11 Ekim 2013 Cuma

Karlı günde kanlı Keklik


Şiddete maruz kalmış ve şiddet sonucu hayatını kaybetmiş tüm kadınlara ithaftır.


Yaz demeden kış demeden babasıyla keklik avına çıkardı çocukluğunda. Diz boyu karların içinde dere tepe gezip, keklik aradıkları ilk avından hiç hoşlanmamıştı.  Ta ki karların üstünde taştan yaptıkları eğreti ocakta kekliği pişirtip, etinin tadına bakana kadar. Sonrasında varsa yoksa keklik avlamak oldu hayat Sait için.

Okulu filan bitiremedi Sait. Ne aklı derse yetti ne de okumaya yattı. Elinde tüfek, her mevsim keklik, tavşan, tilki, ördek avına çıktı.
Bir baltaya sap olamayacağını anlayınca iyiden iyiye kendini ava verdi Sait. Ne bulursa avlıyordu. Yine de gözü ille de keklik arardı. Bilirdi kekliklerin otların arasında yayıldığını, kayabaşlarında sektiğini.

Keklik, “çantada keklik” dedirtmemiş kendisine boşuna. Bir öttü mü bir tepenin başından, öte tepeden duyulur sesi. Sait de yılışır pis pis ne zaman keklik sesi duysa. Hemen yönünü o yanan çevirir, usulca yaklaşırdı keklik sesine doğru. Bazen önce kekliklerin oynaşmasını seyreder, kendinden geçerdi. Keklikler dans edercesine sekmeyi bitirir bitirmez de tüfeğini ateşlerdi.



İşi gücü olmayan Sait’e kimseler kız vermedi askerden dönüp gelince.  Kapılarından dünürcü dahi sokmadılar Sait’in anasıyla babasını. Sait, yaşıtı kızların babalarına çok kızdı bu yüzden. Issızda karşılaştığında kızların kardeşlerini bir güzel patakladı; dudaklarını patlatıp, gözlerini morartana kadar dövdü. Samanlıklarını yaktı, bahçelerdeki kavaklarını, ağaçlarını kesti. Hep bildiler bunların Sait’ten olduğunu kız babaları; ama deliyle deli olmadı köylüler.

Sait, askerden döndükten sonra hiçbir işe yanaşmadı. Eli bir iş tutmadı. Babası da kocamıştı. Tüfeği duvarda asılı duruyordu. Sait, ava çıkmaya başladı babasının tüfeğiyle. Dağ bayır dolanıyordu keklik avı için. Keklik bulamadığında ne kadar güvercin görürse havada uçan, yere konmuş vuruyordu hırsından.


Keklik avını en çok kışın severdi Sait. Karda yürüyemezdi keklikler. Kışın koyusunda kolayca yem bulamadıkları için aç kalırlar, öyle uzun uzadıya da uçamazlardı. Soğuk havada yem bulamadığından aç ve halsiz kalan keklik ürkünce olduğu yerden kalkar, bir iki kanat çırptıktan sonra iyice halsiz düşer, hemen en yakın dala konardı. Sait, kekliği o daldan da uçurtur, yorardı. Oynardı keklikle enikonu. Kedi gibi. Avlamazdı hemence. Önce oynar, kekliği iyice yorar sonra avlardı keklikleri Sait.

Halsiz düşürüp sonunda dala bile konamayacak kadar yorduğu, olduğu yerden kalkamayan keklikleri elleriyle yakaladığı çok olurdu kış günlerinde.  Hiç fişek atmadan yakaladığı kekliklerle çok övünürdü Sait. O, kekliği en kolay yakalamanın yolunu bulmuştu kendince.

Köyün yeni serpilen en güzel kızlarından Keklik, öğretmenlerinin gözbebeğiydi. Keklik, öğretmen olmak istiyordu. Hem de kendi köyünde. Okuyacak, öğretmen olacak sonra da köyündeki çocukları eğitecekti. Pek akıllıydı babasız Keklik. Güzelliği de artık saklanamaz olmuştu. Bir de bakıştığı bir oğlan vardı sınıftan, kimseler bilmeden.  Hele bir üniversiteye gitsinler o zaman ortaya çıkacaklardı. Kavilleri öyleydi.

Lise son sınıftaydı Keklik. Üniversite sınavına gireceği günü iple çekiyordu. Hayallerinin gerçekleşeceği günü. O kış günü de buz gibi evlerinde bu hayallerle ısınırken ateşler içindeki annesi soğuktan yatak döşek yatıyordu. Taş ocağında çalışan babasını daha küçükken göçükte kaybetmiş Keklik, köyün biraz dışında kalan yıkık dökük evlerinde odun bitince hasta annesinin titremesine dayanamayıp odun kesmeye gitti. Hemen köye bitişik ormanın kıyısındaki çamların alt dallarını kesmeye koyuldu. Köpeklerden ve köye inecek kurtlardan ödü koptuğundan onların seslerini duyar duymaz kolayca eve kaçabilsin diye ormanın içine girmedi.



Ava gitmekte olan Sait, kendi halinde odun kesen Keklik’i gördü. Bu kız da nasıl güzelleşmişti bir iki yıldır. Nasıl boylanmış serpilmişti. Hep gözü kayıyordu gördüğü yerde babasız kıza. Adı Keklik’ti kızın.

Keklik avına giden Sait, Keklik’i bulmuştu. Adımlarını hızlandırıp ormana daldı.

Epeyce odun kesmiş Keklik, odunları üst üste yığıp, iple bağladı. Bir de sırtlayabilirse  doğruca eve gidecek ve geçmekte olan sobayı harlandıracaktı. Odunları sırtına doğru kaldırdı.


Sırtına bir şeyin güm diye indiğini duydu. Keklik’in gözü hemen yanına düşen odun destesine ilişti. Sırtına vuran odunlar değildi. Sanki bir yumruk inmişti arkasına.


Döndüğünde iğrenç bakışlarıyla Sait’i yılışırken gördü.

Keklik, adamın hiç de iyi niyetli olmadığını hemen anlayıp, eve doğru seğirtti. Sait, desteden çektiği bir odunu kekliğin ayağına fırlattı. Kız yere düştü. Acıyla inledi. Sait, karlara kapaklanmış Keklik’e doğru yürüyüp, ayaklarının ucunda durdu.  Keklik zorla doğrulup, yerden  kalktı. Eve doğru koşmaya çabalarken Sait önüne geçti. Kızın gözü etrafta gezindi. Yoldan gelen geçen yoktu. Bu karda kışta kıyamette herkes evlerindeydi. Üstelik yıkık dökük evleri de köyün kıyısında kalıyordu. Bağırdı.

Sait çok sinirlendi Keklik bağırınca. Öfkeyle kızı ormanın içine sürüklemeye başladı.

Keklik, Sait’in yapıştığı hırkası bir ara kolundan çıkınca, öbür kolunu da kurtarıp kaçtı. Sait yine pis pis yılıştı.

Keklik kaçtı, Sait onu düşürdü. Keklik kalktı, Sait onu koşturdu. Sait,  Keklik’i karların üzerinde dondururcasına yordu. Keklik avında yaptıklarını bu kez öğretmen olmak isteyen lise son sınıf öğrencisi Keklik’e yaptı. Kızcağızın sesi bile çıkamaz oldu, soğuktan, yorgunluktan. Keklik, düştüğü yerden kalkamayacak kadar üşümüş ve yorulmuştu. Elleri morarıp, gözleri kapanırken hayal meyal Sait’in kendisine doğru ilerlediğini görebildi.

Onca bağırtıyı duyan; ama kalkıp kızının yanına gelemeyen yatalak annesinin içine indirip ölümünün  kırkıncı gününün ardından Keklik, gözü yaşlı, bağrı yaslı Sait ile evlendi. Evleneli dokuz aya hayli varken de anne oldu.

Keklik, hiç sevmediği kocasının aksine bebeğini çok sevdi. Çocuğu biraz yüzünü güldürse de daha evlendiği günden bugüne her gün birkaç kez yediği dayaklardan tanınmaz hale gelmişti. Hamile haliyle bile kocası ona bir vuruyor, o kalkıp kaçıyor, sonra adam yakalayıp tekrar vuruyor, onun yere düşüşünü zevkle izliyor, Keklik kalkar kalmaz bayıltıncaya kadar yeniden dövüyordu. Yolunmaktan başında saç kalmamıştı Keklik’in.

Keklik çok geçmeden, kocasının kendisini de avladığı keklikler gibi gördüğünü anlamıştı.

Evleneli iki yılı geçmişti. Keklik, yediği dayaktan kaçmak için gecenin zifiri karanlığında, herkes evinde uyurken kendini yalınayak dışarı attı. Kışın ayazında çıplak ayakları kara gömülü kaldı. Üstündeki incecik entarisi hemen buz tutmaya başladı. Komşulardan birine sığınmak için birkaç adım atmıştı ki  gücü tükendi. Yere yığıldı.

Kocası nice sonra Keklik’in artık eve girmesine razı olduğunda  Keklik çoktan donarak ölmüştü. Karların üstünde patlamış dudağı, morarmış gözüyle gülümseyerek uyuyordu.

Defnedileli iki gün olmuş Keklik’in mezarına sabah gün doğarken bir ziyaretçi geldi. Gelen ziyaretçi, Keklik’in  liseden sevdiğiydi. Delikanlı mezar taşına acele ile bir şeyler çiziktirdi.

Gün ağarınca mezarlığa gelenler, Keklik’in mezar taşına çizilmiş boynu bükük, gözünden yaş akan ve başı geride bıraktıklarına bakar gibi arkaya çevrili bir keklik resmi gördüler.


Ziyaretçiler, Keklik’in mezarındaki keklik resmine bakarken Sait, köyün bir diğer güzel kızı, hemşire olmak isteyen Sülün’ü gözüne kestirmişti.

(Her hakkı saklıdır)

AYY ya da Acemi Demirci, 18.10.2012, Ankara
acemi.demirci@yahoo.com.tr
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci