22 Ocak 2014 Çarşamba

Kar, güneşe kafa tutamaz

Apak görünümlü kara kışın tek rengiydi kar beyaz. 


Ocak 2006, Macaristan
Dinmeksizin yağmıştı kar. Aralıksız, fasılasız. Hiç yorulmamıştı gökyüzü, elif elif düşüşlü, lapa lapa yağışlı. beyaz saçlarını savurtmaktan. Gök, güvercin göğsünden düşen beyaz tüyler gibi döne döne, yavaşça yere inen kar taneleri üflemişti soğuk nefesiyle yere doğru hemen her gün. Yer yorulmamıştı, gökten uçuşa uçuşa inen  desen desen narin taneleri kara bağrında biriktirmekten.


Ne gök yorulacağa benziyordu hışımlı kurşuni pustan uysal kar tanelerini usulca  dökerken ne de yer yorulacağa benziyordu bereketin dantel motifli tanelerini kendine yorgan ederken.



Ağır, yüklü bulutların alçaklardan yere baktığı, yağdırıp döktürdüğü günlerin zevkini çıkardı doya doya Ocak da Şubat da. Cemreler düştü haftası haftasına. Havaya; sonra  suya. Toprağa düşen cemre Mart’a kaldı. Derken Mart girdi, kışla bahar arasında köprü olmanın gururuyla. Kapıdan girer girmez kürekten baltaya ne var ne yok yaktırmasıyla ünlenen o ay,  güneşle girdi ışıya ışıya.  


Mart ayının ikinci günü, güneşin uzunca bir zaman sonra nasıl da parıldadığının hatırlandığı gün oldu. Meğer güneş bile unutulurmuş yüklü kurşuni bulutlar alçaklara inince. Etrafı sarıp sarmalayınca. Tek bir güneş ışığı huzmesinin sızacağı delik bırakmadan göğü kaplayınca. Kükreyip yağarak, estirip döktürerek, tipi olup fırtınaya bürünerek kasıp kavuran  havalarda.


Ocak 2006, Macaristan
Mart ayı, güneşin kapıyı çaldığı ay oldu. İki bin on iki kışının unuttuğu, bulutların sakladığı, göğün yiyip yuttuğu güneşin, saklambaç oyununu bitirmesi oldu. Güneş ışıdı karların üzerine. Karlar bembeyazdı zaten. Güneş, pırıltılar saçtı gülümseyen yüzlerin mutluğundan.

Güney Afrika’nın tüm elmas ocaklarının cevherlerini toplamışlar da koca bir havana koyup dövmüşler, un tanesi haline getirmişler sanki onca elması; un ufak etmişler, sonra da Ankara’ya serpmişler gibiydi güneşin altında ışıyan kar. Elmas ışıltısıyla yanıp yanıp sönüyordu. Kenarda yığılmış karlardan oluşan buzlar, elmas kadar keskindi.

Yoldan geçen araçların lastiklerinin altında eriyip çamurlaşan bulanık  kıvamlı kara kar, araçların lastikleriyle savruluyordu kenardaki apak karların üzerine.

Sabah işe gitmek için yürüyenlerin, yol kenarında servis, dolmuş, otobüs bekleşenlerin seçici gözleri, kenardaki kar yığınlarının delik deşik olduğunu kolayca fark ediyordu. Sünger gibi iri delikli, düzgün olmayan yüzeyliydi kirli, pütür pütür görüntülü çamura bulanmış kar. Ya da beyaz mercan dalı gibi şekilli. Ama hangisine benzerse benzesin sonunda  suyun dibinden bir şeye benziyordu.


Macaristan bağları, Ocak 2006
Mart güneşi pırıl pırıldı yukarda. Kar, alabildiğine uzanıp gidiyordu bembeyaz pürüzsüz  bir örtü halinde aşağıda. Güneş ışıkları, yanıp sönen zerre zerre ışıltılarla beyaz karda oynaşıyordu. Kar, güneşin sıcaklığına dayanamıyor, için için eriyordu. Donmuş kanı kaynamaya başladı başlayacaktı.


Ocak 2006, Avusturya
Kış boyu kurşuni bulutların öfkesinin yağıp  gürlemesinin ardından baharın ayak sesleri duyulmuştu Mart ile. Kar üzerinde yanar döner gibi çakıp parlayan gün ışığı yansımaları göz kırparcasına yanıp sönüyordu. Soğukla sıcağın, iç kararmasıyla göz aydınının karşı karşıya gelmesi gibiydi karla güneş ışıklarının buluşması. Sanki kar da sıkılmıştı bunca aydır üzerinde gezinen ağır havadan.  Çatıları, toprağı, ağaçları kaplayan kar, vakur bir ciddiyetin ardına gizlenmiş de bekler gibiydi eriyip dağ başlarından ovalara çağıl çağıl akacak dereler olmayı. Kaskatılıktan, akışkan olmaya geçmeyi  bekler gibiydi kar.

Birkaç aydır toprağa geçirdiği beyaz tacını  ha bire kat be kat  donatıp, yükselten kış, tacından olmaya razıydı içini ısıtan güneşin dokunuşlarıyla. Güneşe sevdası böyleydi karın, suyun. Kar erir, su buhar olur, duman olur  alıp başını dağ dağ gezerdi çobanlarla. Koyunların yayıldığı  kekikli yamaçlarda. Kar, yeter ki içini ısıtan bir ışıma ona gülsün anında unuturdu vakur, gaddar, donduran ruhunu. Ruhu bir ısındı mı erirdi, biterdi.


Ocak 2006, Tuna Nehri
Kar, hiç kafa tutamaz güneşe. Güneş, saklanır, gizlenir, uzaklaşır, dolanır; ama dönüp dolaşıp gelir her sene. Mart gibi. Kara şöyle bir dokunuverir. Eritircesine. Kar yanmaz. Ama erir. Kafa tutamaz o en hırçın ayların, acımasız ayazın eli, uzaklardan vuran güne.

Her Mart ayında, güneşe kafa tutulamayacağını görür herkes bir kez daha. Karlar erirken.

(Her hakkı saklıdır.)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.03.2012, Cuma.


 

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci