16 Ocak 2014 Perşembe

Dikiz aynasındaki el


Dokuz, on saat sürecek bir yolculuk için sabahın beşinde çıktılar yola. Kolay mıydı Ankara’dan Fethiye’ye gitmek.

Serhat, arabasının bakımını yaptırmış, depoyu ağzına kadar doldurtmuş, lastiklerin inik olup olmadığını akşam eve dönerken yoldaki benzinciye uğrayıp ölçmüştü. Her şey tamamdı. Yarın yani cumartesi günü çıkacakları yolculuğa hazır, sabahın olmasını bekleyeceklerdi artık.

Çalar saate bile gerek kalmadan uyandı Serhat erkenden. Karısı Reyhan da çoktan kalkmış,  mutfakta tost yapıyordu. Daha uyanır uyanmaz anlamıştı zaten Serhat, Reyhan’ın tost yaptığını. Okul kantinlerinde o  en sık duyulan koku olan tost kokusu, çay buğusuna karışmış halde ortalığı kaplamıştı.

Kahvaltı masasına oturup alelacele bir bardak çay ile tostlarını yediler. Kalan tostları sarıp sarmaladı Reyhan. Yolda uzun boylu kahvaltı yaparlardı bir yerlerde mola verdiklerinde.

Tüm bagajlar geceden yüklendiği için sadece azık sepeti vardı ellerinde. Azık sepetini arka koltuğa koydular. Kontak anahtarı yuvasında döndü. Araba çalıştı. Artık tatil yolundaydılar.

Reyhan ara ara kestire kestire, Serhat uykusu gelmesin diye zaman zaman sakız bile çiğneyip sonra çenesi yorulunca sakızı atarak ilerliyorlardı. Gün ağarmadan kalkıp yola çıkan Serhat, bir ara iyiden iyiye  uyku bastırınca arabasını sağa çekip durdu. Sabah serini havada kahve içecek ve uykusunu dağıtacaktı.

Reyhan arabadan inmedi. Uykusu ağır basmıştı. Araba durunca hafiften dağılmıştı uykusu; ama yine de gözlerini açamıyordu bir türlü.

Serhat, kahve termosundan fincanına üç beş yudumluk kahve doldurup, arabanın arkasına geçti. Bagaja dayanıp, hızla yanlarından geçen arabaların vınlamaları ve yüklü kamyonların inlercesine tıslama sesleri arasında yavaş yavaş kahvesini içti. Derin derin soluklar çekti içine sabah serini havadan. Uykusu bayağı açılmıştı. Öyleyse arabaya dönebilir ve yola devam edebilirdi. 

Sürücü koltuğuna oturduğunda karısının uykusunun da açılmış olduğunu gördü.  Demek ki artık uyku sorun olmayacaktı. Konuşa konuşa ilerlerlerdi.

Serhat, biraz gittikten sonra sağdaki dikiz aynasının ayarladığı gibi olmadığını anladı. Biri aynayla oynamıştı. Olsa olsa apartmanın otoparkına kendisinden sonra gelip, hemen  yan tarafına  park eden, park ederken de arabasının burnunu hep Serhat’ın arabasının önüne  kıran, park yeri çizgisini hep ihlal eden Birkan oynamıştı mutlaka.

Kafasını salladı aklına Birkan gelince. Birkan sık sık arabasının burnu, ön tekeri  sarı kalın park çizgilerini geçmiş, başkalarının park yerini ihlal etmiş halde  park ederdi. Ama o Birkan, bir kaç ay evvel yine çizgiyi ihlal ettiğinde arabasının sileceklerini kimin kaldırdığını  merak edip sitenin güvenlik kameralarının kayıtlarını izlemişti gözünü kırpmadan. “Kayıtlarda kim olduğunu tanıyamadığı; ama kabanı yeşil mi, haki mi, kahverengi mi anlayamadığı ‘bir hayvanın’ arabasının sileceklerini kaldırdığını” oldukça asabi şekilde ağzından tükürükler saça saça Serhat’a anlatırken Serhat da dayanamamış “komşulardan birine hayvan diye hitabın ayıp kaçacağını” kendisinden yaşça hayli büyük Birkan’a söylemişti. Birkan, sitede onlarca kişinin giydiği kaban  renklerini söyleyerek herkesi itham etmişti. Yetmezmiş gibi bir de hayvan demişti. Serhat içinden “eğer yanlış park yapanın sileceklerini kaldırana hayvan deniliyorsa yanlış park edene bu adam ne der acaba diye” düşünmüştü. Ardından da kendini tutamayıp gülmüştü yanlış park eden bizzat Birkan olduğu için.

Serhat, aynanın ayarının bozulmuş olduğunu anlayınca en kısa zamanda bir mola yerinde durdu. Camları da silerdi bu arada.

Mola yerindeki hediyelik eşya dükkanı Reyhan’ın ilgisini çekti. Doğruca hediyelik eşya satan yere gitti.  Yanlarına park eden arabadan inen kalabalık ailenin çocukları da bağrışa çağrışa, hoplaya zıplaya hediyelik eşya satan dükkanın önündeki koyun, kuzu heykelciklerine doğru koşturdular. Reyhan döndüğünde aynayı ayarlamış, camları silmiş Serhat, bir soda içmek üzere markete gitti.

Yol boyunca cama çarpıp yapışan sineklerden, böceklerden ve sıçrayan kirli sulardan arınmış cam, pırıl pırıldamıştı temizlenince. Gerçi yola çıkmalarıyla camlar yeniden kirlenmeye başlayacaktı; ama bir sonraki molada tekrar temizlerdi. Hem böylesine uzun yollarda sık ama kısa süreli molalar vermeyi severdi Serhat zaten.

Dikiz aynasına baktı. Bir kez daha dönüp baktı sağ dikiz aynasına. Az önce molada düzelttiği ayna yine ayarsız hale gelmişti. Orta aynaya baktı. Arkasında Birkan’ın arabasını göreceğini sanarak. Olsa olsa Birkan oynamıştır aynayla diye düşündüğünden. Sonra kendisine güldü. İnsan bir şeyi bellemeye görsün mutlaka böyle olaylarda akla ilk gelen kişi oluyordu o kişi. Birkan ortalarda olmadığına göre yana park eden ailenin çocuklarından biri oynamış olmalıydı dikiz aynasıyla.

Ağaçlar arasında küçük ve şirin bir mola yeri gördüler. Gölgede kalan bir masaya yöneldiler. Hemen yan masalarında tura çıkmış bir grubun gençleri oturuyordu. Motosikletten ve arabalardan konuşuyorlardı bağıra çağıra. Mola yerinde tel örgüyle çevrili bir alanda devekuşları ve emular vardı. Reyhan emuları çok severdi.  Çaydan sonra emuları seyrettiler. Serhat, cam bezlerini kafesin yanındaki çeşmede ıslatıp camları sildi, aynayı ayarlayıp Reyhan’ın yanına döndü. Sonra da cam suyu almak için markete yöneldi. Döndüğünde karısını, yıkadığı çay fincanlarını azık sepetine koyup sepeti de bagaja yerleştirdikten sonra yerine geçip oturmuş buldu.

Yola çıkar çıkmaz Serhat, şehirler arası yolda dikiz aynası gibi hayati bir konudaki sorunu ortadan kaldırdığını düşünerek içi gayet rahat bir halde önce sol sonra da sağ dikiz aynasına baktı. O da ne? Ayna yine bozuktu. Yine oynanmıştı az önce ayarladığı ayna ile. Birkan, gizli gizli kendisini izliyor olmalıydı. Bir kez daha orta aynadan arkaya baktı.

Birkan ortalarda yoktu. Eğer o oynamadı ise aynayla kim oynamıştı? Yandaki tur grubunun arabaya meraklı gençleri arabasını incelemiş olabilirlerdi. “Bir saat sonra bir yerde durayım da dikiz aynasını düzelteyim o vakte kadar da sol ve orta ayna ile idare ederim” diye geçirdi içinden. Her zamankinden daha dikkatli bir şekilde araba kullanmaya başladı. İkide birde durup vakit kaybetmek de tehlikeliydi. Gündüz gözüyle yolculuk, ilk tercihiydi.

Bir sonraki mola yerinde yan yana dizilmiş pek çok otobüs vardı. Her biri bir şehirden. Kocaman iki beyaz otobüsün arasında güç bela bir park yeri bulup park ettiler.  Reyhan ve Serhat arabadan inerken kalkmak üzere olan sağdaki otobüsün yolcuları binmekteydi. Hiçbir kurala aldırış etmeden itişe kakışa biniyordu yanlarında çokça çocuk olan yolcular. Arkadakiler binmekte olanlara bağırıyor, binenler de sinirle dönüp onlara cevap verince arkadakiler kahkahayı basıyordu. İtişe kakışa, bağıra çağıra bindiler. Reyhan gülerek yandaki otobüse binenleri izliyordu.

Üç beş yudum çay içti bu molada Serhat. Dikkatini toplamak, uykusunun gelmesini önlemek için. Gerçi uykusu yoktu; ama yoldu bu. Tedbirli olmakta fayda vardı. Aynayı da düzeltmişti. İyi bir yolculuk için hazırdı.

Serhat, mola yerinde az önce arabasına su tutan çocuğa bakındı. Çocuk, yedi, sekiz araba ötedeki bir başka arabaya su tutuyordu. Bahşiş vermek üzere çocuğun yanına giderken Reyhan yerine geçti.

Serhat, bahşişi verip geldikten sonra  arabaya bindi. Az önce çıkan otobüsün yerine girmekte olan otobüse dikkat kesilerek park yerinden çıktı.  Birkaç saniye sonra anayoldaydılar.

Yine mi oynanmıştı dikiz aynasıyla. Daha birkaç dakika evvel düzelttiği aynanın ayarı gene bozuktu. Sıkıntıyla bir “Off” çekti. Reyhan merakla Serhat’a bakıp “Ne oldu?” diye sordu. “Yok bir şey” derken Serhat’ın gözü yine orta aynadaydı. “Yok yok, bu Birkan kesin arkamızdan geliyor” diye geçirdi içinden. Birkan’ın arabası arkalarında değildi; ama Serhat arkadaki arabanın sürücüsüne dikkat kesildi. Birkan’ı göreceği umuduyla.

Bir iki saniye içinde yanlarından vınlayarak şimşek gibi geçen bir iki dakika içinde de ufukta küçük kırmızı bir nokta gibi gözükecek kadar uzaklaşacak arkadaki kırmızı arabanın sürücüsü de  Birkan değildi.

On beş dakikaya kalmadan ilerde bir kaza olduğunu fark edip yavaşladılar. Az önce yanlarından ok gibi hızla geçen kırmızı araba, takla atmış,  her tarafı ezilmiş, lastiği fırlamış halde yolun ortasında duruyordu. Çarptığı araba da hurdahaş olmuştu Reyhan bakamadı iki araca da. Serhat yavaşladı. Trafik tıkanmıştı. Kaza nedeniyle yolun neredeyse tamamı kapalı olduğundan arabalar birbiri ardına dizilmiş, kuyruk oluşturmuştu Solda, dar bir yerden tek araç geçecek kadar yol kalmıştı. Tüm araçlar o dar yerden geçiyordu. Kimi araçlardakiler de inip kazaya baktıklarından yol zaman zaman kapanıyordu. Öndeki araçtakiler  de inmiş kazaya bakıyordu.  Kan görmeye hiç dayanamayan Reyhan, ellerini yüzüne götürüp gözlerini kapatmıştı.

Serhat’ın da içi bir hoş olmuştu demin yanlarından hızla geçen kırmızı arabayı bu halde görünce. Kendini arabadan dışarı attı. Derin derin soludu. Reyhan’ın tarafına yürüdü. Kapıyı açtı; ama karısı ne ellerini yüzünden çekti ne de arabadan indi. Serhat, dikiz aynasını düzeltip kapıyı kapattı. Birkaç adım attı. Derin derin soluyup yürürken aracın sağında bir karıkoca gördü. Serhat’a “Kazayı görüp görmediğini” soruyorlardı. Serhat, “Kazayı görmedik. On beş dakika kadar önce yanımızdan hızla geçmişlerdi” dedi. Reyhan da ellerini yüzünden indirip karıkocaya baktı. Orta yaşlı karıkoca “hızın ne kadar tehlikeli olduğunu, hız yapanların sadece kendi hayatlarını değil başkalarının hayatlarını da hiçe saydığı” söylediler.  Biraz daha ayaküstü konuştuktan sonra Serhat yerine geçip arabayı çalıştırdı.

Tam dikiz aynasına bakmıştı ki yine aynı şey oldu. Aynanın ayarı yine bozuktu. Yok yok kesin Birkan arkalarındaydı ve aynayla oynuyor olmalıydı.

Reyhan’a söylemek istemiyordu aynayı düzeltmesini. Ne zaman araba kullanmasını bilmeyen karısı Reyhan’a bunu söylese ayna olduğu halden daha beter hale gelirdi çünkü. “Aynanın ayarı bozuk” dese bu kez de Reyhan çok telaş ederdi. İyisi mi yine sol ve orta ayna ile idare etmekti.

Öğle yemeği için durmuşlardı. Kalan tostları akşama doğru yiyeceklerinden Reyhan’ın yola hazırladığı köftelerle patatesli gözlemeleri yediler. Reyhan, mola yerinde konakladıkları masanın üstünü toplarken Serhat boşalan kahve termosunu bir ağacın altındaki çeşmede çalkalayıp yıkadı. Sonra elini yüzünü yıkadı bir güzel. Geri döndüğünde Reyhan her şeyi toparlamış, azık sepetini arka koltuğa koymuş ve çoktan yerine oturmuştu.

Bu kez aynayı kontrol edip öyle çıkacaktı yola Serhat. Arabayı çalıştırdı ve çıkışa gelince durup aynaya baktı. Aynanın ayarı yine bozuktu. Gayri ihtiyarı bir kez daha Birkan ortalarda mı diye bakındı. Birkan yoktu; ama Birkan’ın münasebetsizliğini aratmayacak bir durumla karşı karşıyaydı.

Hemen arabadan indi. Eşinin oturduğu taraftaki kapıyı açıp aynayı ayarlıyordu ki Reyhan hayretle çıkıştı,

-Neden aynanın ayarını bozuyorsun habire? Ben onu kendime göre ayarlamıştım.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.03.2013, 11:55

acemidemirci@gmail.com

 
Paylaş :

2 yorum:

  1. Tahmin ettim Reyhan'ın parmağı var bu işte diye :)
    "tost kokusu, çay buğusuna karışmış halde ortalığı kaplamıştı" kısmını okurken o ana ışınlandım :)

    YanıtlaSil
  2. Okul günlerinin kokusu di mi? Hayli geride kalan günler :)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci