7 Eylül 2013 Cumartesi

Çıkı dolusu simit



Hatırlı müşterilerden birinin sağladığı burs ile üçüncü sınıftan beri en pahalı kolejlerden birine giden Berhan okuldan eve neşeyle döndü. Her gün sınıftan bir öğrenci, annesinin yaptığı şeyleri getirir, beslenme saatinde arkadaşlarına dağıtırdı. O gün sıra kendinde olan Sevil’in annesi kıymalı ve peynirli su böreği yapmakla kalmamış, bir de “su böreğinin üstüne tatlı iyi gider” diyerek şekerpare de göndermişti.

Orta halin üstünde ailelerin yaşadığı bir
semtte, Berhan’ın okuluna yakın  otururdu kundura tamircisi Halim ve karısı Dürdane.  Ruhsat konusu hala çözülememiş olduğundan ilk alanların sürüncemede kalan tapu işiyle uğraşmamak için daha taşınmadan dairelerini tez elden çıkardığı bir apartmanın küçük bodrum katını borç harç alabilmişlerdi bunca yıl sonra
. Bodrum katındaki küçük evin sahibi, ruhsatsız olduğundan dairesine başka alıcı çıkmayınca Berhan’ın ailesine evi hemencecik satmıştı hiç eveleyip gevelemeden. Miras olarak kalan tarlaların satılmasıyla gelen paraya kıyıda köşede biriken üç beş kuruşu da ekleyip bir de az da olsa kredi çekince zaten darda olan elleri iyice daralmış, elde avuçta bir şey kalmamıştı.


Küçük eve taşındıklarında nasıl mutluydular. Artık ev sahibiydiler. Bundan sonra ay başlarında hiç kimse kapılarını çalıp “paranız var mı yok mu” demeksizin kira istemeye gelmeyecekti. Kiranın geçen yılın yarısı kadar arttırılması için yılbaşlarından  önce de  kapıları da çalınmayacaktı artık. Kira yerine ev taksiti ödeyeceklerini düşündükçe uçuyorlardı sevinçten. Her ay ödeyecekleri kiradan hallice taksitlerini denkleştirmeleri biraz zor oluyordu; ama ne gam.

Evin geçimine katkısı olsun diye konunun komşunun gelinlik çağdaki kızlarına çeyiz olarak kuka başı fiyat biçtiği dantellerden örmekte olan Dürdane, oğlu Berhan’ın neşeyle eve geldiğini görünce elindeki danteli bıraktı.


Berhan, koridora açılan  odaya çantasını fırlatıp attı. Dürdane oğluna çıkıştı  “çantanı öyle fırlatma oğlum. İlkokul bitene kadar kullanacaksın bunu. Yıpratmamaya, eskitemeye gayret göster”.
Berhan hemen çantasını yerden kapıp, yavaşça duvara dayadıktan sonra,
-Bugün beslenme saatinde sıra Sevil’deydi anneciğim. Hem kıymalı hem peynirli su böreği üstüne de şekerpare yedik, diye sevinçle haykırırken evin içini dolduran ekşi tarhana çorbasının kokusunu soluyordu bir yandan da Berhan. Dün erişte yediklerine göre bugün tarhana çorbası içeceklerdi besbelli. Annesi yarın da patates yemeği yapardı. Öbür gün de paça. Sırasıyla yerlerdi bu yemekleri.

-Su böreğinin içindeki peynir tam yağlı koyun sütündenmiş hem de annecim. Sevil ikide birde söyleyip duruyordu peynirlerin tam yağlı Ezine koyun peyniri olduğunu. “Rokfor mu katsak harca” diye düşünmüş annesi, ama börekleri yapan aşçı kadın “o gitmez su böreğine” demiş.
Peynir adlarından bir şey anlamamış olmasına aldırmayan Dürdane, oğlunun evde hiç yiyemediği kıymalı ve peynirli su böreğinden o gün okulda  tatmış olmasına çok sevindi.
-Oğlum ikisinden de yemişin afiyet olsun; ama çok yedin diye göze batmasın sonra.
Berhan, annesini duymamış gibi devam etti “böreklerin üstüne de tatlı yiyelim diye şekerpare göndermiş Sevil’in annesi”. 


Dürdane de aslında kaç gündür beslenme sırası gelmekte olan oğlunun  sınıfına ne yapsa da gönderse diye düşünüyordu. Sacda ıspanaklı gözleme yapmayı düşündü; ama koca sınıfa yetecek kadar un yoktu evde. Bir bağ ıspanakla da olmazdı o kadar gözleme. Sonra gözlemeleri küçük küçük de yapamazdı. Bir de gözlemelerin piştikten sonra yağlanması gerekti. Ne kadar sacda ıspanaklı gözleme yapmak istese de iş hesaba kitaba gelince onu tutturamıyordu. Düşünüp taşınıyor ama bir karara varamıyordu ne yapacağı konusunda. Bir de en önemlisi tam oğluna beslenme sırası geldiğinde evin aylık taksitinin de günü gelmiş olacaktı. Zaten elleri dardı. Kıtı kıtına ekleyeceklerdi bu ayki taksiti. O yüzden fazladan harcama yapmaya hiç cesareti yoktu.


Evin aylık taksitini  ulaya ulaya denkleştirip verdiklerinin ertesi günü Berhan’ın beslenme sırasının geldiği gündü.  Annesi hala bir şey yapmadığı için korkudan Berhan’ın gözü büyümüştü; babası Halim’in gözü korkmuştu, oğlunun beslenme saati sırasında sınıftaki her çocuk için sacda ıspanaklı gözleme yapamadığından ve hala da sınıfa ne göndereceğini bilemediğinden Dürdane’nin gözleri çakmak çakmaktı.

Dürdane, Berhan’ı okuluna gönderdikten sonra mutfaktan kocaman bir tepsi aldı. Salondaki .masanın üzerindeki elleriyle işlediği Panama keteninden masa örtüsünü de katlayıp koltuğunun altına sıkıştırarak evden çıktı. Kocasının kundura tamir dükkanının yanındaki fırına doğru koşturdu aceleyle. “Biter de bana kalmaz” telaşıyla hızlı hızlı yürüyordu.


Fırından yükselen kokular tüm sokağı sarmıştı. Sabah sabah öyle iştah açıcıydı ki sıcak ekmek ve simit  kokusu.

Dürdane sınıftaki öğrenci sayısına ilaveten bir de öğretmen için kırk beş tane simit istedi fırıncıdan. Fırından henüz çıkmış simitler çıtır çıtırdı. Yanında getirdiği koca tepsiye simitleri özenle dizdi tek bir susam tanesini düşürmemeye çalışarak. Fırın tezgahına yaydığı örtünün üzerine tepsiyi koyup örtünün dört ucunu tepsinin üzerinde bir araya getirerek kocaman bir düğüm attı. Dürdane, beslenme saatinde okula götürüp bırakacağı içi simit dolu çıkı elinde eve döndü.


Sevil yine her zamanki gibi arkadaşlarının haklarına saygı göstermediği için öğretmenin sınıfa uzun uzun “bütün çocukların eşit olduğunu, her öğrencinin birbirine saygı duyması gerektiğini” anlattığı ders bitmiş, nihayet beslenme saati gelmişti. Bir gün evvel sigara böreği yemiş çocuklar heyecanla bugün ne yiyeceklerini bekleşmekteydi.  Çok geçmeden sınıfın kapısı çalındı. Dürdane, sınıf kapısını hafifçe aralayıp başını şöyle bir uzattı. Öğretmen, azıcık aralanmış kapıdan içeri uzanan simitle dolu çıkıyı aldı. Dürdane çıkıyı öğretmenin eline tutuşturduğu gibi kendini sınıfa göstermeden kaçarcasına uzaklaştı.


Berhan, annesinin neden diğer anneler gibi salına salına sınıfın ortasına kadar gelip, “çocuklar bunları sizin için yaptım. Afiyetle yiyin”  demeden gittiğini anlayamadı.

Öğretmen, çeyizlik masa örtüsüne sarılmış  çıkıyı kürsünün üzerine bıraktı. Susam kokusunu almıştı. Çıkıyı açıp da  bir tepsi dolusu simidi gördüğü an yüzü ekşidi.

-Getirecek başka şey bulamadı mı annen Berhan? Öğle vakti, beslenme saatinde simit olur mu hiç? Bak arkadaşların neler getirdi, neler yedik. Su börekleri, dolmalar, ekmek arası köfteler, pideler yedik. Simit bunların yerini tutar mı hiç?


Berhan duyduklarından çok utandı, kulaklarına kadar kızardı. Sınıftan kaçmak istedi. Ama parmağını bile oynatamadan mıhlanmış gibi kalakalmıştı olduğu yerde Gözlerini yerden kaldıramıyordu bir türlü.

Öğretmen sınıfa simitleri dağıtırken Sevil,
-Madem simit getiriyorsun içine koyulacak ne bileyim rokfor peyniri de getirseydin bari. Ha bir de boğazımızdan nasıl geçecek simitler kuru kuru. Bir gazoz bile yok yanında.
-Ben Danish Blue peynir isterim. Babamın görevi sırasında yurtdışındayken alıştım. Ne kadar iyi giderdi şimdi, dedi Pervin.
-Ben bunu yedikten sonra bir de kantinden kaşarlı sucuklu tost yerim artık doymak için, dedi sınıfın en şişmanı olan Süha.



Bunları duyan çocukların neredeyse hepsi  de bir bir söylenmeye başladı.



Arkadaşlarının simidin yanında peynir yemek istediğini duyan Berhan’ın gözleri ışıldadı birden.  Annesinin doymazsa onu da yesin diye beslenme çantasına koyduğu peyniri arkadaşlarıyla paylaşmak istedi. Peynir kabını öğretmeninin masasına sevinçle bırakıp yerine dönerken öğretmenin peynir kabını açıp içindeki zaten ancak Berhan’a yetecek kadar çökeleği görünce gerisin geri kapağı kapattığını görmedi. Ama tam yerine oturmuştu ki başında peynir kutusu ile dikilen öğretmenini fark etti.

-Peynire gerek yok.
-Parmesan peynir miydi o kabın içindeki örtmenim, diye sordu orta sıralarda oturan Ümit.


-Parmesana benzemiyordu. Belki Gouda cinsi peynirdir, dedi yanında oturan Selim.
 -Kafkas gravyeri de iyi olurdu simidin yanında, diyerek  of çekti  Ümit.


Berhan, adlarını ilk kez duyduğu peynir cinslerinden kendi çökelek peynirinin beğenilmediğini anlayınca bir kez daha kıpkırmızı oldu. Küçük kalbi o gün çok kırıldı. Çocuk bilinciyle anlayabildiği kadar maddi durumlarının nasıl olduğunun farkındaydı. Arkadaşlarının tam ayaklarına göre alınan ayakkabılarının aksine kendisine hep bir iki numara büyük ayakkabı, seneye de giyebilmesi için kendisine hayli bol ve uzun gelen önlükler alınırdı.

O an orada olmak istemedi Berhan. Ne arkadaşlarını ne öğretmenini, hiç kimseyi görmek istemedi. Hatta bir eve gitsin bir daha okula filan gelmeyecekti.



Pencereden oğlunun yolunu gözleyen bir gözü elindeki dantelde bir gözü yolda Dürdane, Berhan’ın ağır ağır, başı yerde, beslenme torbasını sürükleyerek geldiğini görünce  neler olduğunu anlamakta gecikmedi. Simitli bir beslenme saatinden öğrencilerin de öğretmenin de memnun kalmayacağını biliyordu bilmesine; ama demek ki simit götüren oğlunu beklediğinden fazla hırpalamışlardı.

Hızla koşturup kapıyı açtı, apartmanın dış kapısına seğirtti. Oğlu ağlıyordu. Burnu akmış, gözyaşları kirli bir iz bırakarak yanağından süzülmekteydi.

Dürdane, kucakladığı gibi oğlunu kollarına aldı, sarıldı. Berhan hıçkırmaya başladı bu kez. Evde oğlunun yüzünü bir güzel yıkadı. Nevşehir’deki bahçelerinde yetişen tatlı kabaklarının kuruttuğu çekirdeklerinden verdi bir avuç. “Neden ağladın oğlum”, diye sordu.


Berhan annesine bir çırpıda anlattı sınıf arkadaşlarının bilmem ne peynirleri olmaksızın üstelik de simitli bir beslenme saatinden hoşnut kalmadıklarını. Kimi arkadaşının simitlerin yanına kaşar peyniri, tam yağlı koyun peyniri getirmediği için söylendiklerini, bazı arkadaşlarının Fransız peynirini sevdiklerini sayıp döktükten sonra başını yere eğdi.  Gözlerini, ikisini birbirine birleştirip eski halıyı delmek istercesine  kıpırdatıp durduğu ayak başparmaklarına dikip,
-Annecim beslenme saatinden önceki dersimizde Sevil yine her şeyde ilk kendisi olmak istedi. Öğretmenimiz de Sevil’i azarlayıp bize her çocuğun aynı haklara sahip olduğunu, her öğrencinin eşit olduğunu anlattı. Ama bir sonraki saat, beslenme saatinde çocukların hiç de eşit olmadığını fark ettim. Sınıftaki çocukların ne kadar eşit olduklarının yedikleri peynirlerden anlaşıldığını öğrendim. Bazı arkadaşlarımın anneleri böreklerine bile rokfor denilen çok pahalı bir peynir koydurtmak istiyormuş; ama börekleri yapan aşçı kadın “bu peynir su böreğine olmaz” deyip koymuyormuş. Dolaptan alınan peynirin ambalajında yazan  markaya, peynirin yağına, ambalajın içindeki peynire göre insanların birbirinden çok farklı olduklarını bugün anladım.


O gün Dürdane, beşinci sınıf öğrencisi, akıllı mı akıllı  oğlunun kaçınılmaz olarak bir gün mutlaka fark edeceği gerçekleri beslenme saatinde anlamakla birkaç yaş birden büyüdüğünü buğulu gözlerle görmüş oldu böylece.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.09.2013, 12:07

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci