25 Aralık 2013 Çarşamba

İğneyle kuyu kazan gedek terzi Mehmet Hamdi


 
Ne peri  masalı anlatacak bir annesi oldu onun geceleri uykudan önce, ne de bir masal perisinin sihirli değneği dokundu ona.

Onun sihirli değneği bir dikiş makinesiydi. Makinenin horozu, masuralar, dikiş yüksüğü, mezura, makas, iplikler, kurumuş sabun parçaları, toplu iğneler onun sabah yediden gece yarılarına kadar çalıştığı bir gözcük dükkanındaki hayatıydı, ekmeğiydi, onurlu kazancıydı. Teğel, oyulgama, sürfile, temiz iş yapıp tertemiz para kazandı zanaatıyla Mehmet Hamdi. Alnı açık oldu onun hep.

Abileri Ali ve Mustafa, küçük kız kardeşleri Nurver ile Kadriye’yle birlikte   çok küçük yaşta öksüz kalmıştı Mehmet Hamdi. Annelerini yitirerek “gedek” diye anılmaya başladıklarında Mehmet Hamdi daha yedi yaşında bile değildi. Aksaray’da öksüz kalanlara gedek deniliyordu. En küçükleri iki yaşındaydı gedeklerin.

Annesi, bir arife günü bayram temizliğine kalkmış, kapıları pencereleri sonuna kadar açarak evi havalandırmış, dip köşe temizliğe girişmişti. Terlemiş, teri üzerinde kurumuş, bir yandan da beş çocuğuna  yetişmeye çalışınca terini de üşüdüğünü de unutuvermişti. Ter unutmazdı ama. Üzerde kurumayı hiç affetmezdi. Affetmedi de. O elalı iri zeytuni yeşil gözlü, yakut yüzüklü,  bembeyaz tenli  narin kadını kara kışın beylik vuruşuyla yorgan döşek yatırmıştı soğuğu emmiş ciğerleri. Çok da sürmedi yatması. Haftasına öldü. Zatürreden. Beş çocuk yürek, analarının ölümüyle dağlandı.

“Beş yavru gedek kaldı” diye ağlaşıyordu eş dost, konu komşu. En büyük iki oğlan, Ali ve Mustafa  henüz ortaokuldaydı anneleri öldüğünde. Ocak dağılmıştı bir kere, düzen yıkılmış, annelerinin giderken bıraktığı rüzgar hepsini darmadağın etmişti. Kaderleri de gedek kalmıştı annesiz kalınca. Annesiz bir hayat, hayatları boyunca bir yanlarının yarım kalacağı bir hayat olacaktı hep  onlar için. Evin kadınının, annesinin kara bir kış gününde beyaz sonsuzluğa gidişinin soğuk nefesi, hepsinin hayatının gidişini etkilemişti.  Hayatları buz tutmuştu o kış.  Gönülleri, düşleri donmuştu. Bakışları da. Annesiz olmanın acı, soğuk, sert, bir yanı yarım bırakan  anlamını tatmıştı gedekler.




Anneleri öldükten bir süre sonra iki küçük gedek kız kardeşi çocuk sahibi olamamış iki teyze aldı yanlarına. Oğlanlar, babalarında kaldı. Dağıldılar gedekler. Anasız evlerinin içi biraz daha boşaldı kızların gidişiyle. Birbirlerinden ayrı büyümeye başladı beş kardeş, üç ayrı kapıda. Büyük oğlan Ali için okumak erişilemez bir hayal oluverdi bir anda. Okumak, bir düş olup çıkmıştı.  Kitaplarını raflara kaldırmıştı çoktan. Kendi hayatını kurmak zamanı geldiğinde Ali’nin sermayesi yoktu dükkan açabilecek, küçük de olsa bir iş kurabilecek. Öyle aman aman iş imkanı da yoktu Anadolu’nun ortasındaki kasabalarda. O da çırak oldu bir terzinin yanında. Mustafa, yakınlardaki ziraat mektebinde yatılı okumak için ilk kez köyden çıktı. Bulduğu tek göz damlarda, ahırlarda konakladı. Bazen yatıp kaldığı bir damın yıkık çatısından, kırık pencere camından üzerine kar yağıyor, gece kar soğuğuna uyanıyordu.  Babaları yeniden evlenmiş, yeniden çoluk çocuğa karışmıştı. Nüfus artmıştı baba ocağında. Horanta kalabalıktı. Ne yeni ceket alacak hali vardı çocuklarına, ne de harçlık verecek gücü.

Kardeşlerin üçüncüsü, oğlanların en küçüğü Mehmet Hamdi, kendisinden küçük iki kız kardeşinden daha çok tanımıştı annesini tanımasına; ama yine de ana kuzusuydu o da gedek kaldığında. Annesiz kalmıştı ana kucağında ısınacağı yaşlarda. O yüzden çok konuşkan olmadı. Suskun gedek Mehmet Hamdi, başında annesi olmayınca babası da hem çalışıp hem de yeni ailesi ve çocukları dolayısıyla  sorumluluğu artınca biraz başı serbest kaldı. Sessizce tarih kitabının içine resimli roman koyup okuduğunu kimse fark edememişti. Böylece Mehmet Hamdi’nin de okul hayatı kapandı. O da terzi çırağı oldu.

Yaşı gelince kendi gibi annesiz büyümüş bir kızla evlendirdiler Mehmet Hamdi’yi. Gözleri pırıl pırıl parlayan kız, sırasında konuşkandı, pek de akıllıydı. Cesurdu da. Öğrenmeyi sevecek kadar cesur, okuma yazma bilmemesine rağmen görüş bildirecek kadar yürekliydi.

Kocasından dikiş dikmeyi  öğrenmesi uzun sürmedi Sahire’nin. Mehmet Hamdi ile Sahire’nin ardı ardına iki oğlu olmuştu. Sahire, eski Ankara’nın Hamamönü mahallesindeki  tek gözlü evlerinin geniş avlusunda gaz ocağı ya da maltızda yemek pişirirken,  çocuklar ortalıkta  oyun oynar o da dikiş dikerdi. Bir gözü çocukların üzerinde, bir gözü dikişte olurdu. Belki haftada bir dikilecek bir pantolondan gelen para ile kira ödüyorlar, odun kömür alıyorlar, çocuklara bakıyorlar, yiyip içiyorlardı Mehmet Hamdi ve Sahire. Zorlanıyorlardı. Giderek daha da zorlanmaya başladılar. Et alamıyorlardı, pahalıydı.

Çocuklarının bu zorluğu tüm hayatları boyunca çekmesini istemiyordu genç kadın. Çocuklarını okutmak,   adam etmek için Sahire annelik de edecekti, işçilik de. Tek çocukları okusun da yokluktan, yoksulluktan   kurtulsunlar diye. Emeksiz  yemek olmazdı.

Beş gedek kardeşten Mustafa, kendisine en büyük hedef olarak gördüğü okumak yolunda azimle ilerliyordu.  Kendini  kurtarırsa, kardeşlerine de umut olabilirdi, biliyordu. İçlerinden  biri ilk adımı atsındı yeter ki. Memleketteki eşrafın en ileri gelenlerinden birinin ufacık tefecik; ama diplomat zekalı kızı ile bir tanıdığın evinde, bayram ziyaretinde  görüştükten sonra çok geçmeden sözlendiler.

Mustafa, büyük kızı ilkokula başladığında Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Çok istediği Hukuk Fakültesi’ne devam ediyordu artık o. Kızı da ilkokula. Akşam eve dönünce  kızına ders çalıştırıyor sonra da  kendisi başlıyordu geceyarılarına kadar hukuk kitaplarıyla boğuşmaya.

Erkek kardeşlerin en küçüğü Mehmet Hamdi’nin akıllı ve becerikli karısı Sahire, hukuk öğrencisi kayınbiraderinden çocuklarının okuma sevgisini kazanmasını, yeni bir şeyler öğrenmesini istiyordu. Oğulları, hukukçu amcalarından satranç oynamayı öğrenmiş ve usta birer satranç oyuncusu olmuşlardı. Belki de bu yüzden hayatta da hep doğru hamleler yaptılar sonraları.

Gedekler, Cebeci’de birbirine yakın evlerde oturuyorlardı. Büyürken birlikte olamamışlardı. Onun acısını çıkarmak istiyorlardı sanki. Her gece birisinde toplanıyorlardı televizyonun olmadığı ellili yılların sonunda atmışlı yılların başında. Hazır cevap ve nüktedanlığı babasına çektiği herkesçe bilinen, sohbetleri çok sevilen en küçük gedek  kız kardeş Kadriye, nükteleri ile gülüp eğlendiriyor, kırıp geçiriyordu abilerini. Gülmekten gözleri yaşarmış halde evlerine dönüyordu abiler, yengeler, Kadriye’nin sohbetleri sonrasında. Yetmişlerde öksüz kardeşler artık Ankara’nın Küçük Esat, Kavaklıdere semtlerinde yaşıyorlardı. Hepsi de  iyi kötü bir ev almıştı oradan kendilerine. Mehmet Hamdi ile Sahire’nin en büyük eğlencesi, iğneyle kuyu kazarak alın teriyle ana sütü gibi temiz para kazanmak için günboyu onca çalıştıktan sonra kardeşlerden birine gitmek ve ana kucağına hasret kardeşlerin birbirleri ile kucaklaşmasıydı.

Yetmişlerin sonunda, seksenlerin başlarında okuma yazma bilmeyenin kalmaması amacıyla her yaştan kadın  için kurslar açıldı. Mehmet Hamdi’nin  okuma yazma bilmeyen çok akıllı köy kızı karısı Sahire, hemen okuma yazma kursuna kaydoldu. Sahire zaten rakamları biliyordu para hesabında yanlış yapmamak için; ama okuyamıyordu. Çocuklarını okutabilmek için gece gündüz dikiş dikip para kazanan Sahire otobüse binmeyeli on dört yıl olmuştu; ancak olur ya gerekirse diye Sahire hiç olmazsa otobüslerin üzerindeki semt adlarını okuyabilmek arzusundaydı. İğnenin ucuyla  para kazanıp çocuklarını okutan küçük esnaf karı koca, bunca senedir değil otobüse binmek, Esat’a yürüyerek on dakika tutan Kızılay’a bile inmemişlerdi pantolon paçası bastırmaktan, temiz iş yapmaktan, teğel yapmaktan başlarını kaldırıp. Sahire okuma yazma kursuna hemencecik kaydoldu. Kursu başarıyla bitirdi Sahire. Kocasının kanarya sesleriyle şenlenen küçücük terzi dükkanına da yardımını esirgemeden üstelik. Ev işlerini de kotardı, dikiş de dikti, okumayı da söktü.

Kursa devam ederken üstünde on dört yıldır giydiği aynı mantosu, solmuş giysileri  vardı. Çocuklarının getirdiği pırıl pırıl karneler, sınav sonuçları onlara mutluluk kaynağıydı. Bir de hastalanmamışlardı hiç. Doktor paraları yoktu çünkü.

Dükkandan çıktıktan sonra ağır ağır eve yürürdü terzi Mehmet Hamdi, karıncayı incitmeden. Kızlarının da doğumuyla üç olan  çocuklarını doyurmak kolay değildi. Pirzola, biftek almak giderek pahalanan hayat şartlarında imkansız hale gelmişti onlar için.

Tek göz terzi dükkanında iğnesinin ucuyla para kazanan, göz nuru nasıl dökülür en iyi o bilen, o vakte dek hiç kalp kırmamış Mehmet Hamdi’nin büyük oğlu, üniversiteyi tutturmuş; bir de burs kazanmıştı. Hemen iki yıl sonra da küçük oğulları mühendisliği kazandı. Liselilere fizik dersi vererek üniversite harçlığını, dolmuş parasını  çıkardı ortanca evlatları. Babasının belini daha fazla bükmeden.

Mehmet Hamdi ile Sahire’nin mühendisliği kazanan oğulları, asistan olarak fakültede kaldı mezuniyetinden sonra. Çok geçmeden bursla yurt dışına gitti. Gitmeden de evlendi.  Mehmet Hamdi ile Sahire’nin en küçük çocukları olan tek kızları çok başarılıydı. Liseden sonra bir mühendis adayı oldu. O da bursla yurt dışına gitmeye ve araştırma yapmaya hak kazandı mezun olduktan sonar.

Torunlar doğuyordu artık. Torunlar gurbet ellerdeydi ve bakacak tek bir yakın yoktu oralarda.

Anasız büyümüş terzi karı koca Mehmet Hamdi ile Sahire, ana kucağına hasret kalmış olmanın ne demek olduğunu iyi bildiklerinden tüm düzeni bozup emektar dikiş makinesini küçücük dükkandan eve taşıyıp, kanaryayı da en güvendikleri komşularına verdikten sonra kızlarının yanına uçmak için hazırlıklara başladılar. Okutulacak yeni kuşaklara doğru. Belki senelerdir Kızılay’a gidememişlerdi evlatlarını yetiştirmek için didinirken; ama okumuş evlatlarının açtığı kapılardan girmek üzere, hem de okyanus aşırı yollar gideceklerdi. Bir dolmuşa binecek paraları olmamıştı; ama uçak yolculuğu yapacaklardı kıtalar atlayarak.

Sahire kızı gibi oraya bursla gelmiş başka yabancı öğrencilerin çocuklarına bakarak para kazandı. Beş altı çocuğa bakıyordu aynı anda. Kazancını da hiç harcamadan biriktirdi. Türkçe okuma yazma belgesini çoktan almış Sahire, gurbette yabancı dili de bayağı sökmüştü.  İlk, adını soyadını, adresini söylemeyi öğrenerek  çat pat konuşmaya başladı.

Terzi karı koca okuma imkanı bulamamışlardı; ama imkansızlıklar içinde çocuklarını okutmuşlar, başarılı bilim insanları olmalarını emekleriyle, sabırlarıyla, gecelerini gündüzlerine katarak, didine didine bizzat sağlamışlardı. Sabırla koruğun helva olduğunu gördüler sonunda. Şimdi de helvayı tadıyorlardı, tadını çıkararak.

Çocuk bakarak kazandıkları paraları biriktirdiler. Dışardan ödedikleri primleri dolduğunda memlekette emeklilik hakkını da kazandılar. Dönüşlerini düşünerek deniz kenarından bir ev almak istediler. Akçay’da bir ev buldular onlara oradaki akrabalar. Güneş görmeyen, zemin katta bulunan Ankara’daki evlerinin eşyalarını, Akçay’a taşıdı büyük oğulları.  Boşalan evi de kiraya verdi. Akçay’daki evlerinin içine doğuyordu güneş. Dönüşte burada yaşamaya başladılar.

Halka açık bir bilgisayar kursu ilanı gördüler bir sabah Akçay sahilinde yürüyüşteyken. Başka ülkedeki çocuklarıyla bilgisayar üzerinden haberleşmek isteyerek hemen yazıldılar o kursa. Yetmişli yaşlarında bilgisayar kursunu bitirip çocuklarıyla internet üzerinden yazışmaya başladılar. Sağlıklarını da ihmal etmeyip düzenli olarak doktora görünüyorlardı belli aralıklarla. Doktor parasının tasa edildiği günler geride kalmıştı artık.

Akçay’daki yeni evlerinin salonunun baş köşesini terzi dükkanındaki eski ve kocaman dikiş makinasına ayırdı Mehmet Hamdi ve  karısı Sahire. Makinanın ahşap kaidesine  pantolon biçtikleri kocaman çelik makası, yüksüğü, iplik kutularını özenle, saygıyla yerleştirdiler. O makinanın dikişleriyle tutunmuşlardı hayata. O makinede, insanlara pantolon dikerken kendi çocuklarına da gelecek dikmişlerdi.

Gece gündüz, yaz kış senelerce   göz nuru dökerek, iğneyle kuyu kazarak  kazanılan  para ile nasıl kıt kanaat geçinilip bugünlere gelindiğini; üç pırıl pırıl evladın ne zorlukla okutulduğunu; bir mantonun on dört yıl giyildiğini; on küsur yıldır dükkandan eve, evden dükkana, akşamları da sadece yakın sokaklardaki kardeşlere gidilebildiğini; ama bilet alacak para olmadığından otobüsle, dolmuşla bir yere gidilemediğini, tatili  sadece başkalarından dinledikleri o günleri asla unutmadıklarını; o günlerle nasıl da gurur duyduklarını sessizce anlatmak istercesine baş köşeye yerleştirmişlerdi emektar dikiş makinasını.

En güzel müzik bir zamanlar dikiş makinesinin tıkırtısıyken artık hiç tıkırdamayan o eski makine,  sessizce Akçay’daki evin baş köşesinde kuruluyor. Yılmayan bir annenin çocuklarına adanmış hayatının; asla şikayet etmeyen, kimseyi incitmeyen, kazandığıyla, elindekiyle yetinen, çok çekmiş, sabretmeyi bilen bir babanın bir rüyayı andıran bugünlerini, gizli bir tebessümle seyrediyor köşesinden.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18 Ocak 2011 Salı, 10:28:27

acemidemirci@gmail.com

 

 

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci