıyla. Anneannemim evinin tam karşısı bağdı.  Bağda dolanırken yılanların attıkları kabuklarla karşılaşırdık. Korkmazdık nedense. Onlar da bize gözükmezdi. Bir arada; ama kimse kimseye zarar vermeden yaşar giderdi bağın öbür sakinleriyle insanlar.


Bağ, kaplumbağa ile doluydu. ‘Tosbağa’ derdik biz kaplumbağalara. Bulduğum tosbağaları alır bizim avluya getirirdim. O zamandan beri çok severim tosbağaları. Sümüklü böceklere ‘fişgene’ derdik Aksaray'da. Fişgeneler orada burada her an gezerlerdi. Arkalarında bıraktıkları ibrişimvari parlak izden hemen anlaşılırdı orada gezindikleri. Kocaman olurlardı. Sonraları Fransızlar'a satılmak üzere bahçelerdeki fişgeneler çoluk çocuk, kadın, yaşlı tarafından toplanmaya başlandı.

Bahçesi daha büyük olanlarla evleri onlarca dönüm içinde olanların koyunları da olurdu. Baharda koyunlar kuzulardı. Kuzulayan koyunların bir muhallebi kıvamındaki kopkoyu ilk sütlerine ‘ağız’ denirdi. Şeker dökülüp yenirdi ağızlara. Çok lezzetli olur ağızlar. Süte hiç benzemez. Ocakta pişirilen muhallebiler gibi gözükse de kuzulamış koyunun  ilk sütü olan ağız ile yarışamaz muhallebiler.

Ağzın o doyumsuz lezzetini hiç unutamam. Şimdi ne geniş bahçeli evlerde kuzulayan koyunlar var baharda ne de onların ağız denen ilk sütleri. Vaktindeymiş her şey. Bugün çocukken Aksaray'a anneannemle gitmek için ağlamış ve bu gidişler sayesinde baharda ağızlardan tadabilmiş olduğuma çok seviniyorum. “Şımartılmak pek de kötü değilmiş” dediğim bile oluyor ağızları özledikçe.


Aksaray’daki evlerde bu kadar hayvan beslenirken köylerdeki  evlerde tüm bu hayvanlara ilaveten at, eşek ve camızlar yani mandalar da olurdu. Bir de Aksaray Malaklısı cinsi bekçi köpekleri. Kocaman köpeklerdir Aksaray Malaklıları. Burun ve ağız kısmıyla kulak uçları siyahça, kirli beyaz renkli köpeklerdir. Bekçiliği hakkıyla yapar bu sadık hayvanlar.

Şimdi Aksaray’daki o evler, tosbağaların gezdiği o bağlar, yolun karşısındaki kavaklık tümden apartman oldu. Kümesler otopark artık. Derelerin üstleri kapandı. Oradaki çocuklar ne kurbağa görüyor ne kurbağa yumurtası.  Ne hindileri kızdırabiliyorlar ne de dere kenarında güneşlenen su kaplumbağalarını seyredebiliyor. Asmalar da yok artık, altında gezinen kirpiler de. Bahçeler, bağlar, çit çubuk çoktan bozuldu. Her yer blok artık.
*****

İşte kanallar arasında gezinirken gördüğüm  tanıtımdaki göz alabildiğine uzanan  gökyüzünün altında alabildiğine uzanan uçsuz bucaksız buğday, çavdar, arpa, yulaf, burçak tarlaları küçüle küçüle sonunda saksıya sığdı. Küçülmek, nokta olmaktır. Nokta, tarlalara, ekinlere, bağlara, bahçelere nokta oldu. Bu sefaya, bu berekete nokta koydu. O görüntüler bana ne kadar şanslı bir çocukluk geçirmiş olduğumu anlattı. Kazın, ördeğin, kirpinin, derenin, leyleğin, tosbağanın çizgi filmlerden değil de görerek bellenmesinin meğer nasıl güzel bir çocukluk olduğunu anlattı.

Şehirlerin, kasabaların kıyısındaki tarlaların sitelere dönüştüğünü  görmek artık çok olağan. Ya kıyısında olmadığımızdan göremediğimiz bambaşka dengelere sahip, bambaşka hayatların, renklerin egemenliğindeki dünyalara insan ayağı basılınca olanlar? Porsuksuz kalan çaylar?


Bazı insan ayakları çok acıklı öyküler, çok yakıcı görüntüler bırakır ardında. Belgeseller de bize bunları anlatır sık sık. Benim gibi en çok belgesel izleyen biriyseniz gayet iyi bilirsiniz ki Eski Peru medeniyetlerinin başına gelenler, bu belgesellerin beylik konularındandır.

Nasıl da köklü bir uygarlık kurmuşmuş İnkalar, Aztekler, Mayalar. Nasıl da yaşayıp gidiyorlarmış kendi bildiklerince. Balta girmemiş ormanların koynundaki dağların başında. Ormanlara merdivenler yaparak, sarp dağlara, Andlar’a köyler inşa ederek. Altın parıltısında bir uygarlık kurmuşlar;  uygarlıklarının her köşesini de altınla parlatmışlar. Bir gün yabancılar gelmiş ta başka kıtalardan. Gemilerle. Altınlar gözlerini kamaştırmış başka diller konuşan, başka renkte tenden, başka kıyafetler içindeki yeni gelenlerin. Gözleri kamaşanların gözleri döner. Dönmüş gözler her şeyi yapar. Uygarlıkları da yok ederler, insanları da. Tarih böyle olaylarla dolu. Eski Peru’da yaşanmış bu tür  olayları anlatır durur işte belgeseller.

Eski Peru’dan daha yukarılarda her  çayırı her otlağı dolduran kalabalık sürüler halindeki sayısız bizonlardan bir teki bile  kalmamış bugüne.Yine yabancı ayaklar oralara değdikten sonra.

İnsan ayağı sadece oralara değmemiş. Bu ayaklar her zaman yabancı ayaklar da olmamış. Bazen oralara ilk kez basan ayaklarmış onlar.

Ta uzaklarda gelip koca bir kıtaya değmiş insan ayağı kimi kez. Mesela Avustralya’ya. Kendi yerlileri varmış oranın. Aborjin denilirmiş onlara. Ol git Avusturyalılarmış onlar. Bugün Avustralyalı deyince kaç kişi Aborjinler’i hatırlar?

O koca kıtada kangurular, yerleşim yerlerine giriyor diye, sayıları artıyor diye öldürülüyorlar şimdilerde.


Yabancı ayaklar, Afrika'ya da  değmiş. Kara kıtaya beyaz ayaklar inmiş gemilerden. Kölelik böylece bellenmiş oralarda kara yazgı olarak. Gemilerle sürüklenmişler başka kıtalara. Dağılmış, yok olmuş kabileler, aileler. Her şeyiyle parçalanmış kara insanların hayatları. Yazgıları karaymış. Hala da öyle ya.

Bugün o kıtada sayılarının çetelesi tutulabilecek kadar az olan aslanlar, kaplanlar, filler, zebralar, zürafalar, gergedanlar, manda sürülerinde oluşan  onlarca cins yabani canlı kendileri için dar sayılacak bir alana tıkışmış halde yaşıyor. Koca alanlar ya yerleşim bölgesi olmuş ya da insanlarca çeşitli amaçlar için kullanılıyor.


Dondurucu soğuklar bile yetmemiş bozulmadan kalmaya. Kuzeyin buzla kaplı bembeyaz diyarlarında yaşayabilen  koskoca bir oyuncağı andıran buz ayılarının bile yaşam alanı daraldı. “Kutup ayıları açlıktan birbirlerini yemeye başladı” diye yazıyordu gazeteler.  Üzerinde oldukları buz  parçası ani  bir çatırtıyla ana kütleden koptuğunda son kutup ayılarının yeri yurdu elinden alınmışlara özgü bakışlarla üzerinde durdukları buz da eriyince başlarına gelecekleri bildiklerinden çaresizce oraya buraya sürüklenirkenki resimlerini görünce içim cız ediyor.

Her yıl kaç canlı türünün yok olduğu hep yazılıyor. İstatistiki bilgiler bunları veriyor. Ama her yıl listeye yeni türler eklenmesini izlemekten başka bir şey yapılamıyor. Listeye girmeyen canlılar, hala insan ayağının nadir değdiği ya da hiç değmediği yerlerdeki canlılar.

Karnı yarılıp gizli yağları dışarı akıtıldı dünyanın. Petrol denildi o yağa. Arabalarda yakıldı bu yağlar. Havaya salındı. Hava kirlendi. Ciğerler kirlendi. Ağaçların üzerindeki meyveler, tarlalardaki ürünler kirlendi. Her şey kirlendi. Bahçeler, tarlalar, topraklar hepten kirli.


 

Hangi suyla temizleyeceğiz şimdi dünyayı? Dünyanın suları da kirlenmişken?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.01.2012


Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci