13 Aralık 2013 Cuma

Diplomanın öbür yüzü

Arkadaşım Ruhsar'a ithaftır.
 
Çok eski arkadaşımdır Ruhsar. Onu  işyerimde tanımıştım ilk. Aynı mahalledenmişiz de oysa. Çankayalıymışız ikimiz de.

Ruhsar, teknik üniversiteden mezun bir mühendisti. Bizim kurumda kısa bir süre çalıştıktan sonra babasının şirketine geçti. Şirketin  yönetim kurulunun da bir üyesiydi artık. Asya’da, Avrupa’da, kuzey Afrika’da nerede işleri varsa Ruhsar da oradaki işlerin başında bulunuyordu. Babasının tek evladı idi ve babası onun yardımıyla iyice rahatlamış, emeklilik hayalleri bile kurar olmuştu. Aile şirketinde çalışmaya başladıktan sonra Ruhsar ile sık görüşemez olduk. Bazen birkaç yıl görüşemiyorduk hatta.

İkide birde iş için o ülkeden bu ülkeye gittiğinden Ankara’ya geldikçe beni arıyor ve kahvaltıya çağırıyordu. İki en fazla üç saat süren kahvaltılarımızın ardından Ruhsar şirkete gidip toplantılara katılıyor, yeni iş fırsatlarını değerlendiriyordu. O evlenip çoluk çocuğa karışıp, yurtdışındaki iş takiplerini bırakana  kadar da iki görüşmemizin arası sık sık yıllar sürdü.

En son ona kahvaltıya gittiğimden beri bir buçuk yıl geçmişti. Her zaman olduğu gibi telefonda “Kahvaltıya gelirken ne getireyim” diye sormuştum. Onun cevabı da her zamanki gibiydi, “Aklıma gelen her şey var kahvaltı için. Ama gelirken yol üstündeki fırından taze çıkmış iki baget ekmek alırsan iyi olur”. Böyle diyerek aldığım iki ekmek ile benim de kahvaltıya eli boş gitmemiş olmamdan mutluluk duymama fırsat verirdi.

Bahçeye bakan mutfağında Ruhsar ile kahvaltımızı yaptıktan sonra bana Prag’dan aldığı tabloları göstermişti. “Çok yetenekli sanatçılarca yapılmış, epeyce de para vererek aldığı tabloları başka yerden almaya kalksa kim bilir kaç misli para ödeyeceğini” söylerken sevinci sesine vuruyordu. Tablolar için özel aydınlatma da yapmıştı. Sanki minyatür bir müze geziyormuş hissini veren  tablolu köşede dev dalgaların arasında kalmış gemileri, kır manzaralarını, ekinde çalışan çiftçileri, Paris’teki kafelerde oturanları anlatan epeyce tablonun olduğu köşe sanat ve kültür kokuyordu.

Salonunun bir başka köşesinde de Endonezya’dan gelme masif koyu kahverengi ahşap bir dolaba birkaç yıldır merak sardığı cam süs eşyalarını dizmişti. Çeşm-i bülbüller, camdan kuş bibloları, kenarı marullu lacivert beyaz çizgili lokumluklar, kenarları sarı yaldız çiçekleri kızılcık renginde elde boyanmış su takımları ve daha neler neler toplamıştı.

Cam biblolu dolabın  biraz ötesinde yine Endonezya yapımı bir dolapta da porselenler vardı. Bu porselen eşyaların kimisinin hayli eski olduğu hemen anlaşılıyordu. Neler yoktu ki arkadaşımın porselen koleksiyonunu sergilediği dolapta. Gittiği her ülkeden aldığı porselen tabaklar, porselen eski şekerlikler, eski kahve fincanları, çay takımları, üzeri koyu mavinin daha hakim olduğu sırf mavi tonlarında boyanmış Hollanda işi tabaklar, kocaman kırmızı güllerle süslü kenarları delik delik hasır örgülü Macaristan işi porselen tablalar. Dolapları seyre doyamamıştım. Her bir süs eşyasının karşında dakikalarca durup bakmak geliyordu insanın içinden.

Kitap okumayı oldum olası çok severdi Ruhsar. Bir araya gelince en çok kitaplardan konuşurduk zaten. Onun önerdiği kitapları okuduğum zaman öyle beğenirdim ki ben de başkalarına önerirdim. En son yeni kitaplarına baktık kahvaltı sonrası.

Beyaza boyalı duvarların birinde bir de şömine olan üç katlı evinin çatı katı baştanbaşa koyu kahverengi ahşaptan kitaplık ile kaplıydı. Kitapların sayısını tahmin etmek güçtü. Ama binden fazlaydı. Kimisi sahaflardan toplanmış eski kitaplardı. Her konuda kitap vardı üstelik. Ağaçlardan, bitkilerden, tarihten, ülkeler hakkında yazılmış kitaplardan, şiir kitaplarından, sözlüklerden, fotoğraf çekme sanatından, tarımdan, arkeoloji ve eski uygarlıklara kadar akla gelebilecek her konuda kitap alır ve okurdu arkadaşım.

O gün eşimle içinde kahvaltı ve kahve köşesi de olan,  kitap, yiyecek, giyecek  gibi pek çok şey satan Ankara’nın bu tür en eski mağazasına gitmiştik. Mağaza içinde şöyle bir gezinip kahve köşesinde biraz oturup dinlenecektik. Eşim, ortaya konulmuş tezgahların üzerindeki kitaplara dalmışken ben de sağa sola bakınıyordum. Kadınlara ait giysi deneme kabinlerine açılan dar koridorun başındaydım. Ne çok bekleşen vardı kabinlerin önlerinde.

Kolunda denemek üzere seçtiği giysilerle simsiyah uzun saçlı, düşük düşük  gözleri tedirgin bakışlı, yüzünde karmakarışık duygular gezen bir kadın elini uzatıp kabinlerden birinin kapısını hızla itekledi.  Kabinin kapısı gerisin geri kapanınca içerde birinin olduğu anlaşıldı. Tel tel elektriklenmiş saçlarıyla ilk bakışta Medusa heykelini çağrıştıran kıvırcığa yakın dalgalı siyah saçlı kadın, kapanan kapının tam önünde durmuştu ki kapı açıldı.

Koridorun bu ucundan bakınca yüzü gözükmeyen, sallanan etiketten üzerindeki giysiyi denemekte olduğu anlaşılan biri çıktı kabinden. Arkadan görebildiğim için sadece saçlarını at kuyruğu halinde topladığını seçebilmiştim. Saçları at kuyruğu kadın, dört beş yaşlarındaki kızı hemen yanında, daha kucakta olan bebeği de annesinde olan saçları tel tel havalanmış kadına,

-Kapıyı itekleyen siz miydiniz, diye sordu sakin  bir sesle.

-Ne demek iteklemek, kapı açıktı ben de girmek için elledim, diye tersledi siyah saçlı, düşük gözlü, yüzü gülmeye küskün görünen kadın.

-Kızmayın canım, alınmayın. Kapıyı açmak üzere aralamıştım. Kabin o kadar dar ki önce kapıyı biraz aralamak sonra da geriye çekilip kıyın kıyın çıkmak gerekiyor. Ben de çıkabilmek için  tam aralamıştım ki kapı iteklendi. Ama siz bir kapının aralık olduğunu görseniz de önce bir  tıklasanız iyi olur, dedi at kuyruklu kadın gülerek. Tanıdığım bir sesle.

O zaman at kuyruklu kadının Ruhsar olduğunu anladım. Gelmişti demek. Yanına gidip “Hoş geldin” demek için bir adım atmıştım ki,

-Görgüsüz sen de, diye feryat figan bağırtı koparttı düşük gözlü, yanağında ben olan kadın.

Ruhsar hala arkası dönük olduğundan beni göremiyordu. Çıtı çıkmadı bir an.

-Bana mı dediniz, diye sordu kadına.

-Sana dedim görgüsüz. Kapıyı tıklatacakmışım. Kapı açıktı. Açık kapı tıklanır mı hiç görgüsüz seni.

-Kapı tıklatmak görgüden gelir ama arkadaşım. Bir santim bile açık olsa sonuna kadar açık olmadığından içerisini tam göremediğiniz bir kabinde o an biri olabilir. O yüzden içeride birinin olmadığından emin olmak için kapıyı tıklatmak iyi olur.

-Senden mi öğreneceğim kapı tıklatmayı. Görgüsüz.

-Lütfen, çok ileri gidiyorsunuz. Ayıp ediyorsunuz.

-Cahil seni.

Ruhsar’a “Cahil” diyen kadına elimde olmadan güldüm. Kadın, kendisi  nasıl bir cahilse derinliğini henüz bilmediği karşısındakine rahatlıkla “Cahil, görgüsüz” diyebiliyordu.

Hiç olmaması gerektiği kadar büyümüştü olay. Ruhsar’ın yanına gidip “Aldırma, oluyor böyle şeyler” desem diye niyetlenmişken altı yedi genç kız kıkırdayarak kabinlere doğru yürüdü. Onlara yol vermek zorunda kaldım. Zaten kabinlerden çıkacak olanları bekleyen sıradakiler nedeniyle koridor oldukça doluydu. Koridora geçemedim; ama ayrılamadım da oradan. Ruhsar beni görmese de arkadaşımı yalnız bırakamadım.

Siyah saçlı kadın ciyak ciyak bağırırken koridordakiler de beklemelerinin değdiği bir manzara seyrediyormuşçasına olayı seyrediyorlardı.

-Bana mı dediniz, dedi yine Ruhsar alaycı bir sesle.

-Cahil. Zırcahilsin sen. Ben üniversite mezunuyum hem.

Ruhsar cevap bile vermedi. Ama orada bekleyen orta yaşlı bir kadın, çocuklarının gözü önünde pervasızca ağzına geleni söylerken kalın camlı gözlüklerinin ardında olduğundan üç kat büyük gözüken gözleriyle olayı seyretmekle kalmayıp bir de kızına arka çıkan anneannenin tavrından iyice sıkılmış olmalı ki,

-Ne var canım büyütecek. Tamam, bu kadarla kalsın, dedi.

Ruhsar, gülümseyerek o kadına döndü,

-Etrafa rahatsızlık vermek istemem ama, demişti ki yoluk yoluk gözüken siyah saçları beline kadar inen kadın pervasızca çocuklarının,  kalın camlı gözlüklerinin ardındaki gözleri fırfır dönen annesi de torunlarının önünde ağızlarına geleni sayıp dökmeye başladılar. Düşük siyah gözlü kadının sözleri geldi kulağıma.

-Ya, ben üniversite mezunuyum. Cahil, sen geçsen geçsen üniversitenin kapısının önünden geçmişindir ancak. Hem ben Gazi Osman Paşa’da oturuyorum. Sen buralara kim bilir nerelerden geldin. Görgüsüz, derken ayağını hışımla yere vurdu, saçları omuzlarının üzerinden havalandı.

-Ya, benim kızım üniversitelerde okudu. Cahil değil, görgüsüz değil hiç senin gibi, dedi kalın çerçeveli gözlüğünün ardında gözleri yerinde fırfır dönerken annesi.

“Cahil, görgüsüz” diye ter ter tepinen kadına Ruhsar’ın bakışlarını göremedim; ama sözleri bakışlarından etkiliydi,

-Teyzecim, Pieter Brueghel’in ‘Çocuk oyunları’ tablosunda kavga eden iki çocuğun üzerine evinin penceresinden su döken yaşlı kadının rolünü oynamanızı tercih ederdim ben sizin.

Ne kavgacı, saldırgan, ağzı bozuk, üniversite okumuş saçları tel tel havalanmış kadından ne de gözlüklerinin ardındaki gözleri kocaman gözüken annesinden Ruhsar’ın sözlerine karşılık gelebildi. Ruhsar’ın kimden bahsettiğini  düşünüyor olmalıydı anakız, afallamış görünürken.

Kapı tıklatmayı bile bilmezken, çocuklarının önünde ağzına geleni söylediği insanın gerçekte nasıl biri olduğunu öğrenince çok utanacağı, pişmanlık duyacağını akıl bile etmeden  ağzına geleni söyleyen kadına bir an Ruhsar’ın “Hangi üniversiteden mezun olduğunu” sormasını o kadar istedim ki.

Öyle ya şimdi üniversite mezunu olmak zor bir iş değildi üstelik herkesin üniversite okuması şart olmamalıyken. Herkes üniversite diplomalı olabiliyordu; ama üniversite kavramının tanımladığı bir kişi olabilmek herkese nasip olamıyordu. Bir düşünce sistemi, anlatmaktan çok anlamak, “Neden, nasıl” gibi sorularla irdeleyip bir disiplin içinde düşünmek her kafanın  her diplomanın harcı değildi. Hele de bu saçları elektriklenip tek tek havaya kalkmış kadının hiç harcı değildi.

İşin aslı zanaat sahibi, sanat sahibi, çiftlik sahibi olmanın güzelliğinin, öneminin, anlamının  unutulup gittiği şimdilerde de eskilerde de  üniversite mezunu olmak öyle insan olmanın ilk şartı hiç değildi. İnsan olmak için okuma yazma bilmek bile ilk şart değildi üstelik. Ama insanlık bir üniversite diplomasına sıkıştırılıp kalmıştı nedense bugünlerde dar beyinlerde. Hem de üniversite tabelası taşıyan bazı üniversitelerden mezun olmak bu kadar kolaylaşmışken.

Bir diploma ile birdenbire olumsuz tüm sıfatlardan sıyrılıp, düşlenen özenilen, hayali kurulan her sıfata kavuşulabileceğini sanmak  cahilliğin de ötesindeydi. Uluorta bağıra çağıra ağzına geleni söyleyen kadın, bir anneydi üstelik. Onun çocuklarının ilerde insan ilişkilerinde nasıl olacağını düşünmeden edemedim. Eminim o anda o olayı televizyonda dizi izler gibi izleyen, ellerinde neredeyse bir düzine denenecek giysi ile bekleyenlerin bazıları da benim gibi düşünmüştür.

Ruhsar’ın sesini bir kez daha duyduğumda ne kendisinin eğitiminden ne de başka özelliklerinden bahsediyordu.

-Bunca bağırtınızın arasında gerek böyle giysi kabinlerinde gerek lavabolarda hafif açık da olsa kapıların çalınmadan açılmayacağını size hatırlatmış olmayı diliyorum. Çocuklarınızın önünde daha fazla bağırmayın lütfen. Siz anne olarak onlara rol modelsiniz, deyince kadının annesi de kadın da sanki bu lafları duymamış gibi yeniden çullandılar Ruhsar’a.

Ruhsar, anakızın bağrış çığrışları arasında başı öne eğik, yere baka baka  koridorun ucuna doğru yürümeye başladı. Yüzünün gerginliğinden sinirlenmiş olduğu belliydi. Koridorun öbür başında duvara yaslanmış haldeyken önümden geçip gitti. Beni görmedi. Elini çantasına götürüp telefonunu çıkardığını fark ettim yanımdan geçerken. “Belki bu duruma tanık olmamdan haz etmeyecektir” diye düşünüp,  seslenmedim. Kahve köşesindeki boş bir masaya yönelen Ruhsar’ın ardından bakıyordum ki telefonum çaldı. Arayan Ruhsar’dı.

-Geldim. Buradayım. Acilen arkadaş, dost sesine ihtiyacım var. Ne zaman kahvaltı edip, bizim sohbetlerimizden edeceğiz?

-Şimdi nasıl, diye sordum.

-Çok iyi olur. Şöyle doğru dürüst iki laf etmeye, insanca bir sohbete bugün gerçekten çok ihtiyacım var, deyip nerede olduğunu söyledi.

-Tesadüfe bak ben de aynı mağazadayım. İki dakikaya kalmaz yanında oluruz, dedim.

Eşimin yanına koşturup, durumu anlattım. İki dakika sonra Ruhsar’ın yanındaydık. Tesadüfen bizim de aynı mağazada olduğumuza çok sevindi. Kahvaltı bölümüne geçtik. Ona olaya tanık olduğumdan bahsetmedim. O da bana olaydan bahsetmedi. Sadece “Üniversite diplomasına sahip olmanın iyi ve istenilir her niteliğe  sahip olmak olmadığını; üniversite diplomalarının çok ucuzlatılmış olmasından ve ne nitelikte bir üniversiteden alınırsa alınsın, nasıl alınmış olursa olsun o diplomanın sadece iyi ya da kötü bir eğitimin belgesi olduğu; ama insanlığın belgesi olmadığının hala öğrenilememiş olduğunu görmekten büyük üzüntü duyduğunu” söyleyip, bu konuyu pekiştiren herkesçe bilinen o ünlü atasözümüzü de söylediğinde arkadaşımın  ne anlatmak istediğini çok iyi anlıyordum.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.12.2013, 12:28


 
 

 
 





 
 
 

 

 

 
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci