20 Kasım 2013 Çarşamba

Çiğneyen diş ile çiğnenen tavuğun öyküsü


Bu öyküm, hiç aklımda yokken gerçekten pembe bir dişçi koltuğunda olduğum anda birdenbire ortaya çıkmıştır.

 
“Gıııdaakkkk”, diye inledi dişlerin arasında  tavuk. Onun inlemesine  “uuugghhhh” diye başka bir inleme katıldı. Sert, katı, kemiksi bir sesle.

Lokma olmuş tavuk bir gayret bakındı çevresine. Kendinden başka çiğnenen yoktu.

-Biri mi seslendi, diye sordu her çiğnenişte canı daha yanarak.

-Evet. Ben, dedi sağ alttaki azı diş.

-Sen de kimsin, benden başka kimse yok ki bu koca ağızda, dedi bir lokma tavuk.

-Ağzın içini dolduran otuz iki dişten biriyim ben.

Titredi lokma tavuk.

-Beni çiğneyen dişlerden misin yani, diye sordu.

-Öyleyim, derken sanki acı çekiyordu dişin kemiksi sesi.

-En son sen edeceğini ediyorsun bana, dedi tavuk.

-Ne oldu ki sana, kim ne yaptı ki, diye merakla sordu azı diş.

-Neler olmadı ki. Ama anlatmaya vakit yetmez. Daha öykümün yarısına gelmeden yutar beni çiğneyen ağız.

-Yutmaz, korkma. Onun midesinden sorunu var. En az kırk kere çiğner ağır ağır. Bir de ben sızlarım arada olur biter. Hadi anlat da  bir öykün olsun kalsın geride.

Derin bir iç geçirdi lokma tavuk “gııdddaak” diyerek. Hızlı hızlı anlatmaya koyuldu öyküsünü kah dişlerin arasında ezilirken kah lime lime olurken;

-Ben daha yeni kırmıştım kabuğumu. Sarı tüylü bir civcivdim henüz. Annemin kanatları altındaydım. Ara sıra başımı annemin yumuşak göğsünden dışarı uzatır sağa sola bakardım. Kocaman  bir çiftlikteydik. Bir gün sabaha karşı gürültüyle uyandım. Sansar girmiş kümese. Hangi tavuğu bulursa boğazlıyor. Horoz babamı boğazlayışı çok korkunçtu. Babam, kümesteki tüm tavukları korumak için çok çırpındı. Sansarın dişleri boynuna geçince horoz babamın boynu yana düştü. Kalakaldı oracıkta.

Sansar, önüne gelen tavuğu boğmaya başladı. Bu arada ayak sesleri duydum. Çiftlik sahibi uyanmış, elinde tüfeğiyle bağıra çağıra kümese doğru koşturuyordu. Bir yandan da tüfeğini havaya doğru ateşliyordu sansarı korkutup kaçırmak için.

Tüfeğin patlayışını duyduğumda sansar, annemin boğazına yapışmıştı. Annem bir yandan çırpınırken bir yandan da kanatlarının altındaki yavrularını korumaya çalışıyordu. İstese sansar diğer tavukları boğazlarken kaçabilirdi; ama kaçmadı biz  ortalığa çıkmayalım diye.

Sansar, dişlerini annemin boynuna geçirdi. Kümesin zeminini kaplayan, bizim üzerinde tünediğimiz samanlar kan içinde kaldı. Çok korktum kanı görünce. İlk kez kan görüyordum.

Sansar, kümese yaklaşan sesleri duyunca annemi tam boğamadan kümesten kaçtı. Annemim boynundan kan sızıyordu, gözleri kapanıyordu.

Çiftlik sahibi kümese girip, etrafına bakındı. Sansarı göremeyince annemi gösterdi kahyasına. “Çabuk tavuğu kes de mundar olmasın” dedi.

Kahya hemen koca bir bıçak bulup geldi. Annemden cılız bir gıdak çıktı o kadar.  Oracıkta kesti kahya annemi. Gözlerimin önünde. Yarım saatten az bir süre içinde hem annesiz hem babasız kaldım.

O günden sonra kümeste sansardan kurtulan tavuklarla yaşamaya başladım. Annem hep “Ana tavuk cücüğünü ezmez” derdi. Annemin yumuşak tüylü göğsünün altındaki korunaklı birkaç günlük yaşamım sona erince zor günler yaşamaya başladım. Kümesteki tavuklar  beni görmezden geliyor, başıma, sırtıma basıyordu. Kimsesiz bir cücük olunca herkes kafana kafana basıyor.

Ben de başka anne tavukların peşinde koşmaya başladım. Onlar peşlerinde koşmama bir şey demediler; ama yem atıldığında da yanlarına yaklaştırmadılar. Kıyıdan köşeden bulduklarımla idare ettim, biraz daha büyüyünce toprağı eşeleyip kurtçuk toplayarak yaşadım.

Yine yem atılmıştı. Ben de uzakça bir köşede yemliyordum. Kalabalık bir grubun kümese doğru geldiğini görünce çilek tarhlarının arasına kaçtım. Uzaktan seyretmeye başladım olanı biteni.

Her taraflarını örten beyaz giysili, yüzleri kapalı, eldivenli adamlar kümesin etrafını kuşattılar. Kimseleri yaklaştırmadılar.  Karantinaya almışlar meğer bizim çiftliği. Kuş gribi diye bir hastalık varmış. İnsanlara da geçermiş kuşlardan. O sıralar da tam göç vakti. Kuş gribinin olduğu ülkelerden göç eden kuşlar buralardan geçerken yerli kuşlara virüs bulaşabilirmiş güya.

Çiftlik sahibi, adamlara çok dil döktü. “Hasta tavukların ayakta duracak halleri olmaz, gözleri kapanır, sersem gibi olurlar, bu tavuklar hiç hasta tavuğa benziyor mu” dedi. Adamlar onu dinledi; ama durmadı. “Kuş gribi virüsü öldürücüdür, insanların hayatını tehlikeye atamayız” dediler.

Kümesteki tüm tavukları alıp, köydeki başka tavukları, hindileri, ördekleri, kazları da toplayıp çuvallara tıkıştırdılar. Kimi tavuk, ördek, kaz daha çuvala girer girmez öldü havasızlıktan. Çuvallar dolusu tavuk, kaz, ördek, hindiyi  köyün dışına kazdıkları derin, büyük bir çukurun başına götürdüler.

Çuvallara tıkılmış tavuklar, kazlar, hindiler, ördekler çukurlara boşaltılırken bazıları kaçışmaya başladı. Adamlar tavukların peşinden koşup yakalamak için çok uğraşınca vakit kaybettikleri için sinirlendiler. Ağızlarını açmadan çuvalları çukurlara fırlatmaya başladılar. Çuvallardan gıdaklamalar geliyordu. Çukura atılan çuvallar dolusu canlı tavuğun üstünü kireçle kapattılar. Belli ki tavuklar hasta filan da değillerdi. Eğer içlerinden biri bile hasta olsaydı ben de bugün hasta olup  ne olacaksa olacaktım.

Çukurlar dolunca da tavuklar kaçışmasın diye kalan çuvalları ateşe verdiler. Onlar da diri diri yandı. “Hangisi iyi” diye çok düşündüm. Diri diri gömülmek mi; diri diri yanmak mı? Hiç iyi olabilir  mi birinden biri? İkisi de korkunç.

Adamlar gidinceye kadar korkudan çilek tarhlarında saklandım. Sonra ortaya çıktım. Çiftlik sahibi beni görünce çok sevindi. Evinin arkasındaki küçük bir kümeste kimselere göstermeden beni büyütmeye başladı. Çünkü hala gördüklerinde tavukları topluyorlardı.

Bu arada çiftlik sahibi yeni tavuk almak istiyor; ama alacak tavuk bulamıyordu. Hastalıklı ya da değil tüm tavuklar ya yakılmıştı ya da çukurlara doldurulup üstlerine kireç dökülmüştü. Tavuk kalmamıştı ortada besleyecek.

Çiftlik sahibi yurtdışından tavuk getirtti. Alalı bulalı tavuklar. İri iri. Onlarla arkadaş oldum. Sohbete başladık akşamları kümeste pineklerken.

Onlara “Geldikleri yerlerde de tavukları ya yaktırtan ya da diri diri gömdürten kuş gribi denilen illetten olup olmadığını” sordum.

Yeni gelen tavuklar Avrupa’dan gelmiş. Onlar daha civcivmiş o hastalık baş gösterdiğinde. Hiçbir tavuğa dokunmamış ora adamları. Hastalığa rastlanılan bir iki yeri karantinaya almışlar o kadar.

En çok benimle dalga geçmelerine üzüldüm. “Sizin nesliniz kurumuş, ortalık bize kalacak” diye alaya alıyorlardı beni. “Avrupa’da horozlar çok sevilir. Hatta amblem bile olur. Burada sapasağlam tavuklar diri diri yakılırken ya da çukurlara gömülürken yerli tavuk ırkınız yok olmuş. Yakında biz her yeri kaplarız” diye benimle her gece alay ettiler. Bir şey diyemedim.

Çiftlik sahibinin oğlu, biraz ateşlenmiş bir gün. Grip olmuş. Kuş gribi değil tabii.

Annesi hemen oğlunun başına koşturdu. Sonra kümesin önünden geçerken “Tavuk suyuna limonlu bir çorba içsin benim aslan oğlum bir şeyciği kalmaz” dedi. Onu duyan kahya da bir bıçak almak için alelacele mutfağa koşturdu.

Kümese yeni gelen tavuklar durumu hemen anladı. Anında bir araya gelip topluca karşıma geçtiler. Gözlerini gözlerime dikip,          “Sen bizim kahramanımız olacaksın. Senin adın bu kümese altın harflerle yazılacak”, diye alay ederek kanatlarını çırpa çırpa beni kümesin kapısına kadar sürdüler.

Kahya, kümese geldiğinde kapının önünde öylece duruyordum. Onu bekler gibi.

Uzanıp beni yakaladı. Kaçamamıştım bile. Gerimde yeni gelen yabancı tavuklardan bir set örülüydü.”Gel beni al” der gibi duruyordum kümesin kapısının ağzında. Çorba yapılmak üzere.

Kahya beni yakaladıktan sonra ayaklarımdan tutup baş aşağı  sallaya sallaya bir ağacın altına götürdü. Hiç bekletmeden başımı koparttı. Başsız kalmama rağmen çırpındım. Hatta elinden kurtulup uçtum bile. Sonra düştüm. Kahya tüylerimi yolmak için bana yaklaşırken bir kedi başımı kapmıştı bile.

Tüylerimi tek tek yoldu kahya. Sonra kalan ince tüyler olmuştur diye beni ateşin üzerinde üttü. Daha sonra yıkadı. Parçaladı. Tencereye koyup hanıma verdi. O da pişirdi.

Tavuk, tam lafını bitirmişti ki “uggghh” diye bir inleme daha duydu. Azı diş yine inliyordu. Bu arada dişlerin sahibi çiftçi adamın çok canı yanmış olmalı ki çiğnemeyi kesti. Elini yanağına götürüp dişinin ağrısını geçmesini, beklemeye başladı.

-Sana ne oldu, diye sordu tavuk. Kaya gibi, taş gibisin. Bak nasıl da ezip, çiğniyorsun lokmaları.

-Bakma sen bunları yaptığıma. Ben kendi başıma hiçbir şey yapamam. Ben bir insanın ağzındaki otuz iki dişten biriyim sadece. İnsanları başları yönetir. Baş ne derse,  ne isterse, ne emrederse o olur. Tüm diğer organlar, başın yani beynin  kararlarına göre hareket eder.

Çiftçi beni hiç düşünmedi. Fındık, fıstık kırardı benimle. Benim ne çektiğimi hiç bilmezdi. Minelerim zedelenirdi bana mısın demezdi. Sabahları ve akşamları dişlerini öyle sert fırçalardı ki, sanki tüm gücüyle abanmış da tel fırçayla  tahta merdivenlerin kirini siliyor. Dişlerini fırçalarken diş fırçasını çok bastırırdı. Bazen çitçinin ağzındaki diğer dişlerle birlikte o kadar itekleme karşında arkaya arkaya çökeceğiz sanırdık.

Buz gibi suyu içer, kanmaz üstüne ocakta fokur fokur kaynayan demli çaydan içerdi. Tüm dişler sızlardık soğuktan sonra sıcak değince. Hele de ön dişler nasıl sızlardı. “Keman çalmak” diyor buna çiftçi.

Kışın boynunu filan sarmaz, ağzı açık dolaşırdı. Soğuk hava bize değdiğinde keman gibi inlerdik. Sızım sızım sızlardık. Tek tek çürümeye başladık. Çürüdükçe koku yaptık. Koku duyulur olsa da çiftçi hiç oralı olmadı. Kötü kokular saçmaya devam etti ağzından. Sonra mecburen bir dişçiye gitti. Dişçi hanımın gözlerini görecektin bize bakarken. Hele de bana. “Ne yaptınız siz dişlerinize” diye sordu. Sonra “Yok yok sormamayım. Siz dişleriniz için hiçbir şey yapmamışınız” dedi.

Çiftlik sahibi, dişçi koltuğunda otururken ilk kez rahatsızdı oturduğu koltukta. Oysa o yayıla yayıla oturur oturduğu yerde. Kendi koltuğunu çok sever. Kimseler oturamaz ondan başka televizyonun tam karşısındaki o koltuğa. Şöyle ayaklarını uzatır. Dört bir yanında meyveler, yemişler, çay, kahve. Ne isterse. Keyfi keyiftir. Dişçi koltuğu koltuk o koltuğa benzemiyordu pek. Pembeydi filan; ama ince bir koltuktu. Çiftçi, dişçi koltuğuna sırtını yaslayıp, ayaklarını uzatarak oturdu. Başını arkaya yaslayıp, ağzını sonuna kadar açtı.

Dişçi hanımın başının arkasında, çiftçinin tam ağzının içini aydınlatan kocaman kare bir lamba vardı. Adamcağızın bir de gözleri kamaştı.

Çiftçinin dişlerinin hepsi haraptı. En harap olan da bendim. Dişçi, diğer dişlere ufak tefek dolgular yaptı, halletti. Bendeki çürük çok ilerlemiş. Gııırrr diye ince ve irkiltici bir ses çıkaran, dişi adeta vida gibi oyan bir şeyle bendeki çürüğü kazıdı. Derince oydu. Sinirlere kadar geldi neredeyse.

Nerde o fındıkları çatır çutur kırdığım, kavrulmuş mısırları çiğnediğim günler. Bir erişte tanesini bile çiğneyemiyorum şimdi. Öyle bir acı hissediyorum ki, gözler kendini yerinden fırlayacak sanıp bana kızıyor. Beyin, “Yine mi sen?” diyor. Çiftçi de karısına sanki beni bu hale getiren kendisi değilmiş gibi, “Ya adam gibi çiğner ya da ben ona yapacağını bilirim. Bunlar var ya bunlar, dişçi koltuğundan anlar” diyor.

Sızım sızım sızlayan diş, lafını bitirince tavuğun cevabını bekledi. Tavuk lokması cevap verecek halde değildi. Çiftçinin boğazından midesine inmek üzereydi.

*****

Ertesi gün çiftçi dişçi hanıma bir kez daha gitti. Dolgu yapılmasına rağmen adam olmayan, her lokmasını burnundan getiren, bir erişte dahi çiğneyemeyen azı dişini çekmesini ve yerine suni muni de olsa kaç para olursa olsun bir implant yapmasını  istedi.

Dişçi hanım, “Hay hay” diyerek, erişte bile çiğneyemeyen dişi bir hamlede çekti. Çiftçi, çekilen azı dişinin yerine binlerce liralık implantasyon siparişini de çarçabuk verdi.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.11.2012, 11:16,  Ankara
acemi.demirci@yahoo.com.tr
 

 
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci