29 Ocak 2014 Çarşamba

Yazmak, 'ama'sız konuşmaktır



Konuşmayı, yazarak yeğliyorum çoğu zaman. Konuşmam kısadır; ama yazılarım uzun.

Trafik bir toplumun aynasıdır gibi gelir hep bana. Trafikte herkes vardır. Zengini yoksulu, okumuşu cahilli, genci yaşlısı. Koca bir toplumun her haliyle yansıdığı trafik, kurallara, kanunlara, başkalarının haklarına ne kadar saygılı olduğumuzun farkında olmadan sınavını verdiğimiz sınıftır.

Trafik sınavında başarılı olan o kadar azdır ki. Onlar da başarısız addedilirler kuralsızlarca.

Trafik kuralları sadece yollarda işlemez. Hayatın kendi trafiği de vardır barındırdığı kavramlarda. Yollardaki trafik kurallara, haklara saygımızı gösterirken konuşmadaki trafik nasıl bir dinleyici olduğumuzun, ne kadar anlayıp nasıl anlatabildiğimizin dahası ne anlatıldığını ne kadar kavradığımızın boy aynasıdır.

Şöyle ağız tadıyla, güle konuşa, aynı frekansı yakalamış, konuları sindire sindire, tadına vara vara konuşmayı nasıl severim. Böyle konuşmalarım olmaz değil; ama her zaman değil, her yerde değil, her konuşanla değil. Çünkü konuşmanın trafiği ihlaller ile dolu seyrediyor çokça.

Laflarken  bir kavram karşıdakince yakalanıverir hemen. Ve o kavram birden konuşmanın ana konusu oluverir oysa konuşmak istedikleriniz bambaşka yoldayken. Lafınız bir “ama” ile kesilir böylece. Cümlenin geri kalanı tamamlanamaz. Zira konuşma apayrı bir mecraya akıp gitmeye başlamıştır. Ancak o apayrı mecra da birazdan bambaşka mecralara yönlenecektir konuşmanın kesildiği her “ama” ile. Söz trafiği karışacak, konuşma curcunaya dönecek ne anlatılanlar ne de anlatılmak istenilenler istendiğince olamayacaktır.

“Bir de”, “benim de” diye başlayan girişlerle daha siz konuşmanızın ilk cümlesini tamamlayamadan tali yollardan,  arka kapıdan hararetli girişler olmuştur bile konuya.

Lafınızı kesenin lafını kesmemeye dikkat ederken cümlenizin geri kalanını söylemeyi beklersiniz bir yandan. Ancak söz hakkı hep “ama” diye lafı keserek söze davetsizce katılanların, sinyal vermeden şerit değiştirenlerin ya da çat kapı girenlerindir. Konuşanken dinleyici oluverirsiniz bir anda “ama”lar sayesinde. “Ama”lar çoğaldıkça başladığınız konu ile sürmekte olan  lafın, sözün hiç bir yakınlığının kalmadığını fark edip hangi konuda yol alındığını zor takip eder olursunuz.

Konuşanlardan biri olarak hiçbir cümlenin söz kesilmeden sonuna kadar söylendiğine tanık olamadığınız çok olur. Yorulursunuz böyle bir konuşmayı dinlerken.. Anlatanın, anlatmak istediğini açık seçik anlatabildiği su gibi akıp giden bir konuşmayı özlersiniz. Çağlayanlar gibi berrak, sözcüklerin su damlaları gibi saçıldığı bir konuşmaya heves edersiniz. Konuşma trafiği kördüğüm olduğunda konuşmaktan korkutur

Ara sıra soruların cevapları yine soranlardan gelir. Hem de  soru şeklinde. Size soru soran, yerinize cevap veren de olur anında. Bir bakarsınız sizin yerinize düşünmeye koyulmuşlar çıkar ortaya. Bakakalırsınız. Hiç bir şey bilmiyormuş, hiç sorup soruşturmamış, hiç okumamışınız gibi davranırlar size akıl verirken. Oysa kendi yaptıklarına bakınca akıl vermekten çok akıl almaya gereksinimleri olduğu apaçıktır. Öncesini sonrasını hiç bilmedikleri konularda bilirkişi kesilip, ahkam keserlerken çok sıkıcı olduklarını bilemezler ama.  Şaşakalırsınız. Belli ki onlar düşünmenin en kolay olanını  bilirler yani başkaları yerine düşünmeyi.

Kalabalıkta konuşmak demek sözün kesilmesinin, lafın ağza tıkanmasının her an başa gelmesi demektir. Laflar sıklıkla “Ama” diye kesilir. “Ama” ile kesilen sözlerde birdenbire haber verdiğiniz herhangi bir konunun sorumlusu olursunuz. “Bu günlerde yağmur yağmıyor” deseniz sanki yağmurun yağmamasının müsebbibi sizmişiniz gibi duymadığınız kalmaz. Tüm “ama” ile başlayan karşı görüşler, tezler saldırganca size söylenir. Sanki bahsettiğiniz olay sizin olayınızmış, siz yapmışınız gibi davranırlar. “Ben şimdi ne dedim ki?” diye düşünmeye başlayabilirsiniz yüklenmeler karşısında. Bir şey demenize ve yapmanıza aslında hiç gerek yoktur. Yüklenilmek için ağzınızı açmanız yeterlidir. Size her halükarda çıkışacaklardır kendi adına değil; ama başkaları yerine düşünmeyi iş edinenler.  

Eğer dinleyenlerin hoşuna gitmeyen bir havadisi ilk siz verdiyseniz herkes size teker teker çıkışacak, “Sanki o da şunları şunları yapmamış mıydı, etmemiş miydi, dememiş miydi” diye sizi paylayacaklardır. Sözcüklerle dayak yemişe dönersiniz bu tepkiler karşısında. “Bağcının hiç mi suçu yok” diye geçirirsiniz içinizden. Çünkü siz ne bağcısınızdır ne de bağcının vekili. Ama bağcıya kızmak isteyenler sizi çoktan onun yerine koymuş ve maçta hakemlere bağırıp çağırıp sonra da söverek rahatlayan seyirciler gibi size girişmeye, çıkışmaya, yüklenmeye koyulmuşlardır. Bir türlü onların dostu olduğunuzu, bağcı olmadığınızı anlatamazsınız o laf kapanana kadar.

Tam konuşurken birisi “Bak ne diyeceğim” diye lafa karıştığında konu da karışır, karmakarışık olur. Konuyla doğrudan ilgisi olmayan bir şey hakkında konuşmaya başlayıverir birdenbire. Sizin bahsettiğiniz konu ortalıkta kalakalır daha başlanmadan bitmiş halde. Ağzı açık kalıp cümlesini bitirmeyi uzunca bir zaman bekleyeni çok gördüm böyle anlarda. Konuşma trafiği keşmekeşe döndüğünden yarım kalan cümleler yol alamaz.


Toplu konuşmalarda ses tonu önemli bir etkendir. Sesin oktavı arttıkça baskınlık da artar. Onca bağırarak konuşan kişinin konuşması arasında sizin sesiniz duyulmaz olur. En yüksek sesle, bağırarak konuşanın sesi duyulur daha cılız ya da usulünce alçak çıkan ses arasından. Konuşmak istedikleriniz içinizde, cümleleriniz boğazda düğümlenip kalmış halde yüksek seslilerin, fütursuzca lafa girerek konuyu başkalaştıranların konuşmalarını dinlersiniz tat tuz almadan. Sohbet edemeseniz de bağrışma çağrışma içinde suskunca dinlersiniz.

Elbette konuşmalar her zaman böyle olmaz. Leb demeden leblebinin anlaşıldığı, konunun nereye vardırılmak istendiğini sözcüklerin kokusunda tüten konuşmalar, kişiler arasında paylaşılacak en değerli, tadı hiçbir şeyde olmayan anlardır. Kaliteli bir sohbeti hiç bir şeye değişmem. Hiçbir şey,  nitelikli bir konuşmanın keyfini veremez.

Yazının güzelliği burada işte. Yazarken böyle olmuyor. Belki balkonda, belki evin salonunun bir köşesindeki bir koltukta, belki de masa başında, kulağınız televizyonda gözünüz yazınızda olursunuz yazarken. Satırlarınızı kesecek “Ama”lar, “Bak ne diyeceğim”ler, daha baskın sesler yoktur. Kimse sizi paylamaz. Ağzınızdan öylesine çıkmış bir kavramı yakalayıp onun üstünden size yüklenmez. Suçsuz günahsız yere durduk yerde ne için olduğu belli bile olmayan dünyanın lafını, azarını işitmezsiniz. Yani yazmak, konuşmak kadar korkutmaz. Daha huzurlu bir ortamdır. Düşündükleriniz içinize çöreklenip kalmaz, satır olur sayfalara. Ne düşündüyseniz o artık satıra dökülmüş, göz önüne gelmiştir. Siz istemedikçe cümleleriniz kesilmez paldır küldür girişlerle.

Sözcükleriniz de huzurludur yazı olurken. Bilirler ki ağızdan çıkamayacak olsalar da dizilip cümle olabileceklerdir elinizden. Hiçbir bölünmeye uğramaksızın. Ağızdan çıkamasalar bile yürekten kopacaklardır. Baltalanamayacaklardır. Balta saplanmış ağaç gövdeleri gibi yaralanmayacaktır söylemek istedikleriniz. Aksine tohum tohum serpileceklerdir beyaz sayfalara. Çiçekler açmak üzere.

Yazmak, engin bir huzurdur, huzursuz, kargaşa içindeki pek çok konuşmanın yanında. Yazmak, bir daha belki hiç yinelenmeyecek olan izlenimlerin boğazınızda düğüm olarak kalmamasıdır. Yazmak, kesildiğinden tamamlanamamış cümlelerin içe atılmaması, dışa vurumudur.

Düşünce yayından fırlamış ok gibidir. Yazılırsa hedefini bulur o ok. Oysa konuşma sırasında  başka oklarla havada çarpışabilir. Trafikte çarpışan arabalara ne olduğunu hepimiz biliriz. Ne yol alabilecek halleri kalır çarpışmadan sonra ne de bütünlükleri.

Konuşmak suya yazılmış sözcüklerse, yazmak taşa, kayaya, sayfaya, papirüse, ceylan derisine dökülmüş sözcüklerdir. İstenildiğinde tekrar duyulabilirler defalarca. Okuyarak. Yazının kalıcılığı, zamana meydan okuyan satırlardaki konuşma olmasındadır.

Yazmak sessizdir. Belki bir müzik dinlenir yazarken gerilerden. İçli müzik notaları ruha değerken sözcükler devşirilir, cümle hasatları yapılır en has bahçelerden.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.12.2011


 

 

 

 
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci