5 Ocak 2014 Pazar

Boğum boğum boğan düğümler çözüldüğünde

 
Önce, yazılarıma tema seçtiğim konularla ilgili resimlerin nerede, nasıl çekildiğini soran, merak eden arkadaşlarım için;
 
Resimleri çok ayrı yerlerde çekiyorum. Yazılarımın konularına ait tüm malzemeleri kendi imkanlarımla sağlamam mümkün değil. Yani buradaki resimlerin tümü benim evimdeki malzemelerin, eşyaların  resimleri değil. Yurtiçinde, yurtdışında, müzede, başka başka kentlerde ve mekanlarda fotoğraf çekiyorum. Öyle ki bazen resmini çekmek istediğim bir kapı, bahçe, pencere, perde, eşya, yerel giysi, dantel işi ve böyle benzeri konulara rastladığım bir yerde hiç tanımadığım biri beni kırmıyor ve bir detayı çekmeme izin veriyor.  Çok çeşitli yerlerde, gezilerde, şehirlerde, ülkelerde çekilmiştir buradaki resimler.
 
www.acemidemirci.blogspot.com adlı sitemdeki tamamı da kendi çektiğim fotoğraflar olan resimler, yoğun bir gözlem, emek, arama ve koşturma sonucudur. Vitrin bakmaya, alışveriş merkezlerinde boş boş gezmeye neredeyse  hiç vakit ayırmayıp, oralardan kazandığım zamanı işte burada görülecek şekilde harcamamla edinebiliyorum buradaki resimleri.
Selamlarımla.

Az çok biliriz evden  dışarı adımımızı atınca nelerle karşılaşacağımızı. Daha evden kendimizi dışarı atmak isteği uyandıran üst kat kaynaklı şartlardan biliriz dışarının nasıl bir karmaşa olduğunu.

Çalışıyorsanız hafta sonu, çalışmıyorsanız herhangi bir gündesiniz diyelim. Evdesiniz. Daha sabahın erkeni. Sabah kahvesi vakti bile gelmemiş. Dokuza doğru yol almamış bile akrep de yelkovan da. Akşam gözünüze uyku girdirmeyen tepenizdeki gürültü mola vermeden devam ediyor. Üst kattakiler, üst katta olmanın tadını kendilerince çıkarıyorlar. Onların üst katın tadını çıkarmak anlayışı, alt kattakileri gürültüye boğmak. Varlıklarından başkalarını haberdar etmenin yolu selam sabah değil, ses yalıtımsız apartman katlarında çocukların oyun parkında oynarcasına hoplamaları, koşmaları, top sektirmeleri. Annelerin çocuğun peşinden koşarken ciyak ciyak bağırması, annelerinin önünden kaçan çocukların önüne gelen sandalye, sehpa, koltuk ne varsa ite kaka, çarpa çarpa, gacur gucur sesler çıkarıp bunların beyni oyan gürültülerini aşağıya dinletmeleridir.

Apartman hayatının getirisi olan ortak yaşamı, gürültülü tarzda yorumlayan anlayıştan kaçıp başınızı dinlemek için evden alelacele kendinizi atmak istediğinizde soluğu ilk otoparkta alırsınız.

Otoparka geldiniz. O da ne? Yine mi? Üst kattakiler ya da onların aynı apartmandaki bir yakını yine sizin arabanızı park yerinden çıkamayacak şekilde bloke ederek park etmemiş mi? Arabanın burnu sizin arabanızın tam önünde, sürücü tarafındaki kapıyı açsanız uygunsuz park etmiş arabaya çarpacağınız biçimde duruyor yanınızda. Oysa öte yana park eden yayla gibi bir boşluk bırakmış olsa da uygunsuzluğu uygulamayı hayatına uydurmuş o kişi ille de kendini hatırlatırcasına yine sizin doğru düzgün park edişinizi bloke ederek park yerinden çıkışınızı zorlaştıracak hatta engelleyecek şekilde tekeri çizgide, burnu sizin park yerinizde bırakıp gitmiş arabasını. Hep yaptığı gibi.

Kendince böyle bir iletişim tarzı olan gürültücü, park yerinde sizin alanınızı hep ihlal eden kişinin  uygunsuz parkına rağmen uğraşa uğraşa, ter döke döke  park yerinden çıktınız diyelim. Rahat bir nefes aldınız o cendereden kurtulunca. Vitesi üçe getirip yola koyuldunuz. Trafiktesiniz.

İsterse altı şeritli yol olsun yolunuz.,. Kaldırımlar boyunca sağlı sollu üstelik iki sıra halinde park etmiş arabalar gidecek şerit bırakmadığından yol alamamaktan  bunalırsınız bu kez. Araçların yürümesi için yapılan altı şeritli yolun,  sağlı sollu ikişerden dört şeridi oto galerilerin  sergilediği araçlar nedeniyle dolmuştur. Dört şerit bu şekilde kullanım dışı kalınca yolda başına ağrı giren, migreni tutan eczanenin; susayanlar da büfenin, marketin karşısına dörtlü flaşörlerini yakıp durduğundan akmakta olan iki şeritten biri de dumur olmuştur.  Yol, yol olmaktan çıkmış otoparka dönüşmüştür artık. Tek şeride düşmüş altı şeritli yolda ya giden ya da karşıdan gelen, birinden  biri diğerine yol verecektir.

Yol vermek mi? Nasıl da manidar bir deyim. Nezaket gereği karşıdan gelene mesela yokuş çıkana yol vermelere yol verilmiştir şimdilerde. Öyle değerler çoktan yolcu edilmiş gözükmektedir  çoğu zaman. Yollar, yol yordam bilmezlerle doludur.

Her iki kaldırımına da park edilemeyen diyelim ki Eskişehir Yolu gibi yollarda şeritler açıktır. Ama yol iç kapatıcı, karartıcıdır.


Rallicilere özenen, pahalı ve lüks arabalara binmiş kimi sürücüler, öndeki araçlarla aradaki  mesafeyi korumak kavramından nefret ederler. Onla,r en ufak bir aralık gördüğünde sinyal minyal hak getire makas atmaca oynarlar. Ben de Eskişehir Yolu’ndaki gelgitlerde öğrendim makas atmak deyimini. Zikzaklar çiziyorlar sekiz şeritli yolda. Ne bir sinyal verme  var ne de kuralları çiğnemekten korku. Kurala hele de trafik kuralına saygı aramak belki de naiflik olur; ama insan canına, sağlığına saygıyı beklemek haktır. Oysa bu tür yollarda buna hiç hakkınız yokmuş gibi davranır makasçılar, arkada kalmaya asla tahammülü olmayanlar. “Benim arabam lüks ve pahalı o halde siz geriden gelin bakiyim, yollar benim” naralarıyla tekerlekleriyle yolları lastik karasına bazen de kana boyayanlar.

Yollar böyleyken gideceğiniz yere arabanızla değil  otobüsle gitmeye karar verdiniz diyelim hadi.  Her seferinde sinirinizi yerinden oynatan yollarda bugün araba kullanmak istemediniz. Otobüsü beklemeye başladınız. Duraktakilerin kalabalığına bakılırsa otobüs epeydir bekleniyor.

Nerde kaldı bu otobüs. En son Tunalı Hilmi Caddesi’nden otobüsünüzün kalktığı durağın bulunduğu Meşrutiyet Caddesi’ne inip, zaten semtinizin çok seyrek olan otobüs sayısının hafta sonları daha da seyrekleşmesi nedeniyle tam atmış beş dakika otobüs beklemiştiniz. Bu hafta üstelik Sibirya soğukları ortalığı kasıp kavururken durakta ne kadar bekleyeceğiniz kaygısı beyninizi kemirmeye başlar. Üşüyen ellerinizi ceplerinize sokar, berenizle alnınızı daha bir kapatırken nemli havada soğuk daha bir soğuk gelir.

Meşrutiyet Caddesi’nin karşı tarafında Roman çocukların çaldığı darbukanın sesi, uzadıkça uzayan kuyruğun önünde beş dakikada bir  aynı semte giden  aynı numaralı otobüslerin, yoldan geçen onca aracın saldığı egzoz, bacaların isi, kiri ile bunalmış halde tam bir saat bekledikten sonra otobüs gelir.

İğne atsan yere düşmez denecek kadar kalabalık Meşrutiyet Caddesi kaldırımını üç sıra halinde dolanan kuyruktakiler otobüse bindikçe kaldırım boşalır.  Kaldırımdan gidenlerin yürüyüşü de kolaylaşır böylece.

Kuyruğun nispeten başlarında olduğunuzdan oturacak bir koltuk buldunuz diyelim. Oturdunuz. Kaldırımı üç sıra dolanmış kuyruktakilerin binmesi nedeniyle otobüsün içi hıncahınç dolu. Tepenizde bir sürü kişi askılıklara tutunmuş; en ufak bir frende sendeliyor. Ayakta duranların omuzlarındaki çantalar oturanlara çarpıyor, gözlüklüler sık sık gözlüklerini düzeltiyor  bu nedenle.

Duraklarda inenler binenler oluyor. Yaşlılar hayli çok. Kimisi karıkoca. İlk durakta binen gençlerin çoğu müzik çalarlarının kulaklıklarını takmış, uyuyor gibi yapıyor. Gözlerini açsalar ayakta duramayan, ikide birde sarsılan otobüste yalpalayan  yaşlıların  biri ile gözgöze gelecekler. Ama gençlerin bir yaşlı ile gözgöze gelip onlara yer vermeye hiç niyetleri yok. O yüzden uykuda  gözükmeyi yeğliyorlar. Bazen yaşlı bir kadın kendisine en yakın oturan gençten birinin koluna dokunup uyandırıyor. “Kocasının yakında bay pas ameliyatı geçirdiğini ve yer vermesini” istiyor. Koluna dokunulan genç hemen kalkıp yer veriyor. Diğer yaşlılar hala ayakta. Oysa kulaklıklardan müzik dinlerken uyuklarmış gibi yapan  gençler, en az bir saat sürecek yol boyunca rahat edecekleri koltuklara kaykılmış haldeler.

Uyuklar gibi yapan  kimi gencin yorgun olabileceği muhakkak. Eğer hafta içi olsaydı dersten çıkmış ve ayakta duracak halleri kalmamış olabilirdi. Ama bugün hafta sonu. Hiç kursa gidiyor da az kurstan çıkmış gibi bir halleri de yok. Kim haklı kim halksız belli değil yani. Anne çocuk, hasta hamile, genç yaşlı yazın sıcağında, kışın soğuğunda kuyrukta beklerken saat başı gelen otobüs mü haksız, yetmişini geçkin oldukları alenen belli yaşlılar ayaktayken ille de oturarak gitmek isteyen gençler mi; yoksa şartlar mı?

İlerleyen duraklarda otobüs o kadar doluyor ki durakta bir saattir bekleşenler binememekten korkup kapıdan içeri bağırıyorlar “Bir saattir bekliyoruz bu soğukta. Ayaklarımız, ellerimiz  burnumuz buz kesti. Arkaya doğru ilerleyelim lütfen”. Arkası zaten tıklım tıkış. Adım atacak  yer yok. Havasızlıktan bunalmaya başladı oturanlar da ayaktakiler de. Bir ara çekilerek açılan üst camlardan birini açıyor ayaktaki genç bir kadın. Tam da başı kasketli yaşlı bir adamın tepesinde cam. Kışın ayazının tüm şiddeti belli ki adamın içine işliyor. Kapattırıyor camı yaşlı adam. Ayaktaki genç kadın ter içinde kalmış. Alnında, ensesinde biriken terleri silerken sinirlendiği her halinden belli.

Otobüs durakta durduğunda arkada sıkışıp kalanlar yol açıp inemiyorlar. Şoför hareket ediyor. Çığlık çığlığa bağırıyor inemeyenler “İnecek var” diye. Şoförün kızgın sesi duyuluyor “Neden durakta inmediniz?” Üç lise öğrencisi kız kızarıyor utanıyor, içlerinden biri inerken acele acele cevap yetiştiriyor şoföre “Sanki kalabalığı yarıp kapıya gelebildik de inmedik. Biz kapıya ulaşana kadar siz kalktınız zaten” deyip iniyor. Kız iner inmez şoför gaza basıyor. Az daha deminden beri tekerlerindeki bıçak görünümlü jantlarıyla bir önde durup yolcu indiren bir arkada kalıp yolcu alan  dolmuşa çarpacak.

Otobüs o kadar dolu ki yapış yapış terlemeye başlıyorsunuz. Buz gibi havada ter içinde indiğinizde hasta olmaktan korkup birkaç durak önce iniyorsunuz biraz hava almak için. Otobüsten indiğiniz an elinizi terden ıslanmış alnınıza götürüyorsunuz gayri ihtiyarı. Üşüyorsunuz. Yine de şehrin egzozla, isle dolu havası bile otobüsün içindeki havadan  sonra hemen uyandırıyor sizi.

Eskişehir Yolu’ndan kısa bir sapakla çıkılan caddenize gelince köpek havlamalarını duyuyorsunuz. Sürü halinde geziyor köpekler ortalıkta. Tek başlarınayken pek bir şey yapmıyorlar belki; ama sürü halindeyken saldırganlaşıyorlar. Yürüyüş yapan kaç komşuya saldırdılar, ısırdılar. Muhtar da baş edememiş sürülerle. Onun karısına da üç kez saldırmışlar. Beş dikiş atılmış kadıncağızın bacağına en son saldırıdan sonra.

Korka korka ilerliyorsunuz. Çöp kutularından uzak geçmeye çalışıyorsunuz. Beslenmek için çöp kutularına gelmiş köpekler olabilir çünkü oralarda. Evde, dışarıda ne çok sorunlar yaşanıyor bir türlü çözülemeyen. Kördüğümler gibi. Çözüleni yok; ama yeni eklenen düğümler çok. Düğümlerin çözüleceği de yok  sanki.

Nihayet apartmanınızın girişindesiniz. Oh eve geldiniz. Asansörü çağırma vakti.

Yine mi? İki asansör de hep aynı katta mı olur? Birbirlerine  evcilik oynar gibi günün her saati gidip gelen üst kattakiler ve onların yakınlarının katlarında yine  her iki asansör de. Gerçi o katlarda başkaları da oturuyor; ama herkes biliyor ki asansörler eğer o kat numaralarını gösteriyorsa çok büyük olasılıkla  kimlerce kullanıldıkları  bellidir.

Katınızda iniyorsunuz asansörden. Daha kapıyı açıp içeri girmeden duyduğunuz ilk ses, yukarıda çığlık çığlığa koşturan çocuklarla dubleks evin merdivenlerini sek sek oynar gibi pat pat inen, tabanlarıyla zemini güm güm döverek yürüyen  yetişkinlerin ayak sesi.  Eve hoş geldiniz. Yani başınızı dinleyebileceğiniz, sığınağınıza!

*****

Yolların sadece lüks, pahalı ve son model arabaların değil aynı zamanda eski ve ucuz arabaların, bisikletlerin de olduğunu hatırlamak ne kelime unutmamacasına bellediğimizde; otobüsleri yaz kış, sıcakta soğukta, yağmurda karda bir saat değil, yarım saat değil, on beş dakika bile beklemediğimizde; metroların evimize yakın olduğunu bildiğimizde; hatta eskileri çağrıştıran görüntüsüyle tramvaylar şehrin göbeğinden yavaşça geçer olduklarında; otobüslerde yaşlılar ayakta kalmayıp belki de gerçekten çok yorgun gençlerin, genç olmanın sıkışık otobüslerde bay paslı, ameliyatlı yaşlılara, hamilelere yer vermek anlamına geleceği korkusuyla uyuyormuş gibi gözükmelerine gerek kalmadıkça; trafikteyken yolların sadece  lüks, pahalı arabaların değil herkesin olduğunu ve trafikte olan herkesin trafik kurallarına uymadığı takdirde birinin canından olmasına ya da sakat kalmasına neden olacağını unutmadıkça; ortak yaşam içinde herkesin kurallara uyması halinde hayat kalitesinin artacağı  bellendiğinde; kurallara uymayanlar, böyle durumlarda uyarıldığında “ben yurtdışında şurada okudum; şuradan mezunum” diyerek gülünç bahanelere sığınmadıkça;  ortak yaşamın hüküm sürdüğü apartman hayatındaki herkes  kendi tabanının başkalarının tavanı olduğunu unutmadıkça; yaka silkilen değil de sevgiyle anılan ve karşılaşılmaktan memnuniyet duyulan biri olmayı samimi olarak istediğimizde;

İşte o zaman…

O zaman küçükten büyüğe, okumuşunda zenginine herkesçe bir düğüm atılıp, ulana ulana  kördüğüm olmuş sorunlar, çözülen her bir düğüm ile bir diğerinin de iyileşmesine katkıda bulunur. İç içe geçmiş boğumlar gibi düğümler o zaman tek tek çözülür. Düğümlerin çözülmesi, çözülecek bir sorunun kalmamasına halka halka yaklaşmaktır. Düğümsüz bir hayat herkesin düşüdür.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.12.2013, 14:19

acemidemirci@gmail.com

 

 
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci