13 Kasım 2013 Çarşamba

İklimlerin sarı olanıdır yazın sanatı


Bencillikten olmalı hep “Ben” diyen insanları sevene pek rastlamadım. Ama “Ben” diyene adım başı rast geliyorum. Üstelik ‘ben’ derken kullandıkları Ben’in  şu ‘bencil‘ sözcüğünün kolunda gezen ego ile eş anlamlı sözcük değil de sadece birinci tekil şahsı anlatan bir özne olduğunu sanıyorlar.

Fark edilmek duygusu öyle bir tutuşuyor olmalı ki bazen, fark edilenlerden destek alınır fark edilebilmek için. Bu desteğe esinlenme denir. Böylesi bir esintide  kendini kandırmaca göz ardı edilip başkalarını kandırmacanın tadı “ben” diyerek çıkarılıyor. Bu ben, aslında öyle devşirme bir ben ki  “ben” diyenin benliğinden, ruhundan  zerre yok içinde. Öyle bir yalan ki Pinokyo’nun burnunu uzatanlardan. Hamuru böyle bir ben, o zaman birinci tekil şahıs olmaktan çıkıp, egonun derin sularında boğulmaktan kurtulamayan bir yüzme bilmez yüzücüye dönüşüyor.

Eğer bu ben meselesini bir şarkı ile anlatmaya kalksaydım MFÖ’nun  şarkısını seçerdim. “En güzel sen ağlarsın, en uzağa sen gittin, en güzel şarkıyı sen yazdın, her şeyi sen bilirsin….”diye giden.

Varsın her şeyin de en iyisini yapmayalım canım. Bir şeyi iyi yapalım ama. Yapılmışlar içinde en iyisi olmayabilir; ama elimizden gelenin en iyisi olsun yaptığımız. Elimizden gelenin ama. Başka ellerden gelenin yaptıklarına el uzatmadan. Ele yapışır sonra.

Elimizden geldiğiyle yetinelim. Elimizden gelenin fazlasına göz dikmek başka dalların yemişlerinden toplamaya niyetlenmektir.

Olduklarımız vardır, olamadıklarımız hatta olamayacaklarımız vardır. Kabul etmek de olgunluktur bu basit, yalın gerçeği. Unu  yağı, şekeri eline verince herkes helva yapar. Ama helvadan helvaya fark vardır. Bunu tadanlar anlar. Her damak da tam anlamıyla anlamaz ya. Anlayanlar işin gurmesidir zaten.

Eline un, yağ şeker alan herkes helva ustası sanırsa kendini, “Ben ustayım, işte elimde kaşık, tencerede un, yağ, şeker” derse, önce fırıncıda başlamalı işe. Hatta ilkten kırk fırın ekmek yemekle…

Hep bir şey, biri olmak isteriz. Bunu bazen çocukluktan beri isteriz bazen yetişkinlikte. Şu günlerde en çok yazar olmak isteyenler var. Buna çok seviniyorum. O halde bu sevinçle  yazın sanatından bahsetsek bugün? Yazının esinlerinden girsek,  sızılarından çıksak?

İyi yazı okumayı kim sevmez. Birikimlerden parlayıveren dolu dolu yazıları okumayı sevmeyen var mıdır?  Daha ortaokulda okunmadık klasik bırakmamış biri hele, yolunu gözler böyle yazıların.


Sanatçı, zanaat sahibi, yazar olmak elbette yeteneğe bağlı. En iyiyi yazmak ya da en iyiyi yazandan daha iyiyi yazmak iyi olurdu belki; ama bu herkes için gerçek olamayacağına göre hiç olmazsa ortaya iyi bir şeyler çıkarmak güzel olmaz mı? Arı duru bir güzellik. Ordan buradan devşirilmemiş; ama ‘ben’ diye bahsedilen ruhun, benliğin ürünü yalnızca. Katkısız, katışıksız. Rafine. Üslubu, ayak sesi olup tanıtacak yazarını daha ilk satırlarda. Okurken emin olunacak ki yazının içinde, içeriğinde ne var ne yok sadece o kalemin tamlaması, tanımlamasıdır.  Etkilenmiş olunabilir ki doğaldır; ama esinlenilmiş olmayacak. Eyvahlar olsun ki  alta imza atılan yazıda, daha önce başkalarınca söylenmiş sözlerin, satırların  ödünç alınıp, alıntı olduğu vurgulanmadan ‘ben böyle adlandırırım, ben böyle derim, benim için bu budur’ diye ilk defa yazılıyormuşçasına kendine mal edilsin. Yazık etmektir bu her şeyden önce kendine. Eğreti her şey sırıtır,öyle değil mi?

Hem de nasıl beğenilip, “o satırları ben yazsaydım” dedirtecek satırlar olmaz mı? Olur. Hem de şiirlerde ziyadesiyle olur. Cahit Sıtkı’yı okurken sık sık bu duyguya kapılırım. Öyle sade ve bir çırpıda anlatıverir ki onun gibi yazmayı istememek bana pek normal gözükmez. Kolay mı “Sivrisinek de halinden memnun değil, vızıltısı şikayet makamındadır” diyerek kimselerin hayatından kolay kolay memnun olamadığını anlatıvermek. Cahit Sıtkı için kolaydı. Ve o bunu yazarken sadece sivrisinekten esinlenmişti.

 Yazar olmak için eğitim alanlar da var. Atölyelerde. Hiç yazar atölyelerinde bulunmasam da oraların pek çok yazı ve yazmak meraklısı ile dolu olduğunu biliyorum. Bir arkadaşım da devam ediyor atölyelerden birine. Gayretli de.

Kendi adıma doğallığı sevdiğimden sevabımla günahımla elimden ne çıkarsa o olsun diye katılmadım atölyelere. “Zaten eskiden atölyeler mi vardı” diyenler de var. Bu açıdan bakınca Bronte kardeşler gelir aklıma. Bırakın atölyeye  gitmeyi iki büyük kız zaman zaman başka yerlere gidip görmüş olsalar da en küçükleri babalarının papaz olduğu kilisenin etrafı dışında hiçbir yer görmemiş, gitmemiş. Babalarının kütüphanesindeki kitaplarından öğrenmişler dünyayı, pek çok şeyi. Üçü de kilisenin kütüphanesinde buldukları her kitabı okuyarak edebiyat denizine ayaklarını sokmuşlar. O suyun serinliğini, çırpıntısını sevmişler. Sonra büyük denizlere atlamışlar ellerinde kalemleriyle, hiç yüzme bilmeden. “Boğulursan büyük denizde boğul” derler ya. Onlar atlar atlamaz yüzmeyi öğrenmiş. Bugün bile romanlarının filmleri kaçıncı kez çekiliyor; kaçıncı kez dizi yapılıyor en küçük kızın yazdığı topu topu o tek bir roman.
Bronte kardeşler bir örmek. Her yazar atölyede yetişmiyor. Ama atölyelerin yetiştirdiği değerli yazarlar birer kazanç: Okumayı sevenler için.

Roman, öykü, deneme üzerine yazan kişilerde tıkanma olur mu? İlham ara sıra uzaklara kaçar mı? İlham perileri kaçarsa bu nasıl anlaşılır? İlham perisi uzaklaştığında esinlenmek yoluna mı gidilir?  Gidiliyor olmalı ki bazen evvelce yazılmış yazılardan nasıl da esinlenilerek kaleme alınmış ve altına da bir güzel anlı şanlı imzalar atılmış yazılar okurken “Ben bu yazıyı daha önce okumuş gibiyim” hissine kapılmamız bunu ispatlıyor. Bir yazarın evvelce yaptığı benzetmeler, tanımlamalar bir bakarsınız sığ sularda bile olamayacak yazılarda başlık oluvermiş. Böyle durumlarda denecek tek şey “Aaa. Bu benim ifadem. Ta ne zaman yazdığım yazıda ben bu tanımlamayı, benzetmeyi yapmıştım. Herhalde ortak akıl bu. Birileri de akıl etmiş” olmalı. Ama bunu sık sık düşünmek zorunda kalmak, ortak akla olan inancı silip süpürür yerine o yazılanlardan bazen bazılarınca fazlasıyla ilham alındığı hissini getirir.

Eğer bu eğilim bir kez kendini göstermişse şaşmaz zaten. Hep yakalarsınız  ödünç alındığı yerlerde o çok iyi bildiğiniz evvelce zaten yazılmış  ifadeleri. Ama yerleştirildikleri yabancı satırlarda onlara nedense “ödünç ifade” denilmez. ‘Ben’ girer devreye. Nasıl olsa herkes de okumamıştır o ilham alınan ve ‘ben’leştirilen yazıları. Bir bakarsınız  ki iyi bildiğiniz bir yazarın ya da hatta belki de  sizin tanımlamalarınız, esinlenenin  “öyle deyiverdiği” oluvermiştir.

İntihal yani aşırma, kimileyin bir benzetmenin yabancı satırlara taşınması hacminde kimileyin daha büyük hacimde oluyor.

Meşakkatli iş yazın sanatı. Şarkı sözü bile aynı anda yüz binlerce kişinin diline pelesenk olurken yüz binlerce kişinin önüne geçmiş bir yeteneğin başyapıtının adı dahi bilinmez.
Bunlardan birisinin kitaplarını hüzünle okuduk geçenlerde. Kitap, ödül olarak aldığım setten bir kitaptı. Aslında hiç de süslü püslü olmayan başlığı bile insanı kendine çekiyordu. Bir göz atınca o sayfaların ortaya çıkması için nasıl çalışıldığını, ince işlenip sık dokunduğunu, araştırmalar yapılarak bu kitabın ortaya çıktığını hemen anlıyorsunuz. Böylesine bir çalışmanın ürünü kitabın yazarından pek çok gibi kişi ben de haberdar değildim eğer ödül kazanıp da birincilere verilen o seti almamış olsaydım. Yazın sanatının gizli kahramanlarından biri olarak anıyorum şimdi araştırma, birikim ve çaba dolu o kitabın yazarını.
Hepimizin okuduğu, çizgi filmini büyükken bile izlediği Pinokyo olmak kolay; ama bunu saklamak zor. Esinlenmek doğal, olabilir; ama o esintide yol almak zor. Yol almak rüzgarda olur. Yelkenleri dolduran sert rüzgarlarda olur. Esintiler savurur, okşar; ama yol alınmaz esintilerle. İlla güçlü bir rüzgarın nefesi üfleyecek yelkenlere. Cyrano’nun nefesi  gibi.

Cyrano de Bergerac’ın büyük burnu, Pinokyo gibi yalan söylediğinden değil doğuştan uzundu.  Cyrano, yalan söylemezdi; söylese söylese sözün okkalısını söylerdi.


Aslında Cyrano da  bir nevi yalancıydı, Pinokyo kadar olmasa da. Beyaz yalanın  gizli şairiydi. O sadece güzel sözler yazıyordu başkası söylesin diye. Onun kaleminden; ama başkasının dilinden dökülen kelimeleriyle büyülüyordu.

Uzun burnundan ötürü komplekse kapılmış bir şilahşördü Cyrano. Kılıcı kuvvetli bir silahşördü. Kalemi de kılıcı ile boy ölçüşürdü kuvvette.

Cyrano, güzel kuzeni Roxane’a aşıktı. Bu burunla nasıl söyleyecekti aşkını güzel kuzenine. Roxane’a aşık olan sadece Cyrano değildi. Mahiyetindeki yakışıklı genç bir silahşör de aşıktı. Üstelik Roxane da bu yakışıklı genç silahşörü görmüş ve beğenmişti. Genç silahşörün ağzı laf yapamıyordu. Konuşması etkileyici değildi. Bu yüzden de Roxane’a sevgisini anlatamadı. Ancak Roxane suskun kalmayıp kuzeni Cyrano’ya içini döküp, kendisine yardımcı olmasını isteyince  Cyrano da yardımcı oldu. Cyrano’nun genç silahşöre suflörlük yaptığı da oldu hatta.

Cepheye gitmeden genç silahşörle evlenen Roxane, aslında Cyrano’nun yazdığı mektuplar alır kocasından. Genç silahşör, Cyrano’nun Roxane’ı sevdiğini anlayıp, bunu söylemesini istedikten sonra cephede ölür. Roxane, o mektupları ölen kocasının yazdığını sanmaya devam eder ta ki seneler seneler sonra Cyrano son nefesini Roxane’nın kollarında vermeden önce mektupları yazanın kendisi olduğunu söyleyinceye dek.
Cyranosuzken Cyrano de Bergerac gibi konuşamayan o genç, eline mektup tutuşturuldukça bir başkası; ama mektupları bizzat kendi yazmaya gelince sadece kendisiydi. Kalemin gücü burada çuvala sığmayan mızrak gibi çıkıyor karşımıza. O kalem bir şeyler yazmışsa eğer yakışıklı silahşör  mektuplarıyla büyülemeye ve sevilmeye devam edecek. Kılıcı keskin silahşör, kalemin kılıçtan keskin olduğunu kaleme dökemediği hisleriyle anlamış olmalı bu vesileyle.

Cyrano de Bergerac olmak hala mümkün. Genç silahşörvari olmak da tabii. Cyrano da silahşör de kalemin de o kalemden dökülenleri sanki kendi yazısıymış gibi söyleyen dilin de kimin olduğunu biliyorlardı. Oysa şimdilerde  evvelce bir kalemden çıkıp imzalanmış satırlara şimdilerde yabancı kalemlerce sanki o satırları ilk kez kendileri yazmışçasına bir kez daha imza atılabiliyor. Bir yazarın bir eserinden, onlarca eserinden fazlasıyla esinlenmek ve bazı ifadeleri içselleştirip sonunda “Ben yazdım, ben adlandırırım, ben buna böyle derim” demek mümkün. O kadar mümkün ki sayısız örnekle karşılaşıyoruz. Kimisi davalık olmuş çoktan.
Nasıl doğduğunu, kaleminizden nasıl döküldüğünü en iyi sizin bildiğiniz bir yazınız, bir başlığınız, bir benzetmeniz size bir başka imza altında göz kırptığında bilin ki istemeden, rızanız alınmadan  Cyrano de Bergerac olmuşunuzdur.

Bir iklimse yazın sanatı, Cyrano olmak iklimin yeşilinde olmaktır. Cıvıltılı, çiçek kokulu. Dağ başlarının rüzgarında kah denizlerin tuzlu rüzgarında yol almaktır.
Cyrano olmamak, iklimin sarısında en ufak bir esintide dalından düşen kuru bir yaprak olmaktır. Bahar dalları gibi çiçek açamamaktır.

İklimin yeşili olmak varken……

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.11.2013 15:59



Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci